✨✨
Yüzünde bunalmışlığın verdiği o çaresizlik, bir saat sürecek denilen uçuşun kontrolü, check-in‘i, kalkışı, inişi, taksisi derken tam dört saat sürmesiyle, ‘Neden hızlı trenle değil de uçakla geldim ben?’ diye düşünerek iki elinde de az önce valiz noktasından aldığı eşek ölüsü kadar ağır valizleriyle daha ilk andan sevmemişti bu şehri işte!
Kalabalıktı, boğucuydu, yorucuydu… Zordu Ankaralı birinin İstanbul’a alışması, bu yedi tepeli şehri kendisine sevdirecek bir şey bulamazsa zordu sevmesi de aynı zamanda.
Kocaman havalimanında ışıldayan mavi gözleriyle arkadaşlarını aramaya başladı. Birden kendisini çok savunmasız, çaresiz hissetmişti tek başına nedense.
“Ahmet!” diyerek Ayaz’ın yanında el sallayan güzel Mustafa’yı görünce yüreği ferahladı. Bilmediğin bir yerde bildiğin birileri olunca insan kendisini daha güçlü hissediyordu. Ahmet için de bu ikili yüreğindeki yükleri götürüvermişti, karşısına çıkar çıkmaz.
Elverdiğince hızla yürüyerek valizlerini Ayaz’ın üzerine fırlatıp Mustafa’ya içten bir şekilde sarıldı. Adamın burnuna dolan kokusu, çocukluğundan kalma anıların oluşturduğu beynindeki bir yerleri tetikliyor, bu da Ahmet’in Mustafa’ya olan sempatisini artıyordu nedensizce.
“Mustafa! Hâlâ çok güzel kokuyorsun,” dedi.
“Bana valiz fırlat sevgilime iltifat et. Kızıl şeytan.”
“Hoş geldin Ahmet, iyi ki geldin,” dedi Mustafa.
Ahmet, gelişiyle herkesin hayatında kızıl yaprakların yerlere dökülüp de yumuşacık bir yatak gibi üzerine atlayarak çokça eğlenecekmiş hissi veren bir sonbahar gibi gelmişti sanki.
“Birinden kurtuldum diğeri başladı Mustafa, bilmiyorum ki iyi ki geldim mi?” dedi gülerek. Mustafa hayran hayran Ahmet’in güzelliğine bakarken Ayaz boğazını temizledi, gürültüyle.
Ayaz’la Ahmet sarılırken Mustafa şöyle bir süzdü karşısındaki kocaman gülümsemesiyle inci gibi sıralı dişlerini gösteren çocuğu.
Bir dağın tepesinden izlenen gün batımı gibiydi çocuğun saçlarının rengi, altın sarısı-kızıl karışımıyla. Gözleri mavinin en güzel tonuydu, bakıldığında ela gibi dursa da mavisi yakından bakanların gözlerini kutsamak ister gibi büyülüydü.
Öyle ki seyrek ama uzun kirpikleri bile göz renginin güzelliğinden insanı rahatsız etmiyordu. Beyaz teninin etkisiyle göz kapaklarının üzerindeki hafif kırmızımsı renk çocuğa sanki makyaj yapmış izlenimi veriyor, açık renk dudakları, yüzüne göre biraz büyük burnuyla zarif bir görünüş sunuyordu bakanlara.
Bu da yetmemiş gibi boynunda ki birkaç ben ve yüzüyle burnundaki tek tük çiller insanın kalbini az önce kızıl bir vebanın haberi salınmış gibi attırıyordu.
‘Bu ne?’ diye geçirdi içinden Mustafa. Güzel insanlardan korkan eski haline alayla gülümsedi. Şimdi içinde sadece çocuğun gülüşüyle, tertemiz kokusuyla eski bir tanıdığı kaybedip de yeniden bulmuş gibi bağrına basma hissiyle baş etmeye çalıştı yalnızca.
“Mustafa biraz daha Ahmet’e bakarsan olacaklardan ben sorumlu değilim bebeğim,” diyerek adeta tısladı Ayaz.
Ahmet, utangaçça gülümsedi karşısındaki güzel çifte. Kıskançlıktan arınmış bir imrenmeyle baktı. Birbirlerine olan aşkları gözlerinden taşıyor, dünyada sadece ikisi varmış gibi bakışıyorlardı şimdi. Onun hiç bulamayacağı yüce bir duyguyu bahşetmişti yaradan onlara, karşılıklı aşk…
“Ali ben giderken ağladı biliyor musun?” dedi Ahmet kıkırdayarak.
“Hadi lan oradan yalancı, Ali sadece Mahir’den yarım saat ayrı kalırsa ağlar.”
“Yemin ederim ağladı ya! Mustafa, ağladı valla bak sen inanıyorsun bana değil mi?” dedi Ahmet, ona inanılmaması kızdırmıştı çocuğu.
“İnanıyorum tabii ki de,” diyerek Ahmet’in koluna girdi Mustafa. Belki yorulmuştu çocuk, kendisinden destek alsa fena olmazdı ama direkt söylemek yerine böyle yapmayı uygun görmüştü. Sonra sesini alçaltarak, “Sen ona bakma, çok kıskanç o. Benim ehliyet hocamı nasıl kıskanıyor görsen,” diyerek iki dakikada yaptığı dedikoduya kıkırdadı.
“Allah yardımcın olsun, Mahir de senin gibi. Bu ikisi gerçekten çok kıskanç!”
Mustafa, kıskançlık duygusunun acı tadını daha almadığından keyifle kıkırdamakla yetindi. Elbet ilerde onu da deliye çevirecek bir olay olunca böyle kırım kırım kırıtmanın bedelini ödeyecekti!
“Acıktın mı Ahmet? Yorgun değilsen önce bana gidelim yemek yiyelim diyoruz, ne dersin?”
“Hiç yorulmadım,” diyerek yalan söyledi Ahmet. Ölüyordu şimdiden bu şehrin temposuyla ama bir yanı bu ikiliyle daha çok vakit geçirmek istiyor, Ali ve Mahir hariç tek tük yaşıtı arkadaşı olduğundan şimdiden enerjisinin yenilendiğini, dinamikleştiğini hissediyordu sanki.
Ayaz elinde valizler çıktıkları buz gibi havanın da etkisiyle bir taksi bulmak umuduyla etrafına bakındı. Gelen taksiyi gördüğünde elini kaldırıp, “Taksi!” diye çığırıverdi.
“Yolcu!*” diyerek karşılık almayı beklemiyordu şoförden çocuk. Harika! Mizahşör bir taksiciye denk gelmişlerdi demek.
Mustafa ve Ahmet kahkahalarla arka koltuğa prensler gibi yerleşirken Ayaz, homurdanarak valizleri bagaja yerleştirip Mustafa’dan uzakta oturacağı ön koltuğa kendisini attı.
Şoförün gerçekten komik biri olduğu kahkahalar atan ikili ve suratını sallandıran Ayaz’dan belli olan yolculuk bitip de Mustafa’nın evine geldiklerinde, Ahmet tek yaşayan birinin evinin bu kadar düzenli olabildiğini görüp çok şaşırdı. Ali’nin evine o tek yaşarken gider gelirdi ama oraya Mahir’den önce ahır demek daha uygun olurdu aslında.
“Evin çok güzel Mustafa, ben de böyle bir yer bulurum inşallah,” dedi hevesle.
Mustafa onu salona davet edip iyi bir ev sahibi olmanın peşinde salınırken, “Arkadaşıma söyledim Ahmet. Babası emlakçı, sana yardımcı olacak.” dedi.
“Gerçekten mi?”
“Hım hım, hatta Ayaz’a numarasını vermiştim sana iletsin diye ama yapmadı değil mi?”
Mutfakta yemek hazırlıklarıyla uğraşan Ayaz, “Elim gitmedi daha o yarak kafanın numarasını vermeye,” diye bağırdı.
Ahmet kıkırdayarak, “Sevmiyor galiba,” diye sordu Mustafa’ya.
Mustafa hemen dedikodu modunu açarak, “Seni bizim müdürlüğe getiren vardı ya, Burak o işte. Ayaz’la yıldızları barışmadı pek ama sen bakma ona, Burak sana yardımcı olacak. Senden telefon bekliyor, dur numarasını vereyim hemen,” diyerek hem kendisi Ahmet’in numarasını aldı hem de çocuğa Burak’ın numarası verdi.
“Ayıp olmaz değil mi Mustafa? Biraz ters bir tipe benziyordu. Ben sizi ziyarete geldiğimde ona Ayaz’ı sormadan biraz izlemiştim de sigarayı bile kavga eder gibi içiyordu. Bana çok yardım etti ama sağ olsun.”
“Yok yok başta soğuk gelir ama girdikçe alışırsın, deniz misali. Aslında sana bu evi teklif etmeyi düşündüm ama ev sahibim hem paragöz hem de evde bozulan bir şey olduğunda bana kakalıyor. Ben de hiç hayır diyemedim, çok emek verdim eve.”
“Evin harika ama bana daha küçük bir ev olmalı, temizliği kolay ve kirası uygun.”
“Temizliği kafana takma, ben terapi niyetine temizlik yapanlardanım. Her hafta gelir sana yardım ederim bak düşününce bile harika hissettim.”
“Yaa, sever misin? Ben de nefret ederim.” dedi üzgünce Ahmet. “Aile evinde yaşamanın avantajları annem bize hiç iş bırakmazdı, elinden gelse kardeşimle üzerimizi bile giydirecek o derece.”
“Çok şanslıymışsın ama iş başa düştü, bundan sonra o iş bizde,” dedi Mustafa, anlatılan aile evini bilmezdi ki o. Yıllardır hep kendi işini kendi yapmaya alıştığından yabancı gelmişti çocuğun neşeyle anlattığı aile evi.
“Şimdi ben bu çocuğu arayım mı, yoksa mesaj mı atayım bilemedim Mustafa?” diyerek arkadaşından akıl alma umuduyla Mustafa’ya baktı.
“Bence ara, biz de ev bakacağız ama birkaç haftamız var daha. Sen anladığım kadarıyla okulun başlamadan bir ev bulmak istiyorsun.”
“Evet, Ayazlara yük olmak istemiyorum.”
“Burada da kalabilirsin biliyorsun değil mi? İstediğin kadar hem de. Zaten yalnızım ben, gündüz de işteyim ev sana kalır rahatça takılırsın.”
“Çok teşekkür ederim aslında süper olurdu ama Zeynep abla beni keser, saçlarımı yolar, etlerimi koparır.”
“Dedikodunuzu bölmek istemem ama yemek hazır.” diyerek ellerini önlüğüne silen Ayaz girdi içeri.
“Yardım da edemedik tüh!”
“Aynen abisi, dedikodu varken bana yardım edecek olmanız inandırıcılığı şişman dilencilerin açım diyerek dilenmesinden daha inandırıcı.”
“Sofrayı kurayım diyeceğim ama sevgilim halletmişsin bile.”
“Otuz kere geldim buraya beni fark bile etmediniz!”
Mustafa, Ayaz’ın yanına gidip yanaklarına birer öpücük kondurarak sevgilisinin gazını aldı. Manzarayı gören Ahmet yüzünde gülümseme yeniden ikiliyi izledi. Bir insanın sevdiğinden karşılık görmesi nasıl bir mucizeydi böyle? Ona tek taraflısı bile reva görülmemişken etrafının aşkı bulan çiftlerle donatılmış olması bile bu mucizeye inanmasına vesileydi aslında, ah yalnızca başkaları için tabii.
Onun kalbi kilitliydi. Büyülü bir mağaranın içinde kendi tılsımıyla eskiden parlasa da artık simsiyahtı, bir kutunun içerisinde. Yalnızca bir kere kutunun dışındaki zincirleri zorlayıp işitilmek için çıkmak istemişti yerin altındaki mağarasından ama sonucu bırak işitilmeyi, zincirlerin üzerinden sarılan dikenli sarmaşıklarla daha da sıkı şekilde kaplanması olmuştu.
Hem ona arkadaşlarının yaşadıkları yeterdi bir kere. Daha fazla acı çekeceğine birilerinin yaşadığı güzel anlarla mutlu olmayı öğrenmişti çoktan. Üstelik de kimselere yük olmak değildi derdi, eh ömrü boyunca bir bacağı olmayan birini sevmenin karşı tarafa yüklediği sorumluluğu düşünecek olursa bu insanın sevdiğine yaptığı en büyük kötülük olurdu onun nezdinde.
Tebessümle dalıp gittiği yerden enfes yemeklerin olduğu masaya çağırılmasıyla gerçekliğe döndü. Tüm akşamı karşısındaki güzel çifti hayranlıkla parlayan güzel gözleriyle, ye diye ısrar edilmesine rağmen kararında yemek zorunda olduğunun bilincinde ama kimselere çaktırmadan fazla fazla yiyormuş gibi yaparak, yorgun ama mutlu geçirdi.
Ayaz’ın evine vardığında Zeynep ablasının ve Rahmi amcasının aralarındaki soğukluğun çokça farkında ama yine de kendisine öz oğulları gibi davranmalarının yarattığı o iç gıdıklayıcı hisle kalması için gösterilen odasına çıktı.
“Sen dinlen oğlum, neye ihtiyacın olursa da seslenmeyi unutma. Ayrıca eve çıkmak için acele etme, valla o kıskanılası saçlarını yolar eline veririm!”
Ahmet, Zeynep ablasının saç rengine olan hayranlığını bir kere de bu şekilde dile getirmesiyle gülümseyip teşekkür etti. Saatin on olduğunu görünce zaten ailesiyle konuştuğundan ona ev bulmak için yardım edecek adamı aramaya karar verdi. On çok da geç bir saat değildi yahu! Sabah adamı iş yerinde rahatsız etmek istemiyordu.
Burak denen adamın numarasını rehberinden bulup arama tuşuna bastıktan sonra boğazını temizleyip sesini kontrol altına alarak ikinci çalışta açılan aramanın sahibine zarifçe bir, “Alo.” dedi.
“Alo.”
“Merhaba Burak, ben Ahmet.”
Bir anda telefondan kulağına doğru bir gürültü geldi, sanki telefon yere düşmüş gibi… Gelen sessizliği anlamayarak, ‘Herhalde Ahmet dersen tanımaz adam, Ahmet kim ya?’ diye düşünüp açıklama yapmaya başladı.
“Hani iş yerinde tanışmıştık, Ayaz ve Mustafa’nın arkadaşı.”
Garip bir sesle gelen, “Evet.” ardından bir boğaz temizleme sesi. “Evet, merhaba tanıdım seni.”
“Merhaba, ben numaranı Mustafa’dan aldım. Ev meselesi için.”
“Haberim var, ben yardımcı olurum sana.”
“Teşekkür ederim Burak,” dediği an karşıdan sesli bir nefes alış doldu kulaklarına. Adam uygun bir yerde değildi galiba, bu acayip seslerin başka bir açıklaması olamazdı zira.
“Eyvallah. Ne zaman müsaitsin? Ben birkaç ev ayarladım, Mustafa çok geniş olmayan bir ev aradığını söyledi, öğrenci işi.”
“Evet hatta eşyalı olursa çok iyi olur.”
“O zor biraz, yani kullanılmış eşyalar falan oluyor oturulmaz diye şeettim.”
Ahmet gelen ‘şeettim’ lafıyla kıkırdadı. O kıkırdayınca yeniden bir gürültü oldu hattın diğer ucunda.
“Ben rahatsız ettim galiba, çok geç bir saatte aradım özür dilerim Burak.”
“Hayır.” diye bir bağırtı gelince Ahmet telefonu kulağından uzaklaştırmak zorunda kaldı. Östaki borusu patlamıştı zavallı çocuğun galiba!
“Yani hayır, ben gecelere kadar otururum daha benim için akşam sayılır, rahatsızlık yok. Şimdi bence eşyasız ev bakalım, yanlış anlama eşyalı evlerin olduğu yerlerin kullanım amacı da farklı oluyor.”
“Öyle mi? Ne için kullanılıyor ki?”
Evet! Ankaralı birinin İstanbul’da yaşamaya başladığında öğrendiği en acayip şey günlük kiralanan eşyalı evlerdi. İstanbul’da yaşayan çoğu insan bu evlerin kullanım amacını bilse de, Ankaralılar için Ankara bitki örtüsü olan eskort kartları ne kadar doğal ama başkalarına da o kadar acayip geliyorsa, İstanbul günlük kiralanan evler de yeni gelenler için böyle bir imaj yaratıyordu işte. Özellikle bilmeyenlere…
“Boş ver ama oturulmaz o evlerde, güvenli olmaz. MSA’ya ulaşım olarak yakın olan yerlerde ev buldum ben birkaç tane. Eşya kısmını düşünme, beraber hallederiz. Yarın bakalım mı?”
Ahmet, Mutfak Sanatları’nı kazandığını bilen ve yakınlarında ev bakan adamın arkasında Mustafa olduğunu anlayınca gülümsedi. Ayaz oğlan kendisi gibi bir pırlanta bulmuştu demek, Burak da biraz acayip ama sağlam birine benziyordu. Bu devirde çıkarı olmadan kim kime bu kadar yardım ederdi ki?
“İşe gitmeyecek misin ki?”
“Yok, izin alırım yani izin aldım ben bu hafta zaten. İşim yok istersen yarın sabah buluşalım?”
“İşlerini engellemeyeceksem çok iyi olur, bir an önce bir ev bulup yerleşmek istiyorum ben de.”
“Tamam o zaman, şey- istersen önce kahvaltı yapalım? Yani ben her sabah yaparım, baya doyurucu oluyor.”
Ahmet, dayanamayarak bu kez kıkırtıdan daha büyük bir şekilde güldü. Birilerinin bu sesle telefonun ucunda nefesini kestiğini bilse bu kadar rahat davranır mıydı işte orası tartışılırdı.
“Ben de severim kahvaltı yapmayı, doyurucu olması da önemli tabii.”
“Tamam o zaman sen bana konum at ben seni alırım.”
“Zahmet vermeyim ben sana Burak, sen gideceğimiz yeri söylesen ben gelsem daha iyi olur benim için.”
“Zahmet olmaz bana.”
“Yok ben gelirim, sen yerin ismini söyle yeter bana.”
Ahmet’in çevresindekilerin çok iyi bildiği bir şey varsa bu da Ahmet’in inatçı oluşuydu. İstemediği bir şeyi ona kimse yaptıramaz, beğenmediyse almaz, hatır gönül için beğendim demezdi. Şu an keçi inadı tutmuştu bir kere Burak’ı geç hiç kimse kararından döndüremezdi onu.
“Peki o zaman, ben sana mesaj atarım. Sonra da ev bakarız, yarına hallederiz merak etme.”
“Burak?”
“Ahmet?”
“Çok teşekkür ederim, her şey için.”
“Eyvallah. İyi geceler sana.”
“İyi akşamlar sana da.” Gelen sessizlikle yeniden kıkırdayan Ahmet, “Senin için bu saat akşamdı ya.”
“Ha, öyle tabii hâlâ akşam bana.”
“Yarın görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Ahmet, hâlâ kapanmayan telefona bakıp gülümseyerek filmlerdeki, ‘Sen kapat, hayır sen kapat.’ olayına döneceklerini hissedip telefonu kapattı.
Acayip biriydi bu adam, daha Ayaz’ı ziyarete gittiği gün ilk gördüğü anda çatık kalın kaşlarıyla sigara içişine şahit olduğunda neye bu kadar öfkeli olduğunu merak etmişti adamın. Kendisineyse görünüşünden bağımsız yardımcı olan bir tavırla yaklaşması, zaten insanlara ön yargı beslemeyen yapısı ile onun iyi biri olduğuna kanaat getirmişti.
Telefonda konuşmasıysa tüm bunlardan bağımsız çok komikti!
Telefonu daha masanın üzerine bırakmadan gelen konumla yeniden gülümsedi. Uzun zamandan sonra ilk kez yabancı biriyle yemek yiyecek, hatta ev bakacaktı. Kim bilir belki de arkadaş olurlardı, komik bir tipti adam.
Odasını özellikle banyolu olanlardan veren kadına içinden teşekkür edip uyumadan önce rutini olan protez bacağını çıkarmak için banyoya ilerledi. Bir de koltuk değneği alması gerekiyordu, gelirken getirememişti kendisininkini.
Kafasında tamamlaması gereken eksiklikleri, şimdiden bir köşede yer edinmeye başlamış Burak ve yeni ev bulma heyecanına eş kocaman gülümsemesiyle kremini eline aldı, artık kendisinden çok da uzakta olmayan bir adamın rüyalarından çıkıp da onu yaşamak isteyen hızlanmış kalbiyle sigara üzerine sigara yaktığını bilmeden.
✨✨
*Kaygısızlar dizisi
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙