Bölüm 12: Yaktın Beni Mustafa

✨✨

İçinin sıkıntısını biraz da olsa alıp götürsün isteyerek vanilyalı mumlarını yakmış, yattığı yerde mis kokuyu soluyarak tavanı izliyordu. Hayatında belki de ilk kez şımarık bir çocuk gibi ayaklarını yere vurup kollarını önünde birleştirerek, ‘İstemiyorum işte gitmesin!’ diyebilmeyi diliyordu içinden.

Ama yapamazdı işte… ‘Aşk biraz da bencilliktir.’ diyen herkesin amına koyardı da yine de yapamazdı. Biraz olsun kendisine öz güveni gelecekse, o güzel yüzü gülüp az da olsa kendisinin ne kadar eşsiz olduğunu anlayacaksa Mustafa, Ayaz onu özlemeye razı gelir, yine de tek kelime etmezdi.

Yine de içi içini yiyordu. En az on beş gün yanında olmayacaktı Mustafa, çok uzundu. Her gün onun kıkırdamasını duymaya alışmış kulakları, utanınca gülüşünü bastırmak için alt dudağını ısırışını gören gözleri, motorun üzerindeyken karnında birleşen ellerini hisseden teni… Hepsi şimdi birleşmiş, daha o gitmeden çığlık çığlığa yoksunluk sendromuna girmiş bir eroin bağımlısı gibi titremesine neden oluyor, bir doz Mustafa alamayacak olmanın verdiği buruk hisle sarsılıyordu sanki.

Zihnini yoran düşüncelerle birlikte kokunun kaynağına biraz daha yaklaşabilmek için yana doğru döndü. Mustafa burada olmadığı süre boyunca vanilyalı şeylere bağımlılık geliştirecekti belli ki. Başucundaki komodinin üzerinde duran mumları izleyerek özlemle iç çektiği sırada odanın kapısı açıldı.

“Yirmi yaşında aşk acısı mı çekiyorsun?”

“Aşk acısının yaşı mı olur anne?”

“Ne bileyim? Ama yirmi yaş iste ve al yaşı, neden böyle üzgünsün? Geldiğinden beri kapadın kendini. Acayip bir de fantezi geliştirdin. Mum koklamak ne?”

Ayaz oflayarak doğruldu yataktan. “Onun gibi kokuyor.”

“Feleğini şaşırttı çocuk senin. Çok merak ediyorum kim bu?”

“Mustafa,” dedi sadece. Dilinden ismi bir dua gibi döküldü sanki. Keşke bir büyü olsaydı da ağzından her Mustafa ismi çıktığında o yanında belirseydi.

“İsmi güzelmiş.”

“Kendisi de çok güzel, görsen.”

Zeynep sitemle, “Görsem artık o zaman,” dedi.

“Büyük benden.”

“Yani?”

“On üç yaş.”

“Seda Sayan da yedi kez evlendi, çoğu kendisinden küçük. Yaş sadece bir sayı oğluşum,” dedi kadın. Daha sonra yüzüne mağrur bir ifade kondurarak Ayaz’ın gözlerinin içine baktı. “Bak bana, kırk beşimde yirmiliklere taş çıkarırım. Sayılardan önce kalbine bak. Seni yarı yolda bırakır mı? Seni güzel sever mi? Elinden tuttuğunda sonuna kadar yanında olur mu? En önemlisi, her dakika seninle olduğunda sıkılır mı? Kahkahalarınız ilk günkü gibi taze olur mu? Falan filan işte. Gerisi boş.”

“Bilmiyorum ki annem. Beni sever mi onu da bilmiyorum. Kendisini sevmeyi öğrenememiş insan başkasını sever mi?”

Zeynep yavaşça yatağa, oğlunun yanına oturdu. Ayaz’ın içinden çıkamadığı bu durumda biraz desteğe ihtiyacı vardı belli ki. “Sever,” dedi. “Kendisini sevmese bile kendinden çok başkasını sever. O başkasının çok iyi düşünmesi gerekir ama. ‘Ben ne kadar sabırlıyım? Kendine bile güvenmeyen biriyle olacak kadar güçlü müyüm? Ona ve kendime zaman tanıyıp belki de çokça kırılıp kırıldığımız yerden daha sağlam birleşmeye var mıyım?’ diye sormalı.”

“Anladık anladık, bana laf sokma. Ben kendimden eminim, bir kere elini tutsam bir daha bırakmam da- İşte çok zor biri. Kimse takdir etmemiş, kimse sevmemiş. Ben bebek gibi sevmek istiyorum onu, pamuklara sarmak. Ama ürkütmek de istemiyorum, hep yanında olmayı istiyorum, her anında. Şimdi göreve gidiyor, havaalanına gidip yolcu etmek için bile bahanem yok.”

“Sana neden geldin diyecek biri mi?”

“Demez. En fazla utanıp konuyu değiştirir.”

“Ne zaman uçağı?”

“Cumartesi akşamı. Yarından sonra.”

“O zaman al bize getir, beraber yemek yiyelim. Anlattığın gibi biriyse şimdiden gideceği için panik yapıyordur. Hem stresini alırız hem de havaalanı işini çözeriz.”

“Valla de kız?”

Zeynep oğlundan gelen ‘kız’ sözcüğüyle kıkırdadı. Oğlunun son dönemlerde daha da neşeli olduğu gözünden kaçmıyordu kadının. “Valla dedim lan.”

“Sen var ya anaların anasısın. Ne istersen söyle yapacağım,” diyerek kadının boynuna atladı Ayaz, sulu sulu öpücüklerle yanaklarını ıslattı kadının.

“Sırnaşma çocuğum, yapma evladım.”

“Bu ne biçim dil? Lakin, binaenaleyh falan da de.”

Zeynep, Ayaz’ın pençelerinden kurtulup gülmeye devam ederken birden aklına gelmiş gibi, “Baban zaten gelmez eve ama sen yine de iş arkadaşım de oğlum bir şey olursa. Anlamasın.”

“Tamam annem, o iş bende.”

“Kim inanır dışarıdan buz gibi duran çocuğun evde tavşan gibi zıpladığına? Seni çok yanlış tanıyorlar.”

“Anne! Karizmamız var bir yerde. Bak bir tek sana böyleyim ha, çaktırma.”

Zeynep muzipçe göz kırparak, “Emin misin bir tek bana böyle olduğuna?” diye sordu.

Ayaz utanmaz olduğu çoğu zamanın aksine içinde beliren çekingen duygularla konuyu değiştirmek istedi. “Ne yemek yapacağız?”

“Ne sever arkadaşın? Ona uygun bir şeyler yapalım.”

“Hep dışarıdan yiyor, sen ne yapsan sever kesin. Utançtan küçük küçük ısırıyor yiyecekleri zaten,” Mustafa’nın o anları aklına geldiğinde boşluğa daldı, özlemle. “Görsen o kadar tatlı ki.”

Zeynep, çocuksu bir heyecanla Mustafa’yı anlatan oğlunu inceledi birkaç saniye. Ayaz, ona karşı hep neşeli hep güler yüzlüydü belki ama şu an o bile oğlunun bu kadar cıvıldadığını ilk kez görüyordu. Kimse bu Mustafa, kıymetlisine, tek evladına çok iyi gelmişti ve kadın onu tanımak için sabırsızlanıyordu.

“Ben arasam mı o zaman?” diyen Ayaz, yatakta dizlerinin üzerinde doğruldu. “Ya da dur. Yarın yüz yüze söylerim daha iyi olur.”

Kadın, kafasını iki yana sallayarak esmer yanaklara birer öpücük kondurduktan sonra odadan çıktı. Öptüğünde Ayaz’ın ısınan yanaklarının sebebinin heyecan olduğunu da anlamıştı kadın. Dilerdi ki oğlu hep böyle gülerdi de kendisi de onun mutluluğuna daha çok şahit olurdu.

Geçmişte, oğlunun erkeklerden hoşlandığını keşfettiği o ilk anlarda çok sancılı süreçlerden geçmişlerdi. Kocasından gizli saklı çok kez psikologlara taşımıştı oğlunu, kendini soyutlamasın, içine kapanmasın, hırçınlaşmasın, tek evladı elinden kayıp gitmesin diye düşünerek. Akıllı kadındı Zeynep. Oğlunun kimi seveceğine, sadece onu doğurduğu için karışma hakkını da kendisinde görmezdi. Bunun sebebinden Ayaz’ın dimdik yanındaydı, her şekilde.

Yine de oğlunu korumak için kimseler öğrenmesin isteyerek her şeyi el altından yapmıştı. O günden bu güne ikili birbirinin sırdaşı olmuş, yıllar içerisinde bir şekilde bu durumu en hafif şekilde atlatmışlardı. En nihayetinde Zeynep, derin izler almadan büyütmeyi başarmıştı oğlunu, gururla.

Şimdilerde Zeynep’in ahiretlik saydığı kadının oğluyla olan çocukça ilişkisi hariç Ayaz’ın da hayatına gerçek sayılabilecek kimseler girmemişti. Dışarıdan her ne kadar soğuk görünse de buz dağı misaliydi oğlu. Altında katman katman başka Ayazlar vardı. İçindeki o çocuk yanını hiç öldürmemiş, belki kimselere göstermemiş ama bu yanını hep kendisine ve annesine saklamıştı.

Şimdi ilk kez gözleri parlayarak ona birini anlatıyor, sıradan bir yemek için heyecanla çırpınıyordu. Onun bu halini gören kadınsa onun sadece mutlu olmasını diliyordu. Kalbi tertemizdi Ayaz’ın öyle yetiştirmişti Zeynep onu. Vicdanlı, merhametli, güzel kalpli… Karşısına çıkan insanın da tıpkı oğlu gibi olması için dualar ederek salona doğru ilerledi.

Bu sırada Ayaz’ınsa aklında kavak yelleri esiyor, ‘Mustafa’yı nasıl davet etmeliyim?’ sorusundan başka bir şey düşünemiyordu. En sonunda, bir karara varmasının getirdiği rahatlamayla, ‘Yarın iş yerinde yüz yüze konuşmalıyım.’ diye düşünerek mumlarını söndürdü.

✨✨

Ne giymeliydi? Giyecek hiçbir şeyi yoktu işte!

Ayaz”la yemek yiyecek, annesiyle tanışacaktı. Üstelik bu heyecanının yanına bir de tam on altı saat sürecek ve onu bilmediği bir ülkeye götürecek olan uçuşun paniği eklenmişti, sanki çok sakinmiş gibi!

Ellerini kendisine hava vermeye çalışır gibi yüzüne doğru ileri geri salladı. Şimdiden içi içine sığmıyor, Ayaz’ın evinde rezil olmamak için içinden türlü türlü dualar ediyordu. Gözleri yeniden giyinme dolabına takıldığı sırada telefonu çaldı. Zaten, son zamanlarda Ayaz’dan başka kimse aramadığı için heyecanla, arayanın ismine bakmadan açıverdi telefonu.

Neşeli bir sesle, “Efendim,” dedi.

“Günlerdir bir annenin olduğunu hatırlamanı bekliyorum Mustafa.”

Duyduğu cümleyle birlikte hayal kırıklığı yüzüne dalga dalga yayıldı. Bir insan annesi aradığı için içindeki tüm kalelerin bir bir yıkıldığını hisseder miydi? Mustafa hissediyordu işte.

‘Bugün olmaz anne, ilk kez bu kadar heyecanlıyım,’ diye düşünse de kadını kırmamak adına, “Merhaba anne,” diyerek yanıtladı kadını.

“Cem gitti. Gelmeni bekledim, hadi dedim belki sürpriz yapar ama nerede sende o ince düşünce?”

“İşlerim çok yoğundu. Bugün Güney Afrika’ya gidiyorum.”

“Hep bir bahanen var değil mi? Ailenin yanına gelmemek için hep bir bahane.”

“Anne duydun mu? Başka bir kıtaya gidiyorum ben.”

“Duydum duydum. Cem de öteki ay Uzak Doğu’ya uçacakmış. Yaptığı projeyi çok beğenmişler, orada da görmek isteyenler varmış.”

“Çok sevindim.”

“Öyle ya. Mühendis olmak zor tabii. Sen gelmedin ama o çok üzüldü abimi göremedim diye. Yine arkanı topladım her zamanki gibi, hastaymış diye yalan söyledim.”

‘Yalan değildi.’ demek istedi. ‘Zaten hastaydım. İş arkadaşım yaptı çorbamı…’

Ama yine sustu Mustafa… Her zamanki gibi en iyi bildiği şeyi yaparak sustu. Ne diyebilirdi ki kendisine yıllardır kör, sağır olan birine? ‘Beni de gör, ben de buradayım.’ denmezdi ki. Kocaman adamdı hem, bebek gibi mızmızlanacak değildi ya. Onun da payına kimseye şımaramamak düşmüştü işte. Yaptığının şımarıklıkla uzaktan yakından alakasının olmadığını bilmese de…

“Teşekkürler.”

“Neyse. Yine ben aradım bak. Bir dahakine aklına gelir belki bir annen olduğu da sağlığımı sormak için ararsın.”

“Hoşça kal anne, kendine dikkat et.”

Burnunun direği sızım sızım sızlarken kafasını iki yana oynatıp kendisine gelmeye çalıştı. Bugün olmazdı. Bugün Ayaz’ın evine gidecek, çok güzel bir akşam geçirecek, onun annesiyle tanışacaktı. Bu kadar güzel bir çocuk yetiştirmiş kadını görecekti. Bugün annesinin dramasını, her zamanki gibi onu yok saymasını düşünmemeliydi. Kocaman adamdı hem. Sızlanmak yakışmazdı ona. Bugün çok başka heyecanları vardı, ilk kez bir arkadaşının annesiyle yemek yiyecekti.

Dolabına bakıp oflayarak yeniden ne giyeceğini düşünmeye başladı. Sonra eli yıllar önce aldığı ama hiç giymediği siyah, yer yer yırtıklar olan kot pantolonuna gitti. Ayaz da bir kere böyle bir şey giymiş, ona çok yakışmıştı. Kendisinde onun kadar güzel durmasa da yine de farklı görünmek istedi, daha şey- Belki biraz daha genç?

Üzerine zümrüt yeşili spor bir gömlek geçirip beyaz tenini ortaya çıkarmak ister gibi ilk iki düğmesini açık bıraktı. Kocaman aynaların olduğu dolap kapaklarını kapatıp kendisine baktı. Çok farklı görünüyordu, sanki üzerindekilerle gerçekten daha genç durmuştu. Öyle ki aynadaki görüntüsüne kendisi de tahammül edebiliyordu şu an.

Saçlarını şöyle bir karıştırıp doğal haline bıraktıktan sonra eli parfümüne gitti. Sonra kolunu burnuna doğru yaklaştırıp buram buram kokan mango kokusunu içine çekti. Farklı bir duş jeli kullanmıştı bu sefer. Duş jelini sürerken aklında nedense Ayaz vardı. Acaba duş jelini değiştirdiğini fark edecek miydi? Ya da beğenecek miydi? Vanilyalı olanı mı seviyordu?

Spor ayakkabılarını da giyip yine kendisini almak için ısrar eden ama yürümek istiyorum diyen Mustafa’ya boyun eğen Ayaz’a inat, elinde Zeynep Hanım’a aldığı hediyeyle beraber ağır ağır yolunu bildiği eve doğru yürümeye başladı. İçinde tanıdık bir heyecanla yürüdü izini daha önce bıraktığı sokaklarda. Ayaz’ın evinin önüne geldiğinde çocuğun onu yine kapının önünde beklediğini gördü.

İçinde, buz gibi havada sıcacık bir bardak kakao içmiş gibi tanıdık bir his belirdi. Hissettiği bu güzel duygunun tadını çıkarmasına fırsat kalmadan fark ettiği detayla kaşlarını çattı.

“Ayaz! Hava buz gibi, incecik kıyafetlerle durma kapıda!” Dayanamamış, bu soğukta onu incecik kıyafetlerle bekleyen çocuğu patlayıvermişti işte.

“Sinirlenince küçük bebek havuçlar var ya onlara benziyormuşsun. Elinde de bıçak var ama tipin aşırı sevimli.”

Mustafa kapıya doğru yaklaşarak kendisini ciddiye almayan çocuğa baktı. Hem ne demişti o? Havuç mu? Ne alakaydı? Havuçlar turuncu olurdu, Mustafa’nın neresi turuncuydu?

“Sensin o!”

“Mustafa sen laf sokma bebeğim, öyle derin sokuyorsun ki içimizde kalıyor, çıkaramıyoruz,” Sonra fısıldayarak, “Hem geçen gün nasıl küfür ettin öyle? Ben utandım!” dedi.

“Ben mi? Ne dedim ki?”

Bebeğim kısmını unut Mustafa, oraya takılı kalırsan bu akşam bitmez Mustafa!

Ayaz, yavaşça Mustafa’nın kulağına eğildi. “Göt dedin ya, sapladın içimizde kaldı.”

Mustafa, tam dibindeki çocuğun kısık sesiyle birlikte sadece yutkunabildi. Yaşadığı anın etkisinden çıkmaya çalışarak işaret parmağını çocuğa doğru kaldırıp tehditlere başlayacaktı ki tam bu sırada içeriden Zeynep Hanım’ın kafası göründü.

“Ayol ne deli çocuklarsınız, hava buz. Geçin içeriye, donacaksınız.”

Mustafa, hissettiği mahcubiyet duygusuyla birlikte içeri doğru birkaç adım attı. “Kusura bakmayın, kapı önü sohbetine daldık,” dedikten sonra kadına gülümsedi. “Ben Mustafa.”

Zeynep karşısındaki adamı süzerek, “Senin ne suçun var Mustafa? Benim koca dananın marifetidir o. Ben de Zeynep, çok memnun oldum,” dedi.

Ayaz’sa aynı anlarda annesinin kendisine ‘dana’ dediğini bile unutmuştu. Gözleri, elindeki hediyeyi Zeynep’e veren ve montunu çıkarmak gibi bir gaflette bulunan adamda takılıp kalmıştı. Ama o nasıl çıkarmaktı? Bir çıkarış bu kadar yıkım getiremezdi Ayaz’ın nezdinde.

Bu adam rol yapıyor olabilir miydi? Hem de bunca zaman? Yutkunarak bacaklarını saran ve dizlerindekiler hariç geride kalan yırtıkların çok da derin olmadığı pantolonla karşısında dikilen adamın sunduğu manzarayı seyre daldı. Bacak boyu da uzundu Mustafa’nın. İlk kez giydiği bir pantolondan belli oluyordu.

Daha sonra bakışlarını Mustafa’nın üzerindeki salaş, beyaz tenine çok yakışan zümrüt yeşili gömleğe çevirdi. İlk iki düğmesi açık olduğu için köprücük kemiğinin başlangıç noktası görünüyor, beyaz teni bir ay gibi parlıyordu. Bir kez daha yutkundu. Gider ayak mahvedecekti kendisini, belliydi. Üstelik bunları farkında olmadan yapıyor oluşu ona ayrı bir güzellik katıyordu.

İsterdi. Mustafa’nın kendi güzelliğini, kışkırtıcılığını fark ederek öz güvenle hareket etmesini çok isterdi. O zaman daha da karşı konulamaz, dayanılamaz biri olurdu adam, Ayaz emindi.

Oğlunun ne yaptığını karşısındaki güler yüzlü adam fark etmese de yılların kurdu olduğundan anlayan kadınsa fısıltıyla, “Ayaz beni rezil ediyorsun, adamı gözünle soydun. Salyanı sil, beni utandırma!” dedi.

Resmen tek oğlunun sapık bakışları yüzünden evinin adı ırz düşmanı evine çıkacaktı, Allah korusun. Evladım dediği çocuk sadece gözleriyle evin abdestini kaçırmıştı, tövbe tövbe!

“Mustafa neden zahmet ettin? Senin gelmen bile yeterdi. Ayaz senden o kadar çok bahsetti ki dayanamadım, tanışmak istedim seninle.”

Mustafa, hediyesini açan kadına bakarken Ayaz’ın ondan bahsetmesine içten içe şaşırdı. ‘Hem de çok bahsetmiş benden,’ diye düşündü. Sıkıcı insanlardan bu kadar çok bahsedilmezdi değil mi? Ayaz gerçekten onu sıkıcı bulmuyor olmalıydı.

Zeynep, Mustafa’nın aldığı şık sürahi ve ona uyumlu olan bardak setine hayranlıkla baktı. Ne kadar ince bir zevki vardı bu adamın? Bayılmıştı!

“O kadar güzel ki, ne sunumlar yaparım ben bununla Mustafacığım! Çok teşekkür ederim. Tam benim sularıma, smoothielerime uygun.”

“Siz kereviz sapı suyu içiyorsunuz ya. Vaktiniz olmadığında haftalık yapıp sürahinin içine koyarsınız, böylece her sabah uğraşmazsınız diye düşündüm. Vakumlu kapağı, vitaminini hemen öldürmüyor bu yüzden.”

Zeynep, Eros‘un okunun ucundaki hayali kalplerden gözlerinin aracılığıyla fırlatıverdi birkaç tane Mustafa’ya. Bu adam ne ince düşünceli, ne kibar biriydi böyle? Kadının hayatındaki erkekler genellikle hayvandan halliceydi. Bu yüzden Ayaz’ı da düzgün yetiştirmiş, bunun için çok çabalamıştı.

Mustafa’ysa Ayaz’dan bile ince düşünceli, pek de güzel bir adamdı. Kim yetiştirdiyse gerçekten tebrik etmek lazımdı, annesi ya da babası çok emek vermiş olmalıydı Mustafa’ya.

“Valla her gün farklı farklı içecekler hazırlayıp Instagram‘da paylaşacağım. Sen de ekle beni, bakarsın.”

Mustafa çekingence, “Benim Instagram‘ım yok ki,” dedi.

Zeynep, ‘anladım’ demek ister gibi kafasını salladıktan sonra çaktırmadan Ayaz’a fısıldadı. “Bu adamı sakın kaçırma. Al bunu, koca olur bundan.”

Sanki az önce mahalle ağzıyla oğluna koca bulmamış gibi, “Acıkmışsındır Mustafa, hadi masaya geçelim istersen,” diyerek kırım kırım kırıtarak salona doğru adımladı.

Mustafa’ysa içeri girer girmez gördüğü masayla yeniden mahcup olduğunu hissetti. Çok zahmet etmişlerdi, o kadar belliydi ki. Masanın düzeninden, üzerindeki başlangıç tabaklarına kadar her şey o kadar sade ve şıktı ki, aynı zamanda da leziz görünüyordu.

“Ayaz Akdeniz mutfağını sevdiğini söyledi. Biraz bizden, biraz İspanyol, biraz İtalyan, bir de dayanamayıp bir tutam da Fransız karıştırıverdim ortaya Mustafa.”

Mustafa, ilgi odağı oluşunun verdiği utanç yetmezmiş gibi bir de türlü türlü yemek yapıp onun için yorulan kadınla birlikte daha da ezildi sanki. “Çok teşekkür ederim ama çok yorulmuşsunuzdur. Keşke erkenden gelip yardım edebilseydim size.”

Bu sırada birileri tam minik bir volovanı ağzına atacaktı ki duyduğu sözlerle eli havada kaldı. Annesiyle aynı mutfakta olan bir Mustafa… Annesine yardım eden bir Mustafa… Kahkahalar atan, kendi evinde gezinen bir Mustafa…

Hayal etmesi bile titremesine sebep oldu. ‘Hayatta en tehlikeli şey hayal edecek hiçbir şeyin kalmamasıdır.’ derler, Ayaz’ın hayatı şu sıralar sadece hayallerden ibaret şekilde geçiyor, gerçeklik algısını yitirmemek için çokça çaba sarf ediyordu.

Bu sırada Zeynep’le Mustafa geçen seneki Da Vinci sergisinin muhteşemliğini konuşuyorlar, Mustafa sevdiği konu hakkında bir sohbeti paylaşabildiği birini bulmanın hevesine ek heyecandan allanan yanaklarıyla, arada çatalı ağzına götürüşüyle birilerinin gözünde ne kadar ısırılası göründüğünü fark dahi etmiyordu.

Ayaz’ın yaşadığı işkenceydi. Gözünün önüne Mustafa’yı koymuşlar, ‘Al doya doya izle ama dokunamazsın!’ demişler, Ayaz’ın akıl sağlığını tehdit etmek ister gibi davranıyorlardı resmen.

“Ayaz götürsün seni Mustafa, olmaz sabaha karşı öyle tek başına,” cümlesini kulakları işitene kadar kendi iç dünyasında boğuluyordu Ayaz.

“Olur mu öyle Zeynep Hanım? Uykusundan kalkmasın sabahın köründe benim için. Ben bir taksiye atlar giderim.”

“Olmaz!” diye bağırıverdi kadın. Sonra “hehe,” diyerek saçma şekilde gülüp boğazını temizledi.

“Olmaz, neden olmaz? Şimdi İstanbul çok bozdu Mustafacığım, bozmaz dedik ama yine de bozdu. Ne malum bir manyağa denk gelmeyeceğin? Ayaz zaten hafta sonları sabahlar. Benim arabayla bırakıverir seni.”

Sonra Ayaz’a dönerek sanki onun hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi küçük oyununu sürdürdü. Oğlu için girdiği şu haller…

“Uçağa kadar bindiriyorsun arkadaşını tamam mı oluşum? Yeni havalimanı eşek kadar. Beraber hareket edin, kaybolmayın.”

“El ele tutuşturup şeker de ver anne bize.”

İmalı imalı gülen Zeynep, “Neden olmasın Ayaz?” dedi.

Bu sırada Mustafa ahir ömründe hiç bu kadar ilgi odağı olmadığı için yerin yedi kat dibinde hayatta kalmaya çalışıyordu. Önündeki güzel sofraya minnet duyarken bir de havaalanına gidişinde yalnız kalmaması gerektiğini söyleyen kadınla iliklerine kadar güzel hislerle bezeliydi şimdi. Daha saatler önce onun ülke değiştireceğini bile duymayan annesine inat…

Aklına süzülen sinsi zehri anında savuşturdu. Düşünmek istemedi annesini. Şu an hayattaki en keyifli günlerinden birini yaşıyordu. Tadını çıkarmak istedi yalnızca. Hem uzun bir zaman dilimi sayılabilecek sürede Ayaz’ı göremeyecek olmanın hüznü de vardı üzerinde.

İki gündür aklında bir mengene misali sıkışmış, Ayaz’ın başrollerini üstlendiği anları vardı zaten. Onu özleyecek olmasına ek kendisine bebeğim demesi, bunları düşünmekten kafayı yiyecek gibi hissederken onun da Ayaz’ı deliler gibi özleyeceğini biliyor oluşu…

Kısır bir döngü halinde düşünüp duruyordu Mustafa, sanki geçen yıllar içinde başka bir eylem yapabiliyormuş gibi.

Birden kendine gelerek, “Yok, lütfen zahmet etmesin Ayaz. Gerçekten ben kendim giderim. Hem Ayaz’ın uykusuna ne kadar düşkün olduğunu bilirim,” dedi yüzünde bir tebessümle.

“Yoo, yanlış bilgi verilmiş sana. Öyle çok uyumam ben. Hemen de uyanırım, annem kalk der ben anında kalkarım. Değil mi anne?”

Kadın şok içerisinde hayatında duyduğu en büyük yalanı söyleyen öz oğluna baktı. Atsa atılmazdı işte, yalancı da olsa onu doğuran kendisiydi.

Kaç kere onu uyandıramadığı için okula gitmemiş, kaç kere arkadaş buluşmasını uykusunu böldüğü için ekmişti bu esmer, kadın biliyordu… Yine de, ‘oğlumdur, yalancı da olsa sevmek zorundayım,’ diye düşündü.

“Ya ya, tilki gibidir uykusu. Hem uyumaz zaten bugün o. Dedim ya, hafta sonları hep sabahlar huyu oldu artık.”

“Peki. Ama çok teşekkür ederim, çok mahcup oldum sizlere karşı. Hem bu nefis yemekler için hem de havaalanı meselesi için çok teşekkür ederim. Ne desem eksik kalacak.”

“O zaman bir şey deme sen de,” dedi Ayaz güzel bir gülümsemeyle Mustafa’ya bakarak.

Sohbetler edilmiş, yemekler yenmiş, hep beraber masa toplanıp bulaşık yıkamak için mutfakta dolanıp durmuşlardı ama Zeynep onları kovalayıp mis gibi elmalı tarçınlı bir kış çayı yapıp gerisin geri salona dönmüştü.

“Mustafacığım söylemeden geçemeyeceğim çok küçük görünüyorsun. Ayaz otuz üç demişti senin için ama ben yirmi beş derim en fazla.”

“Bugün farklı giyinmiş de ondan, kıyafetler daha da küçük göstermiş,” diyerek atladı Ayaz.

Mustafa, Ayaz’ın üzerindekileri fark etmesine için için sevindi. Onunla ilgili her şeye dikkat ediyor oluşu kalp krizi sebebiydi onun için.

“Çok teşekkür ederim ama bunu sizin için söylemek daha doğru olacaktır. Uzaktan baksam Ayaz’ı abiniz zannederdim. Gerçekten çok genç gösteriyorsunuz.”

Zeynep, zaten bildiği şeyi bir de başkasından duyunca pek bir sevinmiş, Ayaz’a bakıp çayını höpürdeterek bir yudum almış, havasını da atmıştı.

“Sağ olun ya, beni harcadınız arada ama canınız sağ olsun.”

Mustafa, Ayaz’ı kırdığını düşünerek aceleyle elini Ayaz’ın üst bacağına koydu. Hafifçe dokunduğu yeri okşayarak, “Sen zaten yirmi yaşındasın, genceciksin Ayaz. Sana genç gösteriyorsun diyemeyiz ki, zaten öylesin,” dedi.

Bu sırada elini attığı bacağın uyluk kemiği kısmını hafifçe okşuyor, karşısında inme inmiş şekilde kaskatı duran, sadece yutkunan adamı fark bile etmiyordu.

Biraz daha böyle devam ederse annesi ve Mustafa’nın önünde ışık hızıyla bazı uzuvlarını kaldıracak olan Ayaz, çaresizce etrafına bakındı. Elini çekse biliyordu ki Mustafa bir daha ona dokunmaz, Ayaz’ı rahatsız ettiğini düşünürdü. Mustafa’ya karşı o kadar hassastı ki her hareketini ince ince hesaplıyordu resmen.

Tam, ‘Üzerime çay döküp yanayım ama yeter ki kurtulayım bu çileden!’ diye içinden geçiriyordu ki Mustafa elini çekip çayından kalan son yudumunu da içtikten sonra, “Ben kalkayım, daha hazırlık yapacağım malum,” dedi.

“Yolculuk olmasa ısrar ederdim burada kal diye. Sabaha çok güzel kahvaltı hazırlardım size ama sen dönünce yaparız.”

Mustafa, şimdiden çok sevdiği kadına elini uzatıp, “Çok teşekkür ederim her şey için, hayatımda geçirdiğim en güzel akşamlardan biriydi,” dedi.

Ayaz da, annesi de bu sözlerin güzelliğiyle mest oldular. Hem misafirlerini güzel ağırlamışlar hem de Zeynep Mustafa’yı daha yakından tanımıştı.

İkisiyle de vedalaşıp yüzlerce kez teşekkür ettikten sonra evine yürümek istediğini söyledi. O kadar yemekten sonra yürümese uçakta kesinlikle basınçtan çatlayabilir, yolcuları korkutabilirdi.

Ayaz, gözden kaybolan adamın ardından hayal kırıklığıyla kapıyı kapattı. Onu eve bırakmak istiyordu aslında ama ısrar etmek de istememişti. Kendisine göre uzun sayılabilecek bir zaman diliminde Mustafa’yı göremeyecek olmanın telaşı içerisinde beş dakika da olsa göreceği süreyi uzatmak istiyordu.

“On numara adam, ruhu zarif bir papatya gibi. Çok kırılgan, çok hassas. Dikkat et oğluşum onu kırma. Kırmamaya çalışırken kendin de kırılma.”

“Beğendin mi?”

“Beğendim. Bazı insanların yüzünden belli olur ya, arkadaşının da yüzünden belliydi. Bu arada kırk beş yıllık deneyimimle söylüyorum ki senden hoşlanıyor.”

Ayaz, hâlâ kapıda dikilen annesine doğru ışık hızıyla kafasını çevirdi. “Ciddi misin?”

“Ciddiyim. Kendisi ya farkında değil ya da senin ona karşı hislerin olamayacağını düşündüğünden içindekileri bastırıyor. Bana kalırsa hazır uzaktayken biraz hamle yap.”

Salona geçtikten sonra Zeynep bacaklarını altında toplayarak kanepeye oturdu. Ayaz’sa dedikodu pozisyonu alan kadına bakıp dudaklarını yalayarak, “Ürkmesin. Baksana o kadar hassas ki ilk kez ne yapacağımı bilemiyorum,” dedi.

“Ürkmez. Senden daha açık hamleler gelmedikçe sürekli senin ona arkadaşça yaklaştığını düşünerek duygularını bastıracak. Biraz üzerine git ama sakın abartma. Değerli olduğunu, güzel olduğunu hissettir ona. Şimdi uzakta olacağı için kendisini çok daha yalnız hissedecek. Sen aranızdaki mesafeye rağmen onun yanında olduğunu, hep de olacağını ona anlat. Biraz daha aç elini, sonsuza kadar arkadaş kalırsınız yoksa.”

Ayaz sanki aklına dahiyane bir fikir gelmiş gibi, “Acaba ben de mi gitsem?” diye sordu.

“Saçmalama istersen, buna da vur dedik öldürdü. Onunla gidersen ürkütücü olur, daha çok kaçar senden. Senin yapman gereken bu mesafeden bile onu düşündüğünü ona hissettirmek.”

“Aşk romanı yazarları yanında halt etmiş sultanım!” diyerek kendisinden epey kısa kadını hop diye oturduğu yerden kaldırıp her zaman yaptığı gibi etrafında bir tur döndürdü Ayaz.

Hayat ona annesini bahşederek, ‘Al sana dünyanın en iyi kıyağını geçiyorum, başka bir şey isteme benden.’ demişti belki ama onun istediği bir şey daha vardı. Çok mu açgözlü biri olurdu ki bu isteğiyle? Para, mal, mülk, unvan değildi derdi. Sadece sakin, sevdikleriyle huzuru yakaladığı bir yaşamdı dileği.

İçi içine sığmayarak sabaha kadar yatağında döndü durdu. Mustafa’yı havaalanına götüreceği için gecelerce uykusuz da kalsa gık demezdi zaten. Annesinin tembihleri ve kendisinin sulu öpücükleri arasında kadının arabasını almış, Mustafa’nın evinin önüne gelmişti bile. Arabadan indiğinde, karanlık sokakta Mustafa’nın elindeki valizle onu beklediğini gördü.

“Kralım, şoförünüz emrinize amade.”

“Ya Ayaz, deme öyle. Çok teşekkür ederim, benim için uykusuz kaldın.”

“Kralım için günlerce uykusuz kalabilirim.”

“Kıyamam ki.”

“Kıyamazsın demek. Ama kıyabileceğin yerler de buluruz.”

“Olur mu öyle şey?”

“Olur. Yani olduğunda hatırlatırım sana bunu,” diyerek valizi bagaja atıp Mustafa’nın binmesi için ön kapıyı açtı. Mustafa yerine otururken her şeyi bu kadar ince düşünen çocukla hızlanan kalbine kızsa da kalbi onu siklemedi bile! Aynı hızla atmaya devam etti.

“Kemerini tak, yoksa kitaplardaki klişe sahneyi yaşarız bak.”

“Neymiş ki o?”

Ayaz, Mustafa’ya doğru eğilip o hayran olunası sesini kısarak kulağına doğru fısıldadı.

“Sen kemerini takamazsın. Ben senin üzerine doğru, aynı bu şekilde eğilirim ve kemerini takarım. Sen yutkunurken ben çapkınca gülümseyerek burnumu yanağına sürterim falan.”

Mustafa, yutkunmaktan başka bir şey yapması gerektiğini hatırlayınca olduğundan ince çıkan bir sesle, “Böyle mi oluyormuş? Bilmiyordum,” dedi.

Sonra da incelen sesine içinden küfür etti! Göt ses!

Ayaz, “Öğrenmen gereken çok şey var bebeğim,” dedikten sonra göz kırpıp arabayı çalıştırdı.

Mustafa, Ayaz’la olan rutinine son hafta eklenen ‘bebeğim’ kelimesini işittiğinde yeniden onun ağzına sıçmak ister gibi atan kalbinin sesini duymazdan gelmek zorunda kaldı. Umuyordu ki kalp atışlarını yanındaki esmer fark etmiyor olsun…

Bebeğim kesinlikle dünyanın en güzel kelimesiydi ve Mustafa ahir ömründe şu an, bir arabanın içinde, havaalanı yolunda fark ediyordu bunu. Sonsuza kadar Ayaz’ın bebeği olabilseydi eğer başka hiçbir sıfata ihtiyaç duymazdı. Ne evlat, ne oğul, ne baba, ne amca… Sadece Ayaz’ın bebeği…

Sessiz sakin, zaman zaman orada gezmesi gereken yerler hakkında konuşarak vardılar havaalanına. Ayaz onu bırakmak istemiyordu. Öyle ki her gün her dakika Mustafa’yla olsaydı tek kelime edip de karşı çıkmazdı.

Tüm bilet işlemlerini halledip valizi kontuara bıraktıktan sonra biraz da yurt dışı harç pulu fiyatlarına söylenen insanları dinlediler ama en sonunda Mustafa’nın pasaporttan geçme vakti geldi çattı.

Ayaz elleri cebinde Mustafa’ya bakarak, “İndiğinde bana haber ver,” dedi.

Bu çocuk emreder gibi konuşmamalıydı. Bir insanın üzerinde emretmek bu kadar seksi durmamalıydı ve Mustafa dünyanın en kalabalık havaalanlarından birinde bunları düşünmemeliydi!

“Tamam.”

Ayaz, sağ elini kaldırarak etraftaki insanları umursamaz kişiliğinin getirisiyle gram sikine takmadan Mustafa’nın yanağına koydu. Baş parmağıyla adamın göz altını okşayarak, “Beni geçiştirme Mustafa. İner inmez havaalanının internetine bağlan, gerekirse orada geçici hat al. Ama otele gitmeden bana indim yazmazsan geldiğinde çok kötü şeyler olur,” dedi.

Mustafa, yüzünden inen elin bıraktığı hissin kaybolmasıyla ağlamak istedi. O el her zaman sağ yanağında kalmalıydı, üşüyordu şu an. Buz gibiydi sağ tarafı, ısınmak için Ayaz’ın sıcacık eline ihtiyacı vardı.

“Tamam, söz yazacağım sana. Şey- Yani sen de yazarsın bana değil mi?”

“Telefon sapığın olacağımdan şüphen olmasın bebeğim. Ama sen de yaz. Yaz ki, ‘Mustafa bu sapıktan rahatsız olmuyor,’ diyebileyim. Hem ara beni işin bitince.”

“Ararım. Zaten bir saat fark var aramızda, hep denk geliriz.”

Sonra gümrük sırasına girmek için sırt çantasını koyduğu yerden aldı. Dişleriyle alt dudağının köşesini ısırarak bir şeyler düşündüğünü belli ederken Ayaz, ‘Kim bilir yine ne kuruyor kafasında?’ diye içinden geçiriyordu ki Mustafa bir adım atıp Ayaz’a doğru yaklaştı.

Şimdi yapmazsa bir daha yapamazdı. İstiyordu. Hayatında bir kere içinden geleni yapıp gerisini düşünmeden yoluna devam etmek istiyordu Mustafa.

Çocuğun, Yunan heykelleri misali oyulmuş suratına yaklaşırken etrafını tedirgince kolaçan etti. Sonra Ayaz’ın sol yanağına alev alev yanan dudaklarını bastırdı.

Küçücük, tüy kadar bir öpücük kondurup, “Hoşça kal Ayaz, dikkat et kendine,” diyerek koşar adım pasaport polislerinin olduğu yere doğru gitti, arkasına bile bakmadan.

Ayaz eli yanağında, düşen dişini yastığın altına koymuş, sabah uyandığında diş yerine diş perisinin bıraktığı parayı bulmuş bir çocuk heyecanıyla gözlerini kocaman açarak Mustafa’nın arkasından bakakaldı, öylece.

Mustafa çoktan gitmiş, Ayaz hâlâ olduğu yerde, eli yanağında duruyor, yanından telaşla geçip giden insanları bile fark etmeden, görmeyen gözleriyle boşluğa bakıyordu.

“N’aptın Mustafa sen? Yaktın beni.”

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top