✨✨
Narsisist insanlar türlü manipülasyon, ajitasyon ve hatta gözyaşlarını bile bir silah olarak gösterip her daim göğüslerinde saplı kılıçların acısını hafifletebilmek uğruna bir başkasını kullanırlardı. Kendi yaşadıkları acılarla dikkatleri üzerlerine çeker, bir şekilde siz kendinizi onları iyileştirmeye çalışırken buluverirdiniz de nasıl olduğunu anlayamazdınız.
Siz onlara adım adım çekilirken kendi kılıçlarını birden size saplar ve arkasına bakmadan kaçarlardı, siz dizlerinizin üzerinde hem kalbinizin hem göğsünüzün acısıyla ne olduğunu anlamaya çalışırken.
Bu noktada siz de onlardan kalan mirasla bir başkasına kılıçlarınızı saplayabilir ya da kendiniz bir peri tozuymuşçasına gökyüzüne karışabilirdiniz, hayattan silinip giderek. Seçim tamamen insanın elindeydi bakıldığında.
İşte Gonca bu şekilde annesinden, geçmişinden, yaralarından şikayetlenerek bağlamıştı Muzaffer’i kendisine. Muzaffer ortak acısının sahibi kadına can yoldaşım diyerek yirmi üçünde tutunmuş, Gonca’nın kılıçlarını çekip almıştı, sanki kendi göğsünde saplı hançerler azmış gibi.
Kadına bu da yetmemişti elbette, doyumsuz çürümüş çiçeklere dadanan sinekler gibi Muzaffer’in etrafında vızıldayıp durmuştu, adamın hayatına girdiği ilk günden beri.
Muzaffer, kendi geçmişinden kalan yaralarla Gonca’nın ağlarına takılıp kalmış, debelendiği taktirde de Gonca’nın ağları onu daha da sıkı sarıyor gibiydi şimdilerde sanki. Ancak sabah gözlerini açtığı ilk an, çatlayan başıyla nerede olduğunu idrak edince aklına birden her daim bakışlarında çokça merak olan bir çift açık kahverengi göz düşmüştü.
Önce elleriyle yüzünü ovuşturup biraz olsun kendisine gelmeye çalışmış, sonra başını çevirip yanına baktığındaysa Gonca’nın ona sarılıp uyuduğunu fark etmişti. Sinirle kadının kolunu hiç de kibar olmayan bir tavırla üzerinden atıp, yorganı kaldırarak kendi üzerindekilere baktı.
Kendi içinde aldığı ‘Onunla yatmayacağım,’ sözünü tutmuş olduğunu, üzerindeki iç çamaşırından da anlayınca rahatlayarak hızla yataktan kalktı. Bir çırpıda üzerini giyinirken, “Bebeğim,” diyen Gonca’ya sinirle bakıp kafasını salladı.
“Muzaffer?”
“Söyle Gonca, sana dün arkadaşlara söz verdim demiştim değil mi? Bir kere kendinden başkasını düşünmez misin sen?” diyerek Mavi’nin kaçırdığı doğum gününü aklına getirip kadına daha ağır konuşmamak için içinden sadece sabırlar çekti.
“Bebeğim, dün çok kötü oldun. O halde gitseydin kaza yapabilirdin. Korktum Muzaffer anlasana. Şu hayatta senden başka kimsem yok, ya sana bir şey olursa?” diyerek yatağın içinde doğrulup, gözlerini doldurdu kadın.
“Kızım içirmeseydin o zaman o kadar? Sana yarım saat dedim he ben? Bir bardak rakıyla kelle olacak kadar bebe miyim? Doldurmuşsun habire işte ben fark etmeden.”
“Sen seviyorsun diye,” diye mırıldandı kadın.
“Sevmiyorum Gonca,” dedi elleriyle kısa saçlarını çekiştirerek. Kadının kendisini anlamayacağını bilse de yine de, “Bir günden bir güne sana tersim oldu mu? Olmadı. Bir kere de benim istediklerim olsun şu amına koduğumun hayatında lan. Herkes doğru ben eğriyim anasını satayım. Sana dedim ben, çocuğun doğum günü için söz verdim dedim. Ne kadar üzülmüştür haberin var mı senin?” diye bağırdı Muzaffer gömleğinin düğmelerini iliklerken. “Lan bir kere başkasının hayatını düşün, ölmezsin vallaha bak.”
“Muzaffer! Benim de senden başka kimsem yok. Duymuyor musun beni? Benimle biraz daha vakit geçir istedim! Annemin babamın nasıl olduklarını biliyorsun, boşanınca beni evlatlıktan reddettiler. Sensiz yapamam, beni bırakırsan ölürüm Muzaffer, neden beni affedemiyorsun?” dedi gözyaşları ip gibi yanaklarından süzülen kadın.
Her daim gözyaşları, göz pınarlarında akmak için beklerdi zaten Muzaffer’e karşı. Adamın onun ağlamasına dayanamadığını bilir, en haksız anlarında bile hazırda tutardı akan incilerini haklı çıkabilmek, Muzaffer’i etkileyebilmek için.
Muzaffer pantolonunun da düğmesini ilikleyip Gonca’ya doğru yaklaştıktan sonra, “Madem öyle sikişmeseydin elalemin herifiyle Gonca, ben çocuk istediğimde daha gencim, hayatımı yaşayacağım demeseydin kızım. Sen bunları yapmasaydın, şimdiye yedi yıllık evliliğimiz olacaktı. Sen yaptın bunları ikimize,” diye yeniden bağırıp, parmak uçlarından taşan öfkeyle tam kapıdan çıkmadan önce, “Bir süre arama beni Gonca, istediğin olmayınca mal Muzaffer’i kandırırım nasıl olsa ben diye düşünüp de beni arama. Siktiğim makineyi de alır yollarım, bir daha tamire de çağırma beni,” diyerek yine de bir zamanlar karım dediği kadına sertçe çıkıştığı için içi içini yiyerek çıktı evden.
Şu an bir çift açık kahve gözün sahibi olan çocuktaydı aklı. Dün, tüm gün onu mutlu edeceğinden emin olduğu hediyesi için fotoğrafçı fotoğrafçı gezmişti adam. Akşam Mavi’ye hediyesini verdiğinde ona çok nadir attığı o güzel gülümsemelerinden biriyle, “Muzaffer,” diyeceği anı hayal edip kaç kere beyninde döndürmüştü sayamamıştı.
Kesin çok kırılmıştı ona, karşı komşusunun birkaç kez selamlaştığı arkadaşları bile kutlamıştı çocuğun doğum gününü ama o kaçırmıştı. Ne yapsa da gönlünü alsaydı bilmiyordu ki. Üstelik söz konusu Mavi olduğunda sanki Medusa’nın bakışlarına maruz kalmış bir ölümlü gibi taş kesiliyordu olduğu yerde Muzaffer. Ona yeni yeni yaklaşıyorken bu yaptığı kesinlikle olmamıştı.
Apartmanlarına geldiğinde ‘Erkek adam arabayı dümdüz park eder,’ sözünü bile çiğneyip hafifçe yamuk park ettiği taksisinden inerek hiçbir zaman kullanamadığı asansörü pas geçip merdivenleri hızla tırmandı.
Kendi dairesine geldiğinde hep yaptığı gibi zile basmak yerine anahtarla açarak girmek istedi evlerine, belki de Mavi’den gelecek olan soğuk bakışları birkaç saniyede olsa ertelemek istiyordu adam kim bilir.
İçeri girdiğinde Mavi’nin çok sevdiği doksanlardan kalan bir pop şarkısını mırıldanıp o saçma gevrekleri kemirerek, mutfak masasında kahvaltısını yaptığını gördü.
“Sevişine öpüşüne vurgunum sana
Hani kimi zaman
Deli dolu oluşuna aşığım deme
Yalan.”
Mavi’nin etrafta eskilerden kalan şarkıları mırıldanarak dolandığı anların nadir olduğunu bildiğinden önce yüzünde gülümsemeyle çocuğun sesinin bile ne kadar yatıştırıcı olduğunu düşündü Muzaffer. Sonra kapının önünde dikilip kaldığını fark edince, “Günaydın,” dedi çocuğa doğru.
“Günaydın, hoş geldin.”
“Hoş gördüm, iyi misin?”
“Bir yıldız gibiyim. Sen nasılsın?”
“İyiyim,” dedi çocuğa doğru yaklaşarak Muzaffer. “Mavi?”
“Hım?” diyerek hart hurt seslerle yediği mısır gevreğinden bakışlarını Muzaffer’e çevirdi Mavi.
“Dün doğum günün için, yani ben- İşte benim kusuruma bakma yavru ceylan olur mu?”
“Ben ceylan değilim, yavru da değilim. İnsanım ve yirmi beş yaşındayım.”
Muzaffer, uzun zamandır bu sözleri ona söylemeyen çocukla dondu kaldı. Oysa son dönemlerde, ona yavru ceylan dediği anlarda sesini çıkarmıyor, hatta daha iki gün önce ‘yavru ceylanım’ diye hitap ettiği halde ‘Ben senin yavru ceylanın değilim.’ demesini beklerken aralarındaki günlük konuşmayı sürdüğü için şaşırdığını hatırlıyordu adam.
“Tamam ama kusura kalma lan. Dün arkadaşa gittim, çok yorulmuştum sızmışım.”
“Gonca.”
“Anlamadım?”
“Sen dün gelmeyince ben de merak edip seni aramıştım, üçüncü çalışta Gonca açtı. Senin çok yorulduğunu ve içki içtiğin için sızdığını söyledi. Haberim var, hem o kadın bana iki kez canım dedi, ben onun canı değilim,” diyerek omuzlarını silkti çocuk.
Daha sonra oturduğu sandalyesinden kalkıp kahvaltı kasesini ve portakal suyu içtiği bardağını sudan geçirip bulaşık makinesine koydu. Bu sırada onu izleyen Muzaffer Mavi’nin tepkisizliğine içinden delirerek, “Eyvallah ben ona söylerim ama bana kızgın mısın?” diye sordu.
Mavi tam mutfaktan sağa doğru dönüp kendi odasına gitmek için hole adım atacaktı ki, “Sana neden kızayım ben? Sen benim neyimsin ki?” diyerek sağ omzunun üzerinden Muzaffer’e baktı. İşte bu tavır Muzaffer’in beklediği en son şeydi.
Şaşkınlıkla, “Arkadaşınım. Dün doğum gününü kaçırdığım için bana gönül koymuşsundur diye düşündüm,” diyerek mırıldandı Muzaffer.
“Olabilir, yakınım değilsin. İnsanlar çok sevdikleri ya da bağ kurdukları insanlara kırılırlar. Ben bir şey hissetmedim. Üzülme yani,” dedi Mavi. “Bu arada dün Ahmet’in yaptığı pastadan sana da ayırdım, buzdolabında. Afiyet olsun ve hoşça kal,” diyerek hızla odasına doğru adımladı.
Gözden kaybolan Mavi’nin tavrıyla kendi deyimiyle sik gibi mutfağın ortasında kalan Muzaffer sinirle dişlerini sıktı. İçinden bağırıp çağırmak, tüm mutfağı yerle bir etmek geliyordu şimdi. Kimeydi ki öfkesi? Gonca’ya mı, kendisine mi, yoksa onu kendi tatlı hareketlerine alıştırıp bir gecede yeniden, ilk günkü haline dönen Mavi’ye mi? Kime kızmalıydı adam?
Gönlü, tüm vücudu gibi yorgun şekilde odasına gitti. Montunun cebinden Mavi’ye yaptırdığı hediyesini çıkarıp yatağının yanındaki komodinin üzerine bıraktı. Kendisi de olanca iç huzursuzluğuyla olduğu gibi yatağa oturdu. Gölgesi bile sığmıyordu içine şimdi adamın, çıktığı tanıdık kapıdan bir an sonra yabancılaşmış şekilde girmek kirpiklerinin titremesine neden oldu.
Bu kadardı demek, Mavi’yle kurduğunu sandığı bağ bu kadar inceydi ki birden kopup ellerinin arasında kalmıştı. Peki ellerinin arasında kalan incecik ip neden avuçlarını yakıyordu şimdi? Üstelik yanan yer sadece avuçları da değildi ki. Gönlü kor olmuştu sanki, bir çift kahve gözün rengindeki yapraklar düşmüştü o korların arasına, düşen yapraklar ateşi harlamıştı da yeniden yangın yerine çevirmişti adamın küllenen yüreğini.
Ne yapacağını bilemeden tonlarca ağırlıktaki göğsünün verdiği acıyla dış kapının kapanma sesini duydu. Günlerdir gitmeden önce akşama pişireceği yemeğin özetini geçen çocuk tek kelime etmeden çıkıp gitmişti evden demek, ona cıvıl cıvıl şakıdığı kelamlarını çok görerek.
Yataktan bir hışım kalkıp sinirle hareket ederse iyiden iyiye çocuğun ellerinin arasından kayıp gideceğini düşünerek kendisini duşa attı. Sikik duş perdesi bile haftalar önce tanıştığı, ona dakikalarca penguenleri anlatan çocuğun aklından çıkmasına izin vermiyordu ki. Neden bu kadar dert etmişti sanki kendisine?
Sıradan ev arkadaşlarından biriydi çocuk. Pezevenk Ziya ona böyle bir tavır alsa sikine sallamaz, ‘Karı gibi triplerde misin amına koyayım?’ bile derdi. Ama bu çocuk, ‘Sana kırılmadım,’ derken bile bakışlarındaki sıcaklığı yitirmiş gibi ona baktığında canına ok gibi kirpikleri batıyordu sanki, hem de tek tek.
Duştan çıktığında üzerini hızlıca giyinip saçlarını bile kurutmadan hızla karşı daireye adımlayarak kızıl elemandan akıl almak istedi. Çocuğu çok tanımasa da Burak’ın kankası olduğundan ona yardım edeceğini biliyordu Muzaffer.
Sabırsızca zili çaldığında Ahmet yerine kızıl saçlı, tıpkı Ahmet gibi yüzünde çilleri olan, sevimli bir kız açtı kapıyı. Çocuğun kardeşi falan olmalıydı çünkü resmen kopyası gibiydi Ahmet’in.
“Selamünaleyküm bacım, Ahmet’e baktıydım.”
“Aleykümselam gardaşım, Ilgın var onu versek?”
“Af buyur?”
Ilgın gülümseyerek Ankara dolmuşçularının arasında yetiştiğinden kıro gördü mü onların dilinden konuşmaya başlar şekilde kenara çekildi. “Buyur, içeride kendisi.”
“Eyvallahsın bacım.”
“Eyvallah bizden abim,” diyen Ilgın, “Abi! Ziyaretçin var,” diye içeri doğru bağırınca Muzaffer zaten geceden kalan bünyesiyle yüzünü buruşturdu. Abisi ne kadar sakinse bu kız o kadar gürültülüydü demek ki.
“Kim gelmiş?” diyerek koltuk değnekleriyle içeriden gelen Ahmet’i gören Muzaffer, yüzünü sabit tutmaya çalışarak yine bir ön yargısının onu nasıl utandırdığına şahit oluyordu, hem de üzerinden çok da bir zaman geçmeden.
Oysa onun evine demirleri döşemeye geldiğinde de sonrasında da Ahmet’in şımarık bir dansçı falan olduğunu düşünmüştü Muzaffer. Böyle bir şey aklının ucundan bile geçmemişti.
“Merhaba Ahmet kardeş.”
Ahmet gülümseyerek Muzaffer’in tam karşısındaki tekli koltuğa oturup, “Merhaba Muzaffer nasılsın? Dün göremedik seni,” dedi anlayışlı bir ifadeyle.
Muzaffer sıkıntıyla yüzünü ellerinin arasına alıp ovuşturarak, “Sorma ciğerim, onun için geldim zaten, bana yardım etmen lazım,” dedi.
Ahmet karşısındaki adama bakıp gülümseyerek, “Dün sana pasta ayırdı, çok heyecanlıydı,” dedi.
Muzaffer, duyduğu başka biri tarafından işitildiğinde bir anlamı olmayan ama kendi kalbini Musa’nın asasıyla mucizevi bir şekilde Kızıldeniz’i ikiye ayırdığı gibi tam ortadan yaran sözlerin sahibine üzüntüyle baktı.
Bu sırada hazırda olan sıcacık çayını doldurduğu bardaklarla yanlarına gelen Ilgın bir bir herkese çayını ikram ederken, “Ne oluyor burada?” diye sordu merakla. Ortamlarda Kızıl Yılan Ilgın olarak bilindiğinden ortada bir sorun varsa mutlaka el atmalı ve çözmeliydi kız.
“Dün benim ev arkadaşının doğum günüydü, aha bu bebeler kutlayalım dedi ben de bir sebepten gelemedim. Şimdi Mavi’yle başladığımız yere döndük. Sabah ona yavru ceylan dedim diye ‘Ben yavru değilim, ceylan da değilim,’ dedi. İnanabiliyor musun bacım?” dedi hayretle çayından bir yudum alan Muzaffer.
“Bir ceylan vakası daha,” diye mırıldandı Ilgın.
“Tanıdık ama daha zorlu,” diye yanıtladı onu Ahmet.
Ilgın ‘Hıh!’ diye bir ses çıkararak güldükten sonra, imkansızın onun için yalnızca kısa bir zaman alacağının çokça bilincinde Muzaffer’e dönüp, “Bir sebepten derken?” dedi bir kaşını kaldırıp.
Öyle ya adam geldiğinden beri karşılarında huzursuzca elini kolunu koyacak yer bulamıyor gibi hareketler ediyordu, ev arkadaşım dediği kişi onun için epey değerli biri olmalıydı ki bu şekilde gerilmişti adam. Kendisi için bu kadar önemli olan birinin doğum gününü kaçırmasının altındaki neden ‘bir sebepten’ sözlerinden daha kıymetli olmalıydı.
Muzaffer saatine bakıp bugün akşamcı olduğundan işe gitmek için daha vaktinin olduğunu gördü. “Zamanınız var mı?” diye sorduktan sonra iki kardeşten de hevesli bir baş sallamayla gelen onayı alınca cebinden tespihini çıkarıp sol bacağını da dizinden kırarak koltuğun tepesine tünedi. Bir yandan tespihini çekti, diğer yandan çayını yudumladı ama başından geçen ne varsa anlattı karşısındaki kızıl kardeşlere.
Ömrü boyunca Burak’tan başka kimselere güvenip de anlatmadığı Gonca meselesini yabancı birilerine anlatıyor oluşu nedensizce kelimeler ağzından döküldükçe yüreğini ferahlattı adamın. Belki de hayatında ilk kez ‘Erkek adam namusunu ortaya dökmez,’ sözlerinin arkasında durmamış, içinde ne varsa yüzlerinden bile temiz kalpli oldukları belli olan iki kardeşe içini dökmüştü.
“Vay anam babam vay, amma enayiymişsin be abim sen,” dedi Ilgın, Muzaffer’in sözleri bitince.
“Ilgın!” diyerek sertçe onu uyaran, zaten durumu Burak’tan az çok öğrendiğinden onun kadar şaşırmayan abisine bakıp omuzlarını silkerek sözlerinden pişman olmadığını da gösterdi.
“Eski karımdır gülüm, ona bakmak boynumun borcu.”
“Bu kafayla çok üter seni o abla haberin olsun, ayrıca dün bilerek seni evde tuttuğunun da farkındasın değil mi?”
“Çok yalnız, benden başka kimsesi de yok bu şehirde. Biz boşandıktan sonra anası babası da reddetti bunu, hani kadın kısmısı dul olmaz gibisine.”
“İyi de kadın seni aldatmış, hem de kendi yatağınızda. Bunu yaparken gelecek olan sonuçları göze almış demektir, bu kadın senin ne namusun ne de bakmakla yükümlü olduğun biri Muzaffer. Pekala da tüm gün evde oturacağına çalışabilir, kendi parasını kazanabilir. Üstelik senden gelecek paraya bel bağlaması onun açısından da korkunç bir durum, ya sen olmazsan bir gün? Sonsuza kadar ona sen bakamazsın ki. Çalışsa kimsesiz de olmaz hem, sosyal bir çevresi olur. Bana biraz manipüle ediliyormuşsun gibi geldi,” dedi Ahmet, kardeşinin zıddı bir kibarlıkla.
“O ne demek ciğerim?”
“Abla seni kerpiyor Muzo abim, tavuk gibi yoluyor yani. Damızlık inek gibi sağıyor, kurbanlık koyun gibi yününden tut postuna kadar emcüklüyor. Geçmiş olsun.”
“Lan deme öyle kızım, bir başına kadın. N’apayım sokağa mı atayım?”
“Ohoo. Sen bu kafayla gidersen o ev arkadaşının gönlünü zor alırsın,” dedi Ilgın, ev arkadaşının kısmını özellikle bastırarak.
“Ne alaka?”
“Yarın bir gün ikisi arasında kalsan mesela? Ne yapacaksın?” diye sordu Ilgın sinsice, yaptığını odada fark eden yalnızca Ahmet’ti ve Ilgın’ın yeni hedefinin Muzaffer ve Mavi olduğunu anlayarak ikisine de sabır diledi çocuk.
“İkisi arasında neden kalayım? İkisinin alakası bile yok.”
“Dün kalmışsın ama. Üstelik de kadının seni sarhoş etmesine izin verip çocuğun doğum gününü kaçırmışsın.”
“Yaptık öyle bir dallamalık,” dedi sıkıntıyla Muzaffer. “Lan bir de kaç yer gezdim hediyesini yaptırabilmek için. Demin evden çıkmadan önce bana ‘Sen bana neyimsin ki?’ dedi. Bana ya bana, Muzo’ya. Kitabıma kalbim Liverpool hezimetinde bile bu kadar kırılmadı benim.”
“Ali abimin bir üst versiyonu bu adam,” diyerek Ahmet’in kulağına doğru fısıldadı Ilgın.
“Yok Ali’nin iki üstü, bunun alt sırasında benimki var,” diyerek yanıtladı Ahmet kardeşini. Burak’ın kıroluğu Ali’den fazlaydı haksızlık edemezdi çocuk sevgilisine.
“Hak etmediğini söyleyemeyiz Muzaffer. Mavi dün seni çok bekledi, yani nasıl desem Mavi’nin nasıl biri olduğunu biliyorsun sen de. Çok hassas aslında ama sosyal davranış kurallarına uyabilmek için kendisini ne kadar zorladığına herkes şahit. Dün gece gözleri kapıda hep seni bekledi, kendisi de farkında değildi ama seni beklediği o kadar belliydi ki. Güzel bir bağ kurduğunuz anda bu hareketle onu ilişkinizin en başına yolladın sen farkında olmadan. Emin ol o da bunu bilinçli yapmıyor, tıpkı seni güvenli alanına aldığının bilincinde olmayışı gibi,” diyerek anlayışla Muzaffer’e baktı.
“Ne yapacağım peki ciğerim ben şimdi? Dizi mizi izliyorduk beraber ne güzel,” dedi içi sıkılarak. Mavi’yle eskisi gibi olmak için dizideki şerefsiz, çükü kesilen adamı izlemeye bile katlanabilirdi şu anda!
“En başından başlayacaksın Muzaffer, nasıl sabırla aranızdaki ilişkiyi ilmek ilmek işlediyseniz buna yeniden başlayacaksın. Bunu yaparken de ona yaklaşırken de hep yaptığın ve onu kızdıran şeyleri yapmamaya özen göster. Senin ona ne kadar değer verdiğini ona hissettir ki Mavi senin de ondan gitmeyeceğine, ayrılık anksiyetesine sebep olmayacağına emin olsun.”
Muzaffer yine anksiyete lafının kulaklarına dolmasıyla Burak’ın ona öğrettiği kelimenin anlamını bildiğine memnun oldu, elin kızılına bir de anksiyete ne diye soracaktı yoksa. “En başından diyorsun, yaktı çıramı yavru ceylan.”
“Bence sen kendin yapmışsın Muzo abi bunu, onun suçu yok,” dedi Ilgın haksızlığa gelemeyen tavrıyla.
“He kız o da doğru, kafam kopsaydı da içmeseydim o kadar.”
“Bu akşam hediyesini ver ona, dün gelemesen bile en azından onu düşündüğünü bilsin,” diyerek Muzaffer’e baktı Ilgın.
Muzaffer, “Yallah,” diyerek kalkıp, “Var olun aslanlar, siz olmasanız kendi kendime cam kapı indirirdim ben,” dedi.
“Bunu Mavi’nin yanında sakın yapma Muzaffer. Sözünü bile etme, bağırma, kızma. Mavi bunları kaldırabilecek biri değil.”
“Yok lan, lafın gelişi dedim.”
“Eğer uğraşamam dersen de yol yakınken dön derim ben,” dedi Ahmet. Muzaffer’in bir şeylerin hâlâ farkında olmadığını anlamış, fark ettiğinde vereceği tepkinin Mavi’yi daha da kırmasından korkarak adamı kibarca uyarmak istemişti.
“Yok ben uğraşırım sıkıntı yok, yeter ki yeniden beş saat penguenleri anlatsın bana. Neyse eyvallahsınız koçlar ben kaçar.”
“Dikkat et kendine,” dedi Ahmet gülümseyerek.
“Bacım senin de billurlarına beton yetmez affedersin, sağ olasın.”
“Ne demek Muzo abi, bir sıkıntı olursa bul beni. Telefonumu vereyim hatta sana dur,” diyerek yeni bir çöpçatanlık hizmeti için kollarını sıvadı Ilgın.
Telefonlar verilip eyvallahlar çekilerek Muzaffer’in evden gidişiyle iki kardeş birbirine bakıp kafalarını salladı. Ilgın, “Farkında mı değil, rol mü yapıyor?” diye sordu abisine.
“Farkında değil, muhtemelen bir erkeğe karşı bu zaman kadar hiçbir şey hissetmedi.”
“Mavi dediğiniz çocuk bunu yola getirir mi?”
“Getirir, Mavi’nin ağzının içine bakıyor.”
Ilgın sinsice abisine doğru gülümseyip, “Biz de bir el atalım o zaman bu aslana. Birkaç çift daha birleştirirsem cennette yerim garanti,” dedi.
“Sen kendine birini bul önce, milletle uğraşma,” diyen abisini sallamadan kafasında planlarıyla daha az önce evden çıkan adama bir mesaj attı Ilgın.
Başkalarının hayatlarına tıpkı Eros gibi dokunan kızın da yıllar sonra çok tanıdık ama bir o kadar da yabancı biriyle evlenirken abim dediği tüm adamların nikahında şahit olacaklarını, nikah masasında bir ip misali dizileceklerini bilmeden aklındaki fikri Muzaffer’e anlatmaya başladı.
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙