Bölüm 14: Hasta Ruhun Yıldızları

✨✨

Ekrandaki bir fotoğrafa ne kadar uzun bakılabilirdi?

Çok sevdiğiniz birilerinin fotoğrafları, sevimli hayvanlar ya da hemen herkesin gördüğü anda hissettiği pozitif hislerle yüzünde güller açtıran bebekler… Art arda, dakikalarca bu sayılanların videolarına, fotoğraflarına bakılabilir, tatlı bulunabilir, tekrar tekrar izlenebilirdi elbette.

Ama bir yerden sonra, nihai son olarak, baş parmak yardımıyla yukarı kaydırılmak suretiyle geçilirdi bu bahsedilen fotoğraflar, videolar. Mustafa içinse Ayaz’dan gelen fotoğraf bu bahsedilen durumun aksine kapatılamaz, geçilemez, değiştirilemez statüsündeydi bir nevi.

Önce bakmış, sonra oturduğu yerden kalkıp odanın içinde bir tur atmış, daha sonra yine bakmış, hissettiği sıcaklamayı dindirir ümidiyle bir bardak su içmiş, en sonunda duvarı izlemiş ama yine dayanamamış bir daha bakmıştı.

Anlamıyordu içinde hissettiği bu bunalmışlığı… Mustafa kendisine ilk yalan söylediği andan bu yana başka kimselere inanmamıştı. Ama şu an yaşadığı hisler onu öyle bir çarpmıştı ki o bile kendisine yalan söyleyemez olmuştu. Sondaydı artık, en dipte…

Karanlık, kör kuyusuna saklanmış, gelen ay ışığının büyüsüne kanmamak için gözlerini kapatmıştı. Ama ay çırpınıyordu sanki Mustafa gözlerini açsın diye. Yoksa neden ışığını tam gözlerine yansıtıyor, neden kuyusundan başka yere vurmuyordu o sahici parıltılarını?

Vurma artık ey ay ışığı, kör mü etmektir niyetin bu gözleri?

Mustafa’ya sorma imkanınız olsaydı eğer bir şeyleri, o kendisini aseksüel olarak nitelendirirdi, bilseydi kelimenin tam anlamını belki bunu söylerdi. ‘Olur mu canım öyle şey?’ denmemeliydi. Mustafa’nın fizyolojik saati de duygularıyla kapanmıştı sanki. Ergenlik döneminde bir iki kez denediği ve ‘ayıp’ saydığı şeyler hariç kendine dokunmayı bırakın, açıp yetişkin filmleri izlemişliği yoktu.

Bilmezdi. O tarafına öyle bir kilit vurmuştu ki sanki dünyadaki hiçbir canlı ona göre böyle şeyler hissetmiyor, kimsenin aklına bile gelmiyordu böylesi duygular.

Ama aynı Mustafa, Ayaz’ın fotoğrafını gördüğü an yine ay ışığından parlak, yanağında dört beni olan çocuk sayesinde tüm ezberlerini bozmuş ve Mustafa’nın benliğinde yeni bir tür ortaya çıkmıştı. Öyle bir türdü ki bu önündeki fotoğraflara baktıkça besleniyor, bir küçücük yılanken kobra olmuş büyüyordu içinde bir yerlerde.

Yutkunarak ekrandaki fotoğrafa bakmaya devam etti. Bir süre sadece kaslı olduğunu ancak hayal gücüne bıraktığı bacakların gerçekliğine şahit olmak ister gibi izledi ekranı. Arada Ayaz’ın yazdığı yazıları bile görmedi gözleri. Sadece baktı.

Baktıkça düşündü, sanki başka bir eyleme haddi varmış gibi. İçinde açan tomurcukları vakit varken toplamalı mıydı Mustafa? Yarına bıraksa peki? Peki ya yarına bıraktığında ölürse o taze, yeni açmış tomurcuklar?

Yıkım gibi geliyordu Ayaz Mustafa’ya doğru. Siyah, iki kişilik bir araba içinde, yine simsiyah giyinmiş şekilde…

Gülümsüyordu belki ama tehlikeliydi gülüşü ona göre. Dünyasının altını üstüne getirecek, onu yerle yeksan edecek bir kıyamet alametiyle geliyordu, biliyordu.

Kimse, bunca yılın hayatına getirdiği hiç kimse Mustafa’nın kabuğunda böylesine bir delik açamamıştı, bu çocuğu biri durdurmalıydı, yoksa Mustafa’nın boynuna yağlı bir urgan gibi dolanıverecekti bu gülümseyen tomurcuk hisler.

Eli istemsiz kasıklarına gittiğinde ne yaptığının bilincinde bile değildi. Tamamen kendisinden bağımsız şekilde, birisi kukla gibi Mustafa’yı oynatıyor, elinin iradesini ondan alıyordu sanki.

Kasıklarındaki elini bir iki kez aşağı yukarı gezdirdiği anda fark etti ne yaptığını. Sertleşmişti, bunca yıldır içinde bekleyen her bir ilkel dürtü bir bir fışkırıyordu sanki her yerinden. Duyguları onu talan ederken bir anlık gözlerini kapattı, Ayaz’ın altında kıvranarak inlediğini hayal etti. İlkel çağlardan kalan bir insan gibi düşlüyordu Mustafa daha önce tadını bilmediği hisleri.

Ayaz’ın üzerinde etek, Mustafa’nın üzerinde Ayaz…

Sonra ne yaptığını anlayınca yanan bir sobaya değmiş gibi çekti çarçabuk kasıklarındaki elini. Başkasının fotoğrafına bakarak, hem de onun haberi olmadan bunu yapamazdı. Bu Mustafa değildi, olmazdı bu şekilde.

Kalktı. Kocaman balkonu olan odanın diğer kısmına geçerek büyük camları açıp dışarı çıktı. Daha dün bu manzarayı çekip Ayaz’a atmıştı. Her yeri Ayaz’dı. Eli, yüzü, gözü, kalbi, içi… Her yerinden Ayaz’ın sureti dökülüyordu.

Sessizce, “Ne yaptın bana çocuk?” dedi. Kendisi bu yeni halini tanıyamıyordu artık. Ayaz her anlamda Mustafa’nın topraklarını fethetmiş, gökkuşağının yedi renkli bayrağını tam kalbinin ortasına dikmiş, yetmez gibi bir de göndere çekmişti.

Mustafa, Ayaz’a her anlama gelecek şekilde açtı. Ne zaman doyardı ya da doyar mıydı bilmese de kabullenişi çok sancılı oluyordu Mustafa’nın.

Belki inkar etmeli, belki anlamazlığa vurmalıydı işi. Ama serçe gibi çırpınan gönlü istemiyordu bu yok sayışı.

Mükemmel değildi, bunu o da biliyordu. Peki ya Ayaz mükemmel miydi? Mustafa’ya göre evet ama Ayaz’a sorulsa kesinlikle kocaman bir hayırdı cevap.

Aslolan birbirleri için mükemmel olup olmamalarıydı ama Mustafa bunu da bilmiyordu.

Artık anlıyordu Ayaz’ın ona nasıl geldiğini. Önceleri imkansız olduğunu düşünse de havaalanındaki vedalarından, hatta onlara gidip annesiyle tanışmasından bu yana geçen zamanda çocuğun niyetini az çok anlamlandırıyordu.

Bu yüzdendi belki dün ‘güzel bebeğim’ kelimesine, kalp çarpıntısından başka tepki vermeyişi. Ayaz’ın güzel bebeği… Ne kadar da kendisine yakışmaz bir sıfattı bu böyle? Ayaz’ın güzel bebeği olmak için ne gibi bir özelliği vardı ki sıradan olmaktan başka? Her zaman olduğu gibi düşünmekten başına ağrı girdiğinde olduğu yerde balkonun demirlerine tutunup derin bir nefes çekti içine.

İsyan eder gibi, “Yeter ya yeter,” dedi sesli şekilde kendi kendine. Yeter! Bir kere olsun düşünmek istemiyordu artık. Adı bencillikse bunun bencil olmak istiyor, onunla kimselerin yapmadığı şekilde ilgilenen adamı kendi kör kuyusuna çekip de zihnindeki karanlıklarla ışığını söndürmek istemiyordu. Yeterdi artık!

Sevilmeyişini de sikerlerdi, sürekli birileriyle kıyaslanışını da. Sonunda biri görmüştü onu. Emeli ne olursa olsun, bu yolun sonunda kırk kat cehennem de olsa o yolu yürümek bile başı gözü üstüneydi Mustafa’nın.

Tekrar derince bir nefes çekti içine mis gibi havadan. İstanbul’a inat şehrin havası bile bir başkaydı. Mustafa’nın el değmemiş topraklarına eş, buranın da el değmemiş havası çok iyi geliyordu düşüncelerine.

Öldürmeyecekti çiçeklerini, bu kez olmazdı. Ne bunca zaman yarışa sokulduğu kardeşi ne sessiz olduğu için her istediğini söyleyebileceğini düşünen insanlar ne de sürekli onu eksik hissettiren ailesi… Tüm bunlara inat korkusuzca çiçeklerini sulayacaktı. Bu kez göz yaşlarıyla değil gerçekten saf suyla sulayacaktı hem de Mustafa. Yaşadığı anda kalacak, yarına kadar ne yaşayacaksa kabul edecekti büyük bir mutlulukla.

İçeri döndüğünde yeniden eline telefonunu almaya cesaret edemeyerek büyük bir bardak su içti. Cevap veremedi Ayaz’a. Zaten ne diyebilirdi ki? Onun gibi büyük, cesur cümleleri yoktu Mustafa’nın.

Bir şeyler söyleyebilecek cesareti olsaydı eğer, ‘Öfkeliyim ışığına senin!’ derdi. ‘Bu kadar parlama ben yalnızca insanım, bana da acı.’ diye eklerdi. ‘Gözümün gördüğü en güzel şeysin, bir otuz üç yıl daha görsem yine doyamazdım sana…’

Hepsini içinden söyledi. Ayaz duysa bu cümleleri ne yapardı bilmiyordu, çünkü Ayaz ipi kopuk bir uçurtma gibiydi Mustafa’ya göre. Sağa sola, rüzgara göre özgürce hareket eden ama aynı zamanda da cesaretli, başına buyruk, rengarenk bir uçurtma.

Mustafa’ysa yalnızca topal bir uçurtma avcısı olabilirdi. Ağır aksak o pasparlak renkli uçurtmanın peşinden koşan, yakalayıp belki de onu kendi kuyusuna hapsediverecek bir uçurtma avcısı…

✨✨

Sabah olup da huzursuz uykusundan uyandığında gece boyu hatırından gitmeyen, uyuyup uyanıp gördüğü kahveler peşini kolay kolay bırakmayacakmış gibi yeniden gözlerinin önünde beliriverdi.

Ama dün geceden kalan bir kararlılıkla artık kaçmayacaktı. Bu kez kaçmayacak, sevilmeye layık olmadığını düşünen herkesi bir bir haksız çıkaracak, er meydanında son kalan kalenin içindeki yaralı asker de olsa savunacaktı içindeki gökkuşağı bayraklı topraklarını.

Telefonunu eline aldı. Yıldızladığı fotoğrafa bir kez daha bakıp derince iç çektikten sonra Ayaz’a yazdı.

Mustafa: Günaydın.

Ayaz: Neden sadece günaydın?

Mustafa: Anlamadım ki?

Ayaz: Neden iki n yok? Günaydınn yazmalısın.

Mustafa: Ya Ayaz güldüm, mutlu musun?

Ayaz: Evet mutluyum tabii. Sen gül, ben hep mutlu olurum Mustafa.

Mustafa: Teşekkür ederim.

Mustafa: Sen gülünce ben de mutlu oluyorum.

Ayaz yatağında yatıp ona çok da uzak olmayan lise yıllarına geri dönmüş şekilde mesajlaşırken telefonu heyecandan suratına, tam burnunun üzerine düşürdü. Burnunun acısına ek Mustafa’nın kendine göre büyük bir adım attığı öz güvenli duruşu Ayaz’ı iki kat şaşırtmıştı.

Dünkü fotoğraftan sonra Mustafa kendisini engeller, bir daha da suratına bakmaz diye korksa da yine de bir adım atmak istemişti, bir şeyler yetmiyordu Ayaz’a artık. Şairin de dediği gibi, Ayaz artık şarkıyı dinlemek değil, eşsiz ezgilere sahip bu melodiyi söylemek istiyordu.

Burnunun acısına bakmadan yatağında yüz üstü döndükten sonra bacaklarını dizlerinden kırıp ayaklarını çapraz yaparak birbirine bağladı. Bir aşağı bir yukarı hareketlerle ayaklarını sallarken mesajını yazmaya devam etti.

Ayaz: Mustafa bebeğim, Afrika güncellemesi gelmiş sana.

Ayaz: Bir sürüm yukarı çıkmışsın ama bayıldım bu güncellemeye haberin olsun.

Ayaz: Buraya geldiğin zaman utangaç bir kediye dönme de yine.

Mustafa: Benim nerem kedi Ayaz pardon da?

Mustafa: Sen hiç kocaman bir kedi gördün mü benim gibi?

Ayaz: Güldüm ha.

Mustafa: Neye güldün?

Ayaz: Kocaman olduğunu düşünüyor olmana. Bebek havuçlara benziyorsun, hani var ya böyle en minikleri ama sen kendini kocaman sanıyorsun ya ona güldüm.

Ayaz: Komik bir adamsın.

Mustafa: Ayaz!

Mustafa: Sensin o. Ayrıca havuç kızıllara denir, benim kızıla benzer bir yanım mı var?

Ayaz: Ne alaka? Havuç ırkçılığı yapıyorsun şu an.

Ayaz: Savcılığa verirdim seni de kıyamıyorum.

Ayaz: Neyse, n’apıyorsun?

Mustafa: Yataktayım hâlâ, birazdan kalkıp ofise geçeceğim.

Mustafa: Sen nasılsın?

Ayaz: İyi olmaya çalışıyorum diyelim. Arafta gibi hissediyorum ama cenneti bekliyorum.

Ayaz: Hiç gezemedin daha değil mi oraları?

Mustafa: Hafta sonu Tolga eşlik edecekmiş bana. Ümit Burnu’na, Mandela Adasına, fok balıklarını görmeye gidecekmişiz.

Mustafa: Fok balıkları için çok heyecanlıyım Ayaz, bir de Ümit Burnu için. Düşünsene iki ayrı okyanusun birleştiği yerde olacağım.

Ayaz: Düşününce gerçekten de efsane bir olay.

Ayaz: Bana fotoğraf atmayı unutma.

Ayaz: Tolga nasıl biri? Sevdin mi?

Mustafa: İyi biri gibi, normal işte. Kendi halinde iş yapıyor sadece.

Ayaz: Kesin tipsiz biridir.

Mustafa: Onu da nereden çıkardın?

Ayaz: İçime doğdu.

Ayaz: Herkes benim gibi mükemmel bir cazibeye sahip değil sonuçta değil mi?

Mustafa: Ayaz

Ayaz: Efendim bebeğim?

Mustafa: Egonu çekersen seninle konuşmak istiyorum.

Ayaz: Mustafa Bey bakıyorum uzaktasınız diye diliniz uzamış sizin. Bunun dönüşü var unutma.

Mustafa: Unutur muyum hiç?

Mustafa: Hep aklımda dönüş yolu.

Mustafa: Yani nasıl geçecek o kadar yol anlamında.

Ayaz: Anladım tabii.

Ayaz: Neyse sen hazırlan hadi, kahvaltını güzelce yapmayı unutma.

Ayaz: Öptüm bebeğim.

Mustafa: Ben de öptüm.

Ayaz, konuşma penceresinde beliren ‘öptüm’ mesajıyla kelimenin tam anlamıyla at gibi kişnerken odaya Zeynep geldi. Oğlu kendi kendine konuşmayı bırakmış, artık hayvanlar aleminden hallice sesler de çıkarıyordu.

“Bir kız evlat doğuramadım ayol. Kız evlat öz evlat derler! Ev ahır gibi! Ne diye kişniyorsun sen?”

“Sultanım bana öptüm dedi!”

“Mustafa mı?”

Ayaz, kadını onaylamak ister gibi kafasını salladı. Hâlâ sırıtıyor, yüzündeki gülümseme silinmiyordu bir türlü. Dün geceden sonra beklediği tepkiyi almamış, sanki Mustafa alttan alta onunla, kendi çapının yettiği kadar elbette, flörtleşiyor gibiydi. Eğer bir rüyanın içindeyse gerçekliğe dair hiçbir şeyi istemiyordu hayatında bundan sonra.

“Aferin oğluşum. Hedefe giden yolda böyle devam. Yürü, hatta ürkütme ceylanı ama sessiz sessiz koş.”

“Babamı da böyle mi tavladın sen?”

“Yok be, aileler karar verdi. Bizim zamanımızda nerede böyle aşk yaşamak, mesajlaşmak falan? Neyse salla babanı şimdi. Böyle ufak ufak devam et. Çok abartma, senin ayarsız hallerinden korkmasın. Unutma yalnız olmadığını hissettir.”

“Mesaj alındı.”

Annesini öpüp dudağında bir ıslık duşa doğru koşar adımlarla gitti Ayaz. Arkasında onun bu hallerini tebessümle izleyen, ileride en büyük destekçileri olacak kadını bırakarak…

✨✨

Günler su gibi geçmese de bir şekilde geçip gidiyor, Mustafa gündüzleri iş, akşamları Ayaz’la görüntülü konuşma ya da mesajlaşmayla günü bitirip burada kalan vaktini doldurmak için dakika sayıyordu resmen. Geldiği şehre bayılmış, turist olarak gelse gezemeyeceği yerleri Tolga’nın gezdirmesiyle gerçekten güzel vakitler geçirmişti. Hayatında bu kadar ilginç başka yer görmemişti Mustafa.

Zengin Hollandalılar, İngilizler şehrin sefasını sürerken ülkenin asıl sahipleri sokakları süpürüyor ya da açlıktan belli bölgelerdeki turistleri soyuyorlardı. Öyle bir yere gitmişti ki Mustafa, tamamen Avrupalı beyazlar oturuyor, ömründe görmediği lüks evler okyanus kıyısında inci gibi sıra sıra salınıyordu.

Hayatın acımasızlığı ve adaletsizliği bir kez daha yüzüne çarparken bir yandan bunları düşünüyor, diğer yandan da kendi derdine düşmüş şekilde Ayaz’a ne hediye alacağını bulmaya çalışıyordu.

“Tolga, sevdiğim birine hediye almak, buradan özel bir şeyler götürmek istiyorum. Bir önerin var mı?”

“Buranın çok meşhur bir taşı var, tanzanit taşı. Biraz pahalıdır ama Türkiye’de ya da Avrupa’da daha fahiş fiyatlara satıyorlar. Eğer bütçen varsa kesinlikle o taştan yapılmış bir şeyler al derim. Hayatında böyle bir mavi görmemişsindir.”

“Nereden alabilirim ki?”

“Ben seni çıkınca götüreyim, lokal yerlerden alalım. Turistlerin olduğu bölgelerde kazıklarlar şimdi.”

“Çok teşekkür ederim.”

Tolga gülümseyerek bir şey değil anlamında kafasını salladı. İyi biriydi Tolga. Günler olmuştu buraya geleli ama onu yalnız bırakmamak için çırpınmış, etrafı gezdirmiş, güzel ev sahipliği yapmıştı. Akşamları da dışarı davet etmişti aslında ama Mustafa işi biter bitmez kendisini otele atıp dışarı bile çıkmak istemiyordu ki. Ayaz’la otelinin balkonunda yaptığı sohbetin keyfini kimse veremezdi, dünyanın en saklı hazinesi olsa değişmezdi o anları.

İşleri bittiğinde şirketin şoförüyle birlikte Tolga’nın bahsettiği yere gitmek için arabaya atladılar. Geçtikleri yerler sanki günlerdir orada değilmiş gibi aniden değişince Mustafa da şaşırmadan edemedi.

“Burası nasıl bir yer böyle?” diye sordu.

“Burası gerçek Cape Town. Teneke Mahallesi derler. Oraya girersen tek parça çıkamazsın. Maalesef evleri gerçekten tenekeden olan insanlar yaşıyor orada. Beyaz biri onlar için para demek. Bu arabayla bile girsen emin ol tekerleri sökerler.”

“Ama diğer taraflar böyle değildi,” dedi Mustafa hüzünle.

“Oralar kendilerine Güney Afrikalı diyen zengin Avrupalıların mekanı çünkü. Dedeleri buradaki halkı sömürmüş olanlar, utanmazca buralı olduklarını söylüyorlar.”

“Çok üzüldüm.”

“Elden bir şey gelmiyor Mustafa. Değiştiremeyeceğin şeyler için üzülme. Elinden gelen bir şey varsa ve sen onu yapmıyorsan işte o zaman üzül.”

Mustafa, Tolga’nın sözlerini kafasını sallayarak onaylayıp tekrar tenekeden yapılmış evlere baktı. Hurda bile denemezdi buraya. Tenekelerin arasından çamaşır ipleri gerilmiş, yamalı giysiler kurutulmaya çalışılıyordu.

Herkesin derdi bambaşkaydı bu dünyada. ‘Derdim büyük diye üzülme, kaldıramayacağın yükü vermez sana yaradan.’ derlerdi ama Mustafa, ‘Daha ne kadarını kaldırabilir insanoğlu?’ diye düşünmeden edemedi.

Gördükleri manzara sonrası sessizleşmiş, gidecekleri yere kadar çıt çıkarmadan yalnızca dışarıyı izlemişlerdi. En sonunda yerel bir kuyumcu tarzı kocaman bir dükkanın önünde durdular.

Tolga yanlarına şoförü de alarak ilerledi. “Ülkenin bir diğer dili İngilizce olsa da bu bölgeler kendi dillerinde konuşuyor, DJ bize yardım eder. Kendi dilinde pazarlık da yapar,” dedi.

Günlerdir Mustafa’yı bir oraya bir buraya götüren şoför kendisine DJ ismini takmış, Zimbabwe‘li biriydi. Karısı ve çocukları Zimbabwe‘de kalmış, adam da burada para kazanıp ailesine yolluyordu. Kısacası fakirin de fakiri vardı Afrika’da, görenleri hayrete düşürüp yaşamına şükrettiren.

İçeri girdiklerinde gördüğü ışıl ışıl taşlarla neye uğradığını şaşırdı Mustafa. Burayı annesi görse kesinlikle çıldırırdı. Değerli taşlar ortalığa saçılmış kiloyla satılıyor, elmaslar, zümrütler, tanzanitlerse kilit altında tutuluyordu.

Mustafa içinden güldü. Az önce aklına gelen annesine hediye almayı düşünmemişti bile. Hoş, bundan önce aldığı her hediyenin sonu değişim kartını kullanmak oluyordu kadının nezdinde.

“Sen biraz etrafı incele Mustafa. Dediğim taşlar şurada. Mor ve mavi olanları var,” dedi Tolga.

Mustafa, “Çok teşekkür ederim,” dedikten sonra o tarafa giderken çok teşekkür ettiği için ona kızan Ayaz’ı düşündü, yeniden.

Yine aklının kıyısına düşüvermişti çocuk bir şekilde. Her zaman böyle mi olacaktı? Ansızın Ayaz’ın gözleri, Ayaz’ın hayali, o kaslı bacakları aklına mı düşecekti?

Zihninin kaydığı yeri ayıplayarak iyice arsız olan düşüncelerini taşlara doğru yönlendirdi. Çocuğun bacaklarına sulanmayı acilen kesmeliydi!

Taşların etrafında hayran hayran gezinirken karşısına çıkan kolyeyle birden duraksadı. Küçük bir damla şeklinde, damlanın kalın kısmında iki küçük pırlanta olan, şık zincirli kolyeyi görür görmez Ayaz’ın esmer boynunda hayal etti. Kolye o kadar zarifti ki Ayaz’ın boynu için yaratılmıştı sanki. Bir başkası görse, ‘Bu ne? Kadınlar takar bunu.’ diyebilirdi belki ama Ayaz’ın böyle düşünmeyeceğine adı kadar emindi.

Hem… Hem belki sadece onunla baş başayken takardı. Eğer istemezse böyle yapabilirlerdi. Ayaz onu kırmazdı ki. Sahi kırmazdı değil mi?

“Tolga bak, bunu almak istiyorum.”

“Çok zarif, alacağın hanım çok şanslı.” dedi Tolga gülümseyerek.

Bir şey demedi Mustafa. Toplumsal algıların içinden geçen Ayaz değildi ki karşısındaki adam, aklına bunu bir erkeğe aldığı gelsin. Ona da kızamazdı, böyle görmüş, böyle yetişmişti. Herkesin aklına ilk olarak bir kadına aldığı gelirdi elbette.

Biraz daha gezip Zeynep Hanım’a da hoş bir bileklik buldu. Çok sevmişti Ayaz’ın annesini. Kendi annesine değil de onun annesine hediye alması biraz içini burksa da yine canı biraz bencil olmak istemişti Mustafa’nın. Şu an Afrika’nın bir köyünde olduğunu bile bilmeyen annesi için bu yaptığı bencillik sayılırsa tabii…

DJ‘in yaptığı güzel pazarlıkla hediyelerini de alıp çıktılar küçük dükkandan. Mustafa sabırsızdı, artık dönmek istiyordu. Ne demişti Ayaz? Araftaydı, cenneti bekliyordu.

Arabada kendi kendine deli gibi gülmemek için alt dudağını ısırdı. Bir an önce otele gitmeli, Ayaz’la konuşmalıydı. ‘Özledin onu!’ dedi iç sesi. ‘Çok özledin.’

Kendisiyle yaptığı ateşkesin getirisi sulh, Mustafa’yı iç çatışmasından ne kadar koruyacaktı bilmiyordu ama ne olursa olsun dün akşamki kararında bakiydi. Yolu güzeldi onun, bundan sonra o yolun sonunu yaşamak için her şeye vardı.

Tolga ve DJ‘e çokça teşekkür ettikten sonra yemek bile yemeden kendisini odasına attı. Bu sırada, odaya girer girmez otomatik bağlanan internet sebebiyle telefonu art arda gelen bildirim sesleriyle ötmeye başladı.

Ekrana baktığında Ayaz’dan gelen mesajların son iki tanesini kıkırtılar eşliğinde okudu. Gerçekten deliydi bu çocuk!

Ayaz: Beyler kapatılmışız!

Ayaz: 📷

Mustafa: Bu nasıl mesaj Ayaz? 🤭

Ayaz: Mesaj atacak bahanem kalmadı! Çareyi böyle yazmakta buldum.

Mustafa: Bana mesaj atmak için bahane bulmana gerek yok ki.

Mustafa: Ne zaman istersen atabilirsin.

Mustafa: Böyle de üstten bakar gibi oldu, sen de istediğin sürece tabii ki.

Ayaz: Bana üstten bakmanı isterim Mustafa.

Ayaz: Eminim otorite senin üzerinde harika duracaktır.

Ayaz: Kendini sürekli bir şeyleri açıklama mecburiyetinde hissetmen canımı sıkıyor. Bazen dağınık kalmalı, kim ne anlarsa anlasın siktir et Mustafa.

Ayaz: Hem sana bir sır vereyim mi?

Mustafa: Ver.

Ayaz: İnsanlar mütevazı ve nahif gördüklerini çabuk harcarlar. Kendilerine köpek çekilmesinden hoşlanan insanlar var. Bu kadar nazik olursan üstüne çıkıp çiğnerler bebeğim, bazen sınırını aşmadan dik durmak iyidir.

Ayaz: Bunu da öğreteceğim sana.

Mustafa: Çok şey öğrettiğini kabul ediyorsun yani.

Ayaz: Ayaz etkisi, benimle yola çıkan nasibini alıyor.

Mustafa: Seninle yola çıkan çokmuş gibi konuştun.

Mustafa: Hoşuma gitmedi.

Ayaz: Dürüstlük üzerinde en az vanilya kokunla siyah pantolonun kadar güzel durdu.

Ayaz: Ve hayır. Benimle yola çıkan çok kişi olmadı.

Ayaz: Olsaydı bile kaçırdığım şeyin yanında esamesi okunmazdı.

Mustafa: Benim hiç olmadı. Senin sayabildiklerin varmış en azından.

Mustafa: Kalp kırıklığı değildir umarım. Birer anıdır yalnızca.

Ayaz: Kalp kırıklığı yaşamak için insanların kalbinin ortasında oturması lazım Mustafa.

Ayaz: Mesela onun odasında olan bir masa olmak istersin, ne şanslı bir masa ki şu an onu görüyor diye düşünürsün falan.

Mustafa: Böyle hissedebilir mi insan?

Mustafa: Anlatışına imrenmemek elde değil.

Ayaz: İnan insanoğlunun hissedebildiklerini sana anlatsam karşısındakinin güzelliğine ağlarsın.

Mustafa: Çok derin oldu bu.

Mustafa: Üstelik sana nasılsın diyemedim henüz. Ne kabayım!

Ayaz: Çok fenasın sen. Lafı değiştir bakalım.

Ayaz: İyi sayılırım, hâlâ araf durumları.

Ayaz: Ha bugün mal Burak rezil oldu bir de.

Mustafa: Ne? nasıl?

Ayaz: Dedikodu sevdiğini bilmiyordum. Her gün bir yeni bilgi.

Ayaz: Bu anten şov yapacağım diye maile başkan yardımcısı yerine CEO‘yu eklemiş. Bunu da Ömer Bey gördü. Ortalık fena karıştı anlayacağın, işi de yanlış yapmış zaten. Ömer Bey en son sırık boyuyla göklerden hırlıyordu buna. Gerizekalı, bir de mal mal bana bakıyor, koduğumun dengesizi.

Mustafa: Ağzın çok bozuldu senin ama.

Ayaz: Güzel ağzıma ayar çekmek ister misin?

Mustafa oturduğu yerde aniden dikleşti. Bu çocuk ne ima ediyordu böyle? Zaten fotoğraf olayından sonra hormonlarını ölçtürmek için doktora gitmeliydi. Sürekli kan pompalanıyordu bir yerlerine, Ayaz da hissetmiş gibi üzerine oynuyordu resmen ama!

Ne yazacağını bilemese de bu şekilde mesajlaşmayı kesinlikle sevmişti, bundan emindi. Kendisine artık söyleyemediği yalanlar, kabullendiği gerçekleri yenemiyor, doğrular bir bir dökülüyordu Mustafa’nın içinden dışına.

İsterdi Ayaz’a karşılık verebilsin, konuşmayı devam ettirebilsin. Bu yanı öylesine bir açlıkla tırmanarak kasıklarından göğsüne çıkıyordu ki… Bir alev misali yanıp kül oluyor Mustafa. Utanmaz biri olmak isterdi, belki de biraz arsız. Ama sadece karşısındaki çocuğa böyle olmak isterdi. Bunları yaşayabileceği bir vakit gelir miydi o da bilmiyordu ki.

Mustafa öyle bir durumun içine düşmüştü ki yaptığı tüm yanlışlar ona doğru gibi geliyor, bunca yıldır ayıp diyerek kaçtığı şeyler içinde volkan misali patlıyordu sanki.

Yanıtsız bıraktı Ayaz’ı yine. Ne diyebilirdi ki zaten?

Alt dudağını kanatırcasına ısırdı. Ayaz’la yaşadığı anlar yüzünden son zamanlarda çokça ısırdığı yer bu kez yeniden darbe alınca gerçekten kanadı. Elini dudağına götürüp parmaklarına bulaşan az miktardaki kana baktı. Ayaz daha bu kadarlık şeyle bile yara açıyordu onda.

Yine de kanatanın hep Ayaz olmasını isterdi. Kendi dişleri değil onun dişleri dudağını parçalasın, ona acımasın, bazen donuklaşan bakışlarıyla o yaralasın bedenini.

Ama sonra o yaraları yine Ayaz iyileştirsin…

Sustukça birikiyordu Mustafa’nın içindekiler sanki. Çığlık çığlığa söyleyemedikleri şimdilik bir dağ misali, sadece bulutlanan gökyüzü sebebiyle gölge düşürüyordu üzerine.

Mustafa meraklı bir çocuk gibi bekliyordu bu dağın gölgesinin değil, kendisinin üzerine yıkılacağı günü.

Artık vazgeçemeyeceği bir doğa olayıydı Ayaz. Her ne şekilde Mustafa’ya gelirse gelsin sadece unutulmaz olacaktı. Mustafa epey kararlıydı ilk kez. Ayaz’ın nezdinde içini yine onun yoluna serecek, hasta bir ruhu görecek kadar çılgın bu çocuğun ruhuna kendinin bile varlığından haberdar olmadığı yıldızlarını takacaktı.

Öyle ya, kahverengi daldan pembe çiçekler yaratan simsiyah bir ruhtan parlak yıldızlar yaratmaz mıydı ay ışığı tenli çocuğa takabilmesi için?

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top