Bölüm 11: Kömür Gözlü Güzel

✨✨

Küçük bahçenin içinden geçip de kapının önünde dikilirlerken, “Mustafa, anahtarın nerede?” diye sordu Ayaz.

Birkaç dakika önce homurdanan taksicinin arabasından Mustafa’yı çeke çeke indirmiş, şimdi uykuyla uyanıklık arasında gezinirken kendisini iki tane gören adamın suratına bakıyor, sabırla onu evine sağ sağlim şekilde ulaştırmayı diliyordu.

İçki öyle bir meretti ki kanınıza karıştıkça sizi mahveder, içinizde sakladığınız, sizin bile farkında olmadığınız en kuytularda gizlenen yanlarınızı ortaya çıkarıverirdi. Durdukça zehirliyordu insanı sanki! Mustafa da şu an bunu deneyimlediğinden çocuğun sorusunu sallamadan, “Ayaz senden çok var,” dedi.

“Sanmıyorum, Allah bir ben tekim bebeğim. Anahtarın nerede?”

“Burada,” diyerek anahtarların yerini göstermek ister gibi belini iki yana salladı Mustafa.

Bu Ayaz oğlan ne yapsındı şimdi? Zaten bitmeyen bir gün yapmışlardı. Üzerine tüm akşam Gizem’le uğraşmış, ancak beyaz pastel boya kadar faydası olan bir anteni yumruklamış, taksicinin tribinden nasibini almış, yetmemiş gibi şimdi de kalçasını sallayan Mustafa’nın yine o salladığı kalçasından anahtarı alması gerekiyordu!

“Sakinim!” diyerek elini Mustafa’nın arka cebine sokup adamı rahatsız etmeyecek şekilde anahtarları aldı. Bir destekle Mustafa’yla beraber asansöre binip kendisine sarılmış, alttan alttan ona bakan adama karşı sabrını korumaya devam etmeye çalıştı ama içince iyice mayışan adamın tatlılığı onu gerçekten zorluyordu.

Ayaz üniversitenin ikinci yılında İcra İflas Hukuku görmüş biriydi, kim yıldırabilirdi onu?

“Balın peteklisi, erkeğin eteklisi.”

Evet! Mustafa yıldırabilirmiş… Daha doğrusu sarhoş Mustafa…

“Ne!?”

“İşte sen etek giyecektin ya, sana söz uydurdum.”

“Mustafa sen sarhoş olunca sapık oluyormuşsun farkında mısın?”

“Yoo, sarhoş değilim ki. Ne diyeceğim? Burak’a nasıl vurdun ama!” diyerek kahkahalarla gülmeye başladı.

Mustafa’nın kahkahasını röntgen filmleriyle güneş tutulmasına bakmak isteyen çocukların hevesiyle izledi Ayaz, aynı heyecan, aynı tutkuyla…

Ayaz somurtarak, “Kızıyordun ama? Mağara adamı demediğin kaldı bir bana,” dedi.

“Bunlar ne zaman yaşandı? Ben hiç hatırlamıyorum.”

Ayaz, bir kez daha içinden sabrını çekip adamın belinden destekleyerek evin giriş kapısını açtı. Tam Mustafa’yı içeri sokmuş, ardından da kendisi girecekti ki adam portmantodan başka bir şeyin olmadığı küçük hole adım atar atmaz soyunmaya, aynı zamanda da, “Çok sıcak,” diyerek mızmızlanmaya başladı.

Üzerindeki ince, siyah kazağı ayakkabılarıyla aynı anda çıkarıp kenara fırlattı. Ayaz bugün, ikinci kez aynı görüntüye maruz kalmış, elinde anahtar kapının ağzında öylece dikilmekten başka bir şey yapamıyordu.

“Hâlâ sıcak!” dedikten sonra elini pantolonunun düğmesine götüren Mustafa’nın ne yapacağını anlayınca put gibi durmaktan vazgeçen Ayaz, “Dur dur!” diyerek onun ellerini kendi avuçlarının arasına aldı.

“Koca bebek, dur! Yarına yüzüme bakamayacaksın utançtan.”

Mustafa içini çekerek, “Bakarım,” dedi. “Yüzün çok güzel.” Daha sonra tane tane dizilmiş kirpiklerinin üzerinden kendisinden biraz uzun çocuğa hayran hayran bakmaya devam etti.

Ayaz, ‘Öldürme beni.’ diye geçirdi içinden. Yapamıyordu, daha fazlasını aciz bedeni kaldıramıyordu. Karşısındaki adam sarhoş haliyle bunları yapıyordu ama Ayaz’ın her bir an beyninin içine işleniyordu, alzheimer olsa bile unutamayacağı şekilde…

Mustafa’yı sırtından tutup yatak odasına doğru ilerletti. Ona dokunduğunda parmak uçları yanıyor, bedenine bakmamak için sarf ettiği çabayla aklını yitiriyordu resmen. Odanın ışığını yakmadan adamı yatağa oturttu. Karanlıkta kalırlarsa göreceği manzara loş olur, en azından akıl sağlığını bir süre daha koruyabilirdi. Ayaz böyle düşünüyordu.

“Ayaz burada mısın? Çok karanlık, korkuyorum.”

Ayaz, önce Mustafa’nın dolabından bir tişört çıkardı. Daha sonra yanına gidip sadece sokak lambasının aydınlattığı odada ona doğru yaklaşarak adamı giydirdi. Bunu yaparken de her zamanki gibi rahatsız hissetmemesi için Mustafa’ya dokunmamaya özen gösteriyordu. Tam o anda ilahi bir gücün sarsılmaz iradesini parmaklarının ucundan çekip aldığını hissetti. Sanki çelik gibi zırhı bir bal gözlünün bakışına, bir ‘korkuyorum’ sözüne viran gitmişti.

Dayanmak isterdi belki ama yapamadı. Adamın saçlarından bir minicik öpücük çaldı, kokusunu içine çekerek. Çok güzel kokuyordu bu adam. Kırk yıl yıkanmasa böyle kokardı ona göre. Sonra yumruk olan ellerine inat, yine büyük bir yenilgiyle adamın alnına dökülen saçlarını yavaşça yana tarayarak bu kez da alnına bir öpücük kondurdu. Elinde olsa saatlerce öperdi bu sinesinde uyutmak istediği adamı ama bu bile suçlu hissettirdi Ayaz’ı. Onu rızasız, ondan gizli öptüğünü düşündüğünde içinde oluşan rahatsızlık hissini bir türlü bastıramadı.

“Ben hep buradayım, korkma artık,” diyebildi sadece. Dünden kalan yaraları yarınına bükük bir boyun bahşeden adamın tüm korkusunu almak istedi. Önce tüm korkusunu almak, sonra da dudağının üzerindeki beninden doya doya öpmek…

Bir, ‘Korkuyorum.’ sözüyle bağrına ateş böyle düştü Ayaz’ın. Bundan sonra hiçbir şeyden korkmasın istedi. ‘Sen varken ben hiçbir şeyden korkmam.’ desin.

“Ayaz?”

“Söyle bebeğim.”

“Tuvalete gitmem gerekiyor,” dedi Mustafa. “Bir de acıktım.”

“Tamam. Hadi önce tuvalete, sonra yemek yeriz. Ne dersin?”

Mustafa, ayıldığında bu anları büyük bir utançla hatırlayacağından habersiz öylece olduğu yerde otururken Ayaz, “Bu hayatta ne büyük konuştuysam başıma geldi amına koyayım,” diyerek onu canını yakmak istemez gibi yavaşça kaldırmaya çalıştı. “Sarhoş adamla uğraşamam dediğim günün sabahında doğan güneşi sikeyim.”

“Aboooo, çok küfür ettin. Dur- Benim de canım çekti, ben de edeyim,” diyerek baş parmağını çenesinin altına sarıp işaret parmağıyla da dudaklarına vurarak düşünüyor gibi yaptı.

“Hah buldum! Göt.”

Daha sonra hevesle Ayaz’a bakmaya başladı. Ayaz kafasını sallayarak, ‘Ne var?’ demeye getirse de Mustafa ısrarlı bir beklentiyle Ayaz’a bakıyordu sadece.

“Ne bakıyorsun?”

“Ee hadi.”

“Ne hadisi?”

“Etek nerede? Göt dedim, etek giyip defile yapacaktın. Çok heveslendim ben,” diyerek ağzını bir kere sesli şekilde şapırdatıp susuzluğunu gidermeye çalıştı.

Ayaz, Mustafa’nın susadığını anlamış içeriden bir çırpıda bir bardak suyla odaya geri gelmişti. Suyu artık iyiden iyiye gözleri kapanan adama içirirken, “Etek giydiğim gün ayık olmalısın Mustafa. O etek üzerimdeyken sana neler yapacağımı bir ömür unutmaman için,” dedi.

Mustafa bu sözcükleri anlamlandırdı mı bilinmez ama başı yavaşça yana düşüp gözleri kapandı. Ayaz’sa yüzündeki tebessümle Mustafa’yı biraz daha yana çekip onu açtığı yorganın içine yatırdı. Üzerini de sıkıca örtüp tekrar öpmemek için alev gibi yanan dudaklarını yalayarak ilerledi dış kapıya doğru.

Sakin adımlarla evine kadar yürümeliydi bu soğukta. Günahkar birinin alevler içerisinde cayır cayır yanışı gibi tüm bedeni alevlerle sarılmıştı sanki. Biraz dinmeli, soğumalıydı.

En güzel günahtı Mustafa, onun uğruna yanmak isteyen en büyük günahkar da Ayaz olacaktı haliyle.

✨✨

Mustafa, sabaha karşı uyandığında başındaki anlamsız ağrıya eş ağzındaki leş gibi tadı duyumsadı. Sıkıca sarıldığı yorganı üzerinden tek hamlede fırlatıp ağır hareketlerle kalkmak istediğinde üzerinde dünkü kazağının yerini alan tişörtü fark etti, altındaysa hâlâ pantolon vardı.

Gözlerini birkaç kez kırpıştırmıştı ki aynı anda anılar bir bir zihnine düştü.

‘Bebeğim.’

‘Balın peteklisi, erkeğin eteklisi.’

‘Etek giydiğim gün…’

Ağzından fırlayan, ‘Hiii!’ nidasıyla birlikte önce dudaklarının üzerine sardı ellerini, daha sonra ağrıyan başının acısını dindirmek ümidiyle şakaklarına çıkarıp da masaj yapmaya başladı. Nasıl rezil olmaktı bu? Öyle böyle de değildi ki! Acaba izin mi alsaydı!? Yoksa rapor mu çaksaydı!? İstifa mı etseydi!? N’apsaydı da bu utançtan kaçsaydı!?

“Geri zekalısın sen Musti!”

Sonra aklına yeniden, ‘bebeğim’ lafı düştü. Ayaz ona bebeğim demişti öyle değil mi? Sarhoşluğun getirdiği bulanık zihinle yanlış hatırlıyor olamazdı. Hayır hayır ona demişti işte. Anıları kendilerini hızlıca tazelerken Mustafa da düşünmekten delirecek gibi hissetti.

Neden ona bebeğim demişti? Bir umut Ayaz onu beğeniyor olsa mesela?

Güldü sonra. Hem de evde yalnız olmasını umursamadan kendi kendine sesli sesli güldü. Henüz yirmilerinde, Yunan tanrısı gibi bir çocuk, kendisinden on üç yaş büyük, utanmasa sefer tasıyla iş yerine yemek taşıyacak kadar sıkıcı bir muhasebeciye, hatta göbekli ve çirkin bir muhasebeciye acıma hariç bir duygu besleyecekti yani?

Etrafı cam duvarlarla çevrili bir bahçenin içinde, mis kokulu çiçeklerin arasında kapana kısılmış gibi hissetti. Bahçesi küçük, leziz, çeşit çeşit yemiş ağaçlarıyla kaplıydı ama onun duvardan çıkışı yoktu. İzleyebilirdi ama çıkamazdı işte. Ayaz cam duvarın arkasındaydı. Onu görebilirdi, ona gülebilirdi, el sallayabilirdi ama Mustafa camların içine alamazdı onu, kendisi de çıkamazdı zaten…

Ayaz milyonda bir ihtimal ondan hoşlansa? Yüzündeki gülümsemeyi her zaman yaptığı gibi alt dudağını ısırarak durdurmak istedi. Ama bu sefer olmuyordu ki. Hayali bile güzeldi, hayali bile özeldi.

Yaşam en yüce mutluluğu sevildiğine ikna olmuş kişiye sunardı. Kendisi olduğu için sevilmiş, kendisine rağmen sevilmiş kişiye… Mustafa kendisini bir parça sevebilseydi kör gözleri görecekti aslında, bir bardak suya muhtaçken o muhtaç olduğu suyu istemeden önüne getirip suyu ona içiren adamı.

‘Saçmalık! O kim ben kim? Boş hayaller yasak sana!’ diye düşünerek işe gitmek için duş almak amacıyla kalktı. Leş gibiydi. Hem içeriden hem dışarıdan leş gibi hissediyordu kendisini. Üstelik daha işe gidip hem Ayaz’la hem Burak’la yüzleşecekti. Zor bir gün onu bekliyordu kesinlikle.

Duşunu alıp, kahvesini içerken Ayaz’dan motoru Beşiktaş’ta kaldığı için onu almaya gelemeyeceğine dair bir mesaj geldi. Bunu bile düşünüp mesaj yazmıştı çocuk. Gerçekten masallardaki çirkin kurbağayı öpen prenses, eh bu durumda prens oluyordu, gerçek hayatta da çirkin bir adamı öpmek istiyor olabilir miydi?

Birden aklına gelen düşüncelerle kızardı. Mesela Ayaz onu dolgun dudaklarıyla bir kerecik öpseydi? Ne hissederdi ki? Onun dudakları kendi dudaklarını örtse? Sonra sebepsizce aklına daha da utanmaz şeyler geldi. Yaşamın bir parçası olan şeyler, ona bu yaşında edepsizce geliyordu hâlâ.

Düşünceleri yetmemiş gibi kendisini birden Ayaz’ın altında hayal etti. Gözleri gözlerine kenetlenmiş şekilde Ayaz’ın altında olmak… Neden bunu hayal ettiğini bilmiyordu aslında… Belki karşısındaki çocuğun yüksek enerjili, baskın biri oluşu belki de başka bir şeydi sebep ama Mustafa hiçbir şeyi çözümleyemiyordu işte.

Üzerinde Ayaz’ın hayaliyle öylece kalakaldı, boş duvara bakarak. Her konuda iyi olan biri bu konuda da iyiydi kesinlikle. İçinde bir yerlerde emindi bundan. Acaba Ayaz biriyle birlikte olmuş muydu ki?

İçsel sorusunu yine kendisi cevapladı: Kesinlikle olmuştu. Şöyle bir yürüdüğünde bile herkesi aurasıyla kendisine hayran bırakan biriydi Ayaz. Bu zamana kadar, özellikle de üniversitede okuyan biri olarak mutlaka birileri olmuştu hayatında…

Derince içini çekti. Bu düşüncesini beyninin en kuytu yerlerine itti. Böyle şeyler düşünmemeliydi, ayıptı bunlar. O sadece kendisine iyi bir arkadaş olarak, belki de yalnız bir adam olduğundan ona olan acıma duygusuyla yaklaşıyordu. Bunu suistimal etmemeliydi.

Sonra düşüncelerinin iyiden iyiye saçmalık seviyesine doğru gittiğini anlayıp üzerini giyinmeye başladı. Yol boyunca beyninde sadece Ayaz ve ona ait düşünceleri evirdi çevirdi. Sinsi bir zehir gibi aklına süzülmüş olan çocuktan çekemiyordu aklını, fikrini. Dün, Burak onunla uğraştı diye sinirlenmesi bile inanılmaz yükseltmişti Mustafa’yı. O dakikalarda ona kızsa bile şu an berrak olan zihniyle düşündüğünde ona teşekkür etmesi gerektiğine emin oldu. Hem onu koruduğu için hem gözlerine bu kadar güzel bir görüntüyü bahşettiği için…

Onun yaşında olabilseydi keşke. Onun yaşında, ona yakışır, ona yaraşır… Ayaz’la yaşamayı isterdi, Ayaz’ın ona yaşamayı öğretmesini de. Ayaz’la yaşamak her anlamda yaşamak olurdu, hayatı kana kana içmek.

Düşünceleriyle birlikte kimselere ‘günaydın’ bile demeden yerine geçti. Heyecanla Ayaz’ın gelmesini beklerken bugün ona kahve yapmadığı geldi aklına. Sabah sabah o kadar saçma şeyler düşünmüştü ki sapık bünyesi yüzünden kahve bile yapamamıştı işte çocuğa. Mustafa, ne zaman bu kadar pervasız olmuştu, zihninin içinde bile?

Titremeye yüz tutmuş ellerini bir kez yumruk yapıp her şeyi kafasından atarak işe başlamaya karar vermişti ki kulaklarına ilk kez duyduğu sözcülerden oluşan bir şarkının ezgisi doldu. Ayaz’ın sesiydi bu.

“Mendilinde kimin ismi oyalı?

Bilemedim senin aslın nereli?

Söyle güzel ben de olam oralı,

O kömür gözlerin deli etti beni.”

Kafasını kaldırıp kömür gözlere şarkı söyleyen çocuğa baktı. Sabahki hayallerinin sadece hayal olarak kalacağını hissedip de ona uygun bir şarkı seçen çocuk her şeyden habersiz sırıtarak onu izliyordu.

Mustafa, Ayaz’ın suratına daldığını fark etmeden kendi gözlerinin rengini düşündü. Beynine söz geçiremediği için bunu yapmasındaki manayı aramayı da sonraya bırakmıştı. Peki ama kimdi bu kömür gözlü, Ayaz’ı deli eden kişi? Mustafa olmadığı kesindi. Onun gözleri açık renkti bir kere!

“Günaydın. Fazla bakma aşık olursun demiyor muyum sana?”

“Günaydın. Ne alaka be!?”

“Mustafa senin içinde gizli bir çirkef yatıyor, haberin olsun. Sen sadece üzerini kapatıyorsun.”

“Üzerimde kimse yatmıyor benim,” diyerek mırıldandı Mustafa. Sabah düşündüğü şeyler şu an alnında yazıyor olabilir miydi? “Ne alaka bu şimdi?”

Ayaz, onun tepkisine iyiden iyiye kahkaha atarken Mustafa’ysa renkten renge girmekle meşguldü.

“Üzerinde biri mi yatsın isterdin? Dün geceden sonra öngörülebilir tabii.”

Mustafa birden boş bulunup, “Nasıl yani?” diye sordu. “Dün gece üzerimde kim yattı ki?”

“Yorgan tabii ki şapşal,” diyen Ayaz karşısındaki adamı kıvrandırmanın verdiği keyifle onunla biraz daha uğraşmak istedi. “En son bana etek giydirmek istiyordun ama hatırlıyor musun?”

Bal gibi de hatırlıyordu Mustafa. Hem de söylediği her şeyi hatırlıyordu. Bunun utancıyla daha sonra, yalnız kaldığında başa çıkması gerekecekti ama hani sarhoş olunca tüm anılar kayboluyordu? Burada da mı şansı yoktu yani onun? Unutmayı dilediği anları unutamadığını fark edince rol yapmaya karar verdi.

“Allah Allah. Hiç de hatırlamıyorum ki,” dese de yalan söylediği yedi köy öteden belli olacak şekilde el kol hareketleriyle sözlerini desteklediğini düşündü ama nafile bir çabaydı onunki.

Ayaz’sa karşısındaki adamın kötü bir oyunculukla söylediği yalanına inanmış gibi yapıp dünden bu yana sayamadığı kez yaptığı gibi içinden sabrını çekmekle yetindi, yine…

“Al bakalım,” diyerek elindeki küçük paketi Mustafa’ya doğru uzattı. “Sandviçin.”

“Ben çok özür dilerim, kahve yapamadım bugün. Yani- Çok geç uyandım da vaktim olmadı.”

Bir yalan daha! Mustafa su gibiydi bakıldığında… Girdiği kabın şeklini alanlardan olduğu için değildi bu benzetme, içi dışı bir olanlara yapılan bir atıftı. Kısacası neyse oydu. Şimdi de söylediği yalanlar karşısındaki çocuk tarafından anlaşılıyor, içini okuyordu aslında Ayaz onun. Ama kahve konusunda neden yalan söylediğini o da anlayamamıştı.

“Önemli değil Mustafa. Her gün getirmek zorunda değilsin.”

Mustafa, Ayaz’ın cümlesini kesmemek için zar zor sabrettikten sonra, “Hayır!” dedi heyecanla. “Getiririm ben,” Onunla paylaştığı bu küçük rutinini bozmak istemiyordu.

Daha sonra özenle paketlenmiş sandviçin dışındaki peçeteyi ekmeğin üzerinden hafifçe kaldırdı. Ağır ağır yemeye başlasa da aklında dönüp duran soruyu sormak için yandı tutuşuyordu. Nitekim sabrının sonuna gelmiş gibi dayanamayarak, “Söylediğin şarkı çok güzelmiş, kömür gözlü birini anlatıyor,” dedi.

Yanında oturan adamın tepkisini ölçmek için sabah sabah şarkıyı diline dolayan Ayaz’ın dudaklarında bir gülümseme peydâ oldu. İçinden, ‘Bingo!’ dedi sanki piyango kazanmış gibi. ‘Kıskanıyor!’ Demek ki bu adamı sonsuza dek göğsünde uyutabilmek için bir umut vardı.

Mustafa’nın şarkıda geçen kömür gözlüyü kendi nahif bünyesine zıt şekilde sorup sormayacağını merak etse de sakin kalmalıydı. Onun ne kadar ısrarcı olacağını öğrenmek istiyordu Ayaz da. Elindeki sandviçi kenara bırakıp sadece, “Güzel şarkıdır, çok severim,” dedi.

Mustafa kafasını sallayarak sustu. Sandviçinden bir ısırık daha aldı. Ağzındaki lokmayı ağır ağır çiğnerken içini elbiseleri kemiren bir güve misali kemiren merak duygusundan arınmak istedi. Bekledi, bekledi ama istediği bir türlü olmadı. Sorsa hadsiz sayılır mıydı? Ama Ayaz onun arkadaşıydı artık, istediğini sorabilirdi. Dün sarhoşken evine götürüp yatağına bile yatırmıştı. Daha sonra ne kadar da düşüncesiz biri olduğu geldi aklına. Hâlâ bir teşekkür bile etmemişti Ayaz’a.

Teşekkürü ne ara boş verdiğini anlamlandırmaya fırsat bile bulamadan, “Şey diyeceğim, özel birisi mi senin için? Kömür gözler siyah olur değil mi?” diye soruverdi.

Ayaz, dudaklarında bastırdığı gizli gülümsemesiyle geriye doğru yaslandı. Dışarıdan ne kadar sakin görünse de içi bambaşkaydı aynı anlarda çocuğun. Şapşal adam resmen kendi sınırlarını aşmış, normalde asla yapmayacağından emin olduğu şekilde ısrarla soru soruyordu!

“Benim kömür gözlümü soruyorsan siyah değil,” dedi Ayaz. “Rengi başka, bana özel.”

“Nasıl yani? Başka renk kömür de mi var?”

“Benimki öyle. Eşsiz olduğu için siyah değil bal rengi, bu bana özel.”

Mustafa anlam veremedi çocuğun sözlerine ama içinde bir yerlerde, bir ses hemen kalkıp tuvalete koşarak aynadan göz rengine bakmasını söylüyordu. O da bu sesi dinlememek için kendisini çok zor tutuyordu!

“Neyse, ben dün için çok teşekkür ederim. Hem Burak’la uğraştın benim yüzümden hem de beni eve kadar taşıdın. Ne kadar teşekkür etsem az sana.”

“Önemsiz. O yarak suretini de kafana takma. Bir sikim yapamaz.”

“Küfür etme! İş yeri burası. Biri duysa çok ayıp olur. Sen ne kadar terbiyeli biriydin, burası seni de bozdu.”

Ayaz sessizce, “Sen benim terbiyesiz taraflarımı görsen-” dedi.

“Daha terbiyesiz tarafların da mı var?”

“Bunlar ne ki? İnan göstermemek için kendimi bazen zor tutuyorum.”

Mustafa’nın dudaklarının arasındaki ekmek parçası kucağına düştü, ağzını kapatamadı aynı saniyelerde. Sarhoş da değildi ki yanlış duysun. Gündüz gözüyle, iş yerinde bu çocuk kendisine yine bebeğim mi demişti, yoksa kulağına uyurken deniz anası falan kaçmıştı da sağır mı olmuştu? Ağzından düşüp kendisini iki kat rezil eden ekmeği utansa da hızla aldı. Bir peçeteyle kibarca dudaklarını silerken Ayaz onun bu hallerine bakıp gülümsedi. Daha çok işi vardı Mustafa’nın çok… Yalnızca şimdilik haberi yoktu olacaklardan.

Bu sırada içeri Burak girmiş, onlardan yana bakmadan yerine oturmuştu. Dün, alkolün etkisiyle yaptığı sikik hareketi sabah uyanınca hatırlamış, başkan yardımcısına bu kadar yakın birine bu sözleri sarf ettiği için bir de kendisine küfür etmişti, yaşadığı onlarca ama sadece kendisinin bildiği duyguların eşliğinde… Yine de unutmayacaktı, zamanı gelince gerekeni elbette yapardı. Şimdilik sessizce köşesine çekilmekten başka çaresi yoktu ya da o öyle zannediyordu, kim bilir?

Mustafa Burak’a bakıp kafasını öne doğru eğince Ayaz, onun çenesine uzun parmaklarını zarifçe sarıp başını yukarı kaldırdı.

“Sen neden başını eğiyorsun? Bırak o utansın, sen hiçbir şey yapmadın. Hatta ömrü boyunca senden gelen muameleyi kimseden görmedi muhtemelen o insan artığı.”

“Yaptığı imaları anlamadım, gerçekten anlamadım ama. Ne demek istedi ya da neye dayanarak söyledi? Sana en son ne dedi de sen ona saldırdın?”

“Salla, konuşmaya bile değmez. Bir kelime daha etsin yayık ayranı gibi çalkalarım ben onu.”

Mustafa yeniden kıkırdadı. Yayık ayranı tabiri çok komiğine gitmişti. Ayaz’sa kıkırtıyla beraber kocaman gülümsedi. Bugün bu ilahi sesi hiç duymayacağını sanmıştı bir ara.

Bu sırada Mümin’in oturduğu taraftan aceleyle gelen müdür, “Mustafa Bey, hazırlanın. Güney Afrika görevine siz gidiyorsunuz. Detayları konuşacağız ama şimdi genel müdürlüğe gitmem gerekiyor. Vize falan yok, siz kendinizi en az on beş gün orada kalacak şekilde hazırlayın yeter,” diyerek cevap bile beklemeden müdürlüğün arka kapısından çıkıp gitti.

Mümin sinirden dişlerini sıkarak hırsla eline dedikodu silahı olan telefonunu alıp duyduklarını arkadaşlarına yazmaya başladı. Nefret ediyordu bu sünepeden. O görevden alınacak harcırah dolar üzerindendi ve bir maaştan fazla ederdi. Kendisinin gideceğinden o kadar emindi ki! Bu geri zekalı, iki kelimeyi bile bir araya getiremeyen Mustafa oralarda bok iş yapabilirdi!

Mustafa’ysa şokla Ayaz’a baktı. Ömründe Türkiye’de bile toplasan üç şehir görmüştü, nasıl olurdu ki? Tek başına, üstelik de uçuşu kaç saat sürecek bir yere tek başına nasıl giderdi?

“On beş gün,” diyebildi Ayaz sadece.

“Çok uzun değil mi? Ne yapacağım ben?”

“İş kısmını kafana bile takma. Burada her müdürlüğün işini bilen sadece sen varsın ama- On beş gün… Çok uzun.”

Mustafa, Ayaz’ın sözlerine verecek bir cevap bulamadı. Gerçekten de çok uzundu. Üstelik itiraf etmesi gerekirdi ki Ayaz’ı çok özleyecekti. Acaba onun yokluğunda Ayaz onu unutur muydu?

Soru muydu bu? Tabii ki de unuturdu. Zaten ne getirisi vardı ki Mustafa’nın Ayaz’a? Dün gece ayak bağı bile olmuştu.

Hem yokluğunda Gizem’le daha çabuk kaynaşırlardı. Belki döndüğünde sevgili bile olmuş olurlardı. Olamaz mıydı ki? Düşünceler yeniden üzerine yığılırken sıkıntıyla bir nefes verdi.

“Şimdiden orayı düşünüp kendine yük bindirme Mustafa. Bilmediğin bir kültür, bilmediğin topraklar. Tadını çıkarmaya bak. İş konusunu da dediğim gibi kafana takma sakın. Buranın, hatta tüm başkanlığın en iyisi sensin.”

Mustafa sakince gülümsedi. İlk kez birisi ‘en iyi’ sıfatını ona layık görmüş, ilk kez birilerinin gölgesinde kalmamıştı. Şimdi bir müzik kutusunda, kendi ışığının yansımasında dans eden bir balerin gibi hissediyordu kendisini. O kutuysa Ayaz’ın ellerindeydi sanki. O görmüş, o açmıştı, dans ettiriyordu balerini avuçlarının arasında…

“Bilmiyorum ki, tedirgin oldum sadece.”

“Olma, çok güzel geçecek eminim ben. Ama-“

“Ama?”

Bal rengi gözleri, ürkekçe kendisinden gelecek cevabı beklerken titreşen adam yüzünden daha fazla dayanamadı Ayaz. Onu korkutmamak için adım adım ilerleyeceğine dair kendisine verdiği sözü bozarak, “Özlerim ben seni Mustafa,” dedi.

Mustafa’nın gözleri şimdi ışıl ışıl parlıyordu. Özler miydi gerçekten de?

“Özler misin?”

“Çok özlerim hem de. Sensiz ne sandviç boğazımdan geçecek ne de kahve. Sen yokken başka şeyler yiyip içeceğim, bunlar bize özel.”

Bize özel… Bize ait… Mustafa daha ne kadar şaşırabilirdi ki? Hem onu özleyecekti karşısındaki çocuk hem de onunla yaptığı şeyleri onsuz yapmayacak kadar değerli hissettirmişti kendisini.

“Ama gelirken hediye isterim bak. Bana özel bir şey olmalı.”

“Tabii ki ne istersen.”

“Öyle olmaz. Sen düşünmelisin ve dediğim gibi bana özel.”

“Tamam o zaman. Zaten- neyse.”

“Söyle,” Söylemeliydi. Ondan çekinmemeli, içinde sakladığı, kuytulara gömdüğü ne varsa Ayaz bilmeliydi sadece.

“Zaten senden başka hediye getireceğim kimse yok. Sana getireceğim hediye biricik olacak.”

Mustafa iliklerine kadar bir ilki daha yaşamanın utancını sürüyordu. Hayatında, aklı erdiğinden beri ilk kez birine bir cümleyle de olsa yalnız olduğunu ima ediyordu. Kimsesiz, hediye alabileceği başka birinin olmadığını söylüyordu, hem de yüksek sesle…

Çok zaman geçmişti Mustafa için… Çok gülmesinin, çok konuşmasının, şarkı söylemesinin üzerinden çok zaman geçmişti. Sonra bir şeyler olmuştu. Mustafa bazı şeyleri aşamamıştı, bazı şeyleri susturamamıştı, unutamamıştı. Kalbini yaşanmışlıklardan arındıramamıştı.

Birileri uzun uzun bir şeyler anlatmış durmuştu da Mustafa cevap bile vermemişti. Ta ki yanağının üzerinde dört tane ben olan çocuğa kadar… Mustafa hem görüyordu hem görülüyordu, üstelik konuşuyordu, aynı zamanda da dinleniyordu.

Mustafa, içinde açan güneş ışıklarıyla zamanında çok ağlamasının sonucu biriken gözyaşlarının oluşturduğu suların birleşip de yeşerttiği gülü eline almış, çıplak ayak, ay ışığının vurduğu okyanusa giriyordu, belki korkarak belki küçücük adımlar atarak. Simsiyah okyanusta yakamozların oynaştığı yere doğru yürüyordu şimdi, elinde santim santim büyüttüğü, göz alıcı renklere sahip gülüyle birlikte…

Dilerdi ki okyanusu sığ zannederken boyunu aşıp kendini boğmasın ya da okyanusu onu gecenin koynunda bir başına bırakıp başka bir ışıltıya kanarak o eşsiz sularını çekip Mustafa’yı dizlerinin üzerinde biçare yalnızlığa mahkum etmesin.

O şimdilik elindeki gülünü de, kendisini de ışıltılı okyanusa emanet etmiş, yüzünde solmayan gülümsemeyle simsiyah okyanusa sığınmıştı, gecenin yalnızlığından…

O bunları düşünedursun yanındaki esmerin dudaklarından bir cümle döküldü sadece…

“Tıpkı senin gibi.”

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top