✨✨
Ömer’den…
“Abiler ben kaçar, bugünlük benden bu kadar.” Geceden sabaha yine sokak sokak sarhoş topladığım gün bittiğinden mutluydum.
Gececiliği yollar boş olduğundan trafikle uğraşmadığım için sevsem de bok gibi insanların geceleri kendilerini daha çok kaybedişini sevemiyordum. Birilerinin çok konuştuğu, kustuğu ya da parayı almak için güçlük çıkardığı anlara şahit olduğumdan fazla yoruyordu beni.
“Hadi bakalım mektepli, selametle,” diyen Sıddık abiye kafa selamı verip bugün taksi benden sonra boşta olduğundan arabaya atladığım gibi eve doğru sürdüm. Bu sıcakta buz gibi suyla duş almak hayallerimi süslüyordu.
Gözümün ucuyla telefona baktığımda bildirim olmayan ekranı görünce tebessüm ettim. Aycan da meşgul olmalıydı. Gerçi Aycan’la yüz yüze akıp giden muhabbetlerin telefonda tıkandığını hissedip ikimizin de birbirimizi aramaktan kaçtığımızın da farkındaydım birkaç gündür.
Selim bizde kaldığında ne onun aklına beni aramak gelmişti ne de benim onun. Oysa onun tesadüfen müşteri olarak bindiği taksimde başlattığı neşeli sohbetimizin yolculuğumu çekilir kıldığını düşünüp kıza bayılmıştım.
İlerleyen sohbetle aynı okulda olduğumuzu öğrenmiş numaralarımızı verip o zamanlar birbirini yeni tanıyan iki insanın akıcılığında ettiğimiz sohbetle kıza fena düşmüştüm.
Daha tanışmamızın üzerinden üç dört hafta geçmeden atak yapıp da ona açılınca onun da beni beğendiğini öğrenmiş, içimdeki heyecana eş onun gibi güzel bir kızın sevgilim olmasıyla götüm arşa çıkmıştı.
Bunca zaman kimi istediysem hep evet yanıtını almıştım. Ama ilişkiye başladığımda daha günler bile geçmeden içimdeki boşluğun bir türlü dolmadığını da her daim fark ederdim nedense, tıpkı şimdi olduğu gibi.
Güzel bir kızdı Aycan. Sohbeti sarıyordu, espirileri Selim’le bana uyuyordu, kalbinin de kendisi kadar güzel olduğu aşikârdı.
Kısacası onunla olan her erkeğe ‘Sen daha Allah’tan belanı mı istiyorsun?’ dedirtecek cinstenti, benim içimde özlemini çektiğim bir şeylerin yerini dolduramamasının aksine…
Sevgililiğimizin ilk günlerinde içim içime sığmazken sonradan içimde oluşan sıradanlık hissini göz ardı edememiştim. Aynı duyguları Aycan’ın da bana karşı hissettiğine emindim. Yoksa kim neredeyse bir aydır birlikte olduğu insanı bir kez bile öpmezdi ki? İlginç olan ikimizin de aklına böyle şeylerin gelmiyor oluşuydu.
Beraberken saatlerce konuşuyor, gülüşüyor, eğleniyorduk. İyiydik aslında. Ama onun ağzından da benim ağzımdan da birbirimize karşı ne romantik bir cümle çıkıyordu ne de davranışlarımıza yansıyan bir eylem. Oysa insan sevdiğine dokunmadan duramaz derlerdi.
Uzun uzun ilişkilerim olmamıştı hiçbir zaman. Ama Aycan’ın herkesten farklı olduğunu daha taksideki aynada gözlerimiz kesiştiği an hissetmiştim ya da yine acele etmiştim, bilmiyorum.
Kendime yönelik bir şeylerin bilinç dışı özlemi vardı içimde sanki. Bir şeylerin yoksunluğunu çekiyordum ama ben de neyin eksik, neyin kusurlu olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Ne yaparsam yapayım içimdeki boşluk tamamlanmıyordu.
Hikayedeki kusurlu, suratsız, kötü adam olmalıydım ben.
En fenası da heves edip başladığım her ilişkimin bitiş kısmının götüme girmesiydi. Başlangıçlar güzel olsa da bitişler sik gibiydi. Aycan’la akıbetim ne olurdu bilmem ama boş bildirim ekranından anladığım kadarıyla onun da benimle yakında işi biterdi, tıpkı diğerleri gibi.
Karmaşıktı herkes… İlgi, sevgi, güzel söz beklerdi. Ben elimden geldiğince bir şeyler için çabalasam da bir türlü yetmiyordu onlara ya da ben yetiremiyordum. Sikeyim ki neyin yetmediğini ben de bilmiyordum.
Bana gelince kimsenin güzel söz söylesi kalmıyordu, almaya gelenler vermeye pek de meraklı değil gibiydi. Benim de bunlara alışmış arsız bünyem beklemek yerine hep deniyor ama hep yeniliyordu.
İnsanlar karmaşıktı evet ama tüm bu karmaşıklığın içinde basit olan tek bir şey vardı; Selim…
Sonsuz neşe kaynağımdı o benim. Kimsesiz oluşumu kendi varlığıyla silip atmamış gibi ailesini de benimle paylaşmıştı bunca zaman. Telefonda ondan da bir çağrı ya da mesaj göremeyince hâlâ haftalar önce yediğim bokun izlerinin devam ettiğini düşündüm. Ben olsam benimle konuşmazdım bile ama o Selim’di, Ömer olamazdı zaten.
Şerefsizin yüzü gözlerimin önüne gelince gülümsemeden edemedim. Ailem öldükten sonra ‘Hayat bir gün, o da bugün,’ demiş kimseyi de siklememiştim, o hariç…
Ölümüne attığı tripler, kendisi kabul etmese de bana nazlanmaları, mavi gözlerini dikip de suratıma sinirle bakması… Tek gün saydığım yaşamımda tek günümü onun inadının eseri olan küskünlüklerine feda edebilirdim, olmayan sıfatlarımın benim dilimdeki sözlükte tek karşılığı olan adama…
Ben kendi kendime manyak gibi gülümserken tam mahalleye girmiştim ki çalan telefona kaydı gözlerim. Zeliha Sultan’ın aradığını görünce yine beni mantı yemeye çağırdığını düşünüp şerefsiz Selim’in bana haber vermemesine içten içe kinlenerek, “Sultanım?” diyerek yanıtladım aramayı.
“Ömer oğlum nasılsın?” diyen kadının tedirgin sesini duyduğumda yüreğim ağzıma geldi. Bu aralar uğursuz bir hava vardı onlarda sanki. Selim bana kendisini bir türlü açmasa da Zeliha Sultan’dan gizlice alıyordum haberlerini.
“İyiyim sultanım sen nasılsın? Sesin iyi gelmiyor?”
“Oğlum hemen korkma e mi?” dedi. O korkma dediği an tüm kanım çekildi bedenimden. Selim’e bir şey olduğu fikri her yanımı sararken, “Ne oldu?” dedim kısa kesmesi için.
“Dün Selim eve gelince bayıldı. Sabaha kadar odasına girip girip çıktım oğlum. Son zamanlarda- Durumları biliyorsun işte. Çok yüklendik galiba, konuşmaz da bilirsin. Şimdi de odasından çıkmıyor, gidiyorum yanına geçiştiriyor beni. Bir sen gelip baksan ya işin yoksa? Sana anlatır.”
‘Sana anlatır,’ dediği an alayla gülümsedim. ‘Selim ne zaman derdini bana anlatmıştı ki şimdi anlatsın?’ diye düşündüm. Çocukluğumuzun belli kısmına kadar susmak bilmeyen adam sanki bir günde değişmiş gibi benden uzaklaşmıştı sanki.
Bir sıkıntısı olduğunda destek olmak için koşarak yanına giderdim. Konuşmadığını görünce de en azından yanında olduğumu bilsin diye, belki onu yatıştırırım düşüncesiyle ona temas etmek isterdim. Selim’se sanki teni kor alevlere değmiş gibi benden kaçar, dokunmazdı bana.
Önceleri anlamasam da sonradan başkalarında bıraktığı rahat dokunuşları görmüş bana yaklaşmamasına anlam verememiştim.
Kötü mü kokuyordum acaba?
Oysa o kokusunu seviyor diye yıllardır parfümümü bile değiştirmemiştim. Belki de ten uyumu muhabbetiydi. Bir yerlerde bazı insanların bazılarına dokunmak bile istemediğini, içinin almadığını okumuştum.
Selim için böyle olmalıydı ki daha iki gün önce ona yaklaşmak, benden sakladığı ne olursa olsun yine de onun yanında olduğumu göstermek için ona dokunmak istemiş ama karşılığında, ‘Geri bas, vuracaksın diye koruyorum,’ yanıtını almıştım.
Ben herkese vururdum ama bir ona elim kalkmazdı. O bana vursa bile onun teninden gelecek ölüm bile güzel der öylece dururdum.
“Ömer?” diye bana seslenen kadınla yine sonunu göremediğim bir girdaba girdiğimi anlayınca silkelenip hızlıca kendime geldim.
“Bayıldı derken sultanım? Dün kahvaltı yaptı, sonra okulda yemedi bir şey. Evde yedi mi?”
“Yemedi. Yatağına yatırdıydı babası. Ne ara kalkmışsa kalkıp kahve yapmış. Sonra kulağında telefon uyuyakalmış. Biriyle konuştuğunu duydum ama sensindir diye ses etmedim. Korkuyorum ben Ömer, bu çocuk kimlerle arkadaşlık ediyor? Dün de dedim ona. O herifin oğluyla da geziyormuş, Burak ne zıkkımsa? Başımızda dert bir değil, bir de bunu kaldıramayız.”
Zeliha teyzenin her sözü bir bir canıma battı sanki. Ben böyle hissederken Selim ne haldeydi kim bilir? Bencil olan tarafımı bastırmak istesem de, ‘Yine başkalarıyla konuşmuş,’ diyen içimdeki kötü, hasta düşünceli adamı durduramadım. Benden başka herkese kelimeleri vardı onun, bir bana gelince tükeniyordu demek.
Geçenlerde yattığı, adı geçtiğinde bile gülümsediği herifle konuşmuş olmalıydı. Bir kez bile görmeden nefret ettiğim herifle… Onu sadece kendime saklamak istediğim tarafım, onun mutlu olmasını isteyen tarafımla çatıştı yine. Bana saklanmışken mutlu olamaz mıydı? Benim ona bunca yıldır veremediğim arkadaşlığı neden başkalarında arıyordu?
Üstelik zihnimin her yerinde onu koyduğum mertebe ‘arkadaşlık’ gibi kuru bir kelime de değildi. O benim acı yatıştırıcımdı sanki. Ben kuralların olmadığı, kanlı bir savaştayken her yanıma aldığım yaraların acısını hissetmezdim, Selim’den gelen bir gülüşle gözlerim kutsanacaksa…
Yetemiyordum ama ona. Arkadaşlığım, kardeşliğim, aile oluşum, bana ne sıfat yüklerse yüklesin ‘kardeşim’ deyişleri hep öylesineydi sanki. Tüm mahallenin Selim deyince aklına Ömer gelirken bir ben onun aklına gelmezdim.
Herkesin bizim yakınlığımızla alakalı söyleyecek üç beş kelimesi olsa da kimse Selim’in bana ördüğü, benim bir türlü yıkamadığım buzdan incecik de olsa kaya gibi sağlam duvarları bilmezdi, kendisi de dahil.
Ama ben bilirdim, bana anlatmayışlarındaki ‘Haddini bil,’ kelâmlarını…
“Ben hemen geliyorum, sen korkma sultanım. Okul, sizin mesele, mahalleli derken çok yıprandı. Fark ettirmiyor ama çok yorgun. Bekle sen ben on dakikaya oradayım.”
“Allah senden razı olsun oğlum.”
Oğlunun da kınadığı Burak gibi olduğunu bilmemesi gerektiğini düşündüm, öğrenirse ben dağ gibi dururdum Selim’in tam yanında ama Selim bir de oradan gelecek darbeyi kaldırabilir miydi onu bilmiyordum işte. Tıpkı onun nelere dayandığını bilmediğim gibi…
İçimdeki korkuyla hızla arabayı onların evine doğru sürdüm. Beş katı bir çırpıda çıkıp arabanın kapısını bile ne ara kitlediğimi hatırlamadan zile bastım. Karşımda tıpkı Selim’in gözlerinin aynısı ama son zamanlarda eklenen yorgun bakışlarıyla bana bakan kadına sarılıp, “Geldim sultanım,” dedim.
Ben Selim’in odasına doğru giderken onun bana sessizce dua ettiğini duydum. Dualarının karşılığında pek bir şey veremesem de yine de bana minnet duyuyorlardı. Saçmaydı. Ben Selim’in duvarlarını kırıp da onu iyi edemiyordum ki. Bana oralar yasaktı.
İçimdeki tedirginlikle kapısını çalınca huysuz sesiyle, “Anne yeter iyiyim da sal beni,” dediğini işittim. Yüzüme yeniden arsız Ömer maskemi takıp odasının kapısını hızlıca açarak, “Salamam mavi boncuğum,” dedikten sonra seri adımlarla yanına doğru ilerledim.
Gözlerinden akan yorgun bakışların aksine geçen pırıltıları görünce rahatça bir nefes aldım. Bu pırıltılar olmasa zaten cesaret edemezdim ya bu kadar yüzsüzce onun hayatına müdahil olmaya.
“Neden geldin?”
Sözlerinin etkisiyle içimde oluşan sızıyı her zamanki gibi görmezden geldim. “Seni özledim.”
“Sen? Beni özledin? Siktir lan.”
“Küfür ağzına yakışmıyor bebeğim,” dedikten sonra yatağın boşta kalan sol kısmına doğru ilerlemiştim ki, “Sol benim!” dedi huysuzca.
“Lan burada da mı?”
“Her zaman.”
Çocukça bir inatla solda yatma isteğini görmezden gelip yatağın sağ tarafına doğru adımladım. “Kaç saattir bu odadasın sen?” diye sordum yanına doğru yavaşça ilişirken.
Ben otururken gözlerini kırpıştırarak bana baktığını görünce gülümsedim. Uzun ve sık kirpikleri neredeyse yanaklarına değerken şerefsizin yaratıcının boş anına denk geldiğini düşündüm yine. Amına koduğumun yerinde hem güzel hem yakışıklı olan nadir erkeklerdendi. Gerçi mavi gözlere sahip olması bile onu sıradan olmaktan çıkarıyordu ya neyse.
“Ne bileyim lan? Geceden beri.”
“Bayılmışsın.”
“Sana değil,” dedi gözlerini devirerek.
“İğrenç espirilerini götüne sokabilirsin kardeşim. Lafı çevirme, dün yemek yemedin mi sen?”
“Kötü romanlardaki ana karakter gibi sürekli yemek yememem hakkında mı konuşacağız sayın sikik?”
Ben bir şekilde onu zorlamazsam yine araya laf kaynatıp da konuyu değiştirecek gibi görünüyordu. Bugün Selim’in inadını kırmam lazımdı yoksa Selim bu alışkanlıkla benden daha çok kaçacaktı.
Ani bir hareketle bileklerini tutup kendi avuçlarımın içinde birleştirdim. “Kötü çocuk işine iyi sardın sen.”
Yine ben ona dokunduğum için rahatsız olmuş olmalıydı. Bileklerini avuçlarımın arasından kurtarmak için sertçe kendine doğru çekiyor, canı yansa da kaşlarını çatarak uyguladığı güçten vazgeçmiyordu.
Sinirlerim yerinden oynarken sakin kalmak adına dişlerimi sıktım. Dişlerimin arasından, “Selim, dün ne oldu da bayıldın anlatacaksın bana. Ben ne dedim? Senin inadını da seni de sikerim demedim mi? Uygulamalı göstermeden bana anlat amına koduğumun yerinde. Neyin var senin?” dedim sertçe.
“Siktir lan, ben seni sikerim asıl. Erkeğe kaldıran benim, unuttun mu?”
Cümlesine eş yüzündeki alaycı gülümsemesini görünce afalladım. Bazı anlarda bambaşka bir adam oluyordu sanki, tanıyamıyordum. Küçüklüğünden beri çekingen olan tarafken son zamanlarda bana karşı davranışlarında da zaman zaman cesaret zırhını kuşanıyor gibiydi sanki, sözleriyle de. Anlamadım sebebini. Benim yıllardır tanıdığım Selim’den böyle bir cümle gelmesi olanaksızdı, hem de benden kendisini bu kadar saklamışken.
Dudaklarımı dişlerken gözlerimi kıstım. “Sen sarhoş musun?”
Ona doğru eğilip içip içmediğini anlamak için koklamaya çalışırken birden nereden geldiğini anlamadığım bir güçle bileklerini ellerimin arasında kurtarıp beni itti.
“Geri bas lan.”
Ben geriye doğru hafifçe düşüp de gözlerinin içine sinirle bakarken korkuyla dolu irislerini yakaladım. Gözlerinin mavisinden her şeyi anladığım adam gerçekten benden korkuyor muydu? Bunun sebep olacağı şeyleri birkaç saniye düşünüp hiçbir şey bulamadığımdan yeniden sinirlenip bu kez yerimde doğrularak tam boğazından hafifçe tutup yatağa bastırdım.
Kendimde dizlerine oturup diğer elimle ellerini tepesinde birleştirdim. İçimde kaynayan duyguların en yoğunu öfke olsa da anlamadığım şeyler de vardı. Bana bu şekilde yaklaşıyor, yabancı gibi davranıyor oluşunun verdiği usanmışlık olmalıydı.
“Selim sen benden rahatsız mı oluyorsun? Kokuyor muyum amına koyayım ben? Öyleyse söyle şampuanımı falan değiştireyim. Neden sana dokunmama izin vermiyorsun?”
Bir anda ağzımdan fırlayan filtresiz sorularımla o da afalladı. Altımda put gibi dururken göz bebekleri kocaman olmuş şekilde ne diyeceğini düşünüyor olmalıydı ki bakışları bir saniye yüzüme değmedi.
“Saçmalama, iyice kafayı kırdın sen.”
“Neden kaçıyorsun?”
Yutkunup, “Üzerimden kalk da anlatayım,” dedi uysal bir şekilde.
“Anlatmazsan annenin çamaşır ipiyle bağlarım seni yatağın başına Selim. Acımam da sana. Anladın?”
Yeniden yutkunurken gözlerinden bir anlık bir duygu geçtiğine şahit oldum. Ne düşündüyse benim anlamamdan korkmuş olacak ki gözlerini bir kez açıp kapattı yeniden sakin bakışlarıyla bana bakarak kafasını salladı.
Oturduğum bacaklarından bir hamlede kalktıktan sonra fazla uzaklaşmadan sırtımı yatağın başlığına dayayıp tam dibine oturdum. O da uyguladığım güç yüzünden olmalı ki sıklaşan nefes alışverişlerini düzene sokmak için birkaç saniye bekleyip sırtını benim gibi yatağın başlığına dayadı. “Şey lan,” dedi.
“Ney?”
“Hani ben sana anlattım ya durumumu, belki dedim benden rahatsız olursun.”
“Ne alaka amına koduğumun puştu?” dedim sinirle.
“Genelde erkekler rahatsız olur, öğrendikten sonra. Bana da hallenecek mi acaba muhabbeti. Sanki her erkek her kadına halleniyormuş gibi bizi tehlike olarak görürler de hani belki- Yani sen de- Kötü düşünme istedim.”
“Dünyada duyduğum en sokuk bahaneydi. Saçmaladın iyice. Aklına böyle şey gelmesin, gelirse de at. Ben senden rahatsız olmam. Benim lan karşındaki. Ömer. Yabancı gibi görme Selim beni artık,” dedim tam ona doğru dönüp de içimden taşan, göğsümü acıtan duyguların manasını kavrayamazken.
Bakışlarında bile hep bir hüznün olduğu adama bakıp da sakince başımı sağa eğdim. İnsanlar piyano tuşu değildi, her daim bir tuşa basıp da onlardan bastığınız tuşa karşılık gelen notanın çıkmasını bekleyemezdiniz elbette. Bazı insanlar her şeyleri tastamam olsa da mutsuzdu, katı nedensellikler insanın olduğu durumlarda işlemiyordu sanki.
Ama Selim’in bakışları bir yerden sonra hep böyle hüzne bulanmıştı. Ne olmuştu, buna ne neden olmuştu bilmiyordum, çözemiyordum. Sikik bir piyano tuşu olmasa da bir kez ben dokunduğumda doğru nota çıksın istiyordum ondan, gerçek kahkahalarının eşlik ettiği.
Yalvaran ses tonumun çokça farkındayken, “Bana neden anlatmıyorsun hiçbir şey sen kurban olduğum?” diye sordum.
Nedendir bilinmez benden duyduğu cümleyle gözleri doldu, nefes alışverişi durdu, yutkundu.
Belki şimdi çözülecek diye düşünürken sağ elimi bembeyaz yanaklarından birine atıp olduğum yeri baş parmağımla hafifçe okşamaya başladım. “Selim, ne ara uzaklaştın lan sen benden bu kadar? Tek başına değilsin, ben varım. Anlat oğlum, derdine çare olamasam da biraz da ben sırtlarım yükünü. Her zaman bir şeyleri tek başına yapmak zorunda değilsin ki.”
Güzel gözleri dolu dolu bana bakarken bir anlık boşluğuna gelir gibi yanağını benim elime yasladı. Göz kapakları, benim tüm neşeli mavileri sikip de yalnızca onun gözlerine dolmasını istediğim ama onun yerine hep hüzünlü olan mavilerini örterken ben birden sol elimi hissettim. Titriyordu.
Dudaklarımı yalayıp onun yanağındaki elimin buz gibi oluşunu görmezden gelirken Selim gözlerini açıp alt dudağının kenarını ısırdı, ağlamamak için yaptığı zamanlarda olduğu gibi…
İçinde nasıl bir savaş verdi bilmiyordum ama önce yanağını yasladığı yerden kaldırdı, daha sonra bana baktı. “Çok yoruldum ben Ömer.”
‘Sonunda,’ diye geçirdim içimden. ‘Sonunda yeniden bana anlatıyor.’
“Her şeyi bir günde anlatamazsın, yorulursun bilirim. Ama en azından dün ne oldu anlatsan?” diye sordum. Birden üzerine gidersem bir kuş gibi ellerimin arasından kayıp gider korkusu yüreğime batarken.
O kafasını sallayınca ellerim benden bağımsız, yerini biliyor gibi onun saçlarına çıktı. Alnına dökülen saç tutamlarını şöyle bir geriye yatırıp yüzüne bakarak tebessüm ettim. Hafifçe bedenini kendime doğru çekip başını tam göğsüme bastırdığımda öyle derin bir iç çekti ki gözlerinden yaş aktığını görmesem bile hissettim.
Kalbim neden bu kadar ağrıyordu benim?
Bir kez ben de onun kollarında ağlamıştım, hem de hayatta insanın başına gelebilecek en boktan olaylardan biri yüzünden. Ama bu acı onunla eş değerdi sanki. Nasıl olabilirdi bu?
Taptığım kokusu göğsümdeki saçlarından burnuma doğru yayılırken neden şu an olduğunu anlamadığım şekilde birden aklıma gelen şeyle Selim’in kanatlarını kimin kopardığını düşündüm.
Aşıktı, aşık olduğu adam imkansız olmalıydı ki Aycan’a birkaç kez olmayacağına dair bir şeyler söylemişti. Kardeşi, ailesi, aşık olduğu adam birleşmiş, onu öldürmeye çalışıyor olmalılardı ama Selim’den geriye çok da bir şey kalmamıştı sanki.
O sikik kimse onu bulup öldürme isteğiyle sarmalanırken kalbimin ağrısının şiddetlenerek birinin avuçlarında kuruyup tuzla buz olduğunu hissettim. Yıllardır içimde olan ama bir şekilde doldurmaya çalıştığım boşluk, Selim göğsümde, kokusu da burnumun ucundayken hem dolmuş hem de daha fazla oyulmuştu sanki.
Gözyaşları üzerimdeki tişörtü ıslatan adamın mavi gözlerinin filizlendiği ama onu çorak topraklara mahkum eden kim varsa tek tek bulup hesap sormalıyım diye düşündüm.
Onu gerekirse alıp her zaman yaptığım gibi kendime saklamalıydım. O bir kez gerçekten gülsün, ben onu bir kavanoza koyar içinde onunla yaşardım. Yeter ki bir daha ‘Yoruldum,’ diyerek ağlamasın isterken…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙