✨✨
Eskiden Ömer’le birlikte oynadığımız sanal oyunlardaki nadir rastlanan sonsuz uyku iksirini bulup da içsem, saçlarımın arasında hissettiğim kemikli, uzun parmaklarla olduğum yerde ahir bir zamana kadar uyusam ne olurdu?
Ben burada, cesaret edip de sığındığım Ömer’in göğsünde kendimi Ares addeder, yenileceğimi bilsem bile tüm tanrılara savaş açardım. Hem de kimselerin sevmeye layık görmediği Ares gibi beni de sevmeyeceklerini bile bile. Zaten bir adamın sevgisine açtım ben, geri kalan tüm sevgiler, anne sevgisi de dahil şu anlık gözümde değildi nedense.
Nedense değildi aslında. Nedenlerim de vardı ama düşünemeyecek kadar yorgundum yalnızca.
Bir eli yanağımın üzerine tutunmuş, diğer eliyle de saçlarımı okşuyorken tişörtünü ıslatan gözyaşlarımın neden aktığını bile bilmiyordum. Sikik hayatım yüzünden mi, yoksa Ömer’den kaçışlarımın yine onun göğsünde dinlendiğim şu dakikalarda son buluşuyla sözleri kulaklarıma çalındığı an verdiğim ateşkesle içimdeki tüm kayıpların boşuna olduğunu gösterdiğinden mi?
Oysa buraya, bu eşsiz kokuya sığınmamak için umudumu yırtık cebime koyup da içimdeki her güzel duyguyu tek tek feda ederek çok gözyaşı dökmüştüm. Bilirdim ben aşkta ilk gözyaşını döken kaybederdi, tıpkı benim yalancı bir ateşkesle göğsüne sığındığım adamın başkasının oluşuyla onu kaybettiğim gibi…
Yine de kaçtığım yere sığınmışken ‘İşte şimdi her şeye göğüs gerebilirim,’ diye düşündüm; açlığa, susuzluğa, çok sevdiğim ve benim için artık bırakması imkansız olan kahveme bile… Kısacası ben sığındığım yerde ölüme bile gülümseyebilirdim.
Bir an yeniden aklıma Aycan gelince yaptığımın yanlış olduğunu düşündüm. Biri benim sevgilime yaşarcasına aşık olsaydı, benden habersiz ona sarılsın, ona sığınsın istemezdim. Ama sadece biraz daha kalsaydım burada ne olurdu ki? Çok yorgundum…
Uyuduğum uykularla bile dinlenemiyor oluşuma varlığı tüm yaşamımı hafifleten adam ilaç gibi gelmişti sanki. Bazen sızıp kaldığım, bazense günlerce hiç uyumadığım uykularımı bilir gibi beni göğsüne yatırdığında göz kapaklarım ağırlaştı. Belki sebep kokusu belki benim akan gözyaşlarımdan yorgun düşmemdi bilmiyordum ama ben bazılarının kolayca yapabildiği ama benim için imkansız olan Ömer’in göğsüne saklanıp da uyumayı çok istiyordum.
Kendimi zorlayarak aklımın gerilerinde kalmış birkaç parça sağduyu kırıntısını yakalayıp da Aycan’ı hatırımda güçlükle tuttum. ‘Haksızlık’ diye düşünüp yerimden doğrulmak için bir hamle yaptığımdaysa Ömer yanağımdaki elini sırtıma indirip beni kendisine bastırarak, “Kal burada,” dedi.
Sözlerinin bendeki etkisini bilse yine de söyler miydi bilmiyordum. Dile getiremediğim her bir kelâmım olan adamı dinlemek istedim. O ‘Kal’ diyordu bana. Bense kimseyi aldatmıyor, kırmıyordum ki. Sadece birkaç dakika daha ona sığınıp sonra kendi sikik hayatıma dönebilirdim değil mi?
Derin bir nefes alıp bu kez de tam boynunun altına yasladım başımı. Saçlarım çenesine değerken ben sol tarafa doğru iyice yaklaşıp da kokusunu solumamak için hem kendimle hem irademle savaşırken ‘Bu yüzden işte tüm kaçışlarım,’ diye düşündüm. Kaçmazsam, bir kez ona yaslanırsam kendimi bir daha durduramazdım, çünkü benim en büyük yaram da dermanım da oydu…
Önce çenesini benim başıma yasladı. Daha sonra aklına ne geldiyse sanki beni korumak ister gibi iki koluyla da bedenimi sıkıca sardı. Ben tamamen kişisel bir hazla onun tarafından sarmalanmışken birden burnunu saçlarıma daldırdı. Bilerek mi, yoksa beni yatıştırmak için mi yapıyordu bilmiyordum ama biraz daha böyle devam ederse yine her şeyi siktir edip az önce onun deli bir cesaretle yaptığı gibi bu kez de ben onu altıma alacaktım.
Ama Ömer’e aç olan her bir parçam yıllardır yokluğuyla yaz sıcağının altında çöllerde kalmış gibi kavrulduğundan ben bu susamışlıkla onun kadar naif olamazdım…
Yeniden doğrulmak için yerimde kıpırdanmıştım ki, “Selim dur şurada iki dakika lan, anlat,” dedi.
“Mal mısın amına koyayım? Teletabiler gibi el ele tutuşalım zıplayarak hislerimizi de paylaşalım istersen. Çekil şuradan.”
“Sikerim seni Selim, kal anlat. Beni Deli Ömer’e çevirme yeniden.”
Deli Ömer günleri aklıma gelince yorgun halime bakmadan gülümsedim. Küçükken nereden aklıma geldiğini hatırlayamadığım şekilde uydurduğum hayali arkadaşımı kıskanır, beni çağırdığında onunla oynuyorum diye yanına gitmezsem hayali arkadaşımın üzerine basacağını söyler, tehdit ederdi.
Kuruyan gözyaşlarımın izlerini hâlâ yanaklarımda hissederken burnumu çekip de gülümsemeye devam ettim. “Sen ne geri zekalı bir çocuktun lan.”
“Sikik sikik konuşma. Hayali birini uydurup sürekli onunla oynayan sendin. Bir türlü yetemedik Selim Bey’e, hep başkalarına gittin.”
Yine saçlarımda gezinen burnunun ucunun verdiği hissiyatı görmezden gelerek işittiğim cümlelere tebessüm ettim yalnızca, gülümseme değildi suratımdaki yalnızca içimdeki acının yansıması öylesine bir tebessümdü. Ben de onun için aynı şeyleri söylerdim ama ikimizin hissettiği duygunun kaynağı bambaşkaydı. O kardeşi Selim’i paylaşmak istemiyordu, bense bende açtığı yarasını bile sevdiğim adamı…
Yeniden sustum.
Benden cevap gelmeyeceğini anlayınca oluşan sessizlik hoşuna gitmemiş olacak ki, “Nasıl kandırdım ama seni?” dedi.
“Hayali arkadaşımı çöp kamyonuna atmışsın amına koduğumun malı. Bunun neresi komik?”
Küçüklüğümüzde, ben birkaç ay herkesten uzaklaşıp da sadece kafamda yarattığım arkadaşımla oynarken annemlerle akraba ziyaretinden döndüğümüz bir gün kapının önünde beni bekleyen Ömer’i görmüştüm.
Onu gördüğüm zaman içimde oluşan hevesle yanına doğru küçük adımlarımla gittiğimdeyse o kocaman, ela gözlerini aça aça, “Arkadaşını az önce çöp kamyonu götürdü,” demişti.
Ben gözlerim dolu dolu kaybettiğim arkadaşıma yanarken, “Neden? Temizdi o! Kim attı?” diye sorduğumdaysa bana bakıp, “Mahalledekiler. Arkadaşın hiç yıkanmadığı için kokuyormuş oğlum, sana da hastalık bulaştırırmış. Büyük adamlar geldi takım elbiseli, arkadaşını alıp attılar,” diyerek kafasını sallamıştı.
“Peki sen durdurmadın mı onları?”
“Durdurmaya çalıştım. Hemen koşarak arkalarından da bağırdım ama kimse beni dinlemedi ki. ‘Küçüksün sen, karışma,’ dediler,” diyerek dolu dolu olan gözlerime bakmış, benim gerçekten üzüldüğümü görünce de, “Çok mu seviyordun onu?” diye sormuştu.
Kafamı salladım. “Hım hım.”
“Ben varım. Bak gerçeğim hem de. O yoktu zaten Selim. Sabah da annem banyo yaptırdı bana, gel kokla,” diyerek boynunu koklamam için bana doğru yaklaştırdığında o zamanlar ondan daha kısa olan boyum yüzünden o bana doğru eğilse bile parmak uçlarımda yükselip yıllarca teninden yayılan aynı kokunun ilk kez benim tüm dünyamın içinden geçtiğini bilmeden koklamıştım onu.
“Çok güzel kokuyorsun.”
“O arkadaşın böyle kokmuyordu değil mi? Sen hep benimle oyna. Başka kimseyle oynama, ben seni bırakmam da bak o bırakıp gitti bile.”
Suratına doğru bakıp, “Seni çöp kamyonuna atsalar sen de gidersin!” demiştim sinirle.
“Hayır, sana dönmek için yol ararım.”
Anılar bir bir zihnime düştüğünde gülümseyerek, “Senden başka hangi sokuk devletten büyük adamlar geldi diyerek beni kandırırdı ki? Ben malım amına koyayım sana inandım,” dedim.
“Lan gidip gidip el alemle oynaman yetmez gibi bir de hayali arkadaş çıkarmıştın başıma. Arkadaşın elli yaşında, şapkalı, elinde şemsiye olan sik gibi bir herifti oğlum!”
Ben sözlerinin etkisiyle kıkırdayınca Ömer’in göğsü birden sarsıldı. Daha sonra belinde olan elimi refleksle kalbinin üzerine koyduğumda kalp atışlarının hızlandığı hissettim ama içimdeki tüm ümitler başsız birer çiçek misali daha körpeyken derildiğinden bu durumun benimle alakası olmadığını biliyordum.
Bu yüzden kalp atışlarının benim için hızlanacağı bir günü hatırıma getirerek kendime birkaç saniye işkence yapmaya devam ettim.
O, birden sol elini havaya kaldırıp öylece bulunduğu yerde asılı kalmış şekilde tutarken daha sonra ne yaptığını fark etmiş gibi amaçsızca yeniden yatağın üzerine koydu. Daha sonra derin bir nefes alıp, “Anlat mavi boncuğum,” dedi.
“Neyi?”
“Aslında bana anlatmadığın ne varsa. Ama dediğim gibi yükün ağırlaşır, istemem. Ben senin yükünü hafifletmek için geldim. Dün neden bayıldın onu anlat önce.”
“Ne bileyim lan? Bizimkilerle kavga ediyordum ondan oldu galiba.”
“Neden kavga ettiniz?”
“Burak’la görüşme, o erkekle yaşıyor iyice rezil oluruz falan muhabbetleri işte. İleride benim de bir erkekle yaşayabilecek oluşum ayrı bir konu,” dedim içimi çekerken.
Birden altımdaki bedeni kaskatı kesildi. Saçlarımın arasında gezinen burnu olduğu yerde durdu, başını kaldırmış olacak ki hissettiğim varlığı yok oldu. Elimin altındaki kalp atışları mümkünmüş gibi daha da hızlanırken beni bir erkekle düşünmesi mi onu korkuttu, yoksa ailemin durumumu öğrenmesi mi bilemiyordum.
“Şu geçen bahsettiğin herifle mi?” dedi sertçe.
“O kim lan?”
“Şu çok hüzünlü ama mermerden oyulmuş kadar güzel, melek gibi olan herif. Bir eleman nasıl böyle oluyorsa?”
“Malsın amına koyayım. Ne alaka? Belki bir gün biriyle yaşarım. Ne bileyim imkansız ama belki karşılıklı aşkı bulurum falan. Hani sen evleneceksin ya ben evlenemem ama ömrümü geçiririm. Anla işte, göt göt duygusal konuşturma şurada beni.”
“Şimdi karşılıksız mı aşkın? Aycan’a da imkansız demiştin?”
Aycan dediği an kendimi Ömer’e ne kadar bıraktığımı fark edip onun beni yeniden kendisine bastırmasına izin vermeden yerimden doğruldum. Bu yüzden yanına yöresine yaklaşmak istemiyordum işte. Yörüngesine girdiğim an kokusuyla beynim uyuşuyor, teniyle tüm parmak uçlarım onda bir iz bırakabilmek için kıvranıyordu.
“İmkansız da laf mı lan?”
“Onu imkansız yapan ne?”
“Birincisi ağzımdan laf almaya çalıştığının yine farkındayım kardeşim,” dedim. ‘Kardeşim’ kelimesini bu kez hem kendime hem ona hatırlatıyordum. Sanki bu yedi ceddini siktiğimin kelimesini söylemezsem, ona olan, içimden dolup dolup taşan duygularımı gözlerimden anlayacakmış gibi her cümleye sıkıştırıyordum resmen.
“O beni sevmiyor, erkeklere de ilgisi yok. Bu kadar bilgi yeter sana.”
“Seni nasıl sevmez lan? İmkansız bu söylediğin.”
Daha sonra kafasında bir şeyler kurmuş olacak ki gözleri boşluğa dalmış şekilde kaşlarını çattı. Birden aklına gelen şeyle, “Lan Kadir mi yoksa?” diye fısıldadı.
Kendisini bir an bile düşünmemesi içimde oluşan sızıya eş rahatlamayı da beraberinde getirdi. Dünyanın en beyinsiz herifine aşık olduğumu düşünmesi bile kendisini benimle hiçbir zaman yan yana hayal etmediğinin de edemeyeceğinin de kanıtıydı sanki.
“Yok sizin duraktaki Fehmi dayı. Mal mısın sen lan? Kadir dünyada tek erkek kalsın gider dağa taşa hallenirim ben, pezevenk puşt.”
“Ne bileyim lan? Öyle bir imkansız diyorsun ki… Neyse tamam. Ne zaman anlatmak istersen ben buradayım Selim. Yaptığım döl israfı hareketi unutmadığının da farkındayım ama hatam neyse telafi edeceğim oğlum.”
Tam ağzımı açıp da ‘Saçmalama amına koyayım,’ minvalinde cümlelerimi sıralayacaktım ki elini kaldırıp beni susturdu. “Selim ben seni senden daha iyi tanıyorum. Beni affetmediğini de biliyorum. Affetsen ben üzülürüm, bana değer vermediğini düşünürüm çünkü. Seni yüz üstü bıraktığımın farkındayım. Tüm o izleri gördüğümde benim de şuram yandı lan,” dedi kalbinin üzerine iki kez vurarak.
O sertçe kendisine vururken ben birden canı yanacak korkusuyla elini tutup aşağı indirdim. “Vurma kendine.”
Gözleri bir an avucumun arasındaki eline kaydığında hızlıca elimi çekmiştim ki o sözlerine devam etti. “Bundan sonra ne yaparsan yap, ne yaşarsan yaşa tam yanındayım Selim, ne önünde ne arkanda, tam yanında. Bana anlatmak istemiyorsan sikik sokuk işlere de girme, başkasına anlat. Gerekirse bir yardım alırız, kolay değil yaşadıkların.”
“Ha ben deliyim yani?” dedim. Dizilerde geçen psikolog ya da psikiyatrist yardımı alanların klişe cümlelerine burun kıvırdığımız tüm o anlara refere ederken.
“Hem de zır delisin, benim gibi,” dedi gülümseyerek. “Lafı çevirme. Aynı şeyleri de bana otuz kez söylettirme. Gözlerinin altı mor, uyumuyorsun ya da bir yerlerde uyuyakalıyorsun. Farkında mısın bilmiyorum ama çok zayıfladın. Seni tanımasam alkolik olduğunu düşünürdüm ama sorunlarını böylesi sikik yollarla çözümlemeyeceğine inancım tam,” diye eklerken tam gözlerimin içine baktı, gözlerini bile kırpmadan.
“Saçmalama lan, ne içkisi?” dedim hızlıca.
Bana yeniden bakıp, “Burak konusu da kafana takma. Her bir bokta anne babalar haklı olacak diye bir kural yok Selim. Çok seviyorsan arkadaşını gerekirse benim evime çağırırız, benim yanımda görüşürsün. Ama her zaman her şeye hemen hayır denmez, bazen evet deyip bildiğini okuman gerekir. Dürüstlüğün de senin zayıflığın,” dedi ona söylediğim onlarca yalandan bihaber şekilde kendinden emin konuşurken.
Daha sonra elini boynuma atıp da dört parmağıyla tam boynumun yanını tutarken baş parmağını çene hattımda yumuşacık gezdirdi. “Bana gel Selim. Yolunu değiştirmeden dümdüz bana gel, ben seni yolun sonunda hep beklerim.”
‘Değişmiyorsa, sen yolunu değiştir olmaz mı?’
Kalbim hem sözleri hem temaslarıyla aklıma savaş açarken yastığımın altında titreyen telefonla birden nerede olduğumu hatırlayıp geriye çekildim. Elimi yastığın altına atarak telefonumu alınca ekranda Mikail’in gönderdiği mesajın bildirimini görüp gülümsedim.
“Ne oldu?” dedi telefonun ekranını görmeye çalışır gibi kafasını bana doğru uzatırken.
Telefonu komodinin üzerine ters bir şekilde bırakıp, “Mikail mesaj atmış da, sonra cevaplarım,” dedim.
Bana cevaplanmamış sorularla dolu göz bebekleriyle bakarken daha fazla konuşmayı kaldıramayacağımı düşünerek, “Kalk hadi, annem mantı yapmıştı sana,” dedim.
O benim suratıma hâlâ kaşları çatık şekilde bakıyorken, “Tamam ama parça parça bana anlatacaksın yoksa seni-” dediğinde, “He he anladık sikersin,” dedim.
“Aynen.”
“Erkek ya,” diyerek kafasına yastığı geçirmiştim ki odaya giren annem, “Kocaman oldunuz hâlâ boğuşuyorsunuz evladım. Hadi kalkın sofraya, baban da geldi,” diyerek bana kaçamak bir bakış attı.
Babamın bana bu yaşta vurduğunu bırak Ömer’e kimselere söyleyemezdim ki. Onun nezdinde dünkü tokadı oğlunu dize getirmek için yaptığı küçük bir ders verme hareketi olsa da yaptığının bana yansıması zaten çok da farklı geçmeyen çocukluğumun yeniden başa sarmasıydı sanki. Onun yetiştiği nesilde dayak cennetten çıkmaydı, bu yüzden çocukların ya da eşlerin dövülmesi onları hizaya getirmek için elzemdi.
Çok da sikimde değildi bana vurması. Küçükken de akşam ezanından sonra eve geldiğimiz için, karnelerimizdeki orta bir not yüzünden ya da misafirin yanında uygunsuz kelimelerimiz sebebinden hem Nurcihan hem ben çok sık olmasa da dayak yerdik. Tek sorun yirmi iki yaşında olan adamı hâlâ bu şekilde dize getireceğini düşünerek yıllar geçse bile bulunduğu konumdan bir adım bile ileri gidemiyor oluşuydu.
Ömer’in bakışları bir annemin bir benim üzerimde mekik dokurken biz biraz daha böyle bakışırsak onun katır inadıyla annemi sıkıştırıp her şeyi öğreneceğinin bilinciyle, “Hadi, çok acıktım,” dedim yalan söyleyerek.
Annem, ‘Acıktım,’ sözünü duyunca mutlulukla bana bakıp hızla yeniden mutfağa dönünce Ömer, “Ne sikim bakışmaydı o? Baban dün bir şey mi yaptı lan sana?” dedi.
“Ailesinin şerefini benim kurtaracağımı falan söyledi işte. Nurcihan’ın değil Recep puştunun suçlu olduğunu da belirtip kızının böyle bir halt yemeyeceğini, kandırıldığını düşünüyor. Kızını bok gibi yetiştirdiğinin inkarında yani,” dedim kısık sesle.
Ona belli ölçüde bilgi vermezsem meraklanıp olayı deşecek, sonra deli siniriyle ortalığı birbirine katıp bir de oradan gelecek darbeyle uğraştıracaktı beni. Ama ben o kadar güçlü değildim ki… Bir yerden esecek ufacık bir yelle yıkılacağımın da farkındaydım.
Tüm yamadığım kırıklıkların bir şekilde zar zor da olsa ayakta kalması ve üzerime devrilmemesi gerekiyordu. Ben ne pahasına olursa olsun bunun için direnecektim, sırtımı tüm kırıklıklarıma yaslayıp tüm gücümle onları iterken…
“Şereflerini nasıl kurtaracakmışsın peki?”
“Ne bileyim lan? Okul bitince biriyle evlendirmeye kalkar herhalde. Bu da tanıdık hikayenin Selim versiyonu işte. Ne değişmiş bunca zaman da bu değişsin?”
Dudağının kenarını ısırıp derince bir nefes alırken babam birden kapıda belirince ikimizin de bakışları ona doğru kaydı. “Ömer oğlum, hoş geldin,” diyerek elini Ömer’e uzatan babamın elini öpüp de alnına koyan Ömer ise, “Hoş buldum Hamit amcam. Nasılsın?” dedi.
Omzuna kolunu doladığı Ömer’i salona yönlendiren babam, onun bize artık daha az geliyor oluşuyla ilgili sitemlerini ona doğru kusarken bana bir kez bile bakmadığından arkalarından ağır adımlarla ilerledim.
Hassas ya da sevgi açı olmamıştım hiçbir zaman. Ama daha dün onun yüzünden bayılan oğluna ‘Nasılsın?’ diyemeyecek kadar inat olan adamın da yüreğime sevgi tohumları ekip yeşerttiği söylenemezdi.
Ömer’in her zamanki gibi benim yanıma oturacağını anlayınca yine çocukça bir hareketle onun soluna geçtim. O yaptığım hareketi fark ederek çaktırmadan gülünce ben de gülümseyip önümdeki sarımsak kokan yemeğin midemi ağzıma getirmesini görmezden gelerek çatalıma birkaç tane mantı batırdım.
“Okul, taksi derken çok yoruluyorsun be oğlum,” dedi babam.
“İyiyim ben Hamit amca. Alıştım artık, yıllardır böyle.”
“Ben sana her türlü desteği veririm demedim mi? İnatsın.”
“Bilirim ama böyle daha iyi,” dedi Ömer minnetle babama bakarken.
“Bizimkine de gel camiide çalış dedim de dersler mersler diye bin tane bahane buldu bana. Bak arkadaşına ne kadar çalışkan,” dedi gözlerimin içine sertçe bakarken.
Ömer, babamdan gelen sözlerin etkisiyle kaskatı olan bedenimi fark etmiş olmalı ki çatal tutmadığı, boşta kalan elini bacağıma koyup olduğu yeri bir kez sıktı. Daha sonra gülümseyerek babam dönüp, “Ben sınıf sonuncusuyum neredeyse ama Selim fakülte birincisi Hamit amca. Çalışırsa dersleri etkilenir,” dedi.
Babam yüzüne yayılan geniş gülümsemesiyle, “Hanım bunlar da anadan ayrı kardeş. Şuna bak kardeşine hiç de toz kondurmaz,” dedi. Sanki ben dahil etrafımda olan herkes kardeş olduğumuzu duyurmaktan bıkmıyor gibiydi son zamanlarda.
“Öyle tabii, rahmetli Selma’mın emaneti bize Ömer oğlum. Bak rahmet istedi arkadaşım bugün. Namazda bir fatiha okuyayım ruhuna.”
“Amin.”
“Hafta sonu camiide düşkünler için kermes var, siz de gelin yardım edersiniz.”
Ben tam ağzımı açıp da itiraz için bir şeyler söyleyecekken Ömer, “Selim söylemeyi unuttu herhalde Hamit amca. Bizim fakülteyle şirket gezimiz var hafta sonu,” dedi.
Ağzına kaşık kaşık doldurduğu mantılarla şişen yanakları yüzünden ne kadar sevimli göründüğünü bilmiyor olmalıydı ki kalan boşluklara biraz daha mantı tıkıştırıyordu şimdi.
“Ne gezisi o?”
“Zorunlu stajlar için falan. Şirketlerle görüşeceğiz, bizi beğenirlerse staj programlarına alacaklar. Selim için çok kolay tabii. Sektörün en gözde şirketleri onun not ortalamasına bakınca havada kapacaklar onu,” derken eli hâlâ bacağımın üzerinde duruyordu. Acaba unutmuş muydu?
“Ha,” dedi babam kaşlarını kaldırarak. “O zaman başka, gidin tabii oğlum. Bizim cemaatin şirketleri de var, oraya da bakarız vakti gelince.”
Cemaatinin arkasından konuştuğunu için için bilse de yine de onlardan vazgeçmeyişine sessiz kalarak masadaki sohbeti dinledim yalnızca.
Ömer’se başını olumlu anlamda sallarken ağzına kaşık kaşık doldurduğu mantıların arasında bulduğu bir boşlukta anneme bakıp, “Eline sağlık sultanım, senden başka kimse böyle güzel mantı yapamaz,” dedi.
Annem gülümsedi. “Bir tencere de sana yaptım. Giderken yanına al, unutma sakın. Sosuyla yoğurdunu da ayrı kaba koydum. Hemen bozulmasın diye.”
“Boncuk sultansın sen be!”
Eli bacağımın üzerinde olan adamın ailemle olan sohbetini yemek boyunca ağzımı açmadan dinledim. Yiyormuş gibi yapışlarım annemi kandırsa bile Ömer’i kandıramadığından elim her çataldan uzaklaştığında bacağımı sıkarak ‘Ye,’ demek ister gibi bana yol gösterdi. Keşke sevdiğim adam bu kadar güzel olmasaydı da bana daha fazla acı vermeseydi diye düşünürken önümdeki yemeği zorla yemeye çalıştım, aklımın sınırlarında dolanan tüm anları kapı dışarı etmek isterken…
Yıllarca ailemin üçüncü evladı olan Ömer’e en büyük hayalim olan onun tarafından sevilmenin nasıl bir his olduğunu soramamamın nedenlerinden biriydi önümdeki manzara. Belki çok bunaldığım, sevdamın göğsümü yırtıp da bedenimden taştığı tüm o anlarda, ‘Seni çok seviyorum,’ diyebilirdim ama ne ondan ailesinden geriye kalanı alabilecek kadar cesurdum ne de onu ne olursa olsun kendime katacak kadar bencil.
Onun beni sevmesinin imkansızlığı bir yana ben ona duygularımı söylediğimde ailemin durumumuzu öğrenmesi belki de onun bu hayatta yapayalnız kalışına sebep olacaktı, elinden hem kardeşinin gidişi hem de ailem dediği insanların alınışıyla.
Ben, o bir kez daha tıpkı yıllar önce olduğu gibi dizlerime sığınıp, ‘Şimdi ben ne yapacağım lan? Kimsem kalmadı,’ diye ağlamasın düşüncesiyle bir başına kalmasın isteyerek onu uzaktan sevmeye de razıydım. Onu her gün göreceksem, sesini duyup uzaktan da olsa kokusunu doya doya içime çekeceksem varsın Ömer hep bana kardeşim desin isteyerek…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙