✨✨
Yaratım varsa yıkım yok mudur?
Evrenin daha en başında, zıddı ile birlikte doğan ve ikilinin uyumsuzluğundan gelen bir uyumla var olmuştu her şey sanki. Olacak olan, yaratılan her varlık ile insani sayılan duygular kendi olmayan ile birlikte vardı ve uzaktan bakıldığında ne kadar zıt görünseler de tıpkı gökyüzünün her daim havada asılı kalacağı gerçeği gibi var oldukları da kainatın yok olacağı güne kadar su götürmez bir gerçekti, varlardı ve oradaydılar. Kim ne derse desin orada olacaklardı.
Tıpkı şu an, yatağın üzerinde sabah kahvelerini yudumlayarak oturan iki adam gibi…
İkisi de diğerinin tamamen zıddı olan iki adamdan biri, tüm benliğini dürüst olduğuna inandırarak kendisine bile yalan söylüyor; öteki ise onun yalanlarına kanmadığına ikna olduğunu zannetse de duymak istediklerini karşısındakinden duydukça rahatlıyordu.
Bir doğrunun iki farklı ekseninde yer alan, birbirleriyle her açıdan uyumsuz bu adamları uzaktan izleyen birileri olsa ‘zıtlıktan doğan bir harmoni’ diyecekti onların gıyabında, gülümseyerek ettikleri sohbetlerine şahitlik ettikleri o anlara şaşırarak…
Merakı kahverengi gözlerinden taşan Barış, “Sonra ne dedi peki?” diyerek kıkırdadı. Yılbaşı akşamı ülkenin en ünlü ve tanınmış avukatlarından birinin sofrasında, ona yağ çekmek isteyen adamı yerin dibine sokan Mert’in anlattıkları ilgisini çekmiş, uzun zamandır bu kadar gülerek başladığı bir sabah olmadığından ise gülüşleri dudaklarında asılı kalmıştı, hem de neredeyse uyandığı andan beri.
Mert, karşısındaki adamın elindeki kahvesini içmeyi unutup hevesle gözlerini kendisine diktiğini görünce biraz daha detay vermekten zarar gelmeyeceğini düşündü. Sabah uyanır uyanmaz Barış’ın kahkahalarını duymak ona iyi hissettirmişti nedensizce. Bu hissi biraz daha yaşamak adına kimselere anlatmayacağı şeyleri Barış gülsün diye anlatıyordu ya zaten şu an, ne yaptığının çokça farkında olarak…
“Entelektüel olmak falan. Yok Montaigne gibisiniz, kestane çorbası bir harika. Hatta dur ne demişti?” diyerek birkaç saniye düşündü. “Hah, enfes. Mal herif çorbaya enfes dedi.”
Barış yeniden attığı kahkahalarının arasında, “Ya Mert…” diyebildi yalnızca. Kahvesi çoktan buz gibi olsa da şu an en son düşüneceği şey elindeki kahveydi. Gecesi Mert’le birlikte harika geçmiş, yorgunluktan uyuyakaldıkları bir sabaha uyanmışlardı. Barış için yeni yılın ilk günü ömrünce yaşamadığı bir güzellikte geldiğinden bu yıl için içinde yeşeren umutları düşünmeden edemiyordu. Belki de bu sene ona uğurlu gelecek ve yirmi yedi yıllık hayatında geçirdiği o sıradan günlerin diyeti olacaktı, en sonunda.
“Tam soytarı ya,” dedi Mert. “Adama yalakalık yapacağım diye önünü arkasını bilmediği cümleler kuruyor.”
“Volkan’a ne demiştin az önce?”
Mert, Barış’ın suratında nadiren gördüğü muzip bir tavırla dudaklarını ısırıp, “Modern Medici.” dedi.
“O Semra Özal değil miydi?”
“Ne?”
“Ya hani seksenli yıllarda tüm sanatçıların elinden tutarmış Semra Özal. Tontonu ölünce onu özlediğinde Bülent Ersoy falan dinleyip ağlarmış hatta. Eski magazin dosyalarını açan biri var da internette, ondan öğrendim ben de.”
Eğlendiği yüzünden belli olan Mert, “İnsanların hesaplarını hacklerken magazin mi izliyorsun sen?” diye sordu.
“Dalga geçme benimle! Hoşuma gidiyor izlemek. Hem bir şey soracağım sana ama-“
Tam çaprazında bağdaş kurarak oturan çıplak adama bakan Mert, dün gecenin izlerinin uzun bir süre Barış’ın vücudundan silinmeyeceğine emin olarak kendisinden memnun şekilde gülümsedi. Bir sevişme ile yetinmemişti elbette. Barış’ın onda uyandırdığı hisler ve teninin onun tenini çok sevmesi yüzünden ne zaman onunla yan yana gelse Mert kendisini doyumsuz addediyordu.
Öncesinde kendisi hakkında bilmediği bu durumu o da Barış’la birlikte keşfetmişti. Bir değil birkaç kez, aynı gece, hem de aynı adamla birlikte olmak… Bu da Mert için yeniydi, çok yeniydi. Dün gece çok da yumuşak davranmadığı adamın gözlerinden gelen zevk gözyaşlarını daha çok görebilmek için kokusuyla mayışsa da son dediği her an onu kucağına çekip devam etmişti. Üstelik Barış da ona karşı çekingenliği atmış gibi görünüyordu. Çünkü şu an kendi bedenini süsleyen izler karşısında eğlenerek ona soru soran adama aitti.
“Bu Volkan Bey?”
“Hımm?”
“Medyadan falan takip ediyorum da ben.” Sözlerinin sonunda gelen kaş çatmasını umursamayan Barış devam etti. “Bu kadar zengin olması normal mi? Tamam varlıklı insanların davasına da bakıyor ama ne kadar ki ücreti? Üstelik parası olmayan, yardıma muhtaç kişilerin davaları ile ünlü olan bir adamken? Anlattığına göre evindeki sanat eserleri bile milyon lira eder. Avukatlıkta iyi para var demek ki.”
“Çevresi hep siyasiler, iş adamları, sanatçılarla dolu. Ortalama biri gibi görünmesi gerekiyor ama o işler öyle değil.”
“Anladım,” dedi Barış. Hemen sonrasında, “Beni yanlış anlama. Seni ya da patronunu irdelemek değil amacım. Halktan birinin sıradan merakı işte,” dedi gülümseyerek.
“Buradan bakıldığında pek de sıradan biri gibi görünmüyorsun,” diyen Mert, alıştığı şekilde onu kucağına çekecekti ki Barış, “Aaa!” dedi. “Sana yılbaşı hediyeni vermedim değil mi ben?”
Barış, hızlıca yerinden kalkıp heyecanlı hareketlerle üzerini bir çırpıda giyindikten sonra arkasından şaşkınlıkla bakan Mert’i görmeden hızlıca yatağının sol tarafında kalan giyinme odası şeklinde dizayn edilmiş küçük yere girdi. Mert ise onun yeni yıla birlikte girme davetine daha günler öncesinden hayır demesine rağmen hediye alan adamı düşünüyordu aynı anlarda. Demek ki ona hediyesini çok daha önceden almıştı. Yeniden içinde yabancı duygular peydâ olan Mert yutkundu, boka batıyordu ve ilk kez ne yapması gerektiği belliyken bunu yapmak istemiyordu.
Onun düşündüklerinden habersiz yeniden kendisini yatağa atan Barış ise, “Al bakalım,” dedi. “Çok pahalı ya da özel şeyler değil. Beklentini düşük tut.”
Hızlıca paketi açan Mert, paketin içinde bir diş fırçası ve spor ürünleri üreten bir markanın siyah eşofman altı ile yine siyah renkte olan bir tişörtünü buldu. “Pijama takımı giymediğini düşündüm,” diyen Barış hayretle elindekilere bakan adama doğru gülümsedi. “Ben de kendimce spor eşofmanı ile tişörtü birleştirdim.”
Hâlâ elindekilere sessizce bakan adamın şaşırmış ifadesinin bozulmadığını görünce de, “Yanlış anlama. Zengin koca avcısı tiplerden değilim,” dedi kıkırdayarak. “Sadece zaman zaman burada kaldığında rahat etmek istersin diye düşündüm.”
“Neden zengin koca avcısı olduğunu düşünmeliyim?”
“Hani- İşte seni buraya bağlamaya çalışıyormuşum gibi görünsün istemem. Dediğim gibi sadece rahat etmen için aldım. Burada kalman ya da sık sık yanıma gelmen için bir baskı da hissetme üzerinde.”
“Zengin olduğum fikrine nereden kapıldın peki?”
“Sen beni çok hafife alıyorsun artık ama!” diyerek oyuncu bir ifade ile kaşlarını çattı Barış. “Üzerindeki montun fiyatı bile benim bir aylık maaşım kadardır. Zengin olduğun her halinden belli. Dediğim gibi avukatlar iyi kazanıyor olmalı. Üniversite okumalıydım.”
Mert elindekileri sıkı sıkı tuttuğunu fark etmeden, “Üniversite okumadın mı sen?” diye sordu.
“Okumadım. Yetimhaneden çıktıktan sonra çalıştım. Oradayken de çalıştım gerçi, on sekizimden sonra kendi evim olsun diye.” O günler aklına geldiğinde gülümseyen Barış, “Öyle işte. Ama şimdi düşünüyorum da hukuk okusaymışım her şey farklı olurmuş. Ama hukuk da çok sıkıcı of- Kanunlar, ezberler… Hiç benlik değil ki…” dedi huysuzca.
Karşısındaki adamın sevimli şekilde serzenişte bulunmasını şimdilik göz ardı etmeye karar veren Mert, “Bu yaptıklarını nasıl öğrendin peki?” diye sordu.
“Haksızlık konusunda ısrarcı olacaksın demek?”
“Nasıl yani?”
“Benimle ilgili her şeyi öğrenmek istemenden bahsediyorum. Bunu yaparken kendini bana anlatmayışın sorun değil galiba senin için.”
“Ben istediğimi almak için her şeyi yaparım ama sen uslu bir adamsın demiştim sana,” diyen Mert’in dudağının tek tarafı hafifçe yukarı doğru kıvrıldı. “Bana her şey serbest. Sen de bunu kabul ederek benimle oldun, hatırlatırım.”
Barış, kendisinden emin görünen ukala adama doğru bakıp, “Öyle diyorsan,” dedi. İçinde bir yerlerde onun bu tavrıyla ezilen duygularını onarmak adına, Mert’in ilgilenmeyeceğini bilse de en azından onu biraz olsun rahatsız hissettirmek ümidiyle, “Bir aşk sebep oldu aslında,” dedi. “İlk ve tek aşkım sayesinde- Ya da yüzünden mi demeliyim bilmiyorum ama onunla girdim bu yola. O fark etti kodlama konusundaki yeteneklerimi.”
Mert’in gülümseyen yüzü ‘ilk ve tek aşkım’ sözlerinden sonra birden sertleşti. Elinde duran ve hâlâ sıkı sıkı tuttuğu paketin içindeki eşyalar yumruklarının arasında kalırken göğsünün tam ortasında beliren boşluk hissiyle birlikte, “Anladım,” dedi. “Hâlâ hayatında mı o kişi?”
“Değil.” Kaşları çatılan Barış, belki de Mert’in ilk kez onun yüzünde gördüğü sert bir ifadeyle bakışlarını kucağındaki ellerine düşürdü. “Ne yaparsa yapsın yeniden hayatıma giremeyeceği bir yerde.”
“Öldü mü?”
“Ölüm senin de gerçekliğin demek. Bu kadar kolay bahsedebildiğine göre…” diyen Barış sözlerine devam etti. “Benim için öldü, evet. Çünkü bana yalan söyleyen herkesin yeri kalbimdeki mezarlıktır.”
Barış, bakışlarını son cümlesini söylerken Mert’in gözlerine çevirdi, ne demek istediğini anlamasını umarak. Ona yalan söyleyen ya da onu kandıran kim olursa olsun bir daha hayatına girmemek üzere çıkacağını Mert’in de bilmesini ister gibi baktı karşısındaki kara gözlü adama.
Nitekim Mert onun ne demek istediğini anlayarak yutkundu. Tanıştıkları günden bu yana ona dürüst olan adamın aksine kendisi ona tamamen bir yalan içerisinde, sahtelikle bezeli halde gitmişti. Tıpkı son zamanlarda onunla ilgili olan her şeyde kendisini kandırdığı gibi onu da kandırmıştı ve aldatmacasına da devam ediyordu bakıldığında. Bunu bir gün öğrendiğinde Barış’ın mezarlığında onun da yer alacağını bilmek normal bir günde umursamayacağı bir durum olsa da şu an içinde büyüyen boşluk hissiyle bunun tam tersini hissediyordu.
“Anladım,” dedi sessizce. “Yalan da senin kırmızı çizgin.”
“Herkesin vardır böyle sınırları. Ben ne olursa olsun, ne yaparlarsa yapsınlar hayatımdaki insanların şeffaf olmasını beklerim. Senin de sakladığın şeyler olduğunun farkındayım Mert. Anlık takılıyoruz biliyorum. Ne yaşadığın beni ilgilendirmez bu yüzden. Ama benden bir şeyler öğrenmek isterken sen söylemezsen bu adil bir ilişki olmaz. İlişki kısmını farazi söylüyorum. Senin sandığın gibi sana aşık olduğumdan ya da senden bir şeyler beklediğimden değil.”
Mert, aldığı ultimatomla kafasını sallarken ilk kez ne söyleyeceğini bilemedi. Yalnızca çok sevdiği sessizlikten şimdilik kaçınarak konuyu değiştirmek ister gibi, “Teşekkür ederim, hediyeler için,” dedikten sonra, “Ben sana bir şey almadım ama,” diye de ekledi.
Barış yeniden eski neşesine sıkı sıkıya tutunup, “Karşılık beklememiştim ki,” diye cıvıldadı. “Evime gelen misafirlerimin rahat etmesini isterim.”
Tam o anda çalan kapıyla Barış’ın yüzü komik bir hal alınca Mert, az önceki konuşmayı derinlere gömüp bir daha hatırlamak istemeyerek gülümsedi. Barış, “Gülme! Yıldız çocuk bana yılbaşı yıldızımı getirdi ve ben senin yüzünden hâlâ yataktayım,” diyerek hızlıca yerinden kalkıp çıplak ayaklarla merdivenlerden aşağı doğru koşmaya başladı. Kapıyı açmadan önce yukarı doğru sessizce, “Üzerini giyin,” diye fısıldamayı ihmal etmemişti elbette.
Mert, durumdan hoşnut olmayan bir yüz ifadesiyle yataktan kalktı. Oysa Barış’ın hediyelerine bir sevişme ile teşekkür etmeyi planlamıştı. Bu kendisi için ikinci bir hediye olsa da aklından saniyeler önce bu geçiyordu genç adamın. Bugünün tatil olmasının verdiği getiriyle tüm gün Barış’ı yataktan çıkarmayacak, ertesi gün Volkan ve istekleri ile boğuşurken en azından biraz da olsa enerji depolamış olacaktı ama planları çoktan bir çocuk tarafından bozulmuştu bile.
Hızlıca üzerini giyinip aşağıdan gelen seslere yakından bakabilmek için yatağın tam karşısında kalan tırabzanların olduğu tarafa yöneldi. Ellerini iki yanına açarak avuç içlerini tahta bölmenin üzerine koyup yukarıdan baktığındaysa Barış’a sarılan yirmili yaşlarının başında gibi duran çocuğu görünce kaşları yine kendi iradesinden bağımsız çatıldı. ‘Yıldız çocuk’ dendiğinde bunun gerçekten küçük bir çocuk olması gerekmiyor muydu? Oysa Barış’a sarılan tip eşek kadar bir herifti.
“Barış- Hadi çikolata,” diyen çocuk yaslandığı Barış’ın göğsünden kalkıp onun kollarını tutarak olduğu yerleri çekiştirmeye başladı. Barış, onun bu tavrına gülümseyerek, “Kahvaltı?” diye sordu.
“Yemeğimi yedim.”
“Yalancı.”
“Yemin ederim yedim!” dedikten sonra başını önüne eğerek kendi kendine gülmeye başladı. “Avni amcanın ziline basıp kaçtım yine. Beni dövecek mi?”
Barış, onun yüzünü yerden kaldırıp göz kontağı kurmak ister gibi bir adım geriye çekildi. Ondan uzaklaşmasıyla hâlâ yukarıdan ikiliyi izleyen Mert, mahcup ve suçlu gibi görünmesine rağmen bir yandan da kıkırdayan tuhaf tipi incelemeye başladı. Çok zayıftı bir kere çocuk. Ağırlığı onun yaşlarında olması gereken kilonun yarısı kadar olmalıydı.
Ev çok sıcak olmasına rağmen kalın bir kazak giymiş, kazağının ucundan görünen bilekliğiyle Mert onun özel bir çocuk olduğu anlamıştı. Anladığı durumla birlikte kaşlarını kaldırarak kıvır kıvır kahverengi saçlı, yeşil gözlerinde hep var olduğunu düşündüğü meraklı bakışıyla birlikte uzun boylu ama narin yapılı, kumral teni olan çocuğa birkaç saniye önceki gibi değil de daha farklı şekilde bakmaya başladı bu kez.
“Ben seni korurum ama insanların zillerine basıp kaçmak konusunda ne konuşmuştuk biz Güney?”
“Ayıp.”
Barış sabırla, “O zaman?” dedi sorar gibi.
“Bir daha yapmamalıyım.”
“Bir daha yapmamalısın. Çünkü Avni amca bazen hasta oluyor ve ziline basıp kaçarsan o dinlenirken onu rahatsız edebilirsin.”
Adının Güney olduğunu öğrendiği genç adam sıkılıyor gibi görünse de kafasını olumlu anlamda salladı. Daha sonra cebinden çıkardığı bir şeyi Barış’a uzatarak, “Yenibaşı yıldızın,” dedi.
“Yeni yıl ya da yılbaşı.”
Güney avucunun içindeki yıldızı geriye doğru çekip huysuzlandı. “Of! Hep beni düzeltiyorsun.”
“Ama ben senin neyindim?”
“Kocamsın.”
Barış, kahkaha atarken kafasını iki yana sallayarak karşısında sevimli bulduğunu gören gözlere fazlasıyla belli ettiği çocuğun yüzüne doğru elini götürünce Güney aniden geriye doğru kaçtı. “Tamam tamam dokunmak yok. Ben senin kankanım Güney. Kocan değilim, bunu sakın başka bir yerde söyleme.”
“Söylemiyorum ki zaten.”
“Hadi o zaman yıldızımı ver de yatağımın üzerine asayım. Gece onlara bakarak uyumak beni rahatlatıyor.”
Güney, mavi ve küçük yıldızı yeniden Barış’a doğru uzattı. Barış’ın gülümseyerek teşekkür ettiği ve karanlıkta masmavi parlayan nesneye baktığı anları yukarıdan izleyen Mert ise önce gözlerini kırpmadan önündeki manzarayı inceledi. Daha sonra az önce gevşeyen kaşları yeniden, bu kez daha derinden çatılırken onu fark eden yeşil gözlerin de aynı anlarda onu seyretmekte olduğunu fark etti.
Genç adam Mert’in bakışlarını takip ederken az önceki neşeli halinin aksine korkmuş gibi görünüyordu. Barış’a yıldızını verirken açılan tenini hızlıca üzerindeki kazağın kollarını çekiştirerek kapatıp rahatsız olduğu belli olacak şekilde birkaç adım geriye doğru hızlıca kaçışarak evin kapısından çıkıp gitti.
“Güney?”
Barış, çocuğun arkasından seslense de Güney onu duymadan kendi evine çoktan varmıştı bile. O sırada merdivenlerden inen Mert, “Kim bu eleman?” diye sordu.
“Komşum,” dedi Barış. “Senden mi korktu? Yabancıladı sanırım, çekingen ya biraz. Çikolatasını da almadı.”
“Kaç yaşında?”
“Yirmi bir.”
“Kiminle yaşıyor?”
Barış o an, şimdiye çok sevdiği televizyon programını birlikte izlemek için elinden gelen her şeyi yapacak olan çocuğun hiçbir şey söylemeden korkup kaçmasını düşünüyordu. Oysa Güney o evde olduğunda elindeki çikolatasıyla birlikte onunla bir şeyler izlemeden onun yanından ayrılmaz, bazen annesi kapıya gelip binbir özürler dileyerek Güney’i alana dek gece geç saatlere kadar Barış’la kalırdı. Mert’in sert duruşu onu korkutmuş olmalıydı.
Mert sertçe, “Kiminle yaşıyor diye sordum sana Barış,” dedi.
Onun bu anlamsız tavrıyla birlikte çocuğu da korkutup kaçırdığı için sinirlenen Barış aynı sertlikte Mert’e baktı. “Annesiyle.”
“Başka kimsesi yok mu? Arkadaşı? Okul? Gittiği bir rehabilitasyon merkezi?”
“Yok Mert. Neden bu kadar taktın anlamıyorum ki? Korkuttun çocuğu zaten. Babası küçükken ölmüş. Bir tek annesi ve o var. Okula da göndermiyor annesi, eğitimini evde vermeye çalışıyor kadıncağız.”
“Para?”
“Kadın bir yerde gözleme yapıyor. Neden bu kadar sorguluyorsun?”
“Sürekli buraya mı geliyor? Senin yanına yani?”
O anda yeniden çalan zille ikisinin de dikkatleri dağılırken Barış hızlıca kapıya yöneldi. Çikolatasını unuttuğu için geri döndüğüne emin olduğu yıldız çocuğun yeniden geldiğini düşünerek kapıyı açtığındaysa karşısında annesini ve arkasında saklanan Güney’i görünce de gülümsedi.
“Hoş geldiniz Sevil Hanım.”
“Benimki yine rahatsız etmiş sizi Barış Bey, kusura bakmayın demek için geldim.”
“Estağfurullah ne kusuru? Bu kez çikolatasını da almadan kaçıp gitti.”
Hem Güney’in hem de annesinin gözleri Mert’in üzerindeyken kadın çekingen bir gülümseme ile dışarıdan bakıldığında korkutucu görünen Mert’e bir baş selamı gönderdi. “Misafiriniz varmış bir de. Rahatsız etti yine sizi Güney değil mi? Gitme diyorum ama beni dinlemiyor ki.”
“Ne zaman isterse gelebilir. Benim arkadaşım o. Değil mi Güney?”
“Ben senin kocanım.”
“Güney!” dedi kadın gözlerini kocaman açarak. “Salak salak konuşmaya başladın yine.” Daha sonra bakışlarını Barış’a çevirip, “Tövbe estağfurullah,” dedi. “Barış Bey biri duysa neler der, siz biliyorsunuz. Özür dileriz sizden. Anlamıyor ki. Geçen televizyonda bir şey izlemiş, oradaki adam da size benziyormuş.” Sesini alçaltarak konuşmaya devam etti. “İki erkek herhalde öpüşünce affedersiniz, bizimki de- Biliyorsunuz işte size hayran.”
“Ona zarar gelmesin de benim için hiç sorun değil Sevil Hanım. Başka yerde söylemesin, malum herkes hoş karşılamaz. Ama lütfen mahcup olmayın bana.”
“Allah sizden razı olsun Barış Bey. Kahrını da bir siz çekiyorsunuz bunun.”
“Önemli değil,” diyen Barış hâlâ annesinin arkasına saklanan ve gözü Mert’te olan çocuğa doğru, “Çikolatanı almayacak mısın bugün?” diye sordu.
“Yok.”
“Akşama gel o zaman. Dizimizi izleriz.”
“O da olacak mı?”
“Olsun mu?”
Güney olumsuz anlamda başını sallayınca annesi yeniden onu ayıplar gibi sesler çıkardı. “Siz de kusura bakmayın. Arkadaşısınız Barış Bey’in galiba. Benim oğlan-” dedikten sonra duraksadı. “Gördüğünüz gibi.”
Mert kadına donuk gözlerle bakıp sadece, “Önemli değil,” dedi.
Yeniden özürlerini sıralayan kadın, Güney’i de alıp kapıdan ayrıldığındaysa Barış, Mert’e dönüp kınayan bakışlarla adamın suratına baktı. “Neden o kadar soğuktun?”
Mert, hızlıca portmantoda asılı olan montunu kapıp, “Benim gitmem gerekiyor,” dedikten sonra dün elinde getirdiği ceketini bile almayı unutarak kapının önünde ayakkabılarını giymeye başladı. O sırada Barış neler olduğunu anlamadan Mert’in suratına bakakalınca da, “Bir işim olduğu aklıma geldi,” diyerek tek eliyle Barış’ı tişörtünün yakasından kendisine doğru çekip adamın dudaklarına sert ama kısa bir öpücük kondurdu.
Zihni ne kadar dolu olsa da bir kez öpmek ona yetmemiş gibi çene hattının keskinleşmesinden de dişlerini sıktığı anlaşılan Mert, yeniden Barış’ın dudaklarını öptü. “Arayacağım.”
Barış, arkasına bakmadan giden adamı izlerken az önce aldığı öpücüklerin etkisiyle elini dudaklarına götürüp hafifçe olduğu yeri okşadı. Ne olduğunu anlamasa da çıkıp giden adamın ona anlatmayacağını da bilse ilk kez Mert giderken ona ‘arayacağım,’ demişti değil mi?
Kulakları onu yanıltmıyor ya da yılın ilk günü bir yerlerde sızıp da hayallere dalmıyorsa Barış tam göğsünün ortasında beliren binlerce kelebeğin de etkisiyle olduğu yerde bir tur döndü, mutlulukla…
Birkaç saat önce yatakta Mert’le cıvıldaşırken düşündüğü, bu yılın fena geçmeyeceği umudu yeniden neon ışıklarla zihninde yanıp sönerken bir kez olsun bu umuda tutunmaya karar verdi. Bu kez kötü düşüncelerinin önüne geçerek, tatsız ve gri olan anılarını güzel ve renkli olanlarla değiştireceğini hissederek…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙