Bölüm 11: Kavanozun İçindeki Yıldızlar

✨✨

Mavi, simsiyah ekrandaki yeşil rakamların yine sıfırlarla dolu olduğunu görünce iyiden iyiye umutsuzluğa kapılarak elindeki tahta kalemini çenesine hafif hafif vurmaya başladı. Normalde kolay kolay içinde yeşeren bu duyguyu hissetmez, babasının ‘Bir şey olmuyorsa daha iyisi olacağındandır Mavi bezelyem,’ sözlerini hatırına getirerek yoluna devam ederdi.

Nedense bugün kendisini hasta gibi hissediyordu. İçinde oluşan bu yabancı rahatsızlığa anlam veremiyor, aylardır üzerinde çalıştığı projesinin de bir türlü ilerlemeyişiyle iyiden iyiye anlamsız bir girdaba çekiliyordu sanki.

Bu sırada odasından içeri elinde bir paketle ‘katlanılabilir’ Haydar, “Selam doğum günü çocuğu,” diyerek girdi. Yüzünde geniş bir gülümsemeyle Mavi’ye bakıp, “Hediyen, iyi ki doğdun,” diyerek elindeki paketi Mavi’ye uzattıktan sonra kendisini çocuğun yanındaki sandalyeye bırakıverdi.

“Selam ve teşekkür ederim. Doğum günüm olduğunu nereden biliyorsun ki?” diyerek hediyesini açmaya başladı. Yalnız dünkü kadar kıpır kıpır hissetmiyordu nedense kendisini, oysa dün arkadaşları geldiğinde onların hediyelerini açarken değişik duygular hissetmişti.

“Sevdiğim insanların doğum günlerini kaydederim ben, daha sonra kutlamak için.”

Mavi, Haydar’dan gelen yeşil Slytherin atkısını görünce gülümseyerek parmaklarıyla kumaşın yumuşaklığını hissetmek ister gibi atkısını okşadı. Daha sonra Haydar’a bakıp, “Yumuşacık. Ama yıkamadan takamam, eve gidip yıkayacağım ve hemen kullanacağım, sakın üzülme tamam mı?” dedi bir çırpıda.

“Tamam, hediye senin ne zaman istersen. Eee neler yaptın doğum gününde bakalım?”

“Arkadaşlarım bana sürpriz yapmış, pasta yedim hatta yediğimde ağzımı bembeyaz yapan bir kurabiye bile yedim! Sonra satranç oynadık, çok güzeldi.”

“Un kurabiyesi galiba?” dedi Haydar, kurabiyeyi kendince tarif eden çocuğun sevimliliğine bakıp gülümseyerek.

“Bilmem ki? Arkadaşım yapmış. Adını bilmiyorum.”

“Arkadaşların sana çok değer veriyor olmalı o zaman Mavi.”

“Neden öyle dedin?” diye sordu Mavi, hediyesini özenle paketine kaldırırken.

“Senin için uğraşmışlar baksana.”

“Evet, hediye de almışlar.”

“Demek ki seni sevip sana değer veriyorlar.”

“Peki- ya da neyse,” dedi Mavi. Söyleceği neyse vazgeçmiş gibiydi şimdi.

“Söyle lütfen,” diyerek onu teşvik etti Haydar.

“Bana değer veren biri benim için uğraşır değil mi? Yani mesela biri benim için özel bir şeyi unuttuysa bana değer vermiyor demektir aslında.”

“Tam öyle diyemeyiz Maviş. Unutmasına neden olan şey neydi? Bu en önemli soru aslında. Bilerek senin için özel olan bir şeyi atladıysa kesinlikle seni göz ardı ediyor demektir ama elinde olmayan bir sebeple bunu yaptıysa ve hatasını da telafi etmek için çaba gösteriyorsa sana değer veriyor demektir.”

“Bir başkası için beni unuttuysa peki?”

“O zaman yeni bir soru oluşur, o başkası çok mu zor durumdaydı ya da mecbur mu bırakıldı bunu yapmaya? Çok fazla girdi var bu denklemde, bana tam problemi söylemelisin ki elimdeki verilerle sana yardımcı olabileyim,” dedi gülümseyerek Haydar.

“Yok öylesine sordum, bir problem yok ki. Merak etmiştim de.”

“Anladım,” dedi Haydar. Uzun zaman geçmese de yine de azımsanamayacak bir süredir karşısındaki çocukla birlikte çalışıyordu. Mavi ilk kez ona bu tip bir soruyla geldiğinden daha ilk seferinde onu sıkıştırmak istememişti adam. Nasıl olsa bu başlangıçtı, ileride yine canı isterse ona akıl danışabilirdi. “Yine kalalım mı bu gece çalışmak için burada?”

“Kalalım, aslında evden çalışacaktım ama burada kalmak daha iyi bir fikir.”

“Tamamdır, akşam yemeğin yanında mı?”

“Hayır ama aç değilim, tavuklu salata günümde olduğumdan öğlen onu yemiştim, tuttu beni. Sen ye sonra beraber çalışırız.”

Haydar kendisi kabul etmese de yemeğini anlatırken bile tatlı olan çocuğa yeniden tebessümle bakıp, “Tamam, kaçtım o zaman ben,” dedi.

Mavi kafasını sallayarak, “Tekrar çok teşekkür ederim,” dedi Haydar’a doğru elindeki hediyesini gösterip.

Adam, gülümseyerek el sallayıp onun odasından çıkınca yeniden tüm odağını işine vermek isteyerek önündeki ekrana konsantre olmaya çalıştı. Ama bugün kimselerin bozamadığı o disiplinli çalışması pek de onunla olmak istemiyor gibiydi sanki, aklı sürekli dağılıyor kafasında aniden Gonca denilen kadınla olan telefon konuşması beliriyordu.

Ona iki kere ‘canım’ dediği için içten içe sinir olmuştu kadına Mavi. O, babasından başka kimsenin canı değildi. Neden kadın ona ısrarla canım deyip durmuştu ki sanki? Bir de Muzaffer’i çok iyi tanıyormuş gibi içki içince ne kadar çabuk uyuyakaldığından bahsetmişti ona, sanki Mavi bunu bilmiyordu! Adamı haftalardır primatları izleyen Jane Goodall gibi kendi ortamında gözlemlemişti zaten Mavi, ona Muzaffer’i anlatmasına gerek bile yoktu ki.

Zaten insan ilişkileri konusunda sürekli yeni bilgilerle donanan çocuk ikilinin arasındaki ilişkiyi de bir türlü anlayamamıştı. Annesi o doğduktan sonra tiyatrocu olma hayaline bir çocuğun engel olacağını düşünerek onu bırakıp gitmiş, yıllar sonra bir gün yeniden evlerinin kapısının önünde belirivermişti sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Ama babası büyük bir olgunlukla kadına isterse Mavi ile görüşebileceğini yalnızca kendisinden uzak durmasını rica etmişti. Ayrılan çiftler arasındaki ilişki dinamiği böyle olmuyor muydu?

Mavi, Muzaffer ve kadının neden hâlâ sıkça görüştüklerini bir türlü anlamlandıramıyordu. Şimdiye kadar etrafındaki herkesin ilişkisini incelemişti ama bu tip boşanmalarına rağmen süreklilik gösteren ilişkiyle ilk kez karşılaşıyordu çocuk. ‘Demek ki hâlâ birbirlerini seviyorlar,’ diye düşündü.

Ama Muzaffer’le birkaç kez Gonca hakkında konuşmuş, adam isterse başkasına gidebileceğini de söylemişti. Açık ilişki yaşıyor olamazlardı çünkü Muzaffer tam bir monogami savunucusuydu, tüm genellemeler yanlış olsa da büyük olasılıkla böyleydi durum.

Kafasındaki hiçbir denklemde ikilinin ilişkisini bir yere oturtamayan Mavi’nin iyiden iyiye kafası karışınca dehaların bu tip saçmalıklarla uğraşmayacağı hususunda kendisini güzelce uyardıktan sonra işine devam etmeye karar verdi.

Haydar’ın da yanına gelip uzunca bir mesaiyle gece yarısına kadar çalışan Mavi, en sonunda uyku saatini bile kaçırdığını fark edip iki gün üst üste saat ondan sonra uyuyacak olmasının hayretiyle iş arkadaşıyla vedalaşıp taksiye atladığı gibi yatağına kavuşup kocaman, yıldız şeklindeki pofuduk yastığına sarıldığı iyi bir uykunun hayallerini kurmaya başladı.

Onun gibi bir dahiyi bile yoran iş gününün sonunda evine ulaştığında kapıyı açtığı an Muzaffer üzerine doğru uçtu. “Nerede kaldın Mavi?” dedi adam telaşla.

“Bir yerde kalmadım, kalsam orada olurdum değil mi? İşteydim,” dedi Mavi anlamayarak.

“Kaç kere aradım oğlum seni, en sonunda telefonun zıkkımı da kapandı. Acayip merak ettim.”

Mavi, cebinden telefonunu çıkarıp baktığında şarjının bitmiş olduğunu gördü. O kadar yoğun çalışmıştı ki aklına telefonuna bakmak bile gelmemişti. Yine de temkinli olmadığı için kendisine kızdı, babası aradıysa onu çok merak etmiş olmalıydı.

“Şarjı bitmiş.”

“Ödüm koptu lan. Hop oturup hop kalktım Allah’ıma.”

Mavi karşısındaki adama bir bakış atıp kafasını sallayarak, “İyi geceler,” dedikten sonra Muzaffer’i sallamadan odasına gidecekti ki adam, “Hişş! Nereye?” diyerek onu durdurdu.

“Odama, çok yorgunum. Uyku saatimi bugün de geciktirdim. Bedenim bir makine de olsa ona iyi bakmalıyım ki çalışmayı durdurmasın.”

“İnsan geç kaldığı için özür diler,” dedi Muzaffer.

“Neden senden özür dileyeceğim ki? Sana haber vermekle yükümlü değilim. Ayrıca özürlerimi tasarruflu kullanırım ben, bir değeri olsun diye,” dedi Mavi bilmiş bilmiş.

“Cips paketi gibisin imanıma, yüzde yetmişin hava.”

“Anlamadım ama çok uykum var, gidiyorum,” diyerek yeniden bir adım atmıştı ki Muzaffer, “Olmaz, gidemezsin. Benimle çatıya gelmen lazım,” dedi.

“Neden?”

“Sana yıldızımla ilgili bir şey soracağım.”

“Yarın sorarsın, acelesi ne?”

“Ne o? Ünlü dehamız benim sorumu yanıtlayamayacağından mı korkuyor yoksa?” dedi Muzaffer ukala bir gülüşle. “Sen de haklısın, bana öğreteceklerinin sonuna geldin demek ki, Everest Dağı’nda dövüldüğüm için, en yüksek dağ oluyor bu arada kendisi bilmiyorsan ayıktırayım.”

“Biliyorum!” dedi Mavi hırsla. Karşısındaki ilkel Muzaffer’in ona bir şeyler öğretir gibi bir havaya bürünüp ona üstten bakmasına sinirlenmiş şekilde, “Hadi gidelim, ne soracaksan sana en basit haliyle anlatayım ki kolayca kavra!” diyerek hızla evin kapısından dışarı çıkıp asansörün düğmesine basarak beklemeye başladı.

“Merdivenlerden çıksak?”

“Neden?”

“Bu zımbırtıdan hoşlanmıyorum,” diye mırıldandı Muzaffer.

“Klostrofobin mi var?” diye sordu Mavi, Muzaffer’le ilgili yeni bir bilgi öğreneceği için iyiden iyiye meraklanmış bir şekilde.

“O ne bilmem ben, her şeye de fobi, hobi, kivi diye isim takmışınız anasını avradını lan.”

“Klostrofobi bir kaygı bozukluğudur. Klostrofobi semptomları genellikle çocukluk veya ergenlik döneminde ortaya çıkar. Halk arasında kapalı alanda kalma korkusu olarak adlandırılan klostrofobik kişiler asansör, uçaklar, mağaralar, kilitli odalar bodrum katlar gibi kapalı alanlardan ve kısıtlanmalardan korkar. Birçok farklı durum veya duygu klostrofobiyi tetikleyebilir. Bazı durumlarda yalnızca düşünmek bile tetikleyici olabilir.”

Muzaffer, Mavi’nin yeniden ona ders verir gibi konuşmasıyla zafer kazanmış gibi gülümsedi. Öyle ki çocuğun uzun konuşmasındaki kilitli odalar kısmını bile kulak arkası etmiş, yalnızca yeniden ona kelimelerini bahşeden Mavi’nin mutluluğunu yaşıyordu adam.

“Evet, hadi merdivene,” dedi Muzaffer. Mavi’nin ona başını omzuna doğru eğip de baktığını görünce, “De haydi,” diyerek çocuğu terasa doğru kışkışladı.

Mavi önde Muzaffer arkada merdivenleri tırmanırken Mavi günün yorgunluğunun üzerine bir de merdivenleri tırmanması eklenince oflaya puflaya son kata gelip ağır demir kapıyı açarak birkaç adım attıktan sonra terasta kurulmuş masayı gördü.

Merakla masaya doğru yaklaştığında bir borcamın içinde acemice dilimlere ayrılmış bisküvili, pudingli tatlının üzerinde birkaç tane mum ve Mavi’nin favori harfli mısır gevrekleriyle ‘İyi ki doğdun yavru ceylan,’ yazılmış olduğunu gördü.

Gözlerini kırpıştırarak tatlıya bakıp anlamazca bakışlarını yeniden Muzaffer’e doğru çevirdiğinde tıpkı pastanın üzerindeki yazı gibi, “İyi ki doğdun yavru ceylan,” dediğini işitti adamın.

“Buraya getirmek için beni kandırdın!” dedi Mavi hayretle.

“Amacım iyiydi ama, söylersem sürpriz olmazdı.”

“Ama bu yalan değil mi?”

“Değil, seni şaşırtarak daha fazla mutlu etmek istedim.”

Mavi, Muzaffer’in ne demek istediğini kafasında birkaç saniye tarttı. Ne olursa olsun yalan değil miydi bu söylediği? Yalan söyleyen birine nasıl güvenebilirdi ki?

“Ama ben anlamadım. Yalancı insanlara güvenmemeliyim.”

“Hayır yavru ceylan, bana güvenebilirsin. Sadece gerçeği senden saklayarak seni şaşırtıp daha da mutlu etmek istedim. Kötü bir amaç için seni kandırmadım.”

“Anladım, beni mutlu etmek istedin,” diyerek yeniden bisküvili pastasına baktı. “Sen mi yaptın?”

“Evet. Pudingli pasta. Çok severim de bir de bunu becerebiliyorum sadece. Hazır almak istemedim, sana özel yapmak istedim.”

Mavi, ona özel pasta yaparak onun için zamanını harcayan adama baktı. Ona değer veriyor olmalıydı, çünkü pasta yaparak uğraşmıştı. Tıpkı dün ona çeşit çeşit yiyecekler hazırlayan arkadaşları gibi Muzaffer de onun için çabalamıştı.

“Teşekkür ederim.”

“Hadi çök hele sandalyeye, tadına bak bakalım. Gideri var mı pastanın?”

Mavi, sandalyeye oturup pastasından bir çatal alacaktı ki Muzaffer yeni hatırlamış gibi birden, “Dur dur, mumları yakalım,” diyerek cebinden çıkardığı çakmakla tatlının üzerindeki pembe, yeşil, sarı alakasız renkte olan üç mumun ucunu yaktı. “Dilek tut ha.”

Mavi, babasının ona dilek tutmasını söylediği dolunay günü de dün arkadaşlarının yanında da tuttuğu dileğinin aynısını içinden geçirerek mumları üfledi. Daha sonra burnunu kıvırarak, “Mum üflemek hiç hijyenik değil,” demeyi de ihmal etmedi.

“Lan sen süt kuzusu gibisin, senin üfürüğünden n’olacak? Şifa kitabıma şifa.”

“Hayvanlar alemi ilgi alanın galiba.”

“Evet, insanlardan fayda görmedik.”

Mavi, gülümseyerek pastasından bir çatal alıp ağzına götürdükten sonra gözlerini kapatıp damağına vuran lezzetin tadını çıkardı. Hiç yememişti böyle bir tatlı, adam buna pasta dese de tatlıydı işte bu ama her neyse tadı harikaydı.

“Ellerine sağlık, çok lezzetli olmuş.”

“Afiyet olsun,” dedi Muzaffer. Daha sonra Mavi’nin tam gözlerinin içine bakarak, “Yavru ceylan, dün için kusurumuzu affet olur mu? Bir daha hiçbir doğum gününü kaçırmayacağıma şeref, namus, haysiyet sözü veriyorum,” dedi, elini kalbine götürüp yeminini mühürlerken.

“Ömür boyu benim doğum günlerimde yanımda olamazsın, tutamayacağın sözleri vermemelisin. İnsanlar hayal kırıklığına uğrayabilir.”

“Ben- Ben ömür boyu tüm doğum günlerinde yanında olacağım Mavi. Eminim, bunu istiyorum. Eğer tutamazsam bu sözümü gelip yüzüme tükür, eyvallah benden sana.”

“Ölene kadar ev arkadaşı mı olacağız?”

“Bilmem onu ama yanında olacağımı bil. Kırgın mısın hâlâ bana?” diye sordu Muzaffer.

“Değilim.”

“Ben sana kırgınım ama,” dedi adam üzgün gözlerle Mavi’ye bakıp.

“O neden?”

“Sabah, ‘Sen kimsin ki?’ dedin bana. Bana kırılmanı isterdim Mavi, değersizmiş gibi hissetmek girdi bana. Hayatında bir yerim olsun isterdim ama yaptık bir orospu çocukluğu işte.”

“Ne biçim konuşuyorsun!?”

“Yalan değil, söylememde de sakınca yok,” diye mırıldandı Muzaffer.

“Ne yalan değil?”

“Boş ver,” diyerek masanın üzerindeki, Mavi’nin hâlâ fark etmediği paketi çocuğa doğru iterek, “Sana bir sürprizim var demiştim ya, aç bakalım sevecek misin?” dedi.

Mavi, özenle hediye paketi yapılmış kutuyu eline alıp jelatinini yırtmadan açtığında kutunun içinden yıldızlı bir çerçeve içinde annesiyle olan fotoğrafı çıktı.

Hayretle çerçevenin içerisindeki fotoğrafa bir bakış atıp onun annesiyle böyle bir fotoğrafı olmadığından çokça emin adamın bunu nasıl yaptığını anlamayarak gözlerinde beliren soru işaretleriyle Muzaffer’e doğru baktı.

“Ama nasıl olur?”

“Kızma bana, yalancı da deme. Hani cüzdanını dızlamak isteyenler olduğunda sen annenin fotoğrafını odandaki komodinin üzerine koymuştun ya, bana da söylemiştin hatta. Kaybolma ihtimaline karşı böyle yapıyorum diye. İşte ben o fotoğrafı alıp senin fotoğrafınla birleştirttim birine. Sonra da çıkarttık. Artık annenin iki tane fotoğrafı var, hem bu kaybolmaz da.”

Mavi, ne hissettiğini anlamadı. Duygular konusunda on metrelik bir kuyuya düşmüş de birileri ona beş metrelik halatlarla yardım ettiğini sanıyor gibi hep kafası karışık şekilde dolanan çocuğun aklı iyice bulandı. Kalbinin atış hızına yetişemedi birden, sağ elini kalbinin üzerine koyup neler olduğunu anlamak ister gibi kalp atışları saydı önce. Daha sonra elini sol bileğinin üzerine getirip nabzını ölçtü.

Değişik şeyler hissediyordu, üstelik gözleri ıslanmıştı birden. Hayatında tüm duyguları babasının ona tarif ettiği şekilde, eskileriyle ölçerek kestirmeye çalışan Mavi, ilk kez bir duyguyu tarif edemedi. Karanlık bir odada, tek başına yerde otururken birden birinin odaya girip de elindeki kavanozun içine hapsettiği yıldızları serbest bırakması gibiydi sanki, gözleri yıldızlardan gelen ışıklar yüzünden kör olmuş, kalbiyse büyülü yıldızlara eriştiğinden hızlanmıştı.

Birden aklına Freud geldi. “İnsan karşılaştığı kişilerin kalıntısıdır. Bazı insanlar ruhumuza çiçekler açtırır, bazıları ise bizi karanlığa iter.”

Karanlık ondan ışık hızıyla uzaklaşmış gibiydi, daha çok burnunun ucundaki mis kokulu çiçeklerin içinde hissediyordu kendisini. Yeniden elindeki çerçeveye baktı, önce çerçevenin etrafındaki yıldızları sevdi bir bir, daha sonra sanki annesiyle yan yana mutlu bir anında poz vermişler gibi çekilen fotoğrafı.

“Teşekkür ederim,” diyebildi yalnızca.

“Eyvallah. Ama adımı söylersen.”

“Anlamadım?”

“Adımı söylesen keşke,” diyerek ısrar etti adam.

“Teşekkür ederim Muzaffer,” dedi çocuk, yüzünde eskisi gibi olmasa da küçük de olsa oluşan bir gülümsemeyle.

Muzaffer, içini çekerek yeniden adını söyleyen çocuğun ağzından dökülen isminin bir dua gibi olmasıyla kalbinin hızlandığını fark etti. Ömrü boyunca, bilmediği bir sebepten yalnızca onun adını söylemesini istiyordu.

“Sana sarılmam mı gerekiyor?” diye sordu çocuk.

“Bilmem,” dedi Muzaffer heyecanla.

“Dün hediyelerimi alınca herkes bana sarıldı.”

“O zaman bana da sarıl.”

Mavi, elindeki hediyesine bakmaya doyamaz gibi bir bakış daha atıp masanın üzerine bırakarak ayağa kalktı. Bu sırada çoktan ona sarılması için ayağa kalkmış olan Muzaffer beklentiyle çocuğa bakıyordu.

Birkaç adım atarak Muzaffer’in tam karşısında dikilen Mavi uzun boyuna rağmen yine de Muzaffer’e yetişemeyerek hafifçe parmak uçlarında yükseldi.

Kollarıyla adamın sırtını sararken başını da onun omzunun üzerine yasladı. Muzaffer de Mavi’nin beline ellerini atıp narin bir papatyayı incitmekten korkan birinin özeninde çocuğu sardı, parmaklarının uçları yana yana.

İki hızla atan kalp birbirlerinin vücutlarına karışıp da orada yeniden can bulurken iki organ bir anda birleşti, iki bedende yarım yarım bir kalp oldular ama ikisinin de hızı birbirine eşti, uyumluydu sanki.

Biri Mavi diğeri siyah, biri berrak bir gündüz diğeri siyah bir geceyken bakanların birbirine zıt gördüğü iki yürek birleştiklerinde ahenkli bir harmoniyle dans eder gibi görünüyordu, ne kadar alakasız da olsalar.

Çakıl taşı efekti gibi masmavi, berrak, durağan, hiç kimselerin kirletemediği bir okyanusa siyah bir taş düştü birden. Düştüğü yerdeki ilk kocaman çırpınışını gerçekleştirdikten sonra dalga dalga tüm okyanusu etkisi altına alacağını kimseler öngörememişti, üç adamın dileğinin gökyüzüne ulaştığı bir dolunay gecesinde dilekleri alıp da cebine koyan evren hariç elbette…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top