Bölüm 12: Odin ve Muninn


“Seneler, seneler evveldi;

Bir deniz ülkesinde yaşayan bir kız vardı,

bileceksiniz.”

✨✨

“Sen de bir şey söylesene Mert?”

Mert, Mine’nin sesini duyduğunda masasının üzerinden başını kaldırıp kadına anlamadığını belirten bir göz kıptı. ID kartını kaybetmişti ve ofise geldiğinden beri kartını arıyordu. Üstelik dağınık ya da sorumsuz biri değildi Mert. Kartı her daim montunun cebinde durur şirkete girdiğinde ya da oradan çıkar çıkmaz yeniden cebine koyardı.

Ama son günlerde aklı kahverengi gözlü bir adam tarafından istila edildiği için kartını kaybedecek kadar dağılmıştı demek. Mert bu durumdan hiç hoşlanmadığını düşündü. Bunca zamandır yaptıklarına ve yapacaklarına ev sahipliği eden zihnini kuşatan Barış’ı hayatından çıkarmalı, onunla görüşmemeliydi ama evren onunla dalga geçer gibi her tarafını onunla sarmalamaya başlamıştı çoktan.

Mert’in göğsünden geçen ve neredeyse doğumundan beri taşımak zorunda olduğu kalın zincirlere bir yenisi daha eklenmişti sanki. Bu yeni zinciri halihazırda zayıfken ve ona tam da alışmadığını düşünürken zincirini elleriyle koparıp ardında bırakması gerekiyordu, bunu o da biliyordu.

Dün ‘Arayacağım,’ dediği adamı kardeşiyle konuştuktan hemen sonra aramak istemesiyse göğsündeki Barış’a ait olan bu zincirin şimdiden onun hareket alanını kısıtladığının göstergesiydi. Bunu anlamasının üzerinden saatler geçmemişken kendi gibi davranmayarak ID kartını kaybetmesiyse hayatındaki onca tehlike arasından en ölümcül olanının Barış olmak üzere olduğuna işaretti.

Nedense zaafı olmuştu kumral adam onun. Yılbaşı gecesi belki de eline geçebilecek binde bir fırsatı tepmişti. Oysa o, usta bir kumarbaz edasıyla sanki bir kart oyunu oynuyormuş gibi tüm hamlelerini yola çıkmadan çok önce tek tek belirlemişti. Oyunu oynadığı kişiler ülkenin en iyi kumarbazları da olsa Mert, herkesin çıkarımlarının doğruluğuna bel bağladığı o masaya gözlemlerinin niteliğine olan güveniyle oturmuş, ona bakanların yalnızca güzel bir suret gördüğü bedeninin içinde saklanan zekasıyla her şeyi ince ince hesaplamıştı.

Ta ki birinin zekasının arkasına saklanan büyülü kıkırtılarını duyana kadar. O ses kendisi gibi birini nasıl etkileyebilmişti de Mert, bir bakanın belki de bir daha dönüp bakmayacağı bir adamın hüzünlü gözleri yüzünden silinen gülüşleriyle eline geçen bir fırsatı tepebilmişti. Nasıl bu kadar aptal olduğunu kafasında evirip çevirirken bir yandan da gerekirse bundan sonra başka bir hacker ile anlaşabileceğini hatırına getiriyor ama konunun çoktan amacından saptığını da iliklerine kadar hissediyordu.

Adamın ona aldığı hediyeleri gördüğü an oradan uzaklaşmalı, bir daha onunla bırak yüz yüze gelmeyi adını bile anmamalıydı. Tüm bunları da kaçıncı kez düşündüğünü yeniden fark etti Mert. Ondan uzak durması gerektiğini, onun yanına gittiğinde zihninin bulandığını kendisine pek çok kez hatırlatmasına rağmen pratikte bunu başaramayacak kadar güçsüz, çaresiz biri gibi görünüyor olması da ayrı bir ironiydi.

Gerçek her daim bir kuyunun dibinde, birilerin büyülü şekilde ona ulaşmasını beklerken derinlerde yatan bir güçlükle durmuyordu ki. Gerçek bu kez kuyudaki suyun üzerinde salınıyordu ama Mert, sanki o gerçekliğin aradığı yerde değil de en saklıda olduğunu düşünerek kendisini kandırıyordu. İşte böyle bir anda o, onu zekasıyla, kocaman kahverengi gözleriyle, gülüşüyle, hatta burnunun üzerindeki o aptal hızmasıyla bile etkileyen adam tarafından kuşatılmıştı, hem de onu küçümsediği tüm o anların aksine…

Adam onu kuşatmak istemiyordu üstelik. Kuşatmak istememesine rağmen Mert onu bırakmak istemez gibi tutunuyordu sanki ona. ‘Asla tutmaya çalışmamakla sımsıkı tutuyorum seni…*’ Bu cümleydi Barış’ın onda yarattığı tüm etkinin özeti. Tıpkı Barış gibiydi cümle de… Yalın, sade ama okumayı bilen gözlerin derin mana bulacağı cinstendi.

“Ohoo daldı,” diyen sinir bozucu sesi duydu. “Senden sonra partide çok eğlendik, kaçırdın.”

Mert, yılbaşı masasında Volkan’a yağ çekmek isteyen, adını hatırlamadığı adamın sesini duyduğu an daldığı yerden yüzeye çıktı. Aklı yapacaklarıyla o kadar bulanıktı ki bu yola girerken Barış gibi birinin onun dümdüz yolunu çetrefilli hale getireceğinden habersiz olduğundan şimdilerde yaşamak zorunda olduklarıyla zorlanıyordu, hem de kalbinin olmadığını iddia ettiği zamanlarda.

“Ne mutlu size,” diyerek çekmecelerini yeniden karıştırmaya başladı.

Mine onun hararetle bir şeyler aradığını görünce, “Ne arıyorsun?” diye sordu.

ID kartımı bulamıyorum. Evde bıraktım sanırım.”

“Ekip yeniden çıkarır,” diyen Mine’nin sözünün hemen akabinde partideki eleman oturduğu masasının üzerinden atladı. “Cezası var ama. Hem de çok ucuz değil.”

“Eyvallah.”

“Şimdi aramızdaysan öğle arası sohbetimizin konusuna seni de dahil etmek isterim Mert,” diyen Mine’nin sözleri biter bitmez mutfakta çalışan kadın hepsine birer kahve uzatmaya başladı. Mert kadına bakıp, “Bana da mı yaptınız? Elinize sağlık,” dediği an ortamdaki tüm kafalar onun olduğu tarafa çevrildi. Bunca zaman doğru düzgün bir ‘günaydın’ bile demeyen adamın bu kibar tutumu haliyle tüm çalışanlar arasında şaşkınlığa neden olmuştu.

Yalnızca Mine, Mert’in bu tutumuna şaşırmayarak, “İlk kez bir öğle arasında ofistesin,” dedi. “Biz de matriyarkinin mantıklı olup olmadığını konuşuyorduk. Senin fikirlerini de merak ediyorum.”

Mert, yine gram ilgisini çekmeyen ama beyaz yakalıların konuştuklarında kendilerini sosyolog zannettikleri konulardan birinin içine çekilmek üzere olduğunu anlayınca kahvesinden bir yudum alıp boş boş Mine’nin suratına baktı. “Fikrimi neden merak ediyorsun?”

“Bu kadar eril dilin arasında beni yalnız bırakmayacağını düşünüyorum da ondan,” dedi kadın samimi bir gülüşle.

Aklı çok da yerinde olmayan Mert, bir bahane bulup sohbetten sıyrılmayı kafasında tasarlarken Enver lafa atılarak, “Nükleer aile için bile bu söylediğin uygun değil Mine,” dedi. “Kadının ve erkeğin belli görevleri vardır ve buna uygun şekilde hareket etmemek toplumun en küçük yapı taşından itibaren çözülmelere neden olur.”

“Nükleer aile ne amına koyayım?” diyerek mırıldanan Mert, daha dün sabah bu adamı anlatarak güldürdüğü Barış’ı düşündü.

Çekirdek aile yerine nükleer aile deyişini duysa daha fazla kahkaha atacağı anlar aklında dolandı sebepsizce. Daha sonra bu olayda bile aklının Barış’a çekildiğini fark edince sinirle dudağının kenarını ısırdı. Yine düşünmemesi gereken şeyleri düşünüyor, aldığı kararların arkasında duramıyor oluşuyla kendisine kızıyordu.

Mine, ona diğerlerinden daha yakın durduğu için Mert’in sözlerini duyduğundan kıkırdadı. “Kadının ikincil cinsiyet olduğunu falan da düşünüyorsundur sen şimdi. Hatta ben burada çalıştığım için bir erkeğin evine ekmek götürmesini engelliyorum değil mi?”

“Tabii ki senin hakkında böyle bir şey düşünmüyorum ama yaradılışına ve fizyolojine uygun bir iş yapsan daha yerinde olurdu. İleride çok daha kan dondurucu davalar aldığında bu davalar senin narin yapına uymayacak ve bundan en çok da kuracağın ailen etkilenecek.”

“Hammurabi Kanunları’ndan sonra güncelleme gelmemiş sana galiba,” dedi Mert. Öğle arasını bu aptal muhabbetten bile aptal adamla geçirdiğine kendisi de inanamazken, “Kadın erkekten önce konuşamaz diyeceksin birazdan. Senin bu firmada ne işin var anlamadım?” diye sordu.

“Sen Volkan Bey’in kararlarını mı sorguluyorsun?”

Mert, adamın asıl amacını anlayınca ukala bir tavırla gülümsedi. “Sen yılbaşı akşamının intikamını mı almaya çalışıyorsun?”

“Estağfurullah Mert Bey. Babanızın kim olduğunu öğrenince şirketteki konumunuzu sorgulamak haddimiz değil.”

Mert, yüzündeki sinir bozucu gülümsemeyle birlikte adamın gözlerinin içine baktı. Her zamanki gibi kimseyle doğru düzgün konuşmadığı için ‘farklı’ addedilmiş ve onu araştırmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürmüştü. İnsanoğlu böyleydi işte. Nerede gizemli saydıkları birini görseler anında onun hakkında daha fazlasını bilmek istiyorlardı. Oysa Mert kimseyi umursamadığı için konuşmuyordu, özel olarak bir şeyler saklayacak kadar önemli değildi karşısındaki tipler. Ama hep olduğu gibi onun sınırlarını ihlal etme pahasına araştırılmıştı, hem de ona söz hakkı tanınmadan…

“Sınıf kini diyorsun? Babam eski bürokrat olduğu için buraya torpille girdiğimi düşünüyorsun elbette. Zekan konusunda da başka şeyler gibi yanılmadığımı açıkça görüyorum.”

Mine, dudaklarında asılı kalan sinsi gülümsemesiyle birlikte karşısında bir yere çaktırmadan bakarken diğer çalışanlardan bazıları ise adamın sözleri üzerine şaşırdı. Mert’i araştırmak aklına gelmeyenler elbette Mert’in babasının kim olduğunu bilmiyorlardı. Enver’in sözleri Volkan gibi birinin firmasında torpil yaptığı imasını da beraberinde getirmiş, bu sayede çalışarak, bileğinin hakkıyla o koltuklarda oturan ve yıllardır burada çalışmalarına rağmen Volkan’ın Mert’e güvendiği kadar güven sağlayamayanlar tarafından Mert’e olan düşmanlık biraz daha artmıştı.

“Enver, eşyalarını topla. Bundan sonra burada çalışmıyorsun.”

Volkan’ın buz gibi sesi büroda yankılanırken diğer çalışanlar anında sus pus olarak gözlerini bilgisayarlarının ekranlarına çevirdiler. Volkan sert bakışları eşliğinde yaslandığı kapıdan omzunu kaldırıp, “Mert, sen de odama,” dedi.

Onun orada olduğunu Mine’den başka kimse fark etmemiş, Volkan konuşmanın neredeyse başından beri olan kısmını duymuş ve gidişatı merak ederek bulunduğu köşeden müdahale etmeden sohbeti dinlemeye başlamıştı. Ta ki Enver’in sözlerini duyana kadar…

“Ve bir rakip daha elenir,” diyen Mine, Mert’e göz kırparak elindeki fincanla birlikte mutfağa doğru ilerledi. Mert bu kadını hafife almaması gerektiği elbette biliyordu ama kadın zekasının ne kadar ince çalıştığını, erkeklerin kılıçla fethetmeye çalıştıkları topraklara kadınların zekasıyla hüküm sürdüğü zamanları da düşünerek kadının arkasından saygıyla gülümsedi.

Etrafında çok kadın olmadığındandı belki bu tip bir savaşma şekli görmeyişi. Enver buradaki en eski çalışanlardan biriydi. Onun burada olması, Volkan’ın onu her ne olursa olsun Mine ve Mert’ten sonra tutması, Mine’nin adamı zayıf da olsa bir rakip olarak görmesine neden olmuş olmalıydı.

Üstelik Volkan, en son dava için fiziksel özellikleri ve ağzının iyi laf yapmasından ötürü Enver’den yardım istemeyi düşünüyordu. Bu da Enver’in başarılı olduğu takdirde sıralamada belki de Mine ve Mert’i geçeceğine işaretti. Ama Mine, elini kirletmeden Enver’den kurtulan olmasına rağmen şu an nefret dolu bakışların odağı Mert’ti. Volkan’ın odasına doğru yürüyen Mert yeniden ‘akıllıca’ diye düşündü. ‘Çok akıllıca.’

İçeri girdiğinde sert bakışlarını elindeki kadehte gezdiren adama doğru, “Torpil iması bu kadar mı sarstı sizi?” diye sordu.

Volkan, tamamen başka bir yere takıldığını belli etmek ister gibi oturduğu yerden bakışlarını elindeki kadehten Mert’in suratına çıkardı. “Babanın kim olduğunu bilmediğimi mi sanıyordun?”

“Bu mümkün mü sizce?” diye sordu Mert. “Babamı bir dönem, neredeyse tüm ülke tanıyorken.”

“Babanın kim olduğunu birkaç hafta önce dudağının kenarındaki yara izini bildiğim kadar biliyorum ben. Sadece sana söylemek yerine sessiz kalmayı seçtim. İnsanların beni hafife alıyor oluşu gerçekten hayret verici. Ben bunları bir önemi olmadığı için bahsetmeye değer görmedim. Sen fırıncının oğlu da olsan ben yine seni cesaretli duruşundan ötürü yanıma alırdım.”

Mert, söyleyecekleri yüzünden bu kez zorla gülümserken ‘aptal kumral’ diye düşündü içinden. Elindeki kartları değiştirerek yapacağı hamleleri bile etkiliyordu, hem de bu odada yokken bile. Yine de zihnindeki en eski fotoğraflardan birini gözünün önüne getirdi hızlıca. Daha sonra Ulvi’yi, Ege’yi… Kendisi yoktu aklında, yalnızca başkaları vardı ama bu bile yetecekti söyleyeceklerini tiksinmeden söylemesine, tıpkı adamın yanına girdiğinden beri olduğu gibi… Kural neyse ona göre oynamalıydı öyle değil mi?

“Teselli bekliyor gibisiniz,” diyerek adamın yanına doğru yaklaştı. Çalışma masasının ucuna oturup, “Sözcüklerle aram iyi değildir ama eylemlerimin yatıştırıcı olacağının garantisini verebilirim,” dedi.

“Sen ve Mine… Siz yok musunuz siz?” diyen Volkan gözlerini Mert’in güzel suratından çekmeden elindeki içkiden bir yudum aldı. “Bak nasıl da harcadı Enver’i.”

“Anladınız demek?”

“Beni çok hafife alıyorsunuz demiştim,” diyerek gülümsedi adam. “Kişisel hırsları bana ya da markama zarar vereceğinden yolladım Enver’i. Ağzı sıkı biri değil, özellikle de sinirlendiğinde. Yoksa bana torpil yapıyor iması sikimde bile olmaz. Ama son dava için onu kullanmayı planlıyordum, şimdi başka biri lazım olacak.”

Mert, duyduğu sözlerle adamın o kibar tavrını geride bıraktığını anlayınca onun kendisine düşündüğünden de hızlı alıştığını düşündü. Yüzündeki memnun ifadeyle Volkan’ın dudaklarına bakıp, “Küfür yakışıyormuş ağzınıza,” dedi.

“Başka yerlerde duy sen bir de.”

“Ben sizi centilmen sanıyordum.”

“Geldiğim yeri unutmadım ben Mert. Ben unutsam başkaları unutturmadı. Sıradan bir avukatken kendi ellerimle yarattım tüm bunları,” diyerek odasını gösterdi. “Mirasımın benden sonra hakkıyla devam ettirecek birilerine geçmesini istemek de en doğal hakkım. Bu noktada benim Huginn‘im ve Muninn‘im seninle Mine.”

“Kendinizi Odin mi addediyorsunuz?”

“Bu fazlaca kendini beğenmişlik olurdu.”

“Yakışırdı size Odin olmak. Ama dikkat edin, birileri de sizden bilgelik karşılığında sağ gözünüzü istemesin.”

“Öyle bir zaman gelmez de varsayalım ki geldi,” dedi adam öz güvenle. “Ben kuzgunlarımı boşuna yetiştirmiyorum. Beni korusunlar diye tüm çabam. Korurlar değil mi?” diye sordu Volkan.

Odin en çok Muninn‘i severmiş derler, belleğini tasvir ettiği için. Muninn kimse ona güvenin derim. Ya da çoktan seçtiyseniz bence bugün bir kez daha düşünün bunu. Örneğin, ben bir davayı şirkette en üstte kalmak ya da kişisel hırslarım için tehlikeye atmazdım. Elimde joker varsa ve hedefim as kartıysa jokerimi ası dürtmek için kullanır, sonra oyuna kaldığım yerden devam ederdim.”

Volkan gülümsedi. Eski dostunun aksine gözlerinde yanan alevlerden bile istediğini elde etmek için her şeyi yapacağı belli olan oğlu sanki kendisi için yetiştirilmiş gibiydi. Eskiden iş yaptığı adam daha sonra yaptıklarından duyduğu vicdan azabıyla birlikte kabuğuna çekilmiş, biri öz diğeri üvey olan oğluyla birlikte sakin bir hayat sürmeye başlamıştı. Volkan, Mert’le karşılaşana kadar bu durumu irdelememişti bile. Adamla zamanında ‘iş’ yapılmış, Volkan tıpkı karşısındaki genç adam gibi piyasada yeni yeni tanınırken bu iş sonucunda birden ülkenin en ünlü avukatlarından biri oluvermişti.

Mert’i adliyede gördüğü güne kadar eski dostunun varlığı çok da önemli değildi Volkan için. O gün, güvenilir kaynaklardan genç adamı araştırmalarını istemiş, eski arkadaşının oğlu olduğunu öğrenince de epey şaşırmıştı. Üstelik üvey oğlunu da sır gibi saklıyordu adam. İki oğlu da kayıtlarda öz olarak geçse de Volkan’ın derin araştırmaları sayesinde birinin üvey olduğu bilgisine ulaşabilmişti.

Bu da babasına olan benzerliği ile Mert olamayacağına göre, diğer sarışın olan olmalıydı. Eskiden babasına yardım ettiğini, onu nasıl bir cehennemden kurtardığını bilse Mert ona daha çok bağlanırdı aslında ama Volkan’ın gözlemlerine göre şu anda masasında oturan genç adam ona çoktan tapmaya başlamıştı bile, geçmişi kurcalamaya zaten çok da istekli değildi adam.

Belki Mert’in ona olan hayranlığının sebebi yarattığı markaydı. Volkan, Mert’in karışık sinyalleri yüzünden bulundukları durumdan tam olarak emin olamıyordu ama o da zaten geride bırakacağı tüm mirasının hak eden birine gitmesini istiyordu. Karşısındaki flörtöz genç ise Volkan’a hem gençlik bahşediyor hem de zekasıyla onu çokça eğlendiriyordu. Mine, bugün yaptığı atakla gözden düşse de Volkan onun da Mert kadar hırslı olduğunu bildiğinden gelecekte olan yarışın en çok kendisine yarayacağını ve bu yarışla daha çok eğleneceğini hissediyordu.

Tam o an Volkan’ın ağzından çıkacak kelimeler telefonun çalmasıyla birlikte kesildi. Mert, adamın ona attığı bakışlarla kendisinden memnun şekilde öylece otururken Volkan ahizeye doğru, “Öyle mi?” diye sordu. “İsmi neymiş?” Daha sonra bakışları Mert’e kayınca adamın boynundaki küçük morlukları seçti gözleri. Dudaklarını ısırarak Mert’in siyah gözlerine meydan okur gibi bakmayı sürdürüp, “Odama kadar eşlik edin lütfen,” dedi.

“Misafiriniz geliyor sanırım, ben çıkayım. Sohbetimize kaldığımız yerden daha sonra devam ederiz.”

“Çıkma. Gelen arkadaşınmış. Birlikte birer kahve içelim.”

Mert gelenin kim olduğunu soracakken Volkan’ın kapısı açıldı. Binanın güvenlik görevlisinin yanında, kapının girişinde mahcup bir ifade ile duran Barış, çekingence gülümseyerek, “Merhaba,” dedi.

Volkan ise karşısındaki orta boylu, kumral, sevimli adamı süzerken biraz önce Mert’in boynunda fark ettiği morlukların fazlasının onda olduğunu gördü. Montunu çıkarıp da buraya geldiği için taze olan izleri kolayca fark edebilmiş, ikilinin arasındaki dinamiği de kapının önünde duran adamın Mert’e attığı endişeli bakışlarla yakalayabilmişti.

“Hoş geldiniz,” diyerek ayaklandı Volkan. Karşısındaki adamın hâlâ mahcup bir ifade ile durduğunu görünce de gülümseyerek, “Mert, arkadaşına bir şey söyle. Biz burada adam mı yiyoruz sanki? Lütfen içeri gelin,” dedikten sonra Barış’ın elini sıkarak misafirperver bir tavırla göz kırptı.

Mert, saliselik zaman diliminde donup kalsa da beklenmeyen durumlar karşısında çok da tecrübesiz olmadığından hızlıca yüzünü toparlayıp Barış’a doğru dönerek, “Gelsene Barış,” dedi. “Volkan Bey ile tanışmak istiyordun zaten.”

“Davetsiz geldim, özür dilerim,” diyen Barış, Mert’in ona sinirlendiğini adamın yüzündeki ince mimik çizgilerinden anlasa da ‘Artık olan oldu,’ diye düşünerek kapıdan içeri girdi. “Mert bir şey unutmuş da, önemlidir diye getirdim.”

Volkan, “Mert’in arkadaşlarına kapımız daima açıktır. İstediğin zaman gelebilirsin. Ben Volkan bu arada, Mert bizi tanıştırmıyor ama isimlerimizi öğrenmiş olduk az önce,” diyerek Mert’e baktı. “Senden birer kahve yapmanı rica edebilir miyim Mert? Kadriye Hanım az önce çıktı sanıyorum. Arkadaşını güzel ağırlayalım.”

Duygularını saklama konusunda usta olan Mert ise aynı anlarda hayatında üçüncü kez rol yapmakta zorlandığı bu dakikaları nasıl atlatacağını düşünüyordu, üstelik kime sorulursa sorulsun bundan da kötü bir anı deneyimlediğini onaylayacakları diğer zamanları cebindeyken… Yeniden zihninin gerilerinden hatırına getirdikleriyle serinkanlı kalma çabasına girişerek, “Tabii,” dedi.

Barış ise öne atılarak, “Benim işe dönmem gerekiyor Volkan Bey,” dedikten sonra sıcacık bir gülümseme ile adama baktı. “Satış personeli olunca bir dakika bile geç kalma lüksünüz olmuyor.”

“Israr etsem Barış Bey size. Benimle bir kahve içmez misiniz?”

Mert’in sürekli kaşlarını çattığı için neredeyse mimik çizgilerinin yer edinmeye başladığı alnı yeniden belli belirsiz kırıştı. Karşısındaki adamın ikisini de izlediğini, onun nasıl bir avcı olduğunu iyi bildiğinden en ufak hareketiyle duygularını sızdıracağını bildiği bedeninin otokontrolünü sağlamaya çalıştı, zorlukla.

“Çok kısa kalayım o zaman.”

Volkan, Barış’a oturması için masasının önündeki koltukları gösterdi. Bunu yaparken biraz daha yaklaştığı adamın boynundaki morlukları yeniden görünce Barış’ın arkasında duran Mert’e muzip bir ifade ile baktı. Yeni tanıştığı adam güzel bir adamdı.

Narin yapısı, koyu kahverengi, alnına serbestçe dökülen hafif dalgalı tutamları ve gözlüğünün arkasına saklansa da onun hemen fark ettiği sık ve uzun kirpiklerinin süslediği büyük gözleri ile gerçekten sıradan gibi duran ama sıra dışı bir sanat eseri misaliydi. Volkan gibi sanat eserlerine düşkün bir adamın gözünden bakıldığında Barış’ın tasviri tamamen buydu.

Yine de kendisine gülümseyerek bakan adamın pek de Mert’in kalemi gibi durmuyor olduğunu düşündü. Böylesi narin, sakin ve güler yüzlü bir adamın Mert gibi doyumsuz, sert ve baskın biriyle nasıl yan yana geldiğini merak etti. İkilinin bedenlerindeki izlerle bile gecelerinin vahşi geçtiğini anlayabiliyordu Volkan. Üstelik tek gecelik de değildi belli ki bu macera. Yoksa bu adam onun iş yerini bulup da gelemezdi ona göre.

Volkan ve Barış sohbete başladıklarında Mert, hızlı adımlarla odadan çıkıp küçük mutfağa doğru ilerledi. Kapıdan çıkar çıkmaz derince bir nefes verip tüm vücudunu saran sinir, öfke, endişe karışımı adrenalinin kanıyla birlikte nasıl da damarlarında dolaştığını hissetti. O küçük burnunu her yere sokan aptal adamla işinin bitmesi gerektiği tam da şu an kesinleşmişti. Kendisinden habersiz iş yerini bulup da gelecek kadar onun çizdiği sınırlara riayet etmemesinin cezası buydu.

Başkası olsa belki umursamazdı ama umursuyordu işte. Birkaç kaşık kahveyi makineye koyarken şu an yalnız olan ikiliden birinin diğeri hakkında neler öğreniyor olabileceğini düşündü, endişeyle. Barış’ı buradan çıkarıp bundan sonra onunla bir daha görüşmeyeceğini söyleyeceği anları kafasında tasarlarken damağında beliren acı tadı duyumsadı Mert. Aklına o an ne yardım etmesi gereken çocuk geldi ne de iradesinin sağlamlığını test eden Barış. Aklında yalnızca ondan kurtulmak vardı, haftalar önce yapması gerektiği şekilde…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 2 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top