✨✨
Ahmet, sihirli bir fasulye tanesini elleriyle en verimli topraklara ekmiş de ektiği yerden çıkan dev bir sarmaşıkla var olmayan bir ülkeye adım atmış gibiydi. Ön yargıları bir dev olmuş, bu var olmayan ülkesinde onu boğuyordu sanki.
Bu duygudan kaçabilirse devin yıllardır sakladığı altınına ulaşabilecek gibiydi ancak Ahmet’in gözleri bu dev misali ön yargılarının yanılsamasına ne zaman açılırdı da onları ardında bırakıp altınına koşardı kendisi de bilmiyordu.
Bildiği tek şey kendi iradesi dışında ağzından çıkan ‘eyvallah’ sözüydü. Sanki birisi onun yerine cevap vermiş, Ahmet sadece uzaktan izlemişti tüm olan biteni. Ağzından çıkan sözden sonra karşısındaki adamın suratında oluşan ifadeyse Ahmet’in baksa da doyamayacağı türdendi, kesinlikle Burak’a mutluluk da gülüşler de çok yakışıyordu.
Burak, iş çıkışında onu eve bırakmak için arabasını kapının önüne kadar getirdiğindeyse, arabanın içinde utançtan başını yerden kaldıramıyor, kendisinin aksine neşeli bir ıslık tutturan Burak’ı itinayla görmezden geliyordu çocuk.
Hızlı bir vedalaşma sonrası tam hem Burak’tan hem de içinde filizlenen bu yeni heyecandan kaçmak için kapıyı açmıştı ki Burak’ın, “Eee?” dediğini duymuş, anlamazca ona doğru bakmıştı Ahmet. Kafasını anlamadım diyerek salladığında, “Böyle mi vedalaşıyorsun sen?” demişti adam eğlenen bir ifadeyle.
Burak’ın ne demek istediğini anladığında lise yıllarına geri dönüp içindeki heyecanla adamın sağ yanağına hızlı bir öpücük kondurup arabadan kendisini adeta atmıştı Ahmet. Tam kapıyı kapatırken, içini çekerek “Sen benim sonum olacaksın be yavrum,” diyen adamı da duyduğundan utançtan al al olan yanaklarıyla hızla asansöre binip kendi katına çıktığında kalbi ağzında atıyordu.
Yetmez gibi evden çıkan Mavi’ye yakalanmış, Mavi’nin, “Yanakların al al, çok tatlısın,” sözleriyle şokla gözlerini açmıştı.
“Teşekkür ederim,” dedi Ahmet.
“Neden teşekkür ettin?” dedi elleri ceplerindeyken Mavi.
“Tatlı olduğumu söyledin.”
“İyi bir şey söylemedim, olan durumu paylaştım. Oksitosin salgılamış olmalı vücudun,” dedi Mavi karşısındaki çocuğu incelerken.
“Anlamadım?”
“Bir çeşit mutluluk hormonu. Hormon ne demek biliyorsun değil mi?”
“Evet.”
“Küçük, yavru bir kedi falan mı sevdin?”
“Hayır.”
“Anladım, o zaman sevdiğin birine sarılmışsın.”
“Sarılmadım da-“
“Öptün o zaman. Anlaşılabilir. Ortalama zekası olan insanlar her zaman öngörülebilir hareketler sergiliyorlar,” diyerek içini çekip, “Kendine iyi bak, bir de neye inanıyorsan ona emanetsin,” dedi.
“Neye inanıyorsam mı?”
“Evet. Sonuçta ben senin dinini bilemem. Hem sen din ve politika konuşulmaz, ayıp demedin mi?”
“Dedim.”
“Ben de senin kutsalın ne bilemem, babama sorsan gök tanrı onun kutsalı ama seninki Allah olmalı.” diyerek tip tip bakıp yaptığı çıkarımın doğru olup olmadığını anlamak için Ahmet’in yanıtını beklemeye başladı.
“Evet doğru.”
“İyi o zaman Allah’a emanetsin. Oyalama beni, bu ara yeni bir yıldız keşfetmek üzereyim,” dedikten sonra hızla merdivenlerden indi çocuk.
Ahmet, elinde kahvesi Burak ve Mavi’yle dün yaşadığı anları düşünürken gülümsemesine engel olamadı. Daha çok aklı Burak’taydı elbette çocuğun. Dün Mustafa’nın türlü sinsiliklerle yalnız bıraktığı zaman diliminde onun gözleri etrafında gezinen ellerini hissedebilmek için kendi göz kapaklarına, göz altlarına, kirpiklerine dokundu Ahmet.
Yenilenmiş gibiydi bütün enerjisi. İstanbul’a taşındığından beri kendisini yenilenmiş hissetse de şimdi daha başka, bambaşka bir enerjiyle yenilenmiş, iyileşmiş hissediyordu dünden beri. Elindeki kahveden bir yudum alıp, dudaklarını ısırarak yeniden Burak’ı öptüğü anları düşündü.
Dudaklarını öpmek nasıl bir his olurdu acaba? Kalın, sert, çatık kaşlarının altındaki kendisine attığı yumuşacık bakışlarına hipnoz olmuş şekilde bakarken onu öpmeyi isterdi Ahmet. Peki ya sonra? Bir kere tadını aldığı dudakları ya ömrü boyunca bırakamazsa? Burak, Ahmet’ten gittiğinde Ahmet nasıl yaşardı dudaklarında kalan o tatla?
Telefonu çaldığında daldığı yerden bir çırpıda çıkıp ‘Burak mı acaba?’ diye düşünürken ekranda onun ismini görünce yerinden doğruldu. Boğazını temizleyip, “Efendim?” dedi.
“Efendin değil kölenim.” diyen kısık sesle yüzündeki gülümseme dondu Ahmet’in. Pekala, Burak eyvallahını aldığından beri durmayacağını açıkça belirtmişti ama bu kadarı da Ahmet’in kilitli kutularda, karanlıkta sakladığı kalbi için biraz fazlaydı sanki.
Kısık bir gülme sesi duyduğunda yeniden mümkünmüş gibi atan kalbine elini bastırdı Ahmet. Yaşamamıştı böylesini yirmi iki yıllık taze hayatında. Kalbiyle bir alıp veremediği olmalıydı bu adamın.
“Merhaba Burak,” diyebildi sadece.
“Nasılsın?”
“İyiyim, kahve içiyordum. Sen nasılsın?”
Burak, derin bir nefes almış olmalıydı. Ahmet’in kulaklarına dolan ses bunun göstergesiydi, sanki kendisi nefes alabiliyormuş gibi bir de derin nefes alan adam dünyadaki tüm oksijeni onun yerine içine çekiyordu sanki!
“Ben de iyiyim. Keşke ben de kahve içebilsem.”
“Yok mu evde?”
“Cık, kalmamış.”
“Dışarı çıkıp alsan?”
“Tek başına pek sevmem. Kahve yalnız içilir saçmalığına hiç inanmıyorum.”
“Şey- İstersen bana gelebilirsin. Ben demlemiştim zaten, sıcak.”
“Şimdi rahatsız etmeseydim seni,” dedi Burak yalandan.
“Yok yok, çok memnun olurum.”
“Tamam o zaman, yarım saate geliyorum.”
“Tamam.”
“Öptüm o zaman.”
“Ben de öptüm,” diyen Ahmet’in gözleri birden kocaman açıldı. Karşıdaki kahkaha sesini duyduğu an telefonu adamın yüzüne kapatıp elleriyle yüzüne, serinlemek amacıyla hava vermeye çalıştı ama yanan yanakları onunla aynı fikirde değildi!
Hızla yerinden kalkıp, üzerindeki şortu odasında gelişigüzel bir yere fırlatıp yerine bol bir pantolon giydi. Beyaz tişörtünün çok da fena olmadığına karar vererek ayaklarına bakıp üzgünce dudaklarını büzdü. Hemen çekmecesinden bir çift çorap kapıp çorapları da giydikten sonra hazır sayılırdı.
Aklına gelen fikirle önce bir duraksadı. “Neler düşünüyorsun oğlum sen?” dedi kendi kendine. Ama içindeki çatışma bitmemiş olacak ki dudaklarını sol tarafa doğru büküp, gözlerini kıstı. “Acaba?” derken düşünmek istemedi bu kez.
Yüzünde eğlenen bir ifadeyle, banyoya doğru gidip beyaz lastik tokasını kaparak saçlarını tepeden minik bir palmiye şeklinde bağladı. Aynadan yansımasına bakıp, kendisinin ikinci kez düşünmesine fırsat vermeden çıktı banyodan. Heyecanla kahvesinin sıcak kalması için kahve makinesinin tuşuna basıp beklemeye başladı.
Çalan zille hızla kapıya gidip otomata bastıktan sonra Burak’ın yukarı gelmesini beklemeye başladı. Heyecandan karnına kramplar giriyor, sürekli tuvaleti varmış gibi bir hisle sarmalanan bedeni onu zora sokuyordu şu an!
Kapının önünde cephesini koruyan bir asker gibi beklediğinin farkında olmadan, her heyecanlandığında yaptığı gibi parmaklarının kenarındaki etleri kemirmeye başladı. Sonra ne yaptığını fark edip, “Salaksın ki!” diyerek kendi eline vurdu Ahmet.
Kendi kendine konuşmasını bölen zil sesiyle bir kere yutkunup kapıyı açtı. Karşısında boynunda zinciri, kapıya yasladığı kolu ve güzel gülümsemesiyle ona bakan adama bir iç geçirdi istemsizce. Bu adam nasıl onu severdi ki!? ‘Böyle yakışıklılık olur mu gözünü seveyim?’ diye düşündü, Burak ona kartlarını açtığından beri Ahmet’in gözünde adam daha bir tatlanmıştı sanki.
“Hoş geldin,” dedi Ahmet.
“Hoş- Hoş buldum,” diye kekeleyerek çocuğun saçlarına bakan Burak, Mustafa kankasının sırrını ifşa ettiğinden habersiz şekilde saçlarında tokayı unuttuğunu düşündüğü çocuğun sebebine içini çekti.
İkili karşılıklı birbirlerine bakıp iç çekerken arkadan gelen Mavi, “Neden birbirinize bakıp iç çekiyorsunuz?” diye sordu.
Burak, kapı eşiğine yasladığı kolunun üzerinden Mavi’ye bakıp, “Ben onun güzelliğine iç çekiyorum abisi,” diyerek Ahmet’i gösterdi.
Mavi, önce Ahmet’i süzdü. “Gerçekten de baya güzel, saçları da böyle sevimli olmuş,” dedi, Ahmet’i daha fazla utandırmak ister gibi. Daha sonra Burak’ın kaşlarını çatmasına anlam veremeyerek, “Abisi ne demek?” diye sordu.
“Ne bileyim lan? Hitap işte.” Az önce bu eleman kızıl yavrusuna hem güzel hem de sevimli mi demişti yoksa Burak’ın kulakları gerçeklik algısını yitirir şekilde yanlış şeyler mi duyuyordu!?
“Lan demek kaba değil mi?”
“Değil.”
“O zaman ben de sana lan diyeceğim.”
“Bana ne istersen de ama bir daha Ahmet’e güzel ya da sevimli dersen-“
“Ama öyle, sen de çok yakışıklısın,” dedi Mavi anlamadan adama bakıp. Olan şeyleri söylemek neden insanları kötü hissettiriyordu Mavi bir türlü çözemiyordu yıllardır bu durumu. Herkesin farklı bir kişiliğe sahip oluşu da çocuğun kafasını iyice karıştırıyordu.
“Eyvallah, sen de baya façasın koç.”
“Faça ne demek?”
Ahmet, Burak ve Mavi’nin sağlıklı bir iletişim kuramayacağını anlayarak Burak’ı kolundan tuttuğu gibi içeri çekti. Mavi’ye bakarak, “Sokak jargonuyla konuşuyor Mavi, yani sen de çok güzelsin demek istedi,” diyerek açıkladı.
“He he aynen,” diyerek çoktan gidip oturduğu koltuktan dış kapıya seslendi Burak.
“Kızıl çocuk,” diyerek fısıldadı Mavi. “Kesin bana aşık oldu arkadaşın,” dedi kafasını sağa sola olumsuz anlamda sallayıp, dudaklarını birbirine bastırdı. “Ama benim gibiler her zaman yalnız kalmalıdır ki insanlığı kurtarsın, hiçbir deha aşk, ilişki gibi saçmalıklarla vaktini harcamaz. Ben ona anlatırsam üzülür, yazık. Sen uygun bir dille söylersin,” diyerek kendi dairesine gidip, “Hoşça kal,” diyerek kapıyı kapattı.
Ahmet, gülse mi ağlasa mı bilemediği bir durumun içinde mutfağa ilerleyip Burak için bir kupa çıkararak kahveyi koydu. Hızla kendisini de alıp az önce heyecandan içemediği kahveyi şimdi içebilmeyi ümit etti içten içe.
“Al bakalım,” dedi Burak’ın gözlerinden gözlerini kaçırarak.
“Eyvallah.”
Kendisi de Burak’ın yanına oturup kahve kupasının üzerine üfleyerek kahvesini soğutmaya çalıştı. Burak’sa dudaklarını büzerek tepesindeki palmiyesiyle kahvesini soğutmaya çalışan çocuğun güzelliğinden kafayı yemek üzere olduğundan çokça emin, içinden Ahmet’e yapmak istedikleri onu her görüşünde bir dağ misali artarken dayanmaya çalışıyordu yalnızca.
Ama o da aciz bir kuldu nihayetinde, yanında oturan bu çocuğa biraz daha uzaktan bakarsa Bakırköy yolları görünüyordu Burak’a, hem de tek gidişli bir bilet şeklinde!
“Görüşmeyeli nasılsın?” diye sordu Burak.
“İyiyim, okul vardı bugün. Çıkınca biraz arkadaşımla oturdum falan. Sen nasılsın?”
“Arkadaşın o sakallı eleman mı?”
“Evet.”
“Beni patlattı helal olsun, selam söylersin,” dedi Burak gülümseyerek.
Ahmet, açık açık her şeyi söyleyen, hiçbir şeyi ondan saklamayan adama bakıp gülümsedi. “Söylerim.”
“O ne iş?”
“Nasıl yani?”
“Yani anladığım kadarıyla sınıfta senden başka kimseyle selamı sabahı yok. Sana- Yani seninle nasıl öyle samimi oldu?” dedi soran gözlerle.
“Bilmiyorum ki. Yan yana denk geldik bir gün ben ona laf attım, önce hiç konuşmadı ama biliyor musun?” diyerek kıkırdadı. “Sınıftakiler nedense ondan ve görünüşünden çekiniyorlardı ama her insan tanınmaya değerdir bana göre. Sonra ben onunla konuşmaya çalıştım, ilk gün çok sallamadı beni. Ertesi gün baktım yanıma geldi, beraber çalıştık. Sonra arkadaş olduk işte. Aslında underground rap yapıyor.”
“Af buyur ne yapıyor?”
“İşte müzik türü ama daha çok politik, siyasal falan. Ben de çok severim rap, ortak bir nokta bulunca da beni daha çok sevdi.”
“Seni sevmeyen ölsün yavrum.”
Ahmet’in içtiği kahve boğazında kalıp da öksürmeye başlayınca Burak ona doğru hızla yaklaşıp bir dizini koltuğa yaslayarak çocuğun üzerine doğru eğildi. Sırtına hafifçe vurup, “Helal yavrum helal, bak kuş geçiyor.” diyerek çenesinden tutup başını yukarı kaldırdı.
Burak’ın dibine girip onun çok sevdiği parfüm kokusu her yere dolunca Ahmet iyice heyecanlandı. Kendi kendisini iç dünyasında teselli edip sakin olması yönünde uyararak biraz olsun öksürükleri kesilince, “İyiyim iyiyim.” dedi.
Burak’sa bir dizi kanepede, Ahmet’in üzerine doğru eğilmiş şekilde çocuğa yaklaştığından yutkunup yerine dönmeye çalıştı. Kendi vücudunu Ahmet’ten kazıyarak ayırınca rahat bir nefes alarak, “Sen bana lazımsın dikkat et,” dedi sadece.
“Çok açık sözlüsün.”
“Genelde düşündüğümü söylerim ben, saklayamam.”
“Utandırıyor bu beni ama,” dedi Ahmet aynı dürüstlükle.
“Alışman lazım. Hem ben sana ne dedim? Kalbinden gelen hayırı gözlerinde de görene kadar peşindeyim. Kapıdan kovsan, balkonundan girerim,” dedi çocuğun gözlerinin içine bakarak.
“Ya o hayır hiç evet olmazsa Burak?”
Burak, günlerdir bunu düşünüyordu ya zaten. Ahmet’in evinden atar topar gittiği günden beri, ‘Ya hiç benim olmazsa?’ düşüncesi sarmıştı adamın tüm zihnini. Düşünmesi bile korkutucu o zaman için de bir planı vardı Burak’ın ama istediği de dilediği de yanındaki masmavi gözlü oğlandı sadece.
“O zaman sana bir yamuk yapmadan çeker giderim Ahmet. Tasan olmasın bu adam bana yapışır kalır diye. Gürültü yapmadan geldiğim gibi çıkarım hayatından.”
Ahmet’in bu sözleri işittiği an nedense kalbi ağrıdı. Kimseyi istemiyordu hayatında, bunca yıldır bunu savunuyor, arkadaşlarının ona birkaç kez ayarlamak istediği kişilerle bile görüşmüyordu çocuk. Ahmet, laf olsun diye değil gerçekten de kalbini kilitlemişti bir kutuya, naz değildi onunki. Yalnızca, bir esmer nedense o kutuyu kurcalayıp duruyor, o kurcaladıkça kutu sarsılıyor Ahmet’in de kalbi yerinden hopluyordu sanki.
“Anladım, hiç var olmamışsın gibi,” dedi Ahmet mırıldanarak.
Burak, elindeki kahve fincanını önündeki sehpanın üzerine bırakıp, ‘Sikerler.’ diye düşündü içinden. Ağırdan almalıydı, Mustafa ona böyle tembih etmişti ama şu an üzgün gözlerle ona bakan çocuk için ağırı da sikerdi almayı da!
Ahmet’in yanına doğru yaklaşıp çocuğun güzel yüzüne dokundu. Sol yanağını iki parmağının tersiyle okşarken sesli bir nefes aldı, keşke öpebilseydi bu yanağı tam şu an. “Benim için daha zor be Ahmet. Sen bana yan demedin ama olan oldu, ben nasıl sen beni istemezken senin yanında hiçbir şey olmamış gibi kalırım? Benim halimi düşünsene, neden bu kadar inat ediyorsun ki?”
“İnat etmiyorum,” dedi Ahmet. “Siz beni anlamıyorsunuz, Burak sen benim hayatımdan gidince ben ne olacağım peki? Ben nasıl toparlanırım yeniden? Hiç bunu düşündün mü? Sen- Yani bu halinle her türlü hayatına devam edersin ama peki ya ben?”
“Senin halinde ne var?” dedi adam kafası karışmış şekilde. Yeryüzünde gördüğü en güzel çocuktu karşısındaki, ışığıyla parlayıp bakan gözleri kör ediyordu gülüşüyle bir kere.
“Dalga mı geçiyorsun sen benimle!?” dedi Ahmet sinirle.
“Yok, vallaha anlamadım.”
Ahmet, masum şekilde ona bakan adamla daha açık olmaya karar verdi. “Burak, benim bir bacağımın yarısı yok!”
“Eee?”
“Ne demek eee be adam!? Sen benden sonra şu tipinle aynı gün kırk farklı insanla olursun, ya ben? Ben senin acınla bir ömür yaşamak zorunda kalırım!”
Burak için iplerin koptuğu an tam da bu andı. Bu kızılın ben güçlüyüm ayaklarına elbette kanmamıştı ama kendisi karşısındaki bu güvensizliği canını sıkmıştı birden.
“Kör müsün Ahmet? Senden sonra diye bir seçenek yok benim için. Lan öl de ölmezsem en adi orospu çocuğuyum.”
“Hişt! Cinsiyetçi küfür etme!”
“Ha tamam. Neyse- Köpek gibi aşığım sana, sen yokken her gece senin rüyana uyudum ben haberin var mı senin? Sen benim farkımda bile olmadan bana dokundun geçtin bir öğleden sonra, ben seni hiç unutmadım ama Ahmet. Sen şimdi diyorsun ki ya beni bırakırsan? Ben sensiz de seni sevdim nasıl bırakayım kurban olduğum?”
Ahmet, bugün ikinci kez ne yaptığını tekrar düşünmedi. Birden Burak’a doğru yaklaşıp dudaklarını adamın dudaklarına bastırdı. Burak, ne olduğunu birkaç saniye anlamasa da aylardır hayalini bile kurmaya cesaret edemediği dudakların kendi dudaklarına değmesiyle kendini kaybetti.
O da ne yaptığını düşünmeden, zaten çok da ağır olmayan Ahmet’i kolaylıkla yerinden kaldırıp kucağına oturttu birden. Dizlerinin üzerinde oturursa canı yanar diye düşündüğünden yan şekilde kucağına aldığı çocuğun kafasını kendisine çevirip yeniden dudaklarına yapıştı.
Ahmet’in bembeyaz, narin elleri kendi kemikli yanaklarını tutarken Burak için her şey baştan yazıldı. ‘Tamam’ diye düşündü, ‘Bundan sonra beni kimse bu çocuktan ayıramaz.’ Bu dileğini mühürlemek ister gibi önce Ahmet’i yumuşacık öptü, üst dudağını emen çocuğun protezinin başladığı dizine dokunup elini orada tuttu Burak yalnızca.
Bir elini sardığı ince beli öpüşme sırasında bile canını sıktı. Çocuğun yeterince yemek yemiyor oluşunun da çokça farkındaydı. Aynı narinlikle öptüğü dudakların arasından çıkan dil Burak’ın ağzına girince Burak için de kendisini tutacak bir şey kalmamıştı artık.
Daha hoyratça öptüğü dudaklara birkaç minik de ısırık bırakırken alevlenen öpüşme Burak’ın Ahmet’in tişörtünün altına giren eliyle nazikçe belini okşamasıyla devam ederken Ahmet öpüşmeyi bozarak, geriye çekilip Burak’ın alnına dayadı kendi alnını.
“Ben seni bırakmam Ahmet,” dedi Burak sadece.
Ahmet’se başını sallayarak adamın gözlerinin içine baktı. Eros gibiydi Ahmet şimdi, ona sunulan iki yolu vardı. Ya sevdiği çok Psyche’yi hayatına alacak bir ömür onunla mutlu yaşayacaktı ya da hikayenin diğer versiyonunu yaşatacaktı ikisine de…
Kollarında can veren sevgilisi Psyche’nin uğrunda delirecek, tüm insanlığa hem aşkı hem de ızdırabı tattıran oklarını fırlatacaktı kendi kavuşamadığı aşkı uğruna aklını yitirirken… İki yolu vardı Ahmet’in hangisini seçeceğini bilmediği, ‘Ben seni bırakmam.’ diyen adam gerçekten onu bırakmazsa Ahmet dünya üzerinde cenneti yaşayacaktı belki de…
Ama ya bırakırsa?
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙