Bölüm 12: Kopuşlar Acı Verir

✨✨

“Çok güzel değil mi gençler burası?”

“Gerçekten harika Aycan, birazdan da şu dağlardaki çalılıklardan küçük meyveler toplar sonra da onlardan marmelat yaparız. Ömer benim saçımı örerken de hep birlikte ekmek üzeri marmelat yer, İzmir Marşı söyleriz.”

Aycan bana gözlerini kısarak bakıp, “Selim! Dalga geçme. Temiz hava alalım istedim, yanıyor İstanbul baksana. Yürüyüş bize çok iyi gelecek,” dedi sevinçle. Gözlerini kıstığı zaman burnu yukarı doğru kalkıyor, bu da onun yüzünün mümkünmüş gibi daha da sevimli görünmesine neden oluyordu.

Bir yandan da Ömer’in koluna girmiş etrafta gördüğü ilginç şeyleri bize sanki görmüyormuşuz gibi neşeyle anlatıyor, başındaki şapkasının altından dağılan siyah, bukle bukle saçlarıyla onun yanında o kadar güzel duruyordu ki, güzelliğinden gözleri kamaşıyordu insanın.

İkisini birlikte görmemek için buraya gelmek istememiş, cebimde ne kadar bahane varsa hepsini sıralamıştım, bu sabah bile. Ama Ömer bende olduğunu iddia ettiği göçmen inadından katbekat fazla ısrarıyla benim hayırımı cevap olarak kabul etmemiş, işin içine Aycan’ı da katarak resmen sürüklemişlerdi beni buraya kadar.

Bok vardı ikisinin kol kola yürüyüşünü izliyordum. İkisi de süper insanlar olduğu için kime kızacağımı da bulamıyordum ki siktiğimin yerinde. Yine kendime kızdım, böylesi daha kolaydı her zaman.

Sessizce yanlarında yürürken çam ağaçlarının altında sakin bir yer bulan Aycan, “Şuradaki masaya oturalım, hadi,” diyerek kafamızı sabah sabah neşesiyle sikmek ister gibi heyecanla oraya doğru ilerledi. Onun yürüyüşünü izlerken bu kadar küfür benim için bile fazla diye düşündüm bir anlığına.

O, biraz daha hızlı olduğundan çoktan masanın üzerini getirdikleriyle donatmaya başlamışken Ömer dibimde bitti. “Yüzün gülsün mavi boncuğum biraz.”

“Sabah sabah sevgilinle tepeme üşüşmesen uyurken gülümseyebilirdim sayın sikik,” dedim sinirle.

“Lan zaten senin kahve merakın yüzünden geç kaldık, daha erken gelmeliydik. Sıcak ağzımıza sıçacak.”

“Hadi lan, ilerle şöyle bakayım endamını görelim hadi.”

Önümde kalçasını kıvıra kıvıra elini beline atarak manken gibi yürüyünce dayanamayıp bir kahkaha attım. Aycan’a bakıp, “Şuna bak, Jennerlardan Ömer mübarek,” diye seslenince Aycan da gülüp, “Delisiniz siz,” dedi.

Modum da neşem de aniden yükselirken ikisinin olduğu tarafa hızla adımlayıp neler getirdiklerine merakla baktım. Ben son dakikaya kadar buraya gelmeme konusunda kararlı olduğumdan hiçbir şey hazırlamamıştım. Ama karşımdaki ısrarcı ikili sayesinde kendimi yataktan kazıyarak kahvemi bile zar zor içip de gidebilmiştim yanlarına.

“Bak, Ömer sana ne aldı?” dedi Aycan.

Merakla elindeki ağzı kapaklı kaba baktığımda kabın içinde küçük küçük salatalıklar olduğunu gördüm. Çok severdim salatalığı ama her seferinde küçük, sert olanlarını yemek ister, bir oturuşta kilolarca bitirerek herkesi şaşırtırdım. Şimdiyse yıkanmış ve sıra sıra dizilmiş salatalıkları ne ara aldıklarına ben şaşırıyordum.

Aycan bana güzel gülümsemelerinden birini yollarken, “Kaç yer gezdik bir bilsen Selim. Senin sevdiğin gibi salatalık bulabilmek için semt pazarına bile uğradık sabahın köründe,” dedi.

Ben karşımdaki ikilinin iyiliği altında ezilirken dudaklarımı büzüp, “Ben de mal gibi elimi kolumu sallaya sallaya geldim,” dedim mahcubiyetle.

“Geldin ya, önemli olan o.”

Gözlerim tebessümle bizi izleyen Ömer’e kayınca ne yapacağımı bilemez şekilde çocukluğumuzda olduğu gibi ona bir dil çıkarıp masanın tam yanındaki taştan yapılma oturaklara oturacaktım ki Ömer, “Oturma sakın,” dedi.

Ben birden gelen sesle olduğum yerde durunca, “Selim taşa oturma,” deyip yanında evden düşünüp de getirdiği, benim de yazları ona kalmaya gittiğimde üzerime aldığım ince örtüyü tam oturacağım yere iki kat yapıp da serdi.

Daha sonra Aycan’a baktı. “Çok çabuk üşütür, boyuna posuna bakma sen bunun. Küçükken haftalarca hasta yatardı.”

Bazı insanlar sizi iyi oluşlarıyla ezerdi. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Ben karşımdaki ikilinin beni hak etmediğim bir yere koyuşlarına karşı kendimi duygusuz ve bomboş hissederken aklım paramparça olan vicdanımın kırıntılarıyla doldu aniden. Ne biçim adamdım ben? Biri canım dediğim adam diğeri onun aşık olduğu kadın, ikisi de beni düşünürken ben Ömer için neler geçiriyordum yıllardır aklımdan.

Ömer’in bundan önceki kız arkadaşları çabuk gelip geçmişti. Onlara karşı içimde yıllardır büyüttüğüm aşkla vicdani bir sorumluluk hissetmez, daha doğrusu hissedecek vakti bulamazdım, bir an gelip geçtikleri için. 

Ama Aycan hem güzelliği hem de parlak göz bebeklerinden bile karşısındakine yansıyan temiz yüreğiyle kalıcı olacak gibiydi Ömer’in hayatında. Ben ikisinin beni iyi oluşlarıyla ezmelerine alışmalıydım sanırım. 

Hissettiğim, gözyaşlarımın akıp da bir okyanus olduğu yerde benim kafamı dik tutup da boğulmamaya çabalamamdı yalnızca. Ben bu iki güzel insan için bile suçluluk duymalıydım içten içe, aslında hiç olmaması gereken, birden kurak iklimlerimde yabani bir çiçek misali yeşeriveren duygularımdan sebep…

Ben düşüncelere daldığım sırada Ömer’in yüzüne kitlenip kaldığımın farkında bile değildim. Kafamı çevirdiğim an Aycan’ın bakışları art arda kırpışan kirpiklerinin arasından yüzümü turlayınca ona beceriksizce bir gülüş yollayıp, “Eyvallah kardeşim,” dedim Ömer’e hitaben.

Hâlâ Aycan’ın bakışlarının yüzümde gezindiğini hissettiğim ağırlıktan sezerken her zamanki korku yüreğimde peydâ oldu: ‘Ya anladıysa?’ Acaba daha fazla mı kardeşim demem gerekirdi Ömer’e? Sikik duygularım yüzünden onun en ufak hareketine düşüp üzerine adamın suratına daldığım için şimdi kalbim bir korkuyla boğazımda atıyordu. 

Bir cesaret yerime oturmadan önce Aycan’ın gözlerine bakmak için kafamı kaldırdığımda onun bana gülümseyerek baktığını gördüm. Ne düşünüyordu bilinmez ama kendi içerisinde bir karara varmış olacak ki bana bir göz kırpması göndererek yerine oturdu.

“Bak Selim patlıcanlı börek yaptım, bakalım sevecek misin?”

“Patlıcan yemez ki Selim,” dedi Ömer ona bakıp da tam yanına oturuyorken. “Patlıcanın saplarını yer ama. Küçükken sürekli benimle kavga ederdi o salak sapları yemek için.” 

“Bence benim böreklerimi sevecek. Sen de bayılacaksın, gerçi yolda üç beş tane götürdün ama,” dedi Aycan, Ömer’e ukalaca bir bakış atıp elindeki tabaktan bana yumuşacık olduğu belli olan börekleri uzatırken.

Normalde kendi yediklerim hariç yeni tatlara açık olmayan bünyemle kesinlikle tadına bakmazdım bu böreklerin ama Aycan’ın hevesle yüzüme bakıyor oluşundan sebep onu kırmak istemeyerek bir tane alıp ısırdım. 

Ağzımda dağılan yumuşacık böreğin tadı damağıma vurduğu an gözlerimi kapatıp ‘Nasıl bu kadar güzel?’ diye düşünürken Aycan’a teşekkür etmek için gözlerimi açtığım an Ömer’in yüzünde sevecen bir ifadeyle beni izlediğini gördüm, kafamı biraz sola çevirdiğim andaysa Aycan’ın da aynı şekilde onu…

Ağzımdaki börek boğazımdan güçlükle aşağı inerken, “Harika olmuş bu. Bayıldım,” dedim.

“Sırrımı veremem ama. Afiyet olsun, ne zaman isterseniz yaparım ben size.”

Ben birkaç börek sonrası ikisinin konuşmasını fırsat bilerek elimi salatalıkların olduğu kaba atıp tam önüme çekmiştim ki Ömer, yüzü Aycan’a dönük konuşurken elime vurup önüme patates salatasını itti. Her şekilde beni yakalıyor oluşuna hırsla bakarken kollarımı birbirine dolayıp inatla önüme koyduğu salatadan yemek istemeyerek sinirle etrafı izlemeye başladım.

Biraz zaman geçince Ömer’in dikkati tamamen dağılmışken Aycan dirseğinin kenarıyla salatalık kabını bana doğru itip dudaklarını da birbirine bastırdı. Bu hareketi gülmemek için yaptığını anlayınca onun yerine ben gülümseyip salatalıklarımı kucağıma saklayıp çaktırmadan art arda yemeye başladım. Fena bir gün olmuyordu, en azından düşündüğüm kadar kötü geçmemişti şimdiye kadar.

Ben sessizce onların Aycan’ın tanımadığım bir arkadaşı hakkında konuşmalarını dinlerken salatalıklarımın da yarısını bitirmiştim ki Ömer bana doğru bakışlarını çevirip, “Ne ara aldın sen onları lan?” dedi.

“Çemkirme lan bana, önünden ye karışma.”

“Karnın ağrırsa sorarım sana.”

“Peki anne,” dedim yüzüne tip tip bakıp. Bazen bana karşı olan korumacı tavırlarını da onunla birlikte üst üste koyup sikmek istiyordum, deli ediyordu beni.

“Ben varım diye küfür edemiyorsun değil mi?” dedi Aycan kıkırdayarak.

“Nereden anladın?”

“Sinirden yüzün kızardı, içinde patladı resmen.”

Çok güzel gülüyordu. O güldüğünde bembeyaz düzgün dişleri ortaya seriliyor, hafif yuvarlak yüzü yanaklarında toplanıyor, sağ yanağındaki kocaman gamzesi belirginleşiyor ona çocuksu bir hava katıyordu. “Ama tutma kendini, ben duymuyorum.”

Aycan’dan aldığım gazla, “Senin anaç duygularını var ya Ömer-” dedim. “Gerisini sen anla.”

Ömer, burnunu kıvırıp beni sallamazken Aycan yüzündeki gülümsemenin son kırıntılarıyla, “Doyduysanız biraz yürüyüş yapalım mı? Yedim hamurları her yanım şişecek,” dedi üzgün gözlerle göbeğine bakarken.

“Fıstık gibisin kızım, neren şişecek sanki?”

“Öyle deme Ömer, dikkat etmezsem hemen kilo alıyorum. Küçükken çok tombiştim bir görseydiniz beni. Annem çikolataları saklardı benden resmen.”

“Çok mu tombiştin?” dedim ilgiyle. “Çok sevimlisindir kesin.”

“Keşke Selim keşke. Koşamazdım bile. Beden eğitimi dersinde takla atamadığım için hoca tüm sınıfın önünde rezil etmişti beni. Öyle bir travma bıraktı ki o olay bende, sanki azıcık fazla yesem hemen kilo alacak gibi hissediyorum.”

Sözlerine şaşırdım. O kadar öz güvenli duruyordu ki uzaktan, onun da bir şekilde kilo bile olsa bir yerden yarasının olması insanlara karşı başlattığım önyargıyı gözlerimin önüne serdi. Bana kalsa Aycan’ın her şeyi tastamamdı, Ömer’i de vardı. Daha ne olabilirdi ki?

“Çok güzelsin, o hocan da yarak yesin.”

Sonra söylediğim sözlerin farkına varıp mahcubiyetle, “Özür dilerim,” dedim. Aycan gülümseyerek ‘Önemli değil’ anlamında elini sallarken ben hızla gözlerimi Ömer’den tarafa çevirdim. Kız arkadaşının yanında uygunsuz konuştuğum için onu rahatsız etmekten korkar gibi gözlerinin içine bakarken onun yalnızca bana bakarak gülümsediğini görünce içim rahatladı.

“Biraz ağzım bozuk da.”

“Biraz mı?” dedi Ömer inanamaz gibi.

Ben yeniden bakışlarımı Aycan’ın yüzüne çevirip, “Kendisi peri padişahı çünkü. Senin yanında nasıl bilmem ama benim yanımda maşallah yedi düveli kalaylar bu,” dedim.

Ömer, beni sallamayıp küçük küçük böldüğü ekmekleri kuşlara vermeye diğer tarafa giderken Aycan bana bakıp, “Benim yanımda nasıl ben de bilmiyorum Selim. Biz çok görüşmüyoruz,” dedi tam gözlerimin içine bakarken.

“Bu ara okul iş derken yoğundu. Okul bitti, sık sık sana vakit ayıracaktır,” dedim hiçbir şey yokmuş gibi ama aslında çok şeyin varlığını bilir bir şekilde kendime yabancı davranırken. 

“Bakalım Selim.” Ne demek istediğini anlamasam da o bana bakıp, “Biliyor musun?” diyerek göz kırptı. “Bazen güçlü bir akıntıya karşı yüzerken birden kendini aynı akıntıya bırakman gerekir Selim. Çok zor gibi görünen şeyler aslında kolaydır. İnsan kendine yük almayı seviyor nedense. Ben sevmem ama. Bana göre her şey basittir, altında bir neden aramam. Olmuyorsa belki daha iyisi olacağından olmaz, belki de sadece olmaması gerektiğinden olmaz ama benim illa bir sebebe ihtiyacım yok. Üçüncü bir göz iyidir, insanın kör olduğu her şeyi çırılçıplak görür. Önce kendi beynindeki gürültüden kaçmalı Selim; dışarıdan kendine, hayatına bakmalı. Gerisi kolay.”

Ben sözlerinden çıkarmam gerekenin ne olduğunu anlamazken yanımıza gelen Ömer, “Hadi bakalım gençler,” dedi.

Aycan, bana son bir bakış atıp etrafı toparlamaya başlamışken hayvanlık yapıp da elim kolum boş geldiğim için hemen hızla ayağa fırlayıp en azından toparlamaya yardımcı olmak adına etrafta kalan şeyleri Aycan’ın gerçekten de getirdiği ama pembe olmayan hasırdan piknik sepetinin içine koymaya başladım.

“Sepet burada kalsın yürüyüşümüzden sonra alırız.” 

“Olur.”

Bana dakikalar önce beynindeki gürültüden kaç diyen kızı bir türlü dinlemeyen benliğimle ne demek istediğini çözmeye çalışırken ikisinin girdiği yeni bir sohbeti fark bile edemedim. Aklım, onun benim Ömer’e olan duygularımı anlayıp anlamadığını sorgulayıp bana bir türlü rahat vermiyordu ki. Gelmemeliydim buraya, hatta mümkünse ikisiyle çok da vakit geçirmemeliydim. Ama en başta Ömer’e hayır demeyi öğrenmeliydim belki de…

Beynim kafatasımdan çıkacakmış gibi ağrırken birden kolumda bir dokunuş hissettim. Aycan, bir kolunu benim kolumdan diğerini de Ömer’in kolundan geçirmiş ortamızda yürürken bıcır bıcır, “Değil mi Selim?” diyerek beni de olan sohbetin içine çekmeye çalışıyordu sanki. Anlamadım. 

“Konuyu kaçırdım, pardon.”

“Pasaport, vize harçlarına da zam geldi, ağzımıza sıçtılar yine diyorum.”

“Yani. Benim yurt dışına dair pek hevesim olmadığı için.”

“Ben çok istiyorum,” dedi Aycan. İkimizin kolunda sakin sakin yürürken, “Avustralya,” diye de ekledi. “Okul biter bitmez teyzemin yanına gideceğim, çalışmak için. Lisede bunun için aylarca İngilizce çalıştım.”

Aycan, hayallerini anlatırken ben göz ucuyla Ömer’e baktım. Yüzündeki tebessümle Aycan’ı dinliyor, cesaretlendirecek sözlerle onun her şeyi başarabileceği konusunda yine ona destek veriyordu. İnsan sevgilisinin bu kadar uzağa gitmesine neden kayıtsız kalırdı ki?

Sonra aklıma gelen şeyle yutkundum. Ömer’le hiç uzun uzadıya gelecek planlarımızı konuşmamıştık ki biz. Belki o da Aycan’la birlikte giderdi, sonuçta onu buraya bağlayan bir şey yoktu ki. 

Onu bir gün bile göremeyecek olmamın verdiği düşünceyle yeniden kuruyan boğazımı rahatlatmak için yutkundum. Ruhumun bedeli onun ruhunun bedeli miydi? Bu muydu bana ana rahminde yazılan sikik kader? Daha ortada bir şey yokken onun suskunluğunu belki de yanlış yorumlayarak her bir parçası kalbimin evi olan adamın yokluğunun düşüncesi tüm iç organlarımın düğümlenmesine yol açtı. 

Daha birkaç saat önce iyi ki geldim diyerek yükselen modumun anında düşmesiyle dişlerimi dudaklarıma geçirip tamamen kendimi sohbetten soyutlayarak beni hiçbir zaman bırakmayan karanlığıma çekildim, yeniden. 

Tam o anda telefonum titreyince dönen muhabbetten sıyrılmak için güzel bir bahane olduğunu düşünüp cebimdeki telefonu çıkardım. İsmi bile içimde parçalanan şeylerin yeniden, zayıf da olsa birleşmesine sebep olan adamın aradığını görünce, “Arkadaş arıyor, ben yetişirim size,” deyip ikisinin de anlamayan bakışlarıyla birlikte biraz geride kalarak, “Efendim?” dedim.

“Yine çok kibarız.”

“Dediğim gibi sana özel.”

“Nasılsın?”

“Sikilmiş gibi, sen?”

Büyülü sesi kulaklarımı kutsarken bir kahkaha attı. “Nedir bu sikmek sikilmekle derdimiz bizim?” diye sordu.

“Bilmem ki? Ama ne zaman üzgün olsam hissedip arıyorsun. Bence ondan.”

“Sen ne zaman üzgün olsan sanki benim de kalbim ağrıyor mavi.”

“Neden bana mavi diyorsun?”

“Gözlerin yüzünden tabii ki. Çok basit değil mi?”

“Bilmem? Seninle her şey basit gibi aslında.”

“Belki de sen zorlaştırıyorsun her şeyi, olamaz mı?” diye sordu. Arkadan gelen çakmağın sesini duyunca şaşırdım.

“Sen sigara mı içiyorsun?”

“Bazen. Herkesin arkadaşa ihtiyacı vardır.”

“Ben varım ya.”

“Mesajlarıma dönmeyen, benimle bir daha buluşmayan biri mi?” dedi kırık sesiyle. “Sanırım sen de sikip gidenlerdensin Selim.”

“Saçmalama!” dedim panikle.

“Şaka yaptım. Ben kendi yaramı seviyorum merak etme. Sen kendine bak.”

“Hep ben anlatıyorum, sen neden anlatmıyorsun?” diye sordum gözümün önünde fısır fısır konuşan ikiliye bakışlarımı dikip.

“Ne anlatabilirim ki? Ben de herkes gibiyim Selim. Kimse kendinden başka yere gidemiyor, ben de kendime hapsoldum.”

“Sen herkes gibi değilsin Mikail,” dedim kalbimden gelen bir sesle. “Sen herkesten güzelsin, bunu bilmen gerek.”

“Öyle olsaydı bomboş varlığımın içinde dopdolu bir yoklukla sıkışmazdım Selim. Kendini kandırma, sen de bana katlanamadın.”

 “Buluşalım bugün? Sana geleyim? Sadece sohbet ederiz, ister misin?”

“Çok isterim ama ev arkadaşım birini getirecek, rahat edemeyiz. Yarın buluşalım sahilde. Denizi severim, masmavi.”

“Gece karanlıkta simsiyah olur ama.”

“Ben onu öyle de severim Selim, her rengiyle.”

“Tamam, yarın akşam iki kişilik partimize davetlisiniz Mikail Bey.”

“Üçüncü olmamalı zaten Selim, bizim oyunumuz hep iki kişilik.”

Yüzümdeki gülümsemeyle birlikte telefonu kapatınca az önce dert ettiğim her şeyin birden göğsümden kuş gibi uçtuğunu hissettim. Her bir duygum yeniden geriye çekilmiş, tüm benliğimi yalnızca yarın akşam Mikail’le buluşacağım için çocuksu bir heyecan kaplamıştı.

Kalabalıklar içerisinde gizlediğim her şeyin karanlıklarda üzerime yıkılmasını kabullenir gibi bana gülümseyerek bakan ikilinin yanına doğru adımladım, içimdeki heyecanla.

Melek addettiğim adamı yeniden göreceğim, bir gece bile olsa yeniden sadece kendim gibi olabileceğim için çokça mutlu her bir zerrem onunla doluyken bana olduğundan daha başka bakan bir çift ela gözü bile fark edememiştim, aslında hiçbir şeyin farkında olmadığımdan habersiz…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
hewgeso
hewgeso
30 gün önce

aycanı da çok seviyorum. AYCANIM♥️♥️♥️♥️♥️

Scroll to Top