✨✨
“Kader cesurdan yanadır Ahmet,” dedi Mustafa, dizlerine yatırdığı çocuğun saçlarını minik minik tutamlar halinde renkli tokalarla bağlarken.
Ahmet’in mesajını alır almaz uçarak ona gelmiş, Ahmet Burak’la yaşadıklarını anlatırken gözleri dolu dolu olunca çocuğu dizlerine yatırıp, kenarda bulduğu renkli, minik lastik tokalarla çocuğun çok da uzun olmayan saçlarını ikibinler pop yıldızları gibi her yerden bağlamış, sessizce Ahmet’i dinleyerek içini döksün istemişti adam.
“Sonunda mutsuz olacaksam korkak olmayı tercih ederim,” dedi Ahmet, Mustafa’nın saçına son bağladığı tokayla birlikte yerinden doğrularak.
“Bir şeyler hissetmediğine emin misin peki?” dedi Mustafa, karşısındaki tatlı çocuğa saçlarının ne kadar yakıştığını düşünerek.
“Hissediyorum,” dedi Ahmet dürüstçe. Yalan söylemek Ahmet’in kalemi olmamıştı ya zaten hiçbir zaman. İçi neyse dışına da bir ayna misali yansıtırdı çocuk duygularını, çekinmeden.
“O zaman?”
“Mustafa,” diyerek içini çekti. “Bu adam çok yakışıklı farkındasın değil mi?”
“Yani bir Ayaz değil tabii ama güzel çocuk.”
“Bu kadar yakışıklı, kariyeri olan, yardımsever, harika bir adamın benimle bir ömür beraber olacağına inanmıyorum ben.”
“İnan bu söylediklerinin seninle olan ilişkisindeki korelasyonu anlayamadım ben Ahmet? Tüm bunlarla seninle bir ömür geçirmesi ne alaka peki?” dedi Mustafa soran gözlerle, gerçekten anlamamıştı çünkü Ahmet’in ne demek istediğini.
“Açık konuşayım mı? Benim için ne kadar terbiyesiz bir çocuk demeyeceksen içinden?” diyerek elini saçının tam ortasındaki palmiyesine atıp fık fık sağa sola oynattı.
“Ben senin için böyle şeyler düşünmem ki Ahmet. Hem benimle ne istersen konuşabilirsin, Ayaz’a bile anlatmam ikimizin arasında kalır.”
Ahmet başını sallayarak, “Bu adam benimle olursa er ya da geç sevişmek isteyecek Mustafa,” dedi üzgün gözlerini utançla yere eğerken, nedense bunları söylerken Mustafa’nın gözlerinin içine bakamamıştı bir türlü.
“Evet çok olağan.”
“Ben- Durumuma baksana nasıl olacak?”
“Ahmet!” diyerek sertçe kaşlarını çattı Mustafa. “Ne dediğinin farkında mısın sen? Adamın sana nasıl baktığını hiç mi görmedin, içi gider gibi bakıyor sana. Ne var senin durumunda? Hem ben de aynısını kendi göbeğim için düşünmüştüm, Ayaz’ın umurunda bile olmadı. Aksine göbeğimden uzak kalamıyor! Aklından neler geçiyor öyle senin?”
“Öyle ama Mustafa. Sevişmek istediğinde düşünsene- Anladın sen. Resmen libido öldürücü.”
“Gerçekten seni sopalarım ben Ahmet. Kendi güzelliğini hiç görmüyor musun sen? Bak şimdi sana iki sır vereceğim aramızda kalacak ama tamam mı?” dedi Mustafa, ayaklarını poposunun altına alıp dedikodu pozisyonuna girerek.
“Söz, söylemem kimseye.”
“Sen Ayaz’a mesaj attığında senin fotoğrafını gördüğüm gün resmen ağlamıştım içimden. Dedim ki bu kadar güzel biri nasıl olabilir? Yaratıcının varlığına inanmayanlar bile bu çocuk yüzünden imana gelirler.”
Ahmet kıkırdayarak, “Ateistler bunu da açıklasın,” dedi eliyle ağzını kapatıp gülerken.
“Aynen öyle. İki saat sana içinin güzelliği falan filan demeyeceğim içinin çok güzel olduğunu sen zaten biliyorsun, o kadar güzel bir kalbe sahipsin, o kadar güzel bir aile yetiştirmiş ki seni inan bu dışına yansımış. Sen farkında değilsin belki ama girdiğin her yerde insanlar önce sana bakıyor, burada bir anlaşalım. Güzellik kısmı nedir ki? Ben Ayaz’la tanıştığımda sivilceli, siyah noktalı ve göbekliydim! O bana yine de aşık oldu, hem de gördüğü ilk gün. Sevmenin, aşkın nedeni olmaz Ahmet. Sevdiğin için seversin birini, sevdiğin için daha da güzelleşir karşındaki. Senin gibi biri bu şekilde sığ düşünmemeli, kendi kalbine haksızlık olur bu.”
Sonra Ahmet’in tam gözlerinin içine bakıp, “Şimdi gelelim ikinci sırrımıza. Bu sonsuza kadar ikimizin arasında kalmalı ama söz mü?”
Ahmet, hevesle başını sallayarak, “Söz!” dedi.
“Senin evine demir yapmaya geldikleri gün vardı ya hani Burak’la biri gelmiş.”
“Evet.”
“O gün sen saçlarını bağlamışsın beyaz bir tokayla,” dedi Mustafa kıkırdayarak. “Bir de göbeği açık bir şey giymişsin galiba. Burak mahvolmuş.”
“Ne!?”
“Yaa, akıllım adamı darmaduman etmişsin hala neler diyorsun. İşe geldiğinde dalıp dalıp gidiyordu. Ben de hayırdır demek için çektim köşeye. Önce anlatmadı, katır gibi ‘Erkek adam sevdasını anlatmaz.’ deyip duruyor ama benden kaçmaz tabii. Neyse elleri titreyerek anlattı seni, tişörtünü, yeşil piercingini, saçlarını… O görüntüyü arkadaşı gördü diye deli deli bir ton laf etti. Adamı köpek etmişsin yoluna hâlâ yok libido yok bir şey. Delirme istersen.”
“Gerçekten böyle mi dedi? Başka ne dedi peki?” diyerek hevesle Mustafa’ya doğru yaklaşıp gözlerinin içine baktı.
“Sen bitmişsin kızıl kuş ama inat ediyorsun işte. Başka başka, bak bunları sana söylediğimi duyarsa beni gebertir. Daha robot süpürge bakacağım Burak’la ona göre.”
“Valla söylemeyeceğim Mustafa, anlat hadi,” dedi Ahmet sabırsızca.
“New York müdürlüğü teklif etsinler Ahmet için gitmem diyor. Bak bu adam geldiğinden beri n’aptıysa yurt dışı için yaptı. Ailesi gerçekten zor onun Ahmet. O sana anlatır zaten. Ama yurt dışına kaçmak için her şeyi yapan adam senin için hayallerinden vazgeçiyor, sense ‘Bu adam eninde sonunda beni bırakır.’ diyorsun. Böyle yaşanır mı? Hayat kısa bebeğim, biraz anı yaşa,” dedi bilmiş bir tavırla Mustafa.
“Bilmiyorum ki Mustafa. Her girdiği ortamda insanları etkileyecek bir adam o, bende ne bulduğunu anlamıyorum. Bir kez daha geride bırakılan olursam o zaman elimdekiler de gider, benden bir şey kalmaz ki geriye.”
“Ben kendimden on üç yaş küçük biriyle beraberim Ahmet. Aynı yollardan geçtim, benim yaptıklarımı sen yapma ne olursun, benden örnek al. Bir gece bile Ayaz’dan ayrı yatmak benim için cehennem ızdırabıydı, sana o günü kelimelerimle bile anlatamam. Neden mükemmel olmalı ki her şey? Neden sayılar denk olmalı ya da ne bileyim her şey tam olmalı. Siz birbirinizde tamamlanırsınız belki?”
“Ama sen çok küçük duruyorsun Mustafa, yaş farkınız belli olmuyor ki.”
“Ama kayınbabam yüzüme seninle benim oğlum olmaz, denk değilsiniz dedi Erol Taş gibi. Nerelerden döndürdük biz Ayaz’la bu ilişkiyi. Amacım sizin işinize karışmak değil beni yanlış anlama, yalnızca senin de gözlerinde Burak dendiğinde parlayan parıltılar bana seninle bu şekilde konuşma cesaretini veriyor.”
“Biliyorum iyi ki geldin, sen gelmeseydin kafayı yerdim evde. Adamın boğazına lokmaları dizdim resmen. Çok kötü bir geceydi benim için, hiç unutamayacağım.”
“Unutma zaten ama yerine güzel hatıralar ekleyebilirsin, bu da senin elinde. Kaçırırsan daha fazla üzülmez misin? Mesela o yurt dışına çıksa? Özlemez misin?”
“Çok özlerim!” dedi bir çırpıda Ahmet.
“Bak gördün mü? Düşünmesi bile seni ne kadar üzdü.”
“Öyle ama- Neyse. Bugün burada kalır mısın Mustafa?”
“Kalmaya geldim zaten eşyalarım da yanımda ki,” dedi Mustafa gülerek.
Ahmet, yanındaki güzel adama bakıp ne kadar şanslı olduğunu düşündü yeniden. Acaba Burak’ın da hayatında kendisi gibi dertleşebileceği birileri var mıydı? Yoksa o da sadece Mustafa’ya mı sığınıyordu?
Adam, Zeus’un kitleyip de sakladığı, hiç açılmaması gereken Pandora’nın kutusu gibiydi sanki. Ahmet, zorlayıp açtığında içinden ne çıkacağını bilemiyor, hem korkuyordu büyülü kutuyu açmaya hem de küçük bir çocuğun hevesi vardı içinde Ahmet’in kutudan çıkacakları öğrenmek için yanıp tutuşan.
Cesur ol demek kolaydı, asıl mesele cesaret ettikten sonra üzülüp, kırılmamaktı. Ahmet, kendisine güvenli, taştan bir kale yapmıştı. Kalesinin içerisinde sadece sevdikleriyle mükemmel bir hayat yaşıyor, onu üzecek olayların kalenin kapısındaki muhafızlar tarafından içeri alınmasına izin vermiyordu bunca yıldır. Şimdi birileri ona, ‘Al atını çık bu kaleden tüm diyarları keşfet.’ diyordu sanki ama yolun nasıl tehlikelerle dolu olduğunu sanki bir tek Ahmet görüyordu.
‘En iyisi zamana bırakmak.’ diye düşündü, elbet kaderin onun için de bir planı vardı koskocaman dünyada.
✨✨
Ahmet, elinde kahve termosu yatağının içinde sıkkınca ‘Böyle yatak keyfi mi olur?’ diye düşünerek etrafına baktı. Elindeki termosu bile bir haftadır haber alamadığı adamı hatırlatırken, aklı da sürekli ona, onun gülüşüne, en son gördüğündeki kırgın gözlerine kayarken Ahmet nasıl bir yatak keyfi yapmalıydı onu da kestirememişti.
Akşamdan demleyip termosa koyduğu kahvesini yudumlarken aklına adamın, ‘İnşaat şirketinden sponsor geldi’ dediği termosa bakmak geldi. Yıkarken bile hiç incelememişti çünkü dümdüz termostu işte. Ama sponsorlu ürünlerin üzerinde eşek kadar firmanın isminin yazması gerekmiyor muydu?
Termosun küçük tıpasını kapatıp sağına soluna baktı, bir şey göremedi. Terse çevirdiğinde ufacık bir marka ve Avusturya’da üretilmiştir yazısının İngilizce halini görünce eline telefonunu alıp araştırmaya başladı. Markanın Türkiye’de satışı bile yoktu! Üstelik kamp yapan kişiler için özel üretilmiş kamp malzemelerinden başka bir şey de satmıyordu marka.
Ahmet’in gözleri doldu. Onun için nereden bulduğunu anlamadığı, kahvesini sıcak içebilsin diye özel üretim, kim bilir şimdiki kurla kaç para verdiği termosu alan adamı çok özlediğini düşündü. Dudaklarını ısırarak bugün nasıl olsa okulu olmadığından Mustafa’ya mesaj atmaya karar vererek yeniden termosunun küçük tıpasını açıp kahvesinden bir yudum aldı.
Ahmet: Senin yanına geleyim mi çıkışına yakın?
Mustafa: Öğlen gel yemek yiyelim, akşama kadar benimle kalırsın.
Ahmet: Öyle ayıp olur ama Mustafa, ben 3 gibi gelsem?
Mustafa: Tamam bebeğim, sen nasıl istersen.
Mustafa: Gelince ara seni aşağı inip alayım.
Ahmet: Anlaştık 😘
Ahmet, bir haftadır göremediği adamı göreceği için çokça heyecanlı bir şekilde hızla yataktan doğruldu. Kahve keyfini başka zaman yapardı artık. Koltuk değneklerine şöyle bir baksa da demirlerde bale yapmak istemişti canı birden. Kendi kendine eğlenerek banyoya gidip, güzelce bir duş aldı.
Çamaşır makinesinin üzerinde, kutusunda özenle sakladığı protezini de gerekli işlemleri yaparak taktıktan sonra yeniden iki ayağının üzerinde banyodan çıktığı için kıkırdayarak saçlarını kurutup, ‘Ne giysem acaba?’ diye de düşünerek giyinme dolabının önüne ilerledi.
En sonunda annesinin, ‘Fukaranın şaşkını beyaz giyer kış günü.’ atasözünü hatırlatan beyaz bir pantolon ve bol, kiremit rengi, yakası biraz açık bir kazak girmeye karar verdi. Saçlarını güzelce kurutup alnına dökülecek şekilde şekillendirdikten sonra uzun zarif parmaklarına birkaç yüzük takıp, paltosunu giyerek uzunca sürecek yolculuğu için evden çıktı.
Heyecanla saatine bakarken vaktin bir türlü geçmemesine içinden lanetler okudu. Ne biçim şehirdi burası? Ankara’da bir yerden bir yere metroyla ya da Ankaray’la hızlıca gidilirken burada bir vesaitle bir yere ulaşmak imkansızdı! Sürekli taşıt değiştirmek, insanların boğucu kalabalığına girmek ve nefessiz kalmak gerekiyordu bu şehirde yaşamak için. Ahmet, bu şehri sevemeyecekti işte belli olmuştu!
Sonunda ilk geldiği gün yokuşuna kızdığı iş yerinin önünde biraz dikilip, hafif tümseği söylenerek çıktıktan sonra içindeki heyecanın parmak uçlarını uyuşturması yüzünden telefonu bile zor tutan elleriyle Mustafa’yı aradı, geldim demek için.
Bu kez danışmaya kadar kendisi girip, kapıdaki kadına “Kolay gelsin,” diye gülümserken birden Mustafa belirdi olanca güzelliği ile. “Merhaba Melike Hanım,” diyerek turnikelerden geçip yanlarına geldi.
“Merhaba, Mustafa Bey nasılsınız?”
“Biz iyiyiz, asıl siz nasılsınız? Bebiş nasıl?” dedi Mustafa, Ahmet’in kimliğini uzatırken kadının göbeğini gösterip.
“Çok hareketli çok, sorduğunuz için teşekkür ederim.”
Birkaç cümle sonunda biten sohbetle Ahmet, Mustafa’nın herkes üzerinde inanılmaz güzel bir enerji bıraktığına emin oldu. Geldiğinde kös kös oturan kadın bile, Mustafa ile sohbeti sonrası gülücükle bakıyordu önündeki evraklara şimdi.
“Hoş geldin bebeğim,” diyerek kocaman koridorda sarıldı ona Mustafa. Ahmet, gülümseyerek onu öperken birden gözleri sanki Burak’ın yukarıdan onları izlediğini görür gibi olsa da yeniden baktığında boş olan demir parmaklıkların arkasını görünce hayal gördüğünü düşündü.
Beraberce Mustafa’nın müdürlüğüne çıkıp orta kapıdan ofise girdiklerinde herkes onlara bakıp tek tek yanlarına gelerek selam vermeye başladı. “Merhaba Ahmet, Elif ben; senin methini çok duydum,” diye cıvıldayan kıza bakıp gülümsedi.
“Yani Mustafa seni çok anlatıyor, sonunda tanıştık!”
Ahmet, güzel kıza bakıp gülümseyerek biraz sohbet ettikten sonra gözü Burak’tayken Mustafa’nın yerine geçtiler beraber. Ne yanına gelmişti ne de hoş geldin demişti Burak. Demek ki onunla konuşmak istemiyordu adam artık, eh haksız da sayılmazdı elbette.
Mustafa’yla birlikte güzel bir sohbete yeni başlamışlardı ki tepelerinde bir gölge belirdi. “Hoş geldin.”
Ahmet, gülümseyerek onun bir hafta önceki kabalığına rağmen yine de onun yanına gelen Burak’a bakıp, “Hoş buldum,” dedi.
“Ben şimdi kahve yapacağım, beş dakika sonra mekanda olun Burak,” diyen Mustafa hızla çay ocağına ilerledi.
“Mekan mı?” dedi kıkırdayarak Ahmet.
Burak ise gelen sesle içini çekince Ahmet utanarak başını eğdi. “Evet, yangın merdivenleri. Benim, Mustafa’nın ve Elif’in mekanı. Orada toplanıyoruz her gün.”
Ahmet, gelen Elif adıyla kaşlarını çattı. Bu az önce tanıştığı güzeller güzeli kızdı. Müdürlüğe girdiğinde de Burak’ın tam dibine oturmuş şekilde, bir şeyler fısıldaşırken görmüştü onları. Demek ki kızla epey samimiydi Burak.
“Anladım,” dedi sadece.
“İyi misin?”
“İyiyim sen nasılsın?” diye sordu Ahmet mahcup şekilde. Adama ne dese bilemiyordu ki.
“Aynı işte.”
Bu sırada yanlarına gelen Elif, “Burak, hayatım ben kahveye gelemeyeceğim. Ömer Bey çağırıyor, haberin olsun,” dedi. Gelen ‘hayatım’ sözcüğüyle Ahmet kaşlarını çatmamak için kendisini zor tutarken kıza baktı. “Ahmet, bir gün çıkışta da bir şeyler yapalım olur mu? Seni bizim çocuklardan çok duyuyorum. Daha yakından tanımak isterim seni,” dedi tüm samimiyetiyle.
“Tabii, ben de çok memnun olurum.”
Kız giderken arkasından bakan Ahmet’in aklından hâlâ ‘hayatım’ kelimesi geçerken Burak’ın yönlendirmesiyle birlikte yangın merdivenlerine gittiler. Mustafa elinde kahve tepsisiyle içeri girip, “Ömer Bey çağırıyor, Burak Ahmet sana emanet ben yarım saate gelemezsem yerimde buluşuruz tamam mı?” diyerek onlara söz hakkı düşürmeden hızla yanlarından ayrıldı.
“Ömer Bey kim? Herkesi çağırıyor da?” dedi anlamaz gözlerle Ahmet.
Burak’sa o anda çocuğun güzelliğine dayanabilmek için içinden kendisini gaza getirmeye çalışarak, “Müdürümüz, bir bok bilmediğinden Elif’le Mustafa’ya yaptırır her şeyi,” dedi.
“Anladım, Elif çok mu yakın arkadaşınız?”
“Sayılır, birkaç aydır baya samimi olduk.” dedi Burak. “Oturmak ister misin bu arada?” diyerek merdivenleri gösterdi.
“Beyaz giydim de oturmasam daha iyi ama istersen sen otur.”
“Yok iyi böyle.” diyerek Ahmet’in tam karşısına dikilip kahvesini içmeye başladı Burak.
Ahmet, ne yapacağını bilemez bir şekilde etrafına bakınıp, dudaklarını sağa sola oynattı önce. Daha sonra sessizlik onu çok rahatsız etmiş olacak ki, “Burak?” dedi.
“Hımm?”
“Ben senden özür dilerim.”
“Neden?”
“Geçen hafta- Yani çok kaba davrandım sana, oysa hediye bile almıştım düzgünce teşekkür edebilmek için.”
Burak, elindeki kahve fincanını merdivenlere bırakıp yeniden tam Ahmet’in karşısına dikildi. Çocuğun gözlerinin içine bakarak, “Sıkıntı yok,” dedi sadece.
“Sıkıntı yok mu?”
“Yok.”
“Bana kızmadın mı?”
“Yok.”
“Burak!”
“Efendim?”
“Başladın yine tek kelimelik cevaplara ama!”
Burak, içine derin bir nefes çekerek, “Ne diyebilirim ki Ahmet ben sana?” dedi.
Ahmet, ısrarla konuşmayan adama bakıp sinirle soludu. Tabii hemen Elif’le sıkı fıkı olup onu unutmuştu bile! Sinirinin gözlerini kör ettiğini bile fark etmeyen Ahmet, “Bana deme Elif’e de zaten sen! Niye geldiysem buraya!?” diyerek elindeki kahve fincanını sıkı sıkı tutup tam gidecekti ki Burak, Ahmet’in elindeki fincanı kapıp onu da merdivenlere bıraktı.
Kolundan, canını yakmadan tuttuğu çocuğu duvara doğru itip, “Anlamadım?” dedi sadece.
“Bir şey yok.”
Burak sakin kalmaya çalışarak, zaten bir haftadır uyku uyuyamayan bünyesinin verdiği sinirle iyice Ahmet’in üzerine doğru yürüdü. Ahmet, aylar önce aynı yerde Mustafa ile aynı kaderi paylaştığından habersiz geriye doğru giderek duvara yapışarak Burak’a kafasını ‘Hayırdır?’ anlamında salladı.
“Elif ne alaka şimdi?”
“Hemen bulmuşsun bile birini, işte bu yüzden kimseyi istemiyorum hayatımda!” diyerek hafifçe sesini yükseltti Ahmet. Sinirinden ağzından çıkanları kontrol edemiyor, zaten çok da bir şey saklayamayan bünyesiyle Burak’ı mest ettiğinden habersiz sadece sinirini atmaya çalışıyordu çocuk.
“Elif’i mi bulmuşum ben?”
“Evet, geldiğimde dip dibe değil miydiniz?”
“Senin hakkında konuşuyorduk!”
“Ha?”
“Ya!” dedi Burak a harfini uzatarak.
Ahmet, utangaçça başını öne eğince Burak bir elini çocuğun çenesine atıp başını kaldırdı, gözlerine bakabilmek için. “Ahmet, sen beni nasıl bir adam sanıyorsun bilmiyorum ama ben sana ne dediysem ciddiydim. Yine yanlış mekan duygularımı sana anlatmak için ama ben kolay kolay pes etmeyeceğim, haberin olsun.”
Ahmet, heyecandan ve utançtan allanan yanaklarıyla Burak’a nasıl bir görüntü sunduğundan habersiz, “Ben- “diyebildi sadece.
“Bir şey söylemene gerek yok,” diyerek kocaman avucunu çocuğun yanağına bastırdı. Daha sonra iki elinin baş parmaklarıyla çocuğun mor-kırmızı renkli göz kapaklarını sevip, yok denecek kadar az kirpiklerine dokundu.
Yüzünü elleriyle ezberlemek istermiş gibi oradan da göz altlarını okşayarak, “Ben sana ne kadar ciddi olduğumu anlatırım illa Ahmet. Hayırın hayır demek olduğunu biz de biliriz ama senin hayırın kalpten gelene kadar ben senin peşindeyim kitabıma haberin olsun. Eyvallah mı canım ciğerim?” dedi.
Ahmet, gözlerinin içine bakarak onun için çabalayacağı imasında bulunan adamla birlikte, “Eyvallah,” dedi sadece.
Burak, bir haftadır belirsiz bir ümide Mustafa sayesinde tutunmuşken şimdi eyvallahına eyvallah diyen çocuğun gözlerinin içine baktı. İçindeki dizginleri o kadar sıkı tutuyordu ki elleri acıyordu artık, avuçları yanmıştı içindeki savaş yüzünden.
O dizginler elinden bir kaysa şu an Burak, Ahmet’in tüm yüzünü hiçbir noktasını atlamadan öperdi ama biraz daha dayanmalıydı, korkularla söylenen ‘hayır’ kelimesini, kalpten gelen bir ‘evet’ sözcüğü ile yer değiştirene kadar. Bunun için de ne yapması gerekiyorsa yapacak, tüm kılıçlarını kuşanıp çocuğun zırhındaki çizikleri daha da büyütüp o zırhı parçalayana kadar durmayacaktı adam, eyvallahtı onun uğruna yaşanacak her şeye…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙