✨✨
Kibirden arınmış gurur bazı zamanlarda iyi addedilse de tek başına kibir insanoğlu arasında yaygın bir kusurdu. İnsanın kibri de kalbi kadardı aslında. Kimileri bu duyguyu yerini alan yabancı ve tanımadığı bir duyguyla yer değiştirip kalbinin sınırlarını da orada yer edinecek yeni hisleri de ana kucağı gibi özümseyebilirdi, kalbine devrim yapan istilacı duygulara direnmezse eğer…
Mert de yanında sessizce yürüyen adamın kalbine ektiği yabancı duyguları görmezden geliyordu, üstün bir direniş örneği sergileyerek. Kibir, gurur, öz güven… Tüm bu yıllardır alışık olduğu duyguların yanında bir de hırs vardı ki Mert’in kalbinden gözlerine yansıyor, siyah gözlerinin içinin alev alev yanmasına neden oluyordu, bakmayı bilen gözlerin görmekte çok da zorlanmayacağı şekilde. Oysa Mert, bundan birkaç ay önce yalnızca kibirli bir adamdı, sınırlarını zorlayan bir kumralın şimdilerde tıpkı adı gibi diğer duyguları da ekmekte olduğu barış tohumları kalbine düşmeden önce.
Ama Barış’ı Volkan’ın odasında, onunla birlikte gördüğü andan itibaren göğsünün orta yerinde peydâ olan endişe ile sarmalanmış yeni ve tatsız duyguyu sevmemişti genç adam. Herkesin onun arkasından söylediği ‘kibirli’ sıfatı Mert için çok doğru bir yakıştırmaydı. Buna bir itirazı olmadan yaşayıp gidiyordu o zaten. Ama Barış’a bakan hayran gözleri de Barış’ın ona gülümseyerek bakan suratını da içinden gelen saf ve güçlü bir nefretle yok etmek istemişti. Söylendiği gibi sadece kibirli olsaydı bunu düşünmez, yalnızca ben merkezci bir şekilde işine bakabilirdi öyle değil mi?
Barış, o Volkan’ın odasına elinde kahvelerle girdiğinde Mert’in yüzünde ne görmüştü bilinmez ama kahvesini bile doğru düzgün içmeden işi bahane ederek Volkan’a kibarca teşekkür etmiş, hızlı hareketlerle de adamla vedalaşıp odasından çıkmıştı.
“Arkadaşını yolcu ettikten sonra yanıma gel.” İşte bu cümleyi duyduğu andı, Mert’in varoluş amacına başkaldıran duyguların yüreğine ekildiğini anladığı zaman. Bu cümleyi duyduğunda damarlarında gezinen adrenalin yeniden orada olduğunu belli etmiş, Mert bir kez daha bedeninin kontrolünü eline almakta zorlanarak adamı güçlükle onaylamıştı, neden tedirgin olduğunun ya da neden umursadığının çokça farkında olarak.
Şirketin kapısından çıktıkları anda kemikli, uzun parmakları Barış’ın bileğine dolandı. Barış da onun özünden düşmeye başladığı yerde kalbine dolandığından Mert bu hareketi çok aşırı bulmadı kendi içinde. Sert olduğunu bilse de yanında suçlu bir çocuk gibi sessizce onunla gelen adamla yapması gereken konuşmayı bir an önce yapabilmek için firmanın olduğu binanın altında kalan restoranın mallarının geldiği ve çalışanların çoktan malzemeleri aldığından şimdilerde kimselerin olmadığı yere ilerlemeye başladı.
Bir hışımla Barış’ı dar ve çıkmaz sokak gibi görünen küçük yere sokup sırtını duvara yasladıktan sonra adamın gözlerinin içine meydan okur gibi baktı. Şu anda bile Barış’ın kirpiklerinin gözlüklerinin arkasından ne kadar uzun olduğunu düşünen beynine isyan bayrağını kaldırıp, “Sen ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordu hırsla.
“ID kartını ve ceketini unutmuşsun bende. Dün bir hışımla çıkınca da-“
“Ben aramadan aramaman gerektiğini öğrenemedin mi sen?” diyerek az önce Volkan’ın odasında olan manzara yeniden gözlerinin önüne gelirken kendini tutamayarak sesini yükseltti. “Sen benim hiçbir şeyimsin Barış. Bunu bana söylerken kendine hatırlatıyorsun ama sen bile seni ikna edememişsin. Yoksa bugün cesurca buraya gelemezdin.”
“Kaç kez aradım, mesaj attım. Sen görmeyince de geçerken bırakmak istedim. Bunda bu kadar büyütülecek ne var anlamıyorum ki?” diyen Barış hâlâ onun bileğini tutan adamdan kolunu kurtarmak ister gibi bir adım daha geriye çekilerek Mert’in elini savurdu. Bu şekilde iyiden iyiye duvarla Mert arasında kalsa da korkusuzca karşısındaki adama bakmaya devam ediyordu.
O da sıkılmıştı, hem de çok sıkılmıştı. Daha bir gün önce güzelliklerle geldiğine emin olduğu yeni yıl, sadece saatler sonra birazdan tatsız anların yaşanacağına emin olduğu zamana evrilmişti ve Barış artık gizli saklı, karşısındaki yakışıklı adamın istediği vakitlerde onunla kaçamak şekilde görüşmek istemiyordu. Biliyordu, kendisi de dengesiz davranıyordu. Ama bunun sebebi sürekli git-gellerle dolu Mert’i hayatına alması ve onun tavırlarıyla şekillenen kendi hareketleriydi.
Yalnızca ID kartını getirmek isterken birden kendisini ülkenin en ünlü avukatlarından birinin odasında bulmuş, üstelik adam Mert’in aksine ona çok da kibar davranmıştı. Onun tavrının yanında Mert’in kendisini sadece canı istediğinde ulaşabileceği bir oyuncak gibi görmesi zaten dengeli sayılmayan ruh halini iyice yerinden oynatıyordu, hem de en temelden.
Volkan’ın nezaketinden sonra, ‘Böyle de olabiliyormuş,’ diye düşünerek kendisini özel hissetmişti Barış. Adamın karşısındakinin ruhunu okşayan sözleri, hayran bakışları ve kendinden emin duruşuyla Mert’in onda uyandırdığı hislerin aksine önemli ve güzel biri gibi hissetmişti. Dün onu bir anda bırakıp giden ve bir daha aramayan adamın yanlış yaptığını ona göstermek ister gibi nazik ve zarif davranmıştı Volkan, hem de bilinçsizce.
“Biz seninle arkadaş bile değiliz,” diyen Mert sinirle elini saçlarının arasından geçirdi. Gözlerinin içine baktığı adama daha da acımasız olmak ister gibi, “Elini kolunu sallayarak iş yerime gelip özel hayatıma izinsiz dahil olamazsın,” dedi.
“Benim kendime bazı şeyleri hatırlatmama gerek kalmıyor Mert. Sen bana bunları unutturmuyorsun zaten. Sadece senin zora girmemen içindi. ID kartını kaybedersen iş yerinde sorun olabileceğini düşündüm. İçeri bile girmeyecektim. Seni aşağı çağırıp verecektim aslında ama güvenlik beni gördü ve Volkan’a haber verdi.”
Mert ukala bir tavırla gülümseyip, “Buraya gelip Volkan’la tanışmak istemedin yani? Belki bir iş verir diye ummadın? Ya da benim hayatımı daha yakından görmeyi amaçlamadın?” dediği an Barış’ın göz pınarlarında biriken yaşlar eş zamanlı boğazının da yanmasına neden oldu. Ağlamayacaktı bu kibirli adam karşısında, bu kadar aciz olmamalıydı. Bu, onun için bile fazlaydı.
“Neden bilmiyorum ama sürekli hayali bir suç mahali yaratıyorsun kafanda,” diyerek sızlayan gözlerini bir kez açıp kapattı. Eskisi gibi ne derse tamam demeyecekti bugün. Barış’ın da bir şeyleri fark ettiğini Mert de bilmeliydi. “Volkan az önce bana onunla çalışmak isteyip istemediğimi sordu. Bu söylediklerini amaçlamış olsaydım onun teklifini kabul ederdim değil mi?”
Mert, yüreği tam kaburga kemiğinde onu kırmak ister gibi atarken güçlükle yutkundu. “Ne söyledi sana?”
“Hack işleri yapanın ben olup olmadığımı sordu.”
“Sen de hemen kabul ettin tabii. Fırsat ayağına geldi.”
Barış burukça gülümsedi. Karşısındaki adam onu dinliyor gibi görünse de anlamıyordu. “Yalnızca bir satış personeli olduğumu, bildiğim kadarıyla hack işlerinin senin elinden geldiğini söyledim. Daha önce de demiştim Mert sana, senin kadar güzel ya da dikkat çekici biri olmadığım için bu beni daha az insan yapmıyor. Sandığın gibi ilgi budalası kan emicilerden değilim ben. Sözlerinle kırılacak bir kalbim olduğunu unutuyorsun.”
Mert, onun güzel ya da dikkat çekici biri olmadığını düşünmüyordu. Aksine Barış’la birlikte geçirdiği zamanlar çoğaldıkça onun ne kadar farklı, nadide ve açığa çıkmamış bir güzelliği olduğuna tüm ilikleriyle birlikte zihni de hemfikirdi. Biraz önce ona hayranca bakan adamdan da bu yüzden nefret etmişti. Barış’ı o keşfetmişti. İlkel bir duyguyla da başka sebeplerinin yanında yalnızca kendisinin onu görmesini, bilmesini ister gibi Volkan’dan sakınmak istemişti.
Tıpkı Babil’in asma bahçeleri gibiydi Barış. Mert, ummadığı bir anda, etrafında duvarlar olan ve cennet sayılan bahçeleri keşfetmiş, o duvarları da aşarak hazine saydığı manzaraya ulaşmıştı. Şimdi onun bulduğu bu saklı cenneti gören bir çift avcı gözün onu elinden almasını ya da ona zarar vermesini istemiyordu. Dakikalar önce, Barış’la bir daha görüşmek istemediğine ilişkin yapacağı konuşmayı unutarak yalnızca onun güzel olmadığı fikrini o çok bilmiş beyninden silip atmak isterken buldu kendini.
Gözleri nemlenen ve bunu saklamak isteyen adama doğru bir adım daha atarak iyice dibine girdi. Bu kez ses tonunu biraz daha yumuşatarak, “Başka bir şey sordu mu sana? Benimle ya da başka konularla ilgili?” diye sordu.
“Onunla çalışmamı istedi. Bana her türlü iş imkanı sağlayabileceğini söyledi.”
“Ne tür bir iş olduğunu söyledi mi?”
“Hayır ama seninle konuştuktan sonra birlikte buluşmak istedi. İşte- Sen, ben ve o.”
“Anladım.”
Duvar ile Mert’in arasında kaldığı için huzursuz hisseden Barış, “Korkma,” dedi. “Ne sizinle çalışmak gibi bir niyetim var ne de senin izin vermediğin ölçülerde sınırlarını işgal etme derdim. Benim hareketlerimin altında ne gibi sebepler arıyorsun ya da bunun sakladığın şeylerle ne ölçüde bir bağlantısı var bilmiyorum, hiç de sormadım farkındaysan. Ama beni araştıran, sürekli hakkımda sorular soran senken kendi davranışlarına bakmadan beni suçlamanı hoş bulmuyorum.”
Mert, huysuz ama bilmiş bir ifade ile kendisine bakan adamdan biraz uzaklaşıp ellerini ceplerine soktu. Küskünce onu süzen adamın sözlerinin doğruluk payı ile de dudakları kıvrılırken, “Hoş bulmuyorum diyorsun?” dedi.
“Diyorum! Senin bu-” diyerek yüzünü çirkef bir hale sokan Barış, sağ eliyle karşısındaki adamın bedenini işaret etti. “Acayip hallerinin sebebini elbette merak ediyorum. Ayrıca bir şekilde kafama koyarsam da öğrenmem en kötü ihtimalle bir günümü alır, bundan da eminim. Ama ben sana saygı duyuyorum ve anlatmak istersen dinleyeceğim bir gün gelirse diye bekliyorum.”
Mert, ağzını açtığındaysa bir adım öne atılarak işaret parmağını Mert’in dudaklarının üzerine söyleyeceklerinin bitmediğini belli etmek ister gibi koydu. “Ayrıca sen benim iş yerime geldiğinde, beni bir adama sordurduğunda bile sana bu kadar tepki vermedim. Güzel ya da yakışıklı insanlar olarak kendinizde bulduğunuz bu had beni benden alıyor. Şımarıksınız.”
Parmağına konan tüy kadar hafif öpücüğü hissettiği anda da hızlıca elini çekip, “Seninle ilgili fark ettiğim diğer şeyleri de öğrenmek ister misin?” diye sordu. “Ayrıca öpme.”
“Birden gazı aldın bakıyorum?” dedi Mert karşısındaki adamın az önce çektiği elini tutup da üşüdüğünü fark ettiği için ısıtmaya çalışırken. Ne yaptığını, neden yaptığını bilmediği hareketleri karşısında o da şaşırıyor olsa bile şu an kendisi sustuğu için çenesi açılan sevimli adamın konuşmasıyla sanki olmadığı bir zamanda, olmadığı bir gezegende yaşıyor gibiydi. Hem de yaşamanın ne olduğunu yirmi beş yıllık hayatında pek de tecrübe etmemişken.
“Adamın odasında sanki çocukmuşum gibi bana gözlerini büyüte büyüte bakan sen mi söylüyorsun bunları? Çıkar çıkmaz da beni buraya çekiştirdin, üstelik bileğimi biraz sıktın ve acıdı.”
Mert, ‘acıdı’ sözünü duyduğu an yutkundu. Hâlâ duvara yaslanmış şekilde duran adamın kendisine meydan okur gibi bakan kahverengi gözlerinin de etkisiyle Barış’ın bileğini tuttu. İçe doğru çevirip birkaç kez öptü. “Özür dilerim. Niyetim canını yakmak değildi.”
“Sözlerinle yaralıyorsun zaten Mert, fazlasına gerek yok. Eğer- Yani eğer benimle görüşmek istemiyorsan bundan sonra, sana yapışacak değilim. Bir daha karşına çıkmam ve-“
Barış’ın sözlerini dudakları ile bölen Mert, onun daha fazla konuşmasını istemez gibi öptü kendisinden biraz kısa adamı. Bir yandan parmaklarıyla az önce sıktığı bileğini okşuyor, diğer yandan da onu sözlerine devam etmesini engellemek ister gibi öpüyordu. Oysa beklediği, istediği teklif Barış’tan gelmişti. Şimdi ona ‘tamam’ dese bundan sonra hayatından çıkacağı kesin olan adam yalnızca onun çetrefilli kıldığı yolunu yeniden bir düzlüğe çevirebilirdi, yokluğuyla.
Dilini Barış’ın ağzının içine yollarken onun yokluğu fikri sanki bir düşünce olmaktan çıkmış da somut bir nesneye dönüşmüş gibi içinde yeniden bir rahatsızlık hissi uyandırdı. Bu yabancı ama bir zamandır da orada olduğunu bildiği hisler yanlıştı.
Mert ilk kez evi saydığı zihnine böylelikle savaş açmış oldu, hem de bile isteye.
Zihni ona şu an kucağına alıp motoruna atladığı gibi evine, yatağına götürmek istediği adamı bırakması gerektiğini bas bas bağırsa da Mert yılların dostu saydığı aklını susturarak yapması gereken en önemli iş Barış’ı öpmekmiş gibi ince dudakları çok da nazik olmayacak şekilde dudaklarının arasına almaya devam etti.
“Öpmesene!”
Barış, onu tek eliyle itekleyip etrafına da sert sandığı bakışlarından atmaya devam etti. Oysa Mert için bu görüntü yalnızca sevimliydi, hem de fazlasıyla. Ellerini yeniden ceplerine koyup, “Eee?” diye sordu. “Başka ne fark etmiştin bende?”
“Benimle konuşabilmek için şu an hiç merak etmediğin bir şeyi soruyorsun, farkında mısın?”
“Gerçekten merak ediyorum. Çok öz güvenli söyledin, duymak istiyorum.”
“Bende kaldığın ilk gece uyuyamamıştın bile doğru düzgün. Sürekli uykunda sayıkladın,” diyen Barış gözlerini cesurca Mert’in suratına dikti. “Ama sonra, bana alıştıkça geceleri hiç uyanmadan uykuya dalmaya başladın.”
“Ne anlamalıyım bundan?”
Barış, yüzüne ukala bir gülüş kondurdu. Bu kez o Mert’e doğru bir adım yaklaşarak üzerinde gömlekten başka bir şey olmayan adamın yakalarına ellerini atıp kumaş parçası ile oynamaya başladı. “Benden vazgeçmen giderek zorlaşıyor Mert.”
Mert alayla gülümsemeye çalışsa da kokusu ile zihnini bulandıran adama öz güvenin yakıştığını düşünmeden edemedi. “Öyle miymiş?”
Bu kez de elini Mert’in üst bacağına atan Barış, parmaklarının ucuyla adamın baldırlarından yukarı doğru tenini kumaş parçasının üzerinden hafifçe okşamaya başladı. Diğer elini de onun beline atıp kendisine çekerek ikisinin vücudu arasında boşluk kalmasını istemez gibi bedenlerini birleştirdi. “Öyleymiş. Gitmeye hazırlandığın her an daha fazlasıyla kendini benim kapımda buluyorsun. Ama bana yetmiyor artık bazı şeyler.”
Mert’in vücudunun iki yanında sallanan elleri yerini bilir gibi birden Barış’ın beline çıktı, oradan da kalçasına ilerledi. Bulundukları izbe yer sebebiyle kimselerin onları görmediğini düşünen Mert, daha da cesaretlenerek Barış’ın kalçasını sıkıp, “Yetmeyen ne?” diye sordu. Burnunu adamın boynuna bastırıp onun kokusunu daha fazla içine çekmek ister gibi oradan saçlarına doğru bir hat çizdi.
Kalçasını sıkan adamın kulağına doğru, “Ben meraklı bir adamım Mert,” dedi Barış. “Bir şeylerin peşinde olduğunu anlayabiliyorum. Şimdi bana anlatırsan sana yardımcı olurum. Benimle daha güçlü olur elin.”
“Yok öyle bir şey.”
Doğru düzgün cümle kuramayan adama gülümsedi Barış. “Emin misin?”
“Evet.”
Barış, “O zaman-” diyerek bir adım geriye gitti. “Ben sana sordum, sen inkâr ettin değil mi? Söylediğim gibi saygı duyuyorum ve bir daha sormuyorum. Ama ileride bana yalan söylediğini anlarsam-“
Mert kaşlarını çattı. “Beni tehdit mi ediyorsun?”
“Benim yokluğum senin için önemli olmayacaksa bu bir tehdit sayılmaz öyle değil mi? Tabii yokluğum senin için önemliyse ve buna rağmen bana doğruları söylemiyorsan gelecekteki Mert’in vay haline. Yalan konusunu seninle konuşmuştuk.”
“Sakladığım bir şey yok.”
“Pekâlâ o zaman,” diyerek yürümeye başlayan Barış’ın arkasından baktı Mert. “Akşama gelirim.”
Barış başını hafifçe arkaya çevirdi. “Saklayacak bir şeyin yoksa bence bu kez sen beni evinde ağırlamalısın Mert. Aylar oldu ama ben senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum, evini bile. Anladığım kadarıyla beni bırakmak da istemiyorsun. Biraz da benim kurallarıma göre oynayalım. Davet edersen seve seve gelirim, yoksa-“
Mert, sözlerinin ardından gözden kaybolan adamın arkasından boş sokağa bakarken bu kez sağlam şekilde boka battığını düşündü. Alnını önündeki duvara yaslarken burnunun ucunda kokusu kalan adamdan vazgeçemeyecek kadar iradesiz oluşundan da nefret etti, onsuz kalacağı bir anı düşünürken sıkışan yüreğinden de…
Oysa nasıl da emindi onu arkasında bırakıp gidebileceğine. Öncesinde olduğu gibi onunla iletişimi kesip yoluna bakacağı fikri dakikalar içinde, onun tenine değdiği an değişmiş, Mert yine gidememişti ondan. Yılbaşı akşamı bile eline geçen fırsatı tepip de kocaman gözlerindeki hüznü düşündüğü için soluğu Barış’ın kapısında almamış mıydı zaten?
Kendi aptallığı yüzünden zekasına hayran olduğu adam da ondan vazgeçemeyeceğini anlamıştı işte. Bir gecelik işin nasıl buralara geldiğini anlamasa da daha tanıştıkları ilk gece, onunla yatmadan alacağını alıp gitmediği için yeniden bin kez pişman oldu Mert, aslında yaşadığı hissin pişmanlıkla uzaktan yakından alakası olmadığını bilmeden…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Güzelim Verve 💙