Bölüm 14: Hayat Bir İçki ve Aşk Bir Uyuşturucu

✨✨

İnsanoğlu çok basit sebeplerden mutlu, bu sebeplerden daha da basit nedenlerden mutsuz olacak şekilde dizayn edilmişti. Tıpkı çok basit bir nedenden doğup ve ondan daha da basit nedenlerden ölmeleri gibi. Zehirli bir iyimserliğin ya da özellikle son dönemlerde çokça meşhur olan herkesin kendisini aşırı önemli hissetmesi gerektiğini tavsiye eden insanların yaygınlaşmasıyla kimileri kendilerini narsisistik bir düzeyde biricik addederken kimileriyse bunun tam tersi şekilde özlerini önemsiz sayıyorlardı, insanların kırdığı ve onların da bir türlü toparlayamadıkları öz güvenleri sebebinden.

Bu noktada Mert’in varoluşu da kimilerine göre basit bir eylemden ibaret olsa da ona sorulduğunda olmaması gereken, dünyanın düzenini yerinden oynatacak kadar karmaşık, insanların belki de eylemlerinin sorumluluğunu almamak için uydurdukları şeytanın bile aklına gelmeyecek kadar kötücül bir nedenden doğmak zorunda kalmıştı o. Ama hiç kimse Mert’e hiçbir şey sormuyordu, doğmak isteyip istemediğini sormadıkları gibi…

Kendi dahil herkesi ‘basit’ olarak nitelendiren Mert, mutlu olmanın da ne kadar basit olduğunu bilmiyordu aslında. Belki, sadece katlanmak zorunda olduğu hayatı ona birilerinin öğretmeyişindendi bilmediği şeylerin çokluğu. Aynı zamanda Mert, mutlu olmanın ya da bu hissin vücuduna getirdiği ve hiç tanımadığı semptomlarını da kahverengi gözlü, kumral bir adam sayesinde anlamlandırmaya başlamıştı. Onun sevmediği şeyse bu yabancı ama iyiden iyiye tanış olduğu duyguların yanında gelen, onu kendisine yabancı kılan yan etkilerdi.

Volkan’ın odasından çıkıp da kardeşini görmeye gideceği yol boyunca aklında yaptığı devrimi düşündü. Oysa zihni onu bunca zaman hiç yalnız bırakmamıştı. Mert’ti evi saydığı yere ihanet eden. Pişmanlık yaşıyor muydu bilinmez ama bünyesinde hissettiği yan etkiler sonunu bildiği yolu oldukça zora sokacaktı, işte bundan emindi genç adam.

Her türlü kötülüğün dünyada kol gezdiğini öğrendiği eve bakarken midesi bulandı. Ulvi bahçede olduğundan akıl hastanesi saydığı evin salonundan geçerken bu kez etrafına bakmadan dosdoğru kardeşinin yanına gitmek için adımlarını hızlandırdı. Ne olursa olsun, şu an ne yaşıyorsa yaşasın yardım etmesi gereken biri vardı ve Mert düşünmesi gereken onlarca şeyin arasında bir sığınak bulmuş gibi yeşil gözlü çocuğun meselesi için acilen kardeşinden yardım almalıydı.

Birkaç saat bile olsa o çocuğu unuttuğu için kendisinden nefret etti Mert. Oysa teni tenine çekilen adama kadar kendisi de dahil her insana karşı nötrdü. Eh her devrimin bir gerekçesi olmalıydı. Mert’in devriminin gerekçesi de onu yokluğu ile tehdit edecek kadar kendisine şımarmayı göze alan adamdı. Hoşuna gitmişti Barış’ın öz güvenli halleri. Her ne kadar bundan sonraki yolu adamın farkındalığı ile tehlikeye girmiş de olsa o nasılsa bir yolunu bulurdu, bulmak zorundaydı.

Bahçeye çıktığında her zamanki şezlongunda uzanan kardeşinin elindeki mavi renkli, etrafa yaban mersini kokusu saçan elektronik sigarayı görünce kendisini tutamayarak gülümsedi. Ulvi hayatı boyunca onu şaşırtmayı başaran nadir insanlardandı.

“Şaka yapıyor olmalısın?”

Ulvi kardeşinin elektronik sigaraya baktığını görünce, “Nikotinsiz,” dedi.

“Arınma işini fazlasıyla ciddiye alıyorsun.”

Ulvi’nin tam yanındaki şezlonga oturup kendisi de bir sigara yaktı. Açık gökyüzünde asılı kalan yıldızları fark edince göz bebeklerinin içinde lekeler olan adam aklına düşerken sigarasından derince bir nefes aldı. Bundan sonra hep böyle mi olacaktı?

“Ne bu sessizlik?” diye sordu Ulvi. “Yok mu anlatacak bir şeylerin?”

“Boka batıyor oluşumu dinlemek isteyeceğini sanmıyorum.”

Ulvi, sevecen ama ukala bir gülümseme ile yerinden doğrulup oturur pozisyona geldi. Kardeşini şöyle bir inceleyip, “Sonunda ha,” dedi. “Senin bir kalbin olduğunu unutmak üzereydim.”

Mert, kafasını kaldırıp dudaklarının arasından üflediği dumanı izlerken başını olumsuz anlamda iki yana salladı. “Dramatik biri olup aldığın ahlar götünde patladı derdim ama kimsenin ahını da almadın. Hacker gerçekten sağlam biri olmalı.”

“O olduğunu nereden çıkardın?”

“Beni salak mı sanıyorsun sen Mert?” diye sordu Ulvi. Elindeki aletten bir nefes çekip yüzünü buruşturduktan sonra, “Bir boklar dönmüş ama. Ne oldu?” diye sordu.

“Volkan.”

Ulvi, adamın adını duyduğu anda yüzüne hoşnutsuz bir ifade takındı. Kardeşinin acilen bu adamın etrafından uzaklaşması gerekiyordu. Ona olan saplantılı halleri, o ne yaparsa bir gölge gibi onu izlemesi, neredeyse liseden beri televizyonda gördüğünde bile kendisini susturup Volkan’ı dinlemesi… Tüm bunlar birleşip Ulvi’nin adama negatif bir ön yargı ile bakmasına neden oluyordu. Üstelik o adamdı kardeşini kendisinden uzaklaştıran.

“Tansiyon haplarını mı unutmuş?”

“Adam hâlâ taş gibi, sen de biliyorsun bunu. Sadece- Barış’ı öğrendi.”

“Eee? İkisiyle aynı anda mı yatıyorsun? İğrençsin amına koyayım.”

“Saçmalama,” dedi Mert. “Barış’la aramda ne olduğunu sordu bugün. Ona iş teklifi edeceğini falan söyledi.”

“Bu da planında bir açık yaratıyor sanırım.”

“Barış’ı bilmesini istemiyorum. Sadece onun değil, kimsenin. Hesapta yokken çıkıp geldi zaten.”

Ulvi duyduklarıyla, “Hesapta yokken,” diyerek Mert’in sözlerini tekrarladı. “Hep öyle olmaz mı?” Daha sonra kendisi de ne dediğini fark etmeden kelimeler ağzından iradesi dışında fırlamış gibi yeniden konuya dönmek istedi. “Peki sen ne yaptın?”

“Ben su içtiğim bardağı bile sahiplenmem falan filan diyerek felsefi konuştum işte. Kafasını başka yere çektim, her zamanki gibi.”

“Ya ikna olmazsa?”

“Birilerini sokacağım araya mecburen. İş yerinde bir kadın var. Belki o, belki başkası. Öylesine takıldığımı düşünsün.”

“Ama öylesine takılmıyorsun?”

Mert konunun gittiği yerden hoşnut olmayarak, “Her neyse,” dedi. “Senin gecen hareketli geçmiş galiba. Boynundaki morluklara bakacak olursak?”

“Benden pek de bir farkın yok.”

“Konu sensin.”

Ulvi gözlerini kırpıştırarak başını gökyüzüne kaldırdı. “Biriyle yattım.”

“Sürpriz mi olmalı?”

“Erkek.”

Mert gözlerini devirerek kardeşine baktı. “Ulvi sen dünya üzerindeki tüm cinsiyetleri elinden geçirmiş adamsın. Bir erkekle yatıyor oluşun beni şaşırtmalı mı?”

Yeniden bir sigara yakmak için elini sigara paketine atmıştı ki Ulvi’nin hâlâ sessizliğini koruduğunu gördü. Başını kaldırıp da onun suratına baktığında yutkunarak kardeşinin nemlenen, karanlıkta bile masmavi şekilde ışıldayan gözlerini fark etti. “Siktir. Altta mıydın?”

Daha sonra ayağa kalkıp tam Ulvi’nin önünde durdu. Sarı saçlarına ellerini atıp kafasını kendisine çekerek onu tam karnına yasladıktan sonra tek koluyla sıkı sıkıya onu sarmaladı. “Neden yaptın peki?”

“Başka türlü benimle olmayacaktı.”

“Anadolulu mu?”

Ulvi başını sallarken Mert’in yüreği sıkıştı. Sarı, düz saçlı, beyaz tenli, masmavi gözlü bir çocuk gülümseyerek gözlerinin önünde belirirken Mert, o zamanları hatırlamak istemez gibi biraz daha sıkı sardı kardeşinin başını. Saçlarının arasına bir öpücük kondurarak onu kimselere vermeyeceğini kanıtlama isteğiyle diğer elini de sarışın adamın ensesine atıp kendisine daha da çok bastırdı, tıpkı yetimhane günlerinde kendi yatağına saklandığında onu sıkıca sarmaladığı gibi.

“Peki sonra?”

“Gece sarhoştuk, daha doğrusu o sarhoştu. Ben- Öyleymişim gibi davrandım.” Mert, hüzünleri ortak kılarak kalbinin hâlâ yerinde olduğunu ispatlamaya çalışmasından rahatsızlık duydu. Evet kalbi oradaydı, varlığını kanıtlamıştı işte. Ama daha fazlasına gerek varmış gibi üzerine koyarak geliyordu birkaç gündür, alışık olmadığı şekilde.

“Sonra biz birlikte olduk-“

“Sabah pişman oldu?”

Ulvi, Mert’in karnına yaslı olan başını yeniden salladı. Anlatacaklarını kardeşinin yüzüne bakmadan anlatması gerekiyordu ve şu an, bu pozisyonda oldukları için ona minnettar olduğunu hissetti kendi içinde. Eski anıları değildi onu korkutan, Mert yanlış anlamıştı. Keşke eski anılarının yarattığı travma ile ağlıyor olsaydı, sabahtan beri dinmeyen gözyaşlarını umursamazdı o zaman.

“Buna nasıl izin verirsin Ulvi?”

“Onunla olmak istedim sadece- Bilmiyorum Mert.”

Mert, bir kez daha yetimhane zamanlarını hatırlarken odağını kaybetmiş gözleriyle tam karşısına baktı. Şimdi söyleyecekleri için pişmanlık duyacağını bilse de Ulvi kendisine olanları çoktan hatırlamıştı zaten. Aklındaki iğrenç anılarla birlikte derince bir nefes aldı. “O adamı öldürseydim mutlu olur muydun? O zamanlar yani.”

“Saçmalama. Sen her zaman kanun adamı oldun. Çok sağlam bir hukukçu olacaksın. Ne zaman şiddetin bir çözüm olduğuna inandın ki? Sana epik sonlar yakışır, hep.”

“Ama şu an üzgünsün. Oysa bir daha kimsenin bizi üzemeyeceği konusunda anlaşmıştık.”

“Geçer. Hem Ege- O gerekeni yapmadı mı? Sonradan yani.”

“Yaptı. Kimse onu suçlayamaz. Hem asıl epik sonu yazan oydu. Adamın sikini kestiğini düşünürsek.”

“Senin küfür etmene alışamayacağım hiçbir zaman,” dedi Ulvi.

Mert, gülümseyerek kardeşinin başını hafifçe olduğu yerden kaldırıp iki avucunu da onun yanaklarına çıkardı. Masmavi, güzel gözler yaşlarla ıslanmışken Mert’in içindeki nefret mümkünmüş gibi yeniden harlandı. Dante olmayı diledi o anda. Eğer elinde cehennemin dokuz katının da anahtarı olsaydı, etrafındakilerin başına gelenlerden sorumlu herkesi dokuzuncu kata kilitler, kendi elleriyle de canlı canlı yakardı, öncesinde ölümü diledikleri türlü işkenceleri onlara tattırarak…

“O yani Halil- Sandığın gibi olmadı. Beni erkek olduğum için- Anla işte.”

“Neden üzgünsün o zaman?”

“Kanser,” dedi Ulvi yeniden gözleri dolarken. “Dalga geçtikten sonra onun peşinde koşarken bile hep neşeliydi. Bilmiyorum işte o halleri ilgimi çekti. Onun gibi birinin- Yani gnocchi yaptığımda ona gınokki diyen birinin-” dedikten sonra kıkırdadı. “Bu kadar neşeli olmasından nefret ettim önce. Aptal, saf bir taşralı gibi gördüm onu ama o kadar hayat doluydu ki Mert… Merak ettim. Neden bu kadar neşeli olduğunu, hayatında hiç sorun olup olmadığını her şeyini merak ettim, nefret ettiğimi zannederek. Şimdi benimle görüşmek istemiyor bile. Arkasında birini-“

Mert, yeniden Ulvi’ye sarılırken teselli cümleleri ile arasının kötü olmasından da pişmanlık duydu. Kardeşini geçmişte de çok teselli etmişti. Eskiden kendisi de şu anki gibi değildi ki… Çok zengin bir adamın onu evlatlık alacağını öğrendiğinde, ‘Ya Ulvi ile gelirim ya da yetimhanede kalırım,’ diyerek rest çekmiş, adamın ikisini birden almasına neden olmuştu. O zamanlardan lisenin ortalarına kadar Ulvi’nin başından geçenleri birlikte derinlere gömmüşler, Mert babasının yaptığı bir konuşmaya tesadüfen şahit olana kadar da Ulvi ile eğlenceli sayabileceği anıları paylaşmışlardı.

Şimdi o andan bu ana kardeşinin yanında olamadığını, onun şımarık, zengin bir ergen gibi davrandığını düşündüğü hatıralarını tiksinerek anıyordu. Belki Ulvi’yi yalnız bırakmamış olsaydı ne o hayatta hiçbir amacı olmayan beyinsizlerle arkadaşlık kurardı ne de bu adama tutulurdu kardeşi. Ona ne söyleyeceğini bilemeden yalnızca birkaç kez saçlarını öptü.

“Kankan duymasın onunla takıldığını.”

“Ona iddia falan dedim, geçiştirdim. Bir de onun Halil’e bulaşmasını istemiyorum.”

“Hemen kötü düşünme lan,” diyerek Ulvi’nin saçlarını parmaklarıyla geriye doğru taradı Mert. “Sen kendine Ulv dedirten adamsın. O adamı da alır hayata döndürür- Neydi? Bakirelerin çiğnediği üzümden yapılan şarapları denemeye gidersiniz birlikte.”

“Şerefsiz,” dedi kıkırdayarak Ulvi. “Tadı enfesti bir kere. Ayrıca bana Ulv diyen de sendin. Çok çabuk unutuyorsun geçmişi.”

“Ben hiçbir şeyi unutmadım Ulvi. Yalnızca duymaya dayanamayacağın şeylerden koruyorum seni.”

“Anlatmayacak mısın bana hiçbir zaman?”

“Anlatacağım tabii.”

Ulvi burukça gülümsedi. “Beni tamamen yalnız başıma bırakıp yurt dışına gitmeden önce ama değil mi?”

“Bunları konuşmayalım şimdi. Sana dediğimi yapacak mısın? Birinin bize ihtiyacı var Ulvi.”

Gözlerini devirerek etrafına bakan sarışın adam, “Ajite etmene gerek yok amına koyayım. Tabii ki de yapacağım. Senin için hacker‘ı bile kandırmadım mı ben? Öğrendiğinde ağzımıza sıçacak,” diyerek alt dudağını ısırdı, eyvah demek ister gibi.

Mert, korkularını kardeşinin ağzından duyduğu için içini kaplayan huzursuzlukla birlikte Barış’ın ona söylediği yalanları duyduğu andaki tepkisini düşündü. Geri dönülemez bir yola çoktan adım atmıştı ama bu kalbinin ağrımasına da engel değildi ki. Bir an durduğunda zaten onunla bir geleceği olmadığını, bambaşka bir kimlikle dünyanın öteki ucuna gideceğini hatırına getirerek, “Sen onu boş ver şimdi. Yarın dediğimi yap. O çocuk orada daha fazla kalmamalı,” dedi.

Elini yeniden kardeşinin yanağına attığında Ulvi de ona sarıldı, sanki ondan yıllardır görmediği kardeşliği gördüğü bu gecede elinde ne varsa almak ister gibi… Tam o anda Ulvi’nin başını koyduğu omuzundan sertçe doğrulduğunu ve gözleri kocaman olmuş şekilde salondan bahçeye açılan kapıya baktığını gördü. Kardeşinin neden endişeli olduğunu soracaktı ki uzun boylu birinin sert adımlarla geldiği yerden gerisin geri döndüğünü fark etti.

“Halil!” diye bağıran sarışın adam, “Yanlış anladı,” dedikten sonra uzun boylu adamın peşinden koşmaya başladı.

Mert gülümseyerek ikilinin arkasından baktı. Bunca zaman okuduğu okula bile sadece parti haberlerini alabilmek için giden kardeşinin bir aşk uğruna arınmaya çalışmasından hoşnut şekilde ikisi için de güzel bir gelecek dilerken buldu kendisini. Bu aralar pek de kendi gibi davranmıyordu ya zaten. Onun da yaşamak istediğini yeni yeni kendisine itiraf ettiği durumu kardeşinden de sakınmamalıydı evren. Ulvi çok şey atlatmıştı, hem de çok küçükken. Bu yüzden onun bu hayatı en iyi şekilde yaşamasını istiyordu, mümkünse sevdiği adamla birlikte.

O bunları düşünürken evine gitmek için oturduğu şezlongtan kalkmıştı ki bu kez de gülümseyerek ona doğru gelen adamı gördü. Az önce hissettiği tüm pozitif duygular, sanki avuçlarının arasından buharlaşarak göğe yükselirken Mert adama bakmadan yanından geçip gitmek istedi.

“Oğlum?”

Adamın yumuşak tavrının aksine sesine bile yansıyan nefreti ile, “Ben senin oğlun değilim,” dedi.

“Mert-” dedi adam işaret parmağını burnuna götürerek. Bunu dolan gözlerinden akacak yaşları engellemek için yapmıştı. “Çok özledim seni. Konuşalım mı biraz?”

“Beni rahat bırak.”

Adam oğlunun kolunu tutup yalvarır gibi bir sesle, “Sana bir yanlışım mı oldu? Yıllardır soruyorum, söylemiyorsun. Neyse seni kızdıran konu anlat bana oğlum. Anlat ki birlikte çözelim,” diyerek oğluna bir adım daha yaklaştı.

Mert’in kendisi gibi kapkara gözlerinden taşan nefrete bir kez daha şahit olurken onun konuşmayacağını anlayınca, “Volkan’la aran nasıl? İş yerini de merak ediyorum ama sen kızarsın diye gelemiyorum yanına,” dedi.

“Ben izin versem geleceksin yani?”

“Tabii ki gelirim. Avukat olan oğlumun masasında bir kahve içmek beni sadece daha gururlu bir baba yapar.”

“O kadar ikiyüzlüsün ki,” dedi Mert koluna dolanmış adamın elini dokunmaktan tiksinerek şöyle bir silkeleyip teninden ayırırken. “Uzaktan biri seni gördüğünde iki yetimi evlat edinen yüce gönüllü bir adam zanneder. Oysa sen şeytanın ta kendisisin.”

Mert, kendisini baba sayan adamın dokunduğu için bile üzerindeki gömleği yakmak isteyerek bahçeden çıkıp giderken ardında bıraktığı adamın yıllardır olduğu gibi gözlerinde yaş vardı yalnızca. Oysa o, kendisine türlü türlü işkenceler çektirerek, hayatını oğullarına adayarak, insanlara elinden geldiğince yardım ederek yaptıklarının kefaretini ödediğini düşünüyordu. Bir anlık gafletle yapmıştı zaten ne yaptıysa, bedeli bu kadar ağır olmamalıydı bakıldığında.

Bir an, yalnızca bir an Mert’in yaşananları bilip bilmediğini düşündü. Ama imkansızdı bu zihnine sinsice süzülen fikir. O zamandan hatırında kalanlar, ya bürokraside ya da siyasette merdivenleri hızla tırmanmış, bazıları da emekli olup başka ülkelere taşınmışlardı bile çoktan. Kimse böyle bir olayla anılmak istemediği için konuşmaya da cesaret edemezlerdi ki. Mert’in bunu birinden duyma ihtimali de ortadan böylece kalkıyordu.

‘Belki Volkan?’ diye düşündü adam. O da zamanında öyle veya böyle susturulmuştu. Şimdi Mert’e geçmiş konuları açarak eline ne geçebilirdi ki? Hem Volkan da meslek hayatını tehlikeye atmak istemezdi. Mert’i öncesinde bir şekilde bulabilir ya da ona ulaşabilirdi ama Mert onun yanında staja başlayana kadar adam Volkan’ın adını bile tek tük izlediği haberlerden anca duymuştu.

Mert, Ulvi’nin yaşadıkları yüzünden onu sorumlu tuttuğu için böyle davranıyor olmalıydı. Ya da Ulvi terapiye giderken o gitmediği için yetimhane günlerinden kalan ve şahit olduğu acılar gün yüzüne çıktığından şimdi nefretini kendisine yönlendirmişti belki de. Yine de Mert daha küçükken onu gizlice izlediği günler aklına düşüverdi adamın. Kapkara saçlı, simsiyah gözlü, kendisi gibi beyaz teniyle onun öz oğlu olsun veya olmasın ona nasıl kendi oğluymuşçasına baktığı o günler…

Oğlu ile arasını düzeltmek için daha fazla çabalamaya karar vererek Volkan’ı araması gerektiğini aklının bir köşesine yazdı beyaz tenli adam. Gelecek olan fırtınanın onu da içine çekeceğinden, varlığına dair her izi sileceğinden habersiz yalnızca aklı oğlu ile dolu doluyken yürüyüp gitti öylece, ona yaklaşan tehlikeyi bilse yine de oğluna kızamayacağından habersiz…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 2 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top