✨✨
On altı saat dedikleri uçuş olmuştu yirmi saat… Güney Afrika’nın adını ancak işe girdiği zaman duyduğu bir şehrinde, yakıt alımı için beklenen üç saatin sonunda Mustafa çıldıracak gibi hissediyordu. Uçağın içi o şehirden alınan yerel insanlar sebebiyle bolca gürültülü, uçak geniş gövde bile olsa yine de kısıtlı bir alanda verilen yemekler sebebiyle de çokça kokuluyken artık varacağı yere bir an önce gitmek istiyordu Mustafa.
Tüm bunların haricinde aklındaysa tamı tamına yirmi saat on üç dakikadır haber alamadığı Ayaz vardı. Neredeyse bir aydır birkaç hafta sonu hariç her gün zaman geçirdiği çocuğun özlemi belini çoktan bükmüştü. Saatlerdir onun sesini duyamamış, göz kırpışına şahit olamamış, bebeğim deyişi bile en son kulaklarını dün gece şenlendirmişti.
Böyle bir şey miydi alışkanlık? İnsanın kaburga kemikleri batıyordu resmen göğsüne. Nefes alırken burnunun ucu sızlıyordu ama özlemini çektiği şeye de ulaşamıyordu bir türlü.
Acaba Ayaz da onu merak ediyor muydu? On altı saat sonunda ineceğini düşünüyordu ama şimdiden dört saat gecikmişti bile. Daha uçak bu şehirden sonra gideceği Cape Town‘a varmak için kalkmamıştı. Bu biraz daha gecikeceği anlamına geliyordu, Ayaz’ın da aklı onda mıydı?
İstemsizce elini sağ göz altına koyup okşadı, Ayaz sevmişti çünkü orayı. Sonra dudaklarına dokundu. Şimdi buz gibiydi dudakları. Bir kere tadını aldığı tene yeniden kavuşamadığı içindi bu soğukluk…
Alt dudağını ısırarak kendisine çok yabancı olan bu heyecanı sanki ana kucağıymış gibi tanıdık şekilde sarıp sarmalarken gülümsedi. Bastıramıyordu gülüşlerini, hoş bastırmak istemiyordu da ilk kez. Gören deli diyebilirdi, ilk kez başkalarının düşüncesi umurunda bile değildi.
Hayatının en güzel anı, Ayaz’ın kemikli yanağına kondurduğu öpücüğün yaşandığı saniyelerdi. Şimdi o anda sıkışsa, bir kula bile şikayet etmezdi. Daha fazlasını yaşar mıydı bilmiyordu ama aç gözlü ya da şükürsüz değildi, bu bile yeterdi ona.
Yol boyunca uyuyup uyanıp Ayaz’ı düşünmüştü zaten. Bundan sonraki süreçte de onu düşünecekti, bu belliydi. Aralarında bir saatlik mesafe olan iki şehir için bile sandviç dağıtan hosta bakıp, “Almayacağım sağ olun, ne kadar çok ikram verdiniz.” diyerek tebessüm etmiş, host onun sözlerine karşılık gülümseyerek yanından ayrıldığında birine ufak da olsa muzip şekilde cümlesini bahşedebildiği için kendisine hayret etmişti.
Ne çok şey değişiyordu hayatında. Eskiden bir devlet kurumuna gidip resmi bir evrak almadan önce bile yatağında sabaha kadar oradakilerle nasıl iletişim kuracağını düşünür dururdu Mustafa. Abartı gelecek olabilirdi bazılarına ancak sosyal becerileri bu denli kısıtlı biri için gündelik hayatın akışına uygun işleri yapabilmek bile bir mesele haline gelip yabancı biriyle konuşmak piranalarla dolu bir havuza atlamakla eş değer sayılabiliyordu ne yazık ki. Yaşayanlar iyi bilirdi bu durumu…
Uçaktan indiğinde nemli havanın yanı sıra saatler geçmiş olmasına rağmen Ayaz’a haber verememesinin etkisiyle sıcaklamış, bunalmıştı. Elinden gelen en hızlı şekilde pasaport sırasına girmiş, sabırsızlıkla elinde telefonu havaalanının internetine bağlanmaya çalışmış ama bir türlü başaramamıştı.
Hızlı adımlarla gümrükten çıkıp valizini almaya gittiği kontuarın başında beklerken yeniden internete bağlanmaya çalıştı ki söz verdiği gibi Ayaz’a haber verebilsin. Merak etmişti kesin, acaba mı yoktu içinde artık. Emindi ki Ayaz şu an evin içinde dört dönüyor, Mustafa’nın, ‘İndim,’ mesajını bekliyordu.
En nihayetinde bir form doldurup da internete girebildiğinde telefonunun ekranına bir bir mesajlar düşmeye başladı. Hemen akabinde, daha mesaj uygulamasını açmasına fırsat bile kalmadan elinde sıkı sıkıya tuttuğu telefonu çalmaya başladı. Ayaz’ın aradığını görüp aklına yine onu en son öptüğü an düşünce bu düşünceyi hızlıca aklından kovalayarak hemen telefonu açtı.
“Mustafa!”
“Merhaba Ayaz, uçak rötar yaptı yakıt yüzünden. Haber veremedim ama indim şimdi valizimi bekliyorum.”
“Biliyorum, uygulamadan takip ettim seni. Durban‘da saatlerce beklediniz ödüm koptu. Allah’tan arayıp sormak aklıma geldi de bizimkilere sordurttum. İyi misin? Nasıldı yolculuk?”
“Sürekli bir şeyler yedim. En son uçağın arka tarafına açık büfe gibi atıştırmalık koydular. Ben de oradan birkaç çikolata alıp çantama attım,” diyerek yaptığı harekete kıkırdadı Mustafa.
“Artık bir suçlusun. Dikkat et çikolata aşırmaktan oralarda hapislere düşme. Gerçi ben seni kaçırırım. Sen Bonnie, ben Clyde oluruz.”
Mustafa duyduğu son cümleyle yine kızardı. Bonnie ve Clyde‘ın aşkları da pek meşhurdu. Bilerek mi seçmişti bu örneği bu çocuk şimdi? Üstelik tesadüfen seçmiş bile olsa şarkısını da çok severdi bu ikilinin Mustafa.
Yorgun omuzları Ayaz’ın sesiyle düştüğü yerden kalkmış, sanki birden yetmemişti nefes almak Mustafa’ya. Tam şu an bağırarak şarkı söylese? Dans etse? Tanımadığı, bilmediği bir yerde, ‘Nefes almak yetmiyor artık.’ diye bağırsa?
“Seni daha fazla tutmayım ben. Otele gidince haber ver olur mu? Hemen uyuyacaksan da bana uyuyacağım de.”
“Tamam Ayaz, kendine dikkat et.”
“Sen de, öptüm.”
Öptüm mü? Duyduğu bu kelimenin ardından bir şey söylemeden telefonu kapatsa ne olurdu ki? Nitekim Mustafa da bir şey diyemeden üzerinde valizlerin nazlı nazlı süzüldüğü, dönen kontuarın yanında dikilerek valizlerin nasıl da güzel hareket ettiğine boş boş bakakaldı.
Yüreğindeki uzun zamandır kış uykusuna yatmış, bir esmerin sözleriyle anında gözlerini açmış bu çarpıntı da neydi böyle? Çok hızlıydı kalbi, midesinde atıyordu resmen. Parmak uçları karıncalanıyor, baştan ayağa ılık ılık bir şeyler akıyordu içinden.
Kafasını iki yana sallayarak valizini alıp onu bekleyeceği söylenen şirketin şoförünü bulmaya gitti. Öyle ki Ayaz’ın heyecanı her yanını sardığından bambaşka bir kıtada olduğunun bilincinde değil gibi öylece yürüyordu. Oysa normal bir zaman diliminde olsaydı uçaktan iner inmez çoktan anksiyete krizlerine girmiş, ‘Ya şoförü bulamazsam?’ diye çıldırmış, ana dili gibi bildiği İngilizce’yi dahi unutmuş olurdu.
Ayaz’ın bir, ‘Öptüm.’ sözüyle tüm hasta düşüncelerini bir mancınık yardımıyla cam duvarının ardına atmış, şimdi sadece çiçeklerini koklamak düşüyordu sanki payına.
Valiziyle birlikte hızlıca dışarı çıkıp onu bekleyen ve elinde isminin yazılı olduğu karttan tanıdığı adamla selamlaştı. Yol boyu paylaştığı kısa sohbeti eşliğinde oteline gelip giriş işlemlerini tamamladı.
Odasına çıktığı an gördüğü manzarayla birlikte yüzünde şükür eden birinin gülümsemesi peydâ oldu. Sadece yüksek camlarla kaplı penceresinden okyanus manzarası görünüyor, ışıkların yansımasıyla alabildiğine lacivert-siyah renkli derin sular Mustafa’yı mest ediyordu.
Düşünmesine bile fırsat kalmadan manzaranın fotoğrafını çekip Ayaz’a gönderdi. Biriyle paylaşmak istemişti bu özel anı. Birileriyle değil sadece tek bir kişiyle… Gördüğü görüntü sanki Ayaz’ın gözlerine sunulmazsa boşa gidecekmiş gibi hissetmesine neden oldu. Bu manzarayı güzel kahveler de görmeli, o da kutsamalıydı.
Ayaz’dan saniyesinde gelen cevaba bakıp gülümsedi. Elinde telefon, Mustafa’nın konuşma penceresi açık şekilde bekliyor olamazdı değil mi bu çocuk?
Ayaz: Orada olmak isterdim.
Ayaz: Manzara harika.
Mustafa: Bir gün sen de gelirsin. Hem fotoğraf yeteneğinle daha güzelini çekip Instagram‘da da paylaşırsın.
Ayaz: Fotoğraf yeteneklerimi seni çekerek de gösterebilirim.
Ayaz: Emin ol sen o manzaradan daha güzelsin.
Bu çocuk Mustafa’nın yaşlı olduğunu bilmiyor muydu!? Kendisi gibi genç mi sanıyordu? Ne demekti bu cümle şimdi? Mustafa henüz otuz üçündeyken neden yetmiş üç gibi davranıyor bilinmezdi ama atan kalbini sağ eliyle tutup sıktı.
“Dur Allah’ın cezası dur! Başımıza iş açacaksın.”
Daha sonra Ayaz’a cevap vermediğini fark edip her utandığında yaptığı gibi konuyu değiştirerek yanıtladı çocuğu.
Mustafa: Ben şimdi duş alacağım.
Mustafa: Sonra da uyurum. İyi geceler Ayaz. Tatlı rüyalar.
Sabaha görüşürüz de dese miydi ki? Çok mu saçma olurdu böyle bir mesaj? Hiç kimseyle bu şekilde mesajlaşmamıştı. Ne yapacağını bilemiyor oluşu çok da yadsınmamalıydı aslında ama Ayaz’la neden bu şekilde konuşuyorlardı Mustafa onu da bilmiyordu.
Mustafa: Sabaha görüşürüz.
Ayaz: Görüşürüz. Daha fazla çikolata hırsızlığı yapma.
Ayaz: Ya da yap, canın ne istiyorsa onu yap. Ben seni kurtarmaya gelirim.
Ayaz: Rüyamda tatlı şeyler göreceğime eminim.
Ayaz: Sabah günaydın yaz.
Mustafa son anda gelen emir mesajıyla yine kendisini tuhaf hissetmiş, içinde bir yerlerde artık çok da ılık olmayan, hatta kaynayan sıvılarla yatağına yatıp dudaklarını birbirine bastırmıştı. Neydi bu çocuk böyle? Kimseyi yargılamasa da emir veren insanları naçizane itici bulurdu hep. Neden Ayaz’ın bu şekilde baskın davranışı hoşuna gidiyordu bilmese de Ayaz kesinlikle nisan yağmurlarına benziyordu.
Bir anda yağıyor sonra yerini yumuşacık bir havaya bırakıyor, kiraz çiçekleri açtırıyordu gönlünde. Kendisi kesinlikle bahardı Ayaz’ın, adına zıt. İlk gördüğü anda soğuk, donuk bakışlı biriyken tanıdıkça katmanlara ayrılıyor, her bir katmandan bambaşka bir Ayaz çıkıyordu.
Mustafa, yıllarca aç kalmış bir çocuk gibi Ayaz’ın her haline açgözlü bir tavırla hemen doymak istiyor, bir yandan da sürekli ona sürprizler yapan, her hali bir başka güzel olan çocuğu tadına vara vara duyumsamanın peşine düşüyordu. Kalbini attıran bu taze, bir o kadar da kafasını karıştıran duygular neydi hem bilmek istiyor, hem de yazın sıcağında şelalenin en tepesine çıkmış da o serin sulara atlamayı düşleyen biri gibi tehlikeli olduğunu bile bile kendini aşağıya bırakıvermek istiyordu.
Korkuyordu, hem de ölesiye korkuyordu.
Her gün kendisini tekmeleyen insanlardan ısrarla, alışkanlıkla sevgi dilenen bir köpek gibi ilk gördüğü sevgide hırçınlaşmaktan korkar gibi korkuyordu hem de. Bu zamana kadar hiç ağlayamasa da ruhu paramparçaydı Mustafa’nın. Onun için en yorucu olan da buydu ya zaten.
Şimdi hayatına taptaze, aniden, sorgusuz sualsiz giren bu çocuk, ona feleğini şaşırtarak bunca yıldır özenle dizip cam duvarlarının içinde korumaya aldığı domino taşlarını bir üflemeyle yıkıverecekmiş gibi hissettiriyordu. Sağ kalabilir miydi? İşte onu da bilmiyordu.
Bir yanında bembeyaz, hareler içerisinde bir melek iyimserlikle, ‘Yoluna devam et.’ diyordu. ‘Sadece devam et. Hayatın bırak alt üst olsun, ya altı daha güzelse?’
Diğer yandan simsiyah, pelerinini kendisine kalkan bellemiş şeytanı, ‘Bırak.’ diyordu. ‘Bırak. Sen böyle iyisin, daha fazla üzmesinler seni. Sen zaten kabullendin bu hayatı olduğu gibi.’
Ne yapacağını bilmeden, beyni patlayacakmış gibi düşünürken aklına yine Ayaz’ın o heykelden oyulma suratı düştü. Ayaz bu kadar güzel miydi, yoksa Mustafa’nın yanılgısı mıydı bu bilinmez ama onun sureti hatırına düştüğü an kalbi göğsünden çıkmak ister gibi atmaya başlıyordu.
Gözünün gördüğüyle göğsünün bildiği ilk kez birdi Mustafa’nın. İlk kez ikisi de kahverengi gözlü bir ahuyu gösteriyordu, başkalarının yüzünden küllenmiş ateşi yeniden yakmak isteyen.
Diliyordu. Bu aralar hep diliyordu zaten Mustafa… Yeni bir acıyla eskisi hafiflemesin, acı korkak bir düşman gibi çekilsin surlarına, topları tüfekleri alsın gitsin onun topraklarından…
Yine de valizini dahi boşaltmadan Ayaz’a mesaj atıp hayatında yeni bir ilk olacak şekilde bırakmıştı ortalık dağınık kalsın diye. Yüzünde bir tebessüm valizini yerleştirmediğini dahi fark etmeden uykuya daldı.
✨✨
Sabah erkenden gözlerini açtığında gördüğü ilk manzara kocaman camların ardındaki alabildiğine maviliklerin sahibi Atlas Okyanusu oldu. Gözünün gördüğü, beyninin anlamlandırdığı en güzel manzaraydı bu. Bundan daha güzel bir manzaraya hiç uyanamayacağını düşünerek gözlerini ovuşturdu, aslında ne kadar yanıldığını fark etmeden…
Hemen eline telefonunu alıp Ayaz’a günaydın mesajı attıktan sonra dudağında bir ıslık hazırlanmaya başladı. Saate baktığında yine onu alacak şoförün gelmesine daha vakit olduğunu görünce kahvaltıya inmeye karar verdi.
Kocaman bir yemek salonunun kolonlarla böldüğü yere ulaşınca şöyle bir açık büfeye baktı. Genelde yemek seçmez, çöp gibi olan midesine sadece onu doyurma görevini verir geçerdi. Ama bu kahvaltı hiç onluk değildi!
Bu Afrikalılar domates, zeytin, peynir bilmez miydi!? Hep mi meyve olurdu bir kahvaltıda? Yüzünü buruşturarak midesini az da olsa mutlu edecek birkaç kahvaltılık alıp masasına oturdu.
Sonra kahvaltı tabağını çekip Ayaz’a attı.
Ayaz: Günaydın
Mustafa: 📷
Mustafa: Resmen aç kaldım, bunlar hep meyve yiyor!
Ayaz: Çaldığın çikolatalar seni kurtarmadı desene.
Mustafa: Sen bana hırsız diyorsun resmen!
Ayaz: Kalbimizi çalan malum kişi gibi olma da.
Mustafa: Güldüm ya 🤭
Ayaz: Bakayım bir nasıl güldün?
Mustafa: Nasıl bakacaksın ki?
Ayaz: Fotoğrafını atarsan görürüm ben de. Bu Burak puştunun suratını görmekten midem ters döndü.
Ayaz: Kendime gelirim.
Mustafa: Benim fotoğrafımı mı isttorsın?
Mustafa: İstiyorsun*
Ayaz: Evet. Hem işteyim hem tek başıma kaderimle kalmışım hem de sefilim.
Ayaz: Karadan yüzdürülen Osmanlı gemilerini görmüş Bizans gibiyim.
Mustafa kendisini hiç çekmemişti ki! Nasıl olacaktı bu!? Ayaz’a fotoğraf atmak istiyordu, buranın havasından mı suyundan mı bilmiyordu ama geldiğinden beri gözünün gördüğü her şeyi Ayaz’la da paylaşmak, ona saniye saniye her yeri canlı yayın yapmak istiyordu resmen!
Bu istek ona nereden gelmişti bilinmez ama kendisinin de fotoğrafını çekip atmak istedi. Etrafına bakınıp biraz da olsa tenha olan masaların verdiği rahatlıkla kamerayı kendisinden uzaklaştırarak yüzüne hafif bir tebessüm kondurduktan sonra fotoğrafını çekti.
Mustafa: 📷
Ayaz: Çok güzelsin.
Ayaz: Yani çok güzel çıkmışsın, oranın havası yaramış sana.
Mustafa: Teşekkür ederim.
Mustafa cevap gelmeyen ama nedense çevrimiçi yazısının da bir türlü silinmediği konuşma penceresini kapatıp doğru düzgün yiyemediği tabağını kirli tabakların olduğu yere bıraktı. Laptop çantasını hızla odasından alıp şoförle beraber ofise doğru yola çıktı.
Etrafına baka baka, ‘Bu nasıl Afrika yahu?’ diye düşünerek ofisin muhasebe sorumlusu Tolga’nın kapıda onu beklediği yere ulaştı. Gülümseyerek, “Merhaba Tolga Bey, Mustafa ben.”
“Merhaba Mustafa. Bey deme, burada böylesi kibarlığa alışkın değilim ben.” diyerek güldü adam. “Tanıştığımıza çok memnun oldum, sonunda yüz yüze görüşebildik. Merkezde bize çok yardımcı oluyordunuz, hakkınız ödenmez.”
Mustafa yine övülmesinin getirdiği utançla başını yere eğip, “Estağfurullah,” diyebildi sadece.
Tüm gün hesaplardaki hatalar, eksiklikler derken öğle yemeğinde gittikleri enfes balık restoranı hariç akşam dokuza kadar çalıştılar. Saatin kaç olduğunu fark eden Tolga’ysa en nihayetinde, “Ben ne kadar kabayım? İlk günden seni saat kaça kadar tutmuşum. Çıkalım artık, sen de dinlen,” dedi.
Mustafa ne olursa olsun uyumla çalıştığı adama bakıp, “İnan yorulmadım, çalışmak keyifliymiş burada,” dedi.
“Merkez sıkıcıydı, ben de muhasebe yapamazdım orada. İstanbul bir dert, iş ayrı dert. Düşünmez misin yurt dışına çıkmayı? Eminim istediğin herhangi bir ülkeye gönderir şirket seni.”
“Ben olduğum yerde iyiyim aslında.”
“Maaşı çok güzel ama. Az çok biliyorsundur, bir düşün derim. Tam senin yapacağın iş, hem şirket hem senin için çok faydalı olur.”
“Peki düşüneceğim.” dedi sadece Mustafa. Düşünecek bir şeyi yoktu, istemezdi ülkesinden bu kadar ayrı kalmak. Bir de ayrılık deyince nedense aklına bir çift kahve göz düşmüştü, ne alakaysa?
Otele geldiğinde tüm gün hiç bakamadığı telefonuna bakmak, Ayaz’dan mesaj geldi mi diye kontrol etmek istemişti. Telefonu nedense ofisin internetine bir türlü bağlanamamış, Ayaz bir iki kere şirket içi iletişim aracı olan uygulamadan ona yazmıştı. Normalde şirket bilgisayarında pek çevrimiçi takılmadığından genellikle uygulamanın uyku modunda kullanılan rengi olan sarıda olan Ayaz, bugün hep çevrimiçi rengi olan yeşildi nedense.
Bir işi vardı galiba, yoksa neden tüm gün bilgisayarının başındaydı ki?
Telefonunu eline aldığında gerçekten Ayaz’dan, ‘Neredesin?’ ana temalı pek çok mesaj geldiğini gördü. Buradan ulaşamadığı için diğer uygulamadan yazmış olmalıydı. Ona bu kadar mesaj atması, onu merak etmesi istemsizce hoşuna gitti Mustafa’nın.
Ayaz’dan önce ayda yılda bir çalan telefonu, müdürlük grubundakilerin konuşması hariç kimsenin mesaj atmadığı uygulaması birden Ayaz’la birlikte pek popüler olmuştu Mustafa’nın gözünde.
Mustafa: Selam, otele geldim.
Mustafa: Nasılsın?
Ayaz: Bu saatte mi otele geldin? Neden?
Mustafa: Tolga’yla işe dalmışız. Anca çıkabildik, öğle yemeği hariç hiç mola da vermedik.
Bir süre çevrimiçi yazısı yazıyor olmadı. Mustafa yazıya baktı, yazı Mustafa’ya. Neden çevrimiçi olduğu halde mesaj atmıyordu ki? Artık Mustafa Ayaz’ı sıktığını da düşünmüyordu. Şayet böyle olsaydı Ayaz onu bu kadar arayıp sormazdı değil mi?
Mustafa: İyi misin Ayaz?
Ayaz: İyiyim bebeğim, annem çağırdı. Evet annem çağırdı da ondan yazamadım.
Ayaz: Ee neler yaptınız Tolga’yla başka?
Mustafa: Çalıştık sadece. Bir de yurt dışı çalışma hayatını övdü epeyce bana.
Ayaz: Nasıl yani? O ne demek?
Mustafa: İşte sen de çık yurtdışına kesinlikle, merkez çok sıkıcı dedi. Maaşı da çok güzelmiş.
Ayaz: Sen ne dediö ne düşündüm
Mustafa: Yani neden olmasın? Çok da beğendim açıkçası.
Mustafa: Ben de düşünebilirim, hem burada koca ofisi tek başına yönetiyorsun. Çok hoşuma gitti.
Mustafa: Geldiğimde Ömer Bey’le konuşacağım bu durumu.
Mustafa az da olsa kandırmak istemişti Ayaz’ı. Hem biraz onunla uğraşmak hem de onun ne tepki vereceğini görmek istemişti. Kıkırdayarak yatağın üzerine oturup bağdaş kurdu. Merakla Ayaz’dan gelecek mesajı beklemeye başlamıştı ki birden ekrana Ayaz’ın arama bildirimi düştü.
Şaşırsa da hızlıca yanıtladı gelen aramayı. “Efendim.”
“Ne demek sırıkla konuşacağım? Gerçekten de istiyor musun gitmek?” Sesi biraz telaşlı mı geliyordu Ayaz’ın, yoksa Mustafa saat farkından pelte kıvamına gelmiş zihniyle bunu da uyduruyor muydu?
“Bilmem ki, neden olmasın? Sonuçta tek başımayım. Nereye gitsem tek başıma olacağım. Hem Türkiye şartları malum, para da biriktirmiş olurum.”
Hoparlörden derince bir nefes verme sesi duyulurken Ayaz, “Tek başına değilsin. Yani ailen var, hem alıştığın yer burası. Gurbet çok çetindir. Sıla yolu diye diye hasretten Neşet Ertaş dinlersin sonra. Bence İstanbul dünyanın en güzel şehri. Ne işin var? Hem peynir bile yok diyorsun! Her gün papaya yenir mi!?” diyerek nefes almadan konuştu.
Mustafa dudaklarını ısırarak kahkaha atmamak için kendisini zor tuttu. Şapşal çocuk! İnanmıştı!
“Papaya güzeldi, beğendim ben. Peynir var burada sadece Avrupa peynirleri ama olsun. Hem alışırım, ayrıca belki daha güzel bir yere giderim. Mesela İsviçre ya da Kore, hatta belki Küba.”
“Küba’da ofis yok.”
“O zaman Meksika!”
“Orada da silahlı adamlar var. Hiç YouTube izlemiyor musun sen? Herkes çete orada. Favelalarda sürünür, bir taco yemek için canını tehlikeye atarsın. Çok istiyorsan ben sana yaparım!”
Mustafa konunun ne ara taco yapmaya geldiğini anlamasa da Ayaz’ın paniklemesi içini gıdıklamıştı resmen.
“Hımm, ben sana yaparım diyorsun?”
“Evet. Hem de neli istersen. Beş yaşında taco yapıyormuşum ben. Anneme sor. Fahri Meksikalı sayılırım.”
“5 yaşında churro yapmıyor muydun sen?”
“İkisini de yapıyormuşum, düşün bendeki marifetleri.”
Mustafa, en sonunda dayanamayarak kısıkça bir kahkaha attı. Ayaz’sa hattın diğer ucundan gelen Mustafa’nın kahkaha sesiyle donakaldı. Çok duymadığı bu ses içinde bir yerlerde fay hatlarını yerinden oynatmış, depremlere sebep olmuştu.
“Kandırdım seni! Hemen de inandın Ayaz, çok safsın!”
“Mustafa, güzel bebeğim. Bir daha şaka yapma tamam mı? Belli ki yeteneğin bu değil. Hip hopta falan şansını dene.”
“Bence komikti.”
“Benim yüreğime indi, pek komik gelmedi bana.”
Mustafa sustu. Onun gidiyor olma ihtimaliyle korkmuştu değil mi Ayaz? İçinde yine bir başkaldırı meydana geldi. Yıllar önce devrimci duygularını kitlediği hücrelerde bu duygular bir bir isyan ediyor, Mustafa’nın sürgüne gönderdiği her bir his isyan bayrağı çekerek, hücrelerin demir parmaklarını kırıp daha güçlenerek, birleşerek geliyorlardı sanki.
Durdurmak istiyordu Mustafa içinde peydâ olan hezeyan dolu devrimi, istemiyordu. Bir diktatör gibi her bir hissinin boynunu kesip geriye kalanlara da korku salmayı diliyordu.
Ama diğer yandan yeniliğin tadını almış, bunca yıldır bir başına sürdürdüğü saltanatının doğru olmadığına inanıyor, kabullenmek istiyordu Ayaz’ın getirdiği bu devinimleri.
Mustafa içindeki kurşun işlemez biçimde birleşen hislerin, camlarla kaplı bahçesinin duvarlarına bir minik taş atıp bir küçücük hareketle başlayan çatlağın tüm duvarlara yayılmasını ve sonunda tüm camların toprağa olduğu gibi inmesini izleyecekti, hissediyordu.
“Yani- Bu kadar büyük kayıp değildir gidiyor oluşum.”
“Bu senin fikrin Mustafa, benim değil. Sinir bozucu şeyleri gören senin gözlerin, yine benim değil. Benim için gidişin büyük bir kayıp olurdu. Zaten gitmiyorsun, rica ediciiiim bu bahsi kapatalım kuzum.” diyerek konuşmanın sonunda eski Türk filmlerine atıf yaparak Mustafa’nın düştüğüne emin olduğu yüzünü toplamak istedi.
Başardı da. Ayaz’ın taklidine Mustafa kıkır kıkır gülmüş, kendisini kilometreler öteden yalnız hissettirmeyen çocuğa içinden sessizce teşekkür etmişti.
“Ben şimdi kapatayım, sen yoruldun tüm gün Tolga’yla çalışmaktan.”
‘Kapatma,’ demek istedi Mustafa. O an, sabaha kadar uykusuz kalmayı göze alabilirdi Ayaz’la konuşabilmek için ama diyemezdi işte. Bu cesareti kendisinde bulabildiği bir gün gelecek miydi acaba?
“Peki. Sen de kendini çok yorma. Ben gelince kaldığımız yerden işlere devam.”
“Kaldı on üç gün. Bekleyelim bakalım, Clyde Bonnie‘yi beklerdi değil mi?”
“Beklerdi herhalde. Ama beklerken sıkılmaz mıydı?”
“Sıkılmazdı Mustafa. Sonsuza kadar beklerdi, kendinden emin olsun, iyi olsun ama en sonunda ona gelsin diye beklerdi. Yani filmlerini izlemiştim de oradan biliyorum.”
“Şarkısını da dinle, Beyoncé ve Jay-Z‘den. Çok severim.”
“Sen o ikisini dinliyor musun?”
“Evet. Ben rap dinlerim genelde.”
“Ne!?”
“Ayaz! Östaki borumu patlattın! O nasıl ses!?”
“Bilimsel bilimsel konuşma bebeğim, sonuçlarına katlanırsın yoksa.”
“Neden ki?”
“Hoşuma gitti bilimsel konuşman, tebdili mekanlarda da konuş isterim. Tabii senin açından sonuçları farklı olur bunun.”
“Anlamadım ama peki, ne zaman istersen konuşurum.”
“Mustafa sen beni manyak ettin ama yemezler. Birazdan sana atacağım mesaja bak, senin için özel olarak hazırlandı. Utanmak harici başka bir eylem yaparsan da beni ara beraber yapalım. Karşılıklı, görüntülü.”
“Gerçekten anlamadım ama dikkat et kendine Ayaz, tatlı rüyalar. Yarın görüşürüz değil mi?”
“Tabii ki de bebeğim. Öptüm seni, yanına su al,” diyerek telefonu kapattı Ayaz.
Mustafa anlam veremedi Ayaz’ın sözlerine, yine ne diyordu bu deli çocuk? Tam o anda telefonu titredi elinde, ne yazmıştı acaba Ayaz?
Ayaz: 📷
Ayaz: Devamı gelecek bebeğim.
Ayaz: İyi geceler.
✨✨
Ayaz’ın son attığı etek giydiği bir fotoğraf ama bunu hayal gücünüze bırakıyorum. Maskülen bir tarzı olduğunu unutmayın 😚
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙