✨✨
Ahmet, utançtan başını sakladığı göğse iyice sinip kafasını kaldırmamaya yeminli şekilde sadece Burak’ın mis kokan parfümünü içine çekti. Az önce adamın dudaklarını yememiş gibi şimdi utanması da ayrı meseleydi aslında ama Ahmet’in de Burak’a karşı bağışıklığı artardı ileride elbet, şimdi pembeleşen yanaklarıyla saklanması gereken bir meselesi vardı.
Burak, çocuğu sıkıştırmak istemese de kalkıp horon tepmekle Ahmet’i yeniden öpmek arasında ince bir sınırda dolanıp duruyordu o dakikalarda. Hayır, öpmeye izin varsa sabaha kadar öpecekti ama Ahmet dakikalardır kendi kucağında onun göğsünde saklanıp, sesini çıkarmıyordu ki!
Üstelik tepesindeki palmiye saçının ucu Burak’ın çenesinin altına değip, adamı gıdıklıyordu bir de!
Ahmet, Burak için daha fazla sevimli olmaya ant içmişti bugün belli ki, bir de o malum gün üzerinde gördüğü tişörtü giyerse Burak hepten kafayı yiyecekti Ahmet’e kavuşamadan.
“Yavrum rahatın yerinde mi?” dedi Burak gülümseyerek.
Ahmet sadece kafasını salladı. Salak gibi utanıyordu adamın karşısında, üstelik karşısında değil kucağındaydı bir de! Nasıl çıkacaktı ki buradan?
Gözü bir an kapıya takıldı, şimdi koşup Mavi’nin evine saklansa? Ama o da olmazdı ki, saçma olurdu şimdi!? Ne yapsaydı Ahmet bilmiyordu işte!?
“Ne düşünüyorsan beynin yandı haberin olsun, iyice kırmızı oldun.”
“Ne!?”
“Diyorum ki ne düşünüyorsan kafandan dışarı çıkıyor yetmez mi da artık?” dedi Burak.
Ahmet, Burak’ın alıştıkça kendisini ona daha fazla açtığını fark etti. Böyle kasılmadan, filtresiz, olduğu gibi konuşuyor olması da çok hoşuna gitmişti Ahmet’in.
“Da mı? Şive komedisi mi bu?” dedi Ahmet.
“Ha yok anne tarafı Rizeli benim, arada şivem kayar.”
“Çok komik, bir kere de ‘Yav ne alakası var canım ciğerim?’ demiştin,” diyerek gülümsedi Ahmet. Adamın kucağında adamla dalga geçiyor oluşu ayrı bir ironiydi Ahmet’in ama çocuğun pek umurunda değil gibiydi, zira zamkla yapıştırılmış gibi adamın kucağından inmemesi de bunu gösteriyordu.
“Baba tarafım da Doğulu, benden bağımsız çıkıyor. Beğenmedin mi? Dikkat ederim bundan sonra.”
Ahmet duyduğu sözlerle utancını bir kenara bırakarak kafasını kaldırıp Burak’a baktı. Gözlerini adama dikip, “Hayır, seni nasıl tanıdıysam öyle kal Burak. Hiçbir şekilde değişme,” diyerek yeniden başını indirdi, bu kez yılların yalnızlığının acısını çıkarır gibi Burak’ın boynuna saklandı nefeslenebilmek için.
İnsanoğlu böyleydi işte, yaşayana kadar istemem dediği ne varsa yaşadığında, gördüğünde ondan geri kalması onu en çok zorlayan şeydi. İktisat kuramlarına bile ilham olmuş bu durum, “Allah gördüğünden geri koymasın.” duasına varana kadar tüm dünyanın dilindeydi aslında.
Ahmet de Burak’ın göğsünde soluklanırken burada dinlenmeye ne kadar ihtiyacı olduğunu bilmiyordu aslında.
Şimdi utandığı için saklandığını kendi kendisine bahane olarak öne sürse de, boynundan onu mayıştıran güzel kokular gelen adamın kucağında oturmak kırılan, eksik parçasının kutuyu kurcalayan Burak’ın o kutuyu açıp da kalbini ellerine alarak yeniden göğsüne takmasıyla tamamlanmışlık hissini tatmasına neden oluyordu aslında.
Burak hiç konuşmadı o gece bir daha ta ki Ahmet onun boynundan gelen kokuyla mayışıp da kucağında uyuyakalana kadar. Çocuğun kucağında nefes alış verişlerinin düzene girmesiyle uyuduğunu anlayan Burak sessizce gülümsedi.
Onu kaldırıp da uykusunu da bölmek, üzerine bir şey örterek kucağından kalkmasına da izin vermek istemedi. Sadece kollarını çocuğun çıplak kollarına dolayarak üşümesini engellemeye çalıştı.
Bir ömür göğsünde uyutabileceği bu güzel çocuk için yapacaklarının sınırı olmayan adam sessizce çocuğu izlerken oturduğu yerde uyuyakaldı öylece.
✨✨
Sabah çalan alarmla birlikte Ahmet gözlerini açtığında burnuna dolan koku Burak’ın kokusunu anımsattı ona. Burnunun ucunda kalmış olmalıydı koku yoksa bu kadar yakından geliyor olamazdı ki.
Gözlerini kırpıştırarak açtığında görüş açısına önce adamın esmer boynu sonra zinciri girdi. Dudaklarını birbirine bastırıp, ‘Lan Ahmet!’ dedi içinden. Sabaha kadar adamın kucağında uyumak da neydi!?
Dün öpüşmelerinin ardından bir şey söylememek için sığındığı yerde uyuyakalmış, şimdi iki kat utançla etrafına bakıyordu Ahmet. Ne söyleyecekti ki kalkınca adama? Yanmıştı resmen!
Bu sırada panik yaptığından biraz fazla kıpırdanmış olacak ki Burak da gözlerini açtı. Önce birkaç saniye o da ne olduğunu anlamlandıramasa da kucağında dün akşam nasıl bıraktıysa öyle uyumuş olan çocuğu görünce yüzündeki gülümseme büyüdü.
“Günaydın,” dedi, uykudan uyandığı için daha kalın çıkan hırıltılı ses tonuyla.
Ahmet, bu sese bile düştüğünü hissedince içinden bir ‘Eyvah’ çekti. Dışındansa yalnızca, “Günaydın,” diyebildi. “Uyuyakalmışım, kusura bakma seni de ezdim değil mi sabaha kadar?”
“Kaç kilosun ki sen, seni tek elimle kaldırırım ne ezmesi?”
“Abart.”
“Vallaha. Hiç hissetmedim bile, böyle üç gün otururum. Deneyelim istersen?” dedi Burak çapkınca gülümseyip.
Ahmet, kafasını iki yana sallayarak uyuşmuş bacağını oynatıp ayağa kalktı. “Geç kalmadın değil mi işe?”
“Yok, daha saat altı.”
“O zaman ben kahvaltı hazırlayım bize.”
Burak, telefonunu eline alıp ekrana bakınca çatılan kaşlarıyla birlikte, “Ben kahvaltıya kalamayacağım, acil gitmem lazım ama başka sefere sözün olsun olur mu?” dedi.
Ahmet, telefonun ekranına çatık kaşlarla bakan adamın neye sinirlendiğini anlamasa da sorup da daha fazla canını sıkmak istemeyerek, “Tamam o zaman. Başka sefere,” dedi yalnızca.
“Ben bir yüzümü yıkasam?”
“Tabii, banyonun yerini biliyorsun zaten.”
Burak, hızla banyoya gidip işlerini hallettikten sonra döndüğü salonda Ahmet’in onu beklediğini gördü. Gülümseyerek, “Teşekkür ederim her şey için,” dedi.
“Bir şey yapmadım ki. Kahvaltı bile hazırlayamadım sana,” dedi, belki bir şeyleri anlatır umuduyla.
“Bana verilecek en güzel hediyeyi verdin sen yavrum kahvaltı başka zamana kalsın,” diyerek ayakkabılarını giymeye başladı. Ahmet, onun bir şey anlatmayacağını anlayınca sadece gülümseyerek ona baktı.
“Ben ararım seni gün içinde. Sen de ararsan hayır demem vallaha.”
“Tamam ben de ararım seni ama işin falan vardır sen arasan daha iyi olur.”
“Senden başka işim yok,” dedikten sonra Ahmet’in hâlâ tepesinde duran, geceden beri bozulmamış palmiye tutamına işaret parmağıyla sağa sola doğru nazikçe vurup, “Çok yakışıyor sana bu saç,” dedi.
“Teşekkür ederim.”
“O zaman ben gidiyorum.”
“Tamam, dikkat et.”
Burak, Ahmet’e beklentiyle bakınca Ahmet gülümseyerek çok hafif olduğu yerden yükselip Burak’ın iki yanağına da birer öpücük kondurdu. “Şimdi dünya yansın sik- umurumda değil,” diyen adam kapının önünde dikilmeye devam edince Ahmet yüzünden silinmeyen gülümsemesiyle yanağını Burak’a uzattı.
Burak, ilk kez Ahmet’in bembeyaz, fırça ucunda kalan boyanın sıçratılmasıyla oluşmuş gibi duran çillerinin olduğu yanağını derince öptü, sonra dayanamayarak diğer yanağına da bir öpücük kondurup, “Eyvallah,” diyerek çocuğa içi gider gibi baktıktan sonra çıkıp gitti, arkasında eli kalbinde bir Ahmet bırakarak.
✨✨
Okula gidip, Doğu’nun ‘Sen aşıksın arkadaş’ türevi şarkısıyla onunla dalga geçmesini dinlemiş, Burak’la geçirdiği gece yüzünden ellerini dalgınlıkla yeniden kesmiş ve üzerine boğucu bir metrobüs yolculuğu çekip evine dönmüştü Ahmet.
Bir gözü telefondayken saatler geçmesine rağmen, kendisini oyalamak için türlü türlü uğraşlar uydururken yine de aramamıştı Burak onu. İçinde beliren sıkıntıyla bir kez adamı arayan Ahmet’in bu çağrısı da cevapsız kalmıştı.
Mustafa’dan onun işe gitmediğini de öğrenince, yıllardır içinde biriken tüm korkular gün yüzüne çıkıp evhamlarla ona geri dönmüştü elbette. Bazı alışkanlıklardan hemen kurtulmak her insanoğlunda olduğu gibi Ahmet de mümkün değildi.
Zaten terk edilme korkusuyla sarmalanan dört bir yanı, daha dün kucağında uyuduğu adamın bugün onu aramaması yüzünden beyninde binbir karanlık düşünceyle onu esir almak ister gibi mızraklarıyla üzerine geliyordu şimdi, daha dün tüm gardlarını indirip kendisini savunmasız bırakan çocuğun.
“Ne bekliyordun ki?” dedi kendi kendine.
Ahmet’in de içinde şeytanları vardı elbette, her insanda olduğu gibi. Yıllar önce, bacağı yüzünden yüz üstü bırakılmasıyla Ahmet ne kadar öz güvenliyim, bana bir şey olmaz havalarında gezse de içinde bir yerlerde kalbine aldığı insanın onu terk edeceğinden emin bir taraf vardı.
Onun payına düşen ailesi ve dostlarıydı yalnızca. Hayatına girip, ‘Sana aşığım.’ diyen adam bile bir gün dayanamamıştı işte ona. Koltukta bacaklarını uzatmış şekilde otururken, yalnızlığının verdiği rehavetle iyiden iyiye kuruyordu Ahmet şimdi her şeyi kafasında.
Bu yüzden kimseyi istemiyordu işte, bir gün aramadığında kafasında dönüp duran düşünceler zarar veriyordu Ahmet’e. Oysa Burak’la dün yaşadıklarını yaşamamış olsa şimdi bir film açmış izleyerek eğleniyor olurdu, esmer bir salağı düşünmek yerine!
Yaşamayan terk edilme duygusunu bilemezdi şu hayatta ona göre. Belki ‘Saçmalama, işi vardır.’ diyecek olabilirdi birileri ama Ahmet bir kez geride bırakılmanın o acı tadını duyumsamıştı. Nasıl sakin kalabilirdi ki şu an? Nasıl korkmadan güvenebilirdi birilerine?
“Senin yüzünden,” dedi kendi kendine. Adamın güzel sözlerine iki dakikada kanmış, hemen yapışmıştı dudaklarına aç bir şekilde. Kim etkilendiği adamın o büyülü sözlerine tepkisiz kalabilirdi ki? Ahmet bunu bilmiyordu işte.
Saatler geçtiğinde Burak’ın aramayacağını da gelmeyeceğini de anlayınca üzerine şortunu ve belini bile kapatmayan, kısa tişörtünü geçirip dişlerini fırçalamaya gitti. Geceleri daha bir yangınlı olurdu çocuk, zaten çok üşümeyen bünyesiyle bir de yorgan birleşince Ahmet yıllardır kendi tabiriyle, ‘Donla’ yatmakta bulmuştu çareyi.
Tam klozetin kapağının üzerine oturup protez bacağını çıkaracaktı ki birden zil çaldı. Saat neredeyse bire geliyordu, bu yüzden Burak olamazdı. Hem o gelmeden önce mutlaka arardı.
‘Mavi mi acaba?’ diye düşünürken Mavi’nin zihnini çalıştırmak ve geceleri uykusunda da yeni fikirler üretebilmek için mutlaka onda uyuması gerektiği aklına geldi.
Bu bilgi neden kendisinde vardı anlamasa da Mavi, “Sabahları da yedide uyanırım. yediyi beş geçe de tuvalet saatimdir,” diyerek kendisi için çok önemli olduğunu sandığı, Ahmet içinse oldukça gereksiz bu bilgiyi onunla paylaşmıştı işte.
Kapı zilinin aşağıdan değil de apartmanın içinden çaldığını anladığında, ‘O zaman kesin Mavi bu.’ diye düşünerek ondan çekinmediğinden şortuyla kapıyı açıverdi. Karşısındaki manzaraysa ellerini ağzına götürüp, bir “Hiii!” nidasının dökülmesine neden oldu dudaklarından.
“Burak! İyi misin?”
“İyiyim korkma, geleyim mi içeri?” dedi adam güzel gülümsemesi Ahmet’i gördüğü an yüzünde peydâ olmuş şekilde.
“Gel tabii.”
Burak, yüzünün gözünün dağılmış olmasını umursamadan ayakkabılarını çıkarırken bile Ahmet’in yüzüne dalmış şekilde bakmaya, bakarken de tutamadığı gülümsemeyle yüzünü aydınlatmaya devam etti.
Gülümserken canının yanması umrunda bile değildi ki adamın, karşısındaki güzellik için pek çok acıya katlanabilirdi zaten.
Ahmet hızla banyoya seğirtip bilmiş bilmiş, “Her evde mutlaka ecza dolabı olmalıdır,” diyerek çeşit çeşit ilaçları, gazlı bezleri ve sargıları banyodaki dolaba dizen Mustafa’ya içinden çokça teşekkür edip gerekli malzemeleri alarak koltukta oturan Burak’ın yanına konuverdi.
Elindeki küçük disk şeklinde olan pamuğa biraz tentürdiyot döküp kaşı yarılmış, dudağının kenarı patlamış ve sağ yanağı çürümüş adama dudaklarını ısırarak bakmaya başladı.
“Ne oldu Burak? Ne bu halin?” diye sordu, pamukla adamın kaşındaki yarayı temizlemeye çalışırken.
“Önemsiz, kavgaya karıştım,” dedi gülümseyerek.
Ahmet’se gülümserken zorlanan adama bakıp, “Gülme canın acıyor işte,” dedi.
“Vallaha sen onu seni görünce beni dinlemeyen dudaklarıma söyle yavrum, ben masumum.”
Ahmet, şu haliyle bile kendisine bırak yürümeyi koşan adama bakıp, biraz da dudaklarının kenarını temizlemeye başladı. Daha sonra Burak’ın bakışları tüm yüzünde gezinirken elindeki kremi güzelce yaralarının ve yanağının üzerindeki çürüğe yedirip açık yaraların üzerini ufak, yuvarlak yara bantlarıyla kapattı.
“Heh oldu, vücudunda var mı yara?”
“Karnımda varsa vardır, salla.”
“Saçmalama Burak! Aç bir bakayım, krem sürelim oraya da.”
Burak tişörtünü başından çekip çıkarınca Ahmet iki saniyeliğine dondu. Önce yutkundu, sonra içinden, ‘Bir şey yok.’ diyerek tam üç kere tekrarladı, iyice Mavi’ye dönmüştü çocuk ama!
Nerede yapmıştı bu adam bu vücudu bilmiyordu ama inşaatlarda çalıştığı için böyle oluyorsa helal olsundu onu çalıştıran adamlara! Esmer teni gözlerini yakmak ister gibi parlarken, bu parlaklık yetmez dercesine boynunu süsleyen zinciri çıplak gövdesinde o kadar güzel duruyordu ki.
Sert göğsü, geniş omuzları, oturduğu için düz olan karnı, göğsünün üzerindeki doğum lekesi…
“Bana böyle bakacağını bilseydim seni gördüğüm ilk gün parçalardım tişörtü yavrum,” dedi Burak, hayran bakışlarını üzerinden çekemeyen çocuğa aynı hayranlıkla bakışlar atarken.
“Bakmıyordum bir kere, karnındaki çürük çok kötü onu inceliyordum ben!”
“Aynensin,” dedi Burak sadece.
Ahmet, parmak uçlarına sürdüğü kremi adamın canını yakmaktan korkarcasına hafif hafif yedirmeye başladı Burak’ın karnına. Adam Ahmet’in parmak uçları tenine değdiğinde kasılıp kalsa da Ahmet özenle kremi onun tenine yedirip karıncalanan parmaklarını yanındaki peçeteye sildi.
“Ne oldu anlatır mısın Burak?”
“Mahalledeki bir kavgaya karıştım işte, elemanları ayırayım derken oldu,” dedi Burak gözlerini kaçırarak.
“Yalan söyleyemediğini biliyorsun değil mi?” dedi Ahmet. Üzerini giyinmeyi kremin biraz daha teninde emilmesi için erteleyen adamın gövdesine bakmadan bakışlarını yüzünde sabit tutmaya çalışarak. Ama hatırlatmakta fayda vardı ki Ahmet bunca zaman hiçbir şey için bu kadar zorlanmamıştı şu hayatta!
“Sen de inanmış gibi yap o zaman.”
“Anlatmak istemiyor musun bana?”
Burak, “İstiyorum,” dedi kafasını koltuğun arkasına yaslayıp gözlerini kapatarak, “Ama bugün değil. Sadece yanında nefes almaya geldim bugün.”
Ahmet, kafasını arkaya yaslamış, üzeri çıplak adamın belirgin adem elmasına bakarken yutkundu, çok güzel adamdı ama yüzündeki, karnındaki yaralar canını sıkmış, ne olduğunu anlatmak istemeyen adamı da sıkıştırmadan anlayışla ve sabırla beklemek istiyordu sadece. O gelmeden kafasında türlü senaryolar kurduğundan çokça da mahcuptu içten içe çocuk.
Burak gözlerini açıp Ahmet’e baktığında çocuğun kocaman gözleriyle çipil çipil onu izlediğini gördü. Gülümseyerek, “Bakma öyle, anlatacağım. Sadece-” dedi bıkkın bir nefes vererek.
Ahmet adama doğru yaklaşıp gözlerini ona dikerek, “Sadece?” diye sordu.
“Dün bir bugün iki, bok gibi hayatımla seni sıkmak için çok erken Ahmet. Daha bana evet bile diyeceğin meçhul,” dedi.
“Sevmedim bunu,” dedi Ahmet dürüstçe.
“Neyi?” diyerek aniden doğruldu Burak. Ahmet, bir şeyi sevmediyse Burak için orada sıkıntı vardı.
“Bana bu şekilde yaklaşmanı. Ben kırılacak bir eşya değilim Burak ya da narin bir cam parçası. Benimle bir yolda yürümek istiyorsan her anlamda bana dayanmalısın ki ben sana destek olabileyim. Sıkmak kelimesi aramıza bir kere girerse ben de aynısı düşünür, senin yanında rahat olamam. O beklediğin evet de kalpten gelmez o zaman.”
Burak, sadece Ahmet’i çıplak göğsüne çekip burnunu çocuğun saçlarına daldırdı nefes alabildiğini hissetmek ister gibi. Asıl ağrı da sancı da vücudundakiler değil, bu aylar önce istilacı gibi sol yanına izinsiz kurulan kızılın yokluğu olurdu ancak. Aralık mağduruydu Burak, Aralık ayının ortasında bir gün gördüğü çocuk içindeki izdihamın hem devası hem de sebebiydi sanki.
Sessizce elini onun çıplak karnına yarasını incitmek istemez gibi koyan çocuk yaralarının sebebinin onun öz babası olduğunu bilse yine üzerine devrile devrile ona adım adım gelir miydi acaba?
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙