✨✨
Bir hareketin nihai başarıya ulaşabilmesi için sürekliliği elzemdir, hedefe adım adım yürümek, bıkmadan usanmadan ilerlemek gerekir ki istenilen şey için çabalar tıpkı küçük bir anka kuşuyken görece çirkin ama büyüdüğünde kocaman kanatları olan o büyülü, muazzam yaratık gibi kanatlarını açarak hızla göğe yükselsin.
İşte haftalardır Muzaffer, Mavi’nin çocuk fark etmese de kırılan güvenini tamir etmek için ilmek ilmek işliyordu aralarındaki ilişkiyi. ‘Şu hayatta benim de bir kere istediğim olsun,’ diyerek isyan ettiği günlerin çokluğuna inat, hayat ona kıyamaz gibi kızıl bir yardımcı da göndermişti üstelik.
‘Sağlam’ diyerek addettiği kızdan gizli gizli yardım alıyor, ona ulaşamazsa Ahmet’in başına ekşiyor, Ahmet’in başına ekşidiği zamanlarda ciğeri Burak’ın sık sık Ahmet’te oluşuyla şaşırıyor ama en nihayetinde aralarındaki konu hep Mavi ve Muzaffer’in eski ‘güvenli’ alanlarına nasıl yeniden dönebilecekleri oluyordu.
Bir süredir, Ilgın’ın da tavsiyeleriyle ‘erkek adam’ naralarını bırakmış, ‘Erkek adam dün doğum günü kutlandıysa bugün kahvaltıda yaş pasta yer’, ‘Erkek adam yaşı ne olursa olsun hep futbolcu olmanın hayalini kurar’, ‘Erkek adam tıraş olurken berberin tüm görüşlerine katılır haklısın abim der çıkınca da ne boş yaptı bu lavuk der’ gibi erkek adamın tanımını yapmak istediği ama Ilgın’dan yediği vetoyla içinde kalan pek çok cümlesi vardı adamın şimdi.
Mavi, onunla takılmayıp odasına çekilirse onu rahatsız etmek için kapısının altından notlar atıyor, kapının önünde şarkılar söylüyor, kapısını üç kere vurup çocuğun, “Dört kere vurmalısın!” diyerek odasından çıkıp bir kez de kendi kapısına kendisinin vurmasına neden oluyordu.
Genellikle de çocuğa geceleri sıcak çikolatasını yapıp dizilerini izlemek için çikolatayı sehpanın üzerine bırakıp hazır olda Mavi’yi bekliyordu. Mavi ise belli etmese de Muzaffer’le olmaktan mutluydu. Onunla yaptığı ve sürekli çatıştığı, onu zorlayan tartışmaları seviyor, zaman zaman adamın içinden bir mağara insanı değil de çoğu insandan daha seviyeli şekilde tartışmayı bilen birinin çıkmasıyla çatıştıkları konular ona daha da tatlı geliyordu.
Özellikle son yıllarda tartışmayı bilmeyen ya da ısrarla olmayan şeyleri sadece farklı görünmek amacıyla inat eder gibi uzatarak sündüren veya tartışmanın sonunda çirkinleşip küfürler savuran insanlardan bıkan çocuğa, hiç beklemediği kişiyle olan seviyeli sohbetleri ilaç gibi gelmişti sanki.
Yalnızca son zamanlarda Mavi’nin Muzaffer’le dizi izlemeleri sonucu değişen uyku düzeninde dikkatini çeken bir şey vardı. Bu da bazı geceler Muzaffer’in odasından gelen sanki adam acı çekiyormuş gibi çıkardığı seslerdi. Önceleri bunları rüyasında gördüğünü düşünen çocuk günden güne bu seslerin aslında yan odadan geldiğini anladığında anlam verememişti.
Daha sonra etrafında olan biteni mutlaka gözlemleme isteği sebebiyle birkaç kez daha dikkatle adamı dinlediğinde kabus görüp panikle uyandığını anladı çocuk.
Böyle zamanlarda ne yapsa bilmiyordu. Adamın odasına ‘İyi misin?’ demek için gitse uygunsuz bir halde olabileceğini düşünüyor ama içinde yeşeren yeni keşfettiği ama tanımlayamadığı bir duyguyla adamla birlikte o da uyuyamıyordu aynı zamanlarda.
Bu şekilde süregelen haftalar sonunda ikisi iyiden iyiye ev arkadaşlıklarına ısınmış şekilde, Mavi’nin yulaflı omlet günü olduğundan kahvaltıyı çok sevdiği Tarkan şarkılarıyla hazırladığı bir güne uyandılar.
Muzaffer, kendisini fark etmeden dans ederek omletini hazırlayan, bir yandan da o güzel sesiyle, ‘Yaktın beni hain, tiryakin oldum yarim’ şarkısıyla omletini çırpan çocuğu dudaklarında asılı kalan bir tebessümle izlemeye başladı.
Siyah, kumaşı yumuşacık olan bir şort giymiş yine çıplak ayaklarıyla mutfakta oradan oraya seğirterek kahvaltıyı hazırlıyordu. Üzerinde yine siyah, Ay Savaşçısı desenli, kısa kapüşonlusuyla bel kolyesinin ucundaki yıldızlar sallanarak dans ediyor, bir yandan da şarkısını mırıldanmaya devam ediyordu.
Muzaffer, önündeki görüntüyü saklambaç oynayan ama oyun arkadaşlarının hepsini saklandıkları yerden bir bir bulduktan sonra sobeleyen bir çocuğun hevesiyle izledi. Çıplak ayaklarıyla dilinde şarkısı ve kimselere göstermediği sabah rutini olan dans ederek kahvaltı hazırlamasıyla bu görüntüyü ömrünün sonuna kadar izleyebileceğini hissetti adam. Kalbine fazla geliyordu önündeki manzara, yine kardeşi olacağını yeni öğrenen küçük bir çocuğun kıskançlığıyla kimseler görmesin istiyordu Mavi’nin bu hallerini.
Parkelere şıp şıp basarak onu uyandırmaya gelişi, kapıyı dört kere çalması, o uyanmayınca saygısızlık olmasın diye odasına girmeden kapının önünde söylenmesi… Muzaffer bunları ömürlük rutini haline getirebilmek için tüm iç organlarından vazgeçebilirdi, yeter ki Mavi sonsuzluk diliminde her sabah onu bu manzarayla karşılasın…
Mavi dansını ederek, “Çaldın beni benden, düştüm ağına zalim” sözleri eşliğinde yumurtaları tavaya koymuştu ki kapı zili çaldı. Şarkısını yarıda kesip, “Omlet yanacak,” diye söylenerek mutfaktan kapıya doğru gidecekti ki Muzaffer, zebellah gibi çocuğun tam karşısına dikilerek önünü kesti.
“Hayırdır yavru ceylan?”
“Kapıyı açacağım.”
“Bu kılıkta?” diyerek tek kaşını kaldıran adam Mavi’nin gözlerine baktı.
“Sorduğun sorunun mantıksızlığını saatlerce tartışabiliriz Muzaffer. Bu şekilde kapıya doğru gittiğime göre?” dedi Mavi, başını sağ omzunun üzerine eğerek.
“Olmaz, gelen yabancı. Üzerini değiştir o arada ben açarım kapıyı.”
“Teknik olarak sen de yabancısın.”
Muzaffer hırsla yarasına dokunan çocuğa bakıp, “Değilim. Ben senin ev arkadaşınım, neydi geçen demiştin, rumiyim ben,” dedi.
“Rumi Mevlana oluyor yalnız, ben sana roomie demiştim.”
“He ondan, hadi Mavi hadi. Kim geldiyse ağaç oldu bak,” diyerek kapıya doğru giden Muzaffer, Mavi’nin şaşkın bakışlarını sallamadı bile.
“Yok ya, ben yıllardır bu şekilde açıyorum kapıyı!”
“Bak güzelim, bak şirin ceylanım şimdi biz kimin geldiğini bilmiyoruz değil mi?” diye sordu Mavi’ye bakarak. Karşılığında çocuktan aldığı tatlı bir baş sallamasıyla çene hattı belirginleşti adamın. Baş sallamak tatlı olur muydu amına koduğu yerde!? Oluyordu!
“Gelen kim bilmediğimiz için uygunsuz şekilde karşılarına çıkmamalıyız tamam mı? Çünkü kıyafetin bazı ortamlar için falan nanay. Hani sen de demiştin ya ‘Herkes iyi niyetli değil,’ diye, bazıları iyi gözle bakmayabilir, senin gibi temiz kalpli insanların yanında ne giyersen giy. Aha şu karşıdaki kızıl eleman mesela, pırlanta gibi. Ama şimdi sana nasıl bakacaklarını bilemeyebiliriz, benim de şarteller atabilir. Sen de beni o halde görme zaten, oldu?”
Bu sırada kapı zili yeniden çalınca Mavi, “Bunu sonra konuşacağız Muzaffer!” diyerek ayaklarını yere vura vura odasına doğru ilerledi. Muzaffer çocuğun arkasından, “Artist,” dese de hızla kapıda kök salan kimse onu kurtarmak için kapıyı açtı.
Karşısında uzun boylu, yanık tenli, sarı saçlı ve yeşil gözlü bir eleman gülümseyerek elinde bir tabakla dikiliyordu. Muzaffer tanımadığı adama doğru bakıp, “Hayırdır kardeş?” dedi.
“Merhaba, ben Mavi’nin ev sahibi Atakan. Siz de yeni kiracı olmalısınız,” dedi gülümseyerek.
“Eyvallahsın ciğerim. Muzaffer ben de. Geç,” diyerek kenara çekilen Muzaffer, ‘İyi ki Mavi’yi odasına yolladım,’ diye düşünürken adam kendisine bakarak gülümseyip, “Hoş geldiniz Muzaffer Bey, bir türlü tanışamadık sizinle de,” diyerek salondaki koltuğa oturdu.
“He vallaha öyle oldu. Ani taşındım.”
Bu sırada üzerine uzun bacaklarına çok yakışan bir kargo pantolonla yine bir çizgi film karakterinin basılı olduğu, renkli tişört geçirmiş olan Mavi gülümseyerek salona girip, “Hoş geldin Atakan,” dedi.
Atakan, ayağa fırlayıp elindeki tabağı Mavi’ye uzatarak, “Hoş buldum. Sevdiğin mini pankeklerden yaptım sabah, sana da getirmek istedim Mavi, uzun zaman oldu seninle sohbet etmeyeli. Akçaağaç şurubun vardır değil mi?” dedi.
Muzaffer, Allah’ın ağacının nasıl bir şurubu olduğunu anlamasa da ikilinin birbirine attığı gülücüklere aniden yüklenen siniriyle tip tip baktı. Bu eski zaman jönlerine benzeyen lavuk ne diye yavru ceylana kırıtıp duruyordu? Hadi o kırıtıyordu bu Mavi olacak sevimli bebe neden ona bu kadar gülümsüyordu? Kendisine gülümsemesi bile haftalar sümüştü, bir garezi ona mıydı şu hayatta?
Onlar salondaki koltuğa oturup Muzaffer’in anlamadığı bir koçero konçerto gibi saçmasapan kemanla alakalı Çaykovski denilen, büyük ihtimalle de Laz olan birisinin çalındığı gösteriden bahsederken Muzaffer Mavi’nin omleti bile ocakta unuttuğunu fark edince, “Hıh!” dedi.
Kendisi daha geçen gün ocakta sütü unutup taşırdığı için çok fazla kaynayan sütün demirinin yok olduğunu tam beş saat dinlemiş, bir de üzerine azar yemişti. Allah’tan Mavi’nin ses tonu yatıştırıcıydı da azar da yese katlanıyordu adam.
“Enfesti yani Mavi, Viyana’ya gittiğinde mutlaka biletlerini al önceden ama. Saatlerce sıra beklemek büyük eziyet,” dedi Atakan yosması.
“Son dönemlerde ben de çok hoş Farsça bir şarkı keşfettim, sana atacaktım ama unutmuşum,” dedi üzgünce Mavi.
“Yoksa Amin Bari mi?”
“Ah evet, Che Kardi.”
“Bıkmıyorum dinlemekten ben de, ne çok ortak yönümüz var bizim Mavi.”
“Evet, müzik kulağın iyi,” diyen Mavi, Muzaffer’in mutfakta durup da yanlarına gelmediği için içinde bir rahatsızlık hissetti. Tam ona dönüp de ağzını açacaktı ki Atakan onun sözünü kesti.
“Zorlu’da Harry Potter‘ın canlı orkestra dinletisi var, bu sene Melez Prens geliyor. Ben de seni davet etmek istiyordum aslında. Ekstra bir biletim var, gelmek ister misin?”
Mavi, içinde oluşan huzursuzlukla birlikte ne söyleyeceğini bilemedi. Kimseyle bir yere gitmezdi o, birileriyle plan yapmayı en son sınıf arkadaşlarının yanlış adres vererek onu başka kafede saatlerce bekletmelerinden beridir bırakmıştı. Mavi için birileriyle, daha doğrusu babası hariç birileriyle, bir yere çıkması imkansız hale gelmişti. Bu kuralının tek istisnası o bilmese de Muzaffer’di. Muzaffer’le birlikte alışverişe gitmek bile Mavi için kocaman bir adımdı aslında.
“Ne zaman?” diyerek adamın teklifini babasından öğrendiği şekilde nazikçe reddetmek için bahane bulmaya çalıştı beyninde. Ona kalsa, ‘Hayır, kimseyle bir yere gitmek istemiyorum,’ der konuyu kapatırdı ama babası başkalarını üzebileceğini ve ona gönül koyabileceklerini söylemişti. Mavi başkalarının kalplerini kırıp da kendi kalbini karartmayı hiç istemezdi.
“Yarın.”
Tam olmaz demek için hazırlanırken arkadan hızla yanlarına damlayan Muzaffer, “Olmaz, benle işi var,” dedi, kaşlarını çatarak.
“Öyle mi?” dedi Atakan üzgünce. “Hay Allah.”
“Üzülme, başka zaman gideriz.”
“O zaman tamam, başka zaman için sözünü aldım bak.”
Mavi, söz vermediği ama ısrarla ondan söz aldığını iddia eden adamdan az da olsa rahatsızlık duyarken Muzaffer, “Ciğerim sen ne işle meşgulsun?” diye sordu.
“Elektrik elektronik mühendisiyim ben. Mavi’nin okulunda doktoraya başlıyorum hatta.”
“Çok façaymış, adamsın,” dedi dişlerini sıkarken Muzaffer.
“Fakültelerimiz uzak ama,” dedi Mavi de.
“Olsun, ben seni ziyaret ederim. Sen de benim yanıma gelirsin, beraber öğle yemeği yeriz ne dersin?”
“Mavi, yemeklerini evden götürür kardeş. Dışarı hep pis, hem kim dışarlara güvenip de yemek yer ki bu devirde?” diyerek burun kıvıran Muzaffer’e Mavi şokla baktı.
Daha iki gün önce, leş gibi sarımsak kokan ve hayvanın midesinden yapılan bir çorba alıp Mavi’ye ‘Şifa,’ diyerek içirmeye çalışmış, üzerine de bol baharatlı bu kez de hayvanın bağırsağından yapılan başka bir dürümü gömüp çocuğa, “Kelle paça olsa da içsek,” diyerek Mavi’ye gerçekten de böyle bir yemeğin var olup olmadığını sorgulatmıştı.
“Haklısınız, ben de evden getiririm beraber yeriz o zaman. Neyse ben kalkayım, iyi hafta sonları sizlere. Tanıştığıma memnun oldum Muzaffer Bey, sık sık görüşürüz artık,” diyerek Muzaffer’in elini sıkıp Mavi’ye zamanında yediği el sıkma vetosu yüzünden sadece gülümseyerek, “Hoşça kal,” deyip çıkıp gitti adam.
“Ay götüm,” dedi Muzaffer kapıyı kapatır kapatmaz. “Doktora yapacakmış da Mavi’yle yemek yiyecekmiş, kerkenez.”
“Kendi kendine dedikodu mu yapıyorsun?” dedi Mavi gözlerini hayretle kırpıştırarak.
“He, cayır cayır zevk alıyorum kendimle gıybete oturunca. Bak bir de o kılıkta çıkacaktın herifin önüne, adam senin içine düşecekti.”
“Ne alaka?” dedi Mavi, Atakan’ın getirdiği mini pankeklere bakıp komşuluk kuralları gereği tabağı boş göndermemeyi aklına yazarken.
“Adam sana gündüz niyetine asıldı lan. Erke-” tam erkek adam naraları atmaya başlayacaktı ki telefonda onu azarlayan kızıl yılanın suratı aklına geldiğinden aniden kendi sözlerini yuttu.
“Nasıl yani?” dedi Mavi merakla Muzaffer’e bakarken. “Beni mi beğendi?”
“Anlamadın mı?”
“Anlamadım. O kibar birisidir, genellikle sürekli beni bir yerlere davet eder zaten.”
“Gebeş. Neden gitmiyorsun onunla peki?” diyerek tam Mavi’nin dibine oturdu Muzaffer.
“Sosyalleşmek bana göre değil, zorunda kaldığımdaysa sadece onlarla konuşuyorum ama onları dinlemiyorum. Bu da sosyalleşme olmuyor zaten.”
“İyi taktikmiş ha. O herif okula geldiğinde de sana ısrar edecek,” dedi Muzaffer sıkıntıyla.
“Olabilir, çok güzelim çünkü. Birilerinin bana aşık olması çok doğal,” dedi Mavi ukalaca. “Burak da bana aşık sanıyordum ama değilmiş.”
“Burak benim ciğerim Burak mı?”
“Hım hım,” diyerek adamı onayladı Mavi.
“Erkek- yani erkek bireylerden hoşlanmıyor ki o, dişilere meyilli.”
“Eminsin yani?” dedi kıkırdayarak Mavi.
Muzaffer, Mavi’den gelen gülüş sesiyle buz tutmuş gönlünün odalarını ılık bir mayıs öğleni gibi ısıttı. Küçükken de sevmezdi soğuğu, mayıs ayı geldiğinde sürekli üşüyen ayaklarına, ellerine inat havanın sıcaklığı incecik dolaştığı kıyafetlerini sevmez gibi içini ısıtırdı çocuğun. Kışları çok üşüdüğü için sevmezdi de hep baharlar gelsin isterdi Muzaffer. İlk kez kalbine gelen baharın yansımasını görüyordu ama. Hem de bir gülüşle gelmişti sanki o sıcacık mayıs öğlenleri…
Bu aralar sürekli hızlanan kalbine artık alışmış şekilde, “Evet, eminim,” dedi Mavi’ye bakarak.
“Bence o kadar emin olma, her insan hemcinsinden hoşlanabilir.”
Muzaffer gözlerini hayretle araladı, “O ne demek yavru ceylan?” dedi.
“İnsanlardaki cinsel yönelimler geniş bir yelpazeye bölünmüştür, hatta Alfred Kinsey‘in de dediği gibi bir insan illa tam eşcinsel veya tam düzcinsel olmak zorunda da değildir. Yaptığı araştırmalar, erkeklerde ve dişilerde hayatın ezici bir çoğunluğunda düzcinsellik görülürken, arada sırada da olsa eşcinsellik görülebildiğini göstermiştir. Benzer şekilde, kendilerini tamamen eşcinsel olarak tanımlayan bazı kişilerin aslında arada sırada düzcinsel davranışlar sergileyebildiği de göstermiştir.*”
“Her erkeğin içinde bir düğmeci yatar diyor abi yani?”
“Düğmeci ne demek?”
“Fortçu yani. Hani erkek erkeğe…”
“Böyle demediğine eminim. Ama isteyen Kinsey Skalası’ndan da açıp ne tarafa yaktın olduğuna bakabilir. Tamamen doğru zaten yoktur, doğada bile eşcinsellik varken birileri için kesinlikle yüzde yüz kadınlardan-erkeklerden hoşlanıyor demek çok büyük bir konuşma olur.”
“Lan adam yirmi altı yaşında, bu zamana kadar belli olmaz mıydı?” dedi Muzaffer.
“İsterse atmış altı yaşında olsun fark etmez ki Muzaffer. Hatta babama göre insanlar insanların onları tamamlayan ruhlarına aşık olurmuş. Ona göre konu cinsellikten öte aşk.”
“Yani adam adamın ruhuna aşık oluyor öyle mi?” dedi Muzaffer anlamak ister gibi.
“Evet, adam, kadın ya da başka cinsiyetlerle sınırlandırma durumu. Babama göre, doğada seni tamamlayacak bir ruh eşin var ve bu ruh eşini bulup da aşık olduğunda sen doğayla da uyumlu bir şekilde bir harmoni yakalıyorsun. Bunu cinsiyetlerle ya da cinsellikle sınırlandırmıyor, kişilerin kalbine, ruhuna aşık olurmuşuz öncelikle. Zaten bizim için yaratılan kimse alnımıza yazılır ve ondan kaçamazmışız, ne yaparsak yapalım, kaç yaşında olursak olalım enerjilerimiz birbirine çekilirmiş.”
“Lan git, böyle saçma şey olur mu? Ben otuz iki yaşındayım, bu saate kadar avrat- yani hanımefendi kadınlardan hoşlandım. Şimdi bir erkeğe mi meyledecem?” dedi, cümlesinin sonunu sessizce tamamlayarak.
“Bilemem onu ama babamın dediğine göre göz açıp kapayıncaya kadar oluyormuş, sen anladığında çoktan aşık oluyormuşsun ve iş işten geçiyormuş.”
“Günah lan.”
“İnandığın dinde birlikte olmak günah denir, o duyguya çekilsen bile o kişiyle birlikte olmaman gerekiyor sanıyorum. Her daim örnek verdiğiniz meşhur kavmin helak olması da çocuklara, hayvanlara, hatta şehre gelen her erkeğe tecavüz edilmesi yüzündendi. O kadar ilerlemişti ki konu herkes birbirine, hatta kendi ailesine tecavüz ediyordu Muzaffer. Bu tür bir sapkınlık ilk kez bu kavimde görüldü. Tabii sen inandığın dini benden daha iyi biliyorsundur eminim,” dedi bilmişçe çocuk.
“Anladım, beynimi yaktın oğlum benim.”
“Kişiler hakkında kesin hükümler verme, ileride hayal kırıklığına uğrarsın. Burak bir gün bir erkekle karşına gelirse ona saygı duymak zorundasın. Kimsenin kimseye akıl verme lüksü yok,” diyerek mutfağa doğru gidip akçaağaç şurubunu alarak geri döndü.
Pankeklerin üzerinde şurubu gezdirip, “Gel beraber yiyelim,” diyerek adama doğru gülümsedi.
“Hani sen başkasının yaptıklarını yemezdin?” dedi hırsla Muzaffer.
“Atakan çok temiz biri.”
“Nerden biliyorsun?”
“Evine gittiğimde gördüm,” diyerek mini pankeklerden bir tane çatalına takıp ağzına atıverdi Mavi. O ağzına gelen lezzetle gözlerini kapatıp pankeklerin keyfini sürerken bu kez de Muzaffer mutfağa gidip Mavi’nin yaptığı hafif yanmış omlet tavasını eline, somun ekmek poşetini de kolunun altına alarak salona geri döndü.
“O yandı ama, yeme.”
“Yoo, bence hâlâ süperdir,” diyerek kocaman kopardığı ekmeğiyle omletin içinde yulaf olmasına bakmadan, “Bak böyle sokum yapacan bunu,” diyerek yemeye başladı. Mavi, sokumun ne demek olduğu anlamadan merakla Muzaffer’e bakınca adam Mavi’nin ağzına uygun şekilde kopardığı ekmeği tavaya daldırıp bir parça omletten aldıktan sonra Mavi’nin ağzına doğru yaklaştırdı.
“Aha bak sana özel sokum, küçük ceylan sokumu,” dedi gülerek.
Mavi, Muzaffer gülünce kendi yüzünde oluşan gülümsemesine engel olamayarak adama baktı. Güzel gülüyordu Muzaffer, inci gibi bembeyaz dişleri ortaya seriliyor, kocaman adam güldüğünde gözleri çizgi şeklini alıp çocuksu bir havaya giriyordu.
“Aç ağzını, uçak geliyor.”
Mavi, normalde olsa ‘Kimseden bir şey yemem,’ diyerek yanıtlayacağı şu durumu Muzaffer’le yerle yeksan edip ağzını açarak ondan gelecek lokmayı beklemeye başladı. Muzaffer, onun ağzına küçük ekmeği kibarca verdikten sonra parmaklarının ucunun çocuğun dolgun dudaklarına değdiğini hissetti.
Mavi lokmasını gülümseyerek çiğnerken alt dudağında kalan ekmek parçasını gören Muzaffer, “Ekmek kalmış, alayım mı?” diye sordu. Çocuktan gelen baş sallamasıyla baş parmağının iç tarafını çevirip çocuğun alt dudağını yumuşakça silen adam, daha sonra kendi parmağını ağzına götürdü.
Bu hareketi gören Mavi’nin karnında yeni, tarifi imkansız, öncesinde hiçbir şekilde yaşamadığına emin olduğu ve yine hiçbir şekilde başka bir duyguyla kıyaslayamayacağı bir his belirdi, karnı ağrıyordu sanki. Ama canını acıtmıyordu bu duygu, aksine kıpır kıpır, yaşam enerjisi veren ama neyle beslerse doyacağını bilmediği bir duyguydu.
O, kendi iç dünyasında bir hesaplaşma yaşarken yanındaki adamın beyninde bambaşka bir mahkeme kurulmuştu. O biliyordu şu an yaşadığı hissin ne olduğunu, yalnızca ‘Nasıl?’ diyordu içinden ya da ‘Neden?’
Önündeki omlete bakışlarını çeviren Muzaffer, söylemesi yaşamayana kolay bir durumla baş etmeye çalışırken kalbinin yeniden hızlanmasına alışkın şekilde, ‘Her yük hafif ondan geliyorsa,’ diye düşündü, yanında oturup da her sabah dans ederek kahvaltı hazırlamasını izlemek istediği çocuğun yoluna şair olan iç sesiyle…
✨✨
*Kinsey Skalası: Düzcinsellikten, Eşcinselliğe Yelpaze
Okuyan gözlerinizden öperim✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙