✨✨
İnsanoğlunun düşünceleri kesinlikle bir simyaydı, emin olmuştum. Beyninin içindeki kıvrım kıvrım yayılan tüm o anlar biri gelip değiştirene kadar bizi kandırıyor, sonra gözlerdeki perde birilerinin yardımıyla kalkınca da insan ona dönüşüyordu, bir anda.
Şimdi yalancı bir lens misali tüm neşeli parıltıların arkasında saklanan hüznüyle karşımda oturup da bana gülümseyerek bakan kadına minnetimi de saygımı da kelimelerimle ifade edemez bir haldeydim.
“Yüzündeki gülümsemeyi sil!” dedi Aycan.
Dudaklarımı birbirine bastırıp, “Demin de ‘Mutlu olursun sanmıştım,’ dedin, sen de karar ver be kızım,” dedim.
Keyfim yerindeydi, modumun nasıl olduğunu ya da olacağını bilmiyordum ama umrumda da değildi. Şu an beni ilgilendiren tek şey Aycan’ın beynimin içine gürültülü bir şekilde yerleştirdiği, ‘Acaba?’ sorusuydu. ‘Acaba seviyor mu gerçekten beni?’
“Evet küfürbaz Selim efendi, belli ki ikiniz de bu işi bir kadın eli değmeden beceremeyeceksiniz. Sen korkak, Ömer duygularına isim koyamayacak kadar salak. Ben de hiç derdim yokmuş gibi size yardım edeceğim, çünkü aklımı oyalamam gerek,” dedi saçlarını omuzlarının arkasına atarken.
Kumpirimden birkaç kaşık daha aldım. “Saçmalama kızım. El ele tutuştur yokuştan yuvarla bizi istersen.”
Ağzım dolu dolu konuştuğumu fark edip yüzümü buruşturduğum sırada aklıma Ömer’in yanakları şişene kadar mantı tıkıştırdığı anlar gelince yeniden istemsizce gülümsedim.
“Yaprağı yemek isteyip sapına gelince de kalsın olmaz paşam.”
“Tövbe tövbe, neler der ağzın senin?”
Aycan, kahkaha atıp kafasını iki yana sallarken günler sonra gerçekten gülerek biriyle sohbet ettiğimi hissettim. Kafa kızdı, benim karanlık olan dünyama renkler açtırmaya gelmiş gibi bakıyordu bana.
“Şapşalsın Selim. Şimdi…” dedi i harfini uzatarak. “Öncelikle tabii ki pozitifi ayrımcılık da bana yakışmaz ama siz erkeklerin zekası kadınlara göre biraz şey. Bu yüzden Ömer’e kendi duygularını fark ettirmeliyiz,” diyerek beni süzdü. “Sendeki bu odunlukla işimiz biraz zor.”
O dudaklarını beğenmez bir ifadeyle bükünce bana odun diyen kıza bakıp, “Çilek aromalı dudak parlatıcımı sürüp Ömer’e bakarak dudaklarımı yalayım mı? Yeterince cilveli olur muyum?” dedim düşüncesi bile beni tiksindirirken.
“Sana olmadığın biri gibi davran demiyoruz. Çocuk sana yaklaştığında kaçma Selim. İkinizin arasında olanları bir günde mi çözdüm sanıyorsun? İlk günden beri izliyorum ben sizi. Ömer sana dostça da yaklaşsa elin ateşe değmiş gibi uzaklaşıyorsun. O fark etmese de böyle anlarda kaşları çatılıyor, sinirden dizini sallamaya başlıyor. Çünkü neden herkese sorgusuzca dokunup ona dokunmadığını merak ediyor. Sen itmişsin belki de onu. Aklında Selim seçeneğinin olmaması senin yüzündendir ne dersin? Bir yalan çok tekrarlanırsa gerçek gibi görünmeye başlar, sen de bir yalanı gerçek kılıyorsun.”
“Sevgilisi olan birine içimdeki duygularla dokunmak istemedim Aycan. Bunu seninle konuşmam ne kadar doğru bilmiyorum ama sana dürüst olmak istiyorum. Sen onun hayatında öyle veya böyle vardın, ben içimde benzersiz bir yere sahip adama benzersiz duygularla dokunursam sana da ona da ihanet olurdu. Ben de kaçmayı seçtim. Yola çıkamadan yolun derdine eskidim ben Aycan.”
“Anlıyorum Selim. Seni o kadar iyi anlıyorum ki,” dedi kırık bir tebessümle. “Seni kardeşi gibi gören birine aşık olmak… En iyi ben bilirim. Sen onun için hep oradasın ama seçenek bile değilsin, çünkü sana duyduğu sevgi başkalaşmış. Herkesten öndesin ama sana yetmez. Senin için herkesi yakar yıkar ama sen ona istediğin gibi dokunamazsın. Ama Ömer sendeki duyguları bilmiyordu, ona kızamazsın. Şimdi kimse yok hayatında sen de sayemde biraz daha uyanık ol, kalk, silkelen, sevdiğin adam için çabala. Yolun derdi değil çıktığın yolculuk için değer yapacakların.”
“Valla mı lan?” dedim heyecanla.
“Valla tabii lan. Bu akşam git yanına, sürpriz yap. Onda çok sık kalmadığını söylemişti bana. Film izlemeye geldim falan de. Ben mi öğreteyim sana yapman gerekenleri? Kazık kadar herifsin.”
Zaten gazla çalışan bünyem Aycan’ın sözlerini duyunca iyiden iyiye coşunca, “Çok fena gaza geldim ben, dediklerini yapacağım bu akşam,” dedim kararlılıkla.
“Heh şöyle, yirmi iki yaşındasın oğlum daha. Az biraz enerjik ol, istediklerini al.”
Yirmi iki yaşında başıma gelmeyen kalmadığı konusunu kendime sakladım elbette. Hem bu güzel sohbeti kirletmek içimden gelmemişti hem de Aycan’ın derdinin de az buz olmadığını anlamış biraz daha canını sıkacak konulara girmek istememiştim.
“O zaman şimdi de sen anlat bakalım ay kızı, senin ne derdin var? Bana bilmiş bilmiş akıl verirken sen neden bu dediklerini yapıp da gözlerindeki hüznü silemiyorsun?”
“Ben tüm bunları yapıp da istediğimi alamadım, benimki tecrübe Selim. Anlatırım ama başka zaman, şimdi düşünüp de kendimi üzemem,” dedi burukça gülümseyerek.
“Anlatmak istediğinde beni bulmazsan ben de sana anlatmam ama. Beni dost bil olur mu ay kızı?”
“Olur,” dedi gözlerine ulaşan bir gülümseyle.
Daha saatler önce onu tanımadan Ömer’i olduğu için dünyanın en şanslı insanı saydığım kadının belki de bir başkası için aynısını düşünüyor olduğunu fark ettim. Yarak kürek önyargılarım her daim benimleydi ama ilk kez bu kadar net bir şekilde birileri tarafından acımasızca yırtılmıştı. Kendi meselemi unutup da gözlerindeki hüzünle bakışları dışarı dalmış kadının ne hissettiğini merak ettim.
Yaşanmışlıktı onu böylesine farklı kılan, belliydi. Yine de konuşmak istemiyorum denildiğinde öylesine söylenmediğini en iyi ben bildiğimden konuyu uzatmadım. O mutlaka uygun bir vaktinde bana anlatacaktı, emindim bundan.
Bir anlık kafede gözlerimi gezdirirken yeşil gözleri ve gevşek gülümsemesiyle beni izleyen herifin gitmiş olduğunu görünce derin bir nefes verdim, bir de bunca derdimin arasında onun sikik yalanlarıyla uğraşamazdım.
Elime telefonu alıp Ömer’e ‘Akşam sendeyim,’ mesajı atarken üşüyen kalbimin üzerine sevdiğim adamın kokusuna bulanmış bir ceket örtüldüğünü hissettim. İçimde üşüyen hiçbir yer kalmadığını düşünürken hiç bu kadar cesur olduğum bir vakit olacağını bilmezdim, öğretilene kadar…
✨✨
“Hadi oğlum, aslansın lan karşındaki senin yıllardır tanıdığın adam,” diyerek kendimi gaza getirip titreyen ellerimi yumruk yaparak derin derin nefesler aldıktan sonra biraz sakinleşip de zile bastım.
Neden onu ilk kez görecekmişim gibi heyecan doluydum bilmiyordum ama Aycan’ın içimde yeşerttiği umut çiçekleri dört bir yanımı sarmalamış, karanlıklarla dolu benliğim birden heyecanlı bir elaya bürünmüştü.
Kapı açıldığında önce elindeki baş havlusuyla saçlarını kurutan Ömer girdi görüş açıma. Gözlerimi kırpıştırarak nasıl olsa artık boşta diye düşünüp bu kez gözlerimi kaçırmadan uzun uzun süzdüm onu.
Bakışlarım çıplak, sert göğsünden akan damlaları takip ederken onun karın kaslarından yol bulan ve tam havlunun başladığı yerde kaybolan damlayla birlikte derince yutkundum. Açlığını çektiğim şey gözlerimin önüne ‘Al,’ diyerek fırlatılmış, benden ibadet eder gibi nefsime hakim olmam bekleniyordu ama bu çok zordu, giderek de zorlaşıyordu.
“Lan, ayakta mı uyumaya başladın artık?” dedi Ömer gülümseyerek.
“Dalmışım, çok sıcak nevrim döndü de ondan,” diye geveleyip arkasından içeri doğru ilerledim.
‘Bakma Selim, bakma Sel-‘ diye beni sakin kalmam için uyaran tüm düşüncelerim Ömer’in sıkı kalçalarına gözlerim takılana kadar metanetli kalmamı sağladı. Uzun ince koridorda ilerlerken bir anlık gafletle arkasından bakmış bulundum.
Geniş sırtı, ince beli, beni gördüğüm andan beri delirten bel gamzeleri…
Yapmamalıydım bunu. Aycan’dan gazı almıştım ama her insanın yanılma payı olabilirdi. Ömer, Aycan’ın saatler boyu bana anlattığı gibi benden hoşlanmıyor olabilirdi. İşte o zaman bu yaptığım bana kardeşim diyen adama karşı büyük orospu çocukluğu olurdu.
Art arda yutkunup kendimi güçlükle salona attığımda her geldiğimde gözümü alamadığım televizyon ünitesindeki çerçeveye takıldı yine bakışlarım. Çok yakışıyorduk lan. Kim ne derse desin benim ruhsal intiharlarım sayılmadığında ruhum da ruhuna eşti bu adamın. Benim olsa çok mutlu ederdim onu, kendimden emindim.
Üzerine siyah bir eşofman, aynı renkte, bol bir tişört giymiş salona giren Ömer, “Aç mısın?” diye sordu. Az önceki çıplaklığına zıt şimdi sadece yakası geniş tişörtünün bir tarafından çıkık köprücük kemikleri görünüyor, beni delirtmek ister gibi telefonunu şarja takarken eğilip de güzelliğini gözlerimin içine içine sokuyordu sanki.
“Yok.” Sesimin tam çıkmadığını fark edince de boğazımı temizleyip, “Yedim geldim,” dedim.
Bana doğru kaşlarını çatarak bakıp, “Yalan söyleme lan. Ne yedin?” diyerek resmen benden rapor isterken gözlerimi devirdim.
“Lan kitabıma Kuran’ıma dinime imanıma yedim. Kumpir yedim hem de.”
Kahkaha atıp, “Sen Muzo abiyle çok takılıyorsun bu ara galiba. Kitabıma Kuran’ıma-” diyerek beni tekrar etti. Daha sonra duştan çıktığı için mis kokan teniyle kendisini koltukta tam yanıma atıp, “Kumpiri nerede yedin oğlum?” diye sordu anlamak ister gibi gözlerimin içine bakarken.
“Aycan’la buluştum, onunla yedim.”
Aycan ismini duyunca şaşırarak, “Ne alaka siz?” diye sordu.
“Niye? Ben sensiz Aycan’la buluşamaz mıyım sayın mal? Sohbet muhabbet işte. Senden ayrıldığı için bundan sonra benimle görüşüp görüşemeyeceğini sordu. Bana bayılmış tabii, Selim etkisi,” dedim kaşlarımı yukarı aşağı oynatırken.
“İt herif,” dedi gülerek. “Söyledi demek. Ben de şimdi anlatacaktım sana.”
“Söyledi. On numara kız.”
Aklına gelen şeyle dudaklarının içini ısırıp, “Ayrılma mı diyeceksin bana? On numara kızmış ya?” dedi.
Korkanın çocuğu olmaz amına koduğumun yerinde diye düşünüp bir cesaretle, “Yok lan. İnsan sevmediği insanla olmamalı bence. İkiniz de arkadaşlığı aşk sanmışsınız belli ki. Kafa karışıklığı, olur öyle. Yani bana göre aşık olduğun insanla olmalısın sen de,” dedim bilmiş bir tavırla.
Kaşları yay gibi havalıp da sözlerime inanamaz gibi baktı bana. Bunca zaman onun ilişkileri hakkında yorum yapmak şöyle dursun, ‘Sen bilirsin kardeşim,’ demek hariç bir şey yapmayan benden bu kadar açık bir yanıt almayı ummuyor olmalıydı.
“Başına saksı mı düştü senin? Uzun uzun cümlelerle ilişkilerim hakkında yorum yapıyorsun?”
“Benim de fikrim olamaz mı sayın göt?”
“Olur da, hiç duymazdık senden engin fikirlerini.”
“İyi bundan sonra çok duyarsın. Hem bence-” dedim ama devamını getirsem mi bilemeyerek boşluğa çevirdim gözlerimi. Bir anda freni boşalmış araba gibi yardırıp gidiyordum soktuğumun yerinde.
“Ne sence?” diyerek biraz daha yakınıma geldi. Kokusunu tamamen duyumsarken yine benim şampuanımı kullandığını anlayıp başımı öne eğerek gülümsememek için alt dudağımı ısırdım. Fazla mutluluktan ölür müydü acaba insan?
Başım önümde öylece durduğumu görünce sağ eliyle çenemi tutup bakışlarımı ona çevirmem için kafamı yukarı kaldırdı. Yakışlıklı yüzünü süsleyen muzip gülümsemesi kalbimin hızını artırırken hâlâ çeneme temas eden parmak uçları yüzünden boğazım kurudu.
“Devam et.”
“Bence sürekli birileriyle deneme yanılma yapmamalısın lan,” dedim bir çırpıda. “Yani yine dene yine yenil mantığı seninki ama Aycan’ı sevmediğini şu anki neşenden anlıyorum. İlkokulda Sibel vardı, ona mal gibi çıkma teklifi etmiştin de o seni reddedince sik kadar boyunla derbeder gezmiştin günlerce. Mahsun Kırmızıgül dinlemiştik senin yüzünden kaç saat.”
“Yine nereden hatırladın lan sen onu? Hem ben herkes aşk acısı çekince merak edip zorla acı uydurmuştum. Sibel sikimde değildi yani.”
Yakınımda olduğu için ensesine bir tane patlatıp, “Valla sende sike sürükecek akıl yok,” dedim. Dilimin ucuna yılların alışkanlığı ‘kardeşim’ lafı gelse de geldiği gibi geriye yolladım, tüm kullanmayacağım kelimelerin yanına, mezarlığa. Demeyecektim ona kardeşim falan, bundan sonra bu kelimeyi kendime de yasaklıyordum.
“Kimseyle olma diyorsun yani?” dedi gülümseyerek.
“Yani senin bedenin senin kararın tabii ama,” dedim saçmalayarak. “Bence kendinden emin olduğun, sevdiğin, aşık olduğun biri olmayınca ilişki de anlamsızlaşıyor, değersizleşiyor. İnsanın kendisine de haksızlık gibi bu. Bir ömrü birlikte geçirmek istediğin insan seni bulunca anlıyorsundur oğlum zaten, o zaman her şey kolaylaşıyordur da.”
“Sen ne ara aşk adam oldun bu kadar? Şiir de yazarsın amına koyayım sen.”
“Yazarım tabii, romantik serseri var lan benim içimde. Görmeyi bilene. Ayrıca sayın sokuk yine benim şampuanımı kullanmışsın. Ben alıyorum sen bitiriyorsun, sonra ben senin boktan şampuanına kalıyorum. Saçlarım kazık gibi oluyor senin yüzünden lan!”
“Lan cimrisin amına koyayım. Aldık bir sürü, banyoda. Git kullan. Ayrıca benim şampuanımın kokusu sana daha çok yakışıyor.”
“Saçlarım-“
“Selim saçlarını da seni de sikerim şimdi. Süslü oldun başımıza.”
“Lan ben ne zaman süslendim? İhtiyacım mı var puşt? Allah bana bir yakışıklılık bahşetmiş yolda yürürken her cinsten, ırktan, renkten insan bayılıyor beni görünce. Fiziksel olarak bayılıyorlar bu arada, hep düşüyorlar böyle yere falan,” dedim laubali bir şekide.
Ömer sözlerimle kıkırdarken ben duyduğum sese iç geçirmemek için kendimi zor tuttum. “Yakışıklı bir piçsin onu herkes biliyor da az biraz da mütevazı mı olsan?”
“Cık,” dedim dilimle damağımı şaklatırken. “Olamam.”
Neşeli ruh halim sözlerime de yansırken yüzümde asılı kalan gülümsemeyi silemiyordum. Mutluydum anasını satayım, ulan ay kızı…
Çok uzun zaman sonra Ömer’le bu şekilde sohbet ediyor oluşumun da etkisiyle daha fazla konuşmak istiyordum, karşılığında onun büyülü sesi kulaklarıma dolduğundan sebep.
“Egonu birazdan yine şişiriz mavi boncuğum, ne içersin? Kola aldım, kahve de var.”
Derince yutkunup nefes alışverişlerimin sıklaşmasını umursamadım, gerçek Selim’e ihtiyacım vardı bugün. Ömer’e sunduğum sahte Selimler geçmişte kalmalıydı, ben içimde yeşerttiğim ümidimle birlikte uzun zaman sonra ben olmalıydım, gittiği yere kadar…
“Yok hava sıcak kahve istemem. Kola da selülit yapıyormuş uzmanlar dedi.”
“Hangi uzmanlar? Herkes uzman amına koyayım.”
“Lan uzmanın biri dedi işte, konumuz bu mu? Sen şey getir bana, soda limon ama İzmirliler gibi yap, tuz sür bardağın etrafına.”
“La havle, domalayım da sik Selim. Başka isteğin var mı?”
“Film izleriz mısır da patlatıver gülüm, hadi,” diyerek öpücük attığımda suratıma bir süre bakakaldı. Kafamı ‘Ne var?’ anlamında salladığımda gülümseyerek saçlarımı karıştırıp oturduğu yerden kalktı, mutfağa doğru ilerledi.
Ben içim içime sığmazken burnuma dolan taze mısır kokusuyla birlikte içeriye doğru, “Televizyondan mı izleyeceğiz filmi?” diye seslendim.
“Laptoptan aç, tüm gün takside oturmaktan götüm düzleşti lan.”
Dudaklarımı ısırarak yatakta sevdiğim adamla film keyfi yapacağım dakikaları düşünürken, kendimden beklemeyeceğim bir çeviklikle hızla Ömer’in odasına doğru ilerledim. Kenardaki masada duran laptopu alıp yatağın başlığına da sırtımı dayarken, ‘Gerçekten solunda olayım artık,’ diye içimden geçirip yatağın sol tarafına kuruldum.
Kucağımdaki bilgisayardan film aramaya başlamışken çok seçenek olduğunu görünce, “Lan eskiden film seçmek daha kolaydı. Bin tane uygulama var karar veremiyorum. Küçükken korsan film alıyorduk hatırladın mı?” diye bağırdım içeri doğru.
Ömer kahkaha atarken, “He, şeker kız Candy diye aldığımız filmi de hatırla.” dedi.
“Allah belanı vermesin lan, sus,” Gençlik filmi diye porno aldığımız günü hatırlayınca başrol oyuncusunun yaptığı hareketler aklıma geldiğinde midem ağzımda atmaya başladı.
Bu sırada odaya giren Ömer, tepsideki sodayı benim tam yanımda duran komodinin üzerine bıraktı. Tıpkı İzmir’e gittiğimizde içtiğimiz içecek gibi bardağın ağzını tuzla kapladığını görünce içime ılık ılık bir şeyler akarken o, “Armutu hatırlıyor musun?” diye sordu.
“Hatırlatma oğlum. On dört yaşında maruz kaldığımız sahne?” dedim yüzümü buruşturarak.
O, kahkahasına yeni bir tane daha eklerken tam yanıma kendisini atıp ortamıza mısır kasesini koydu. Sağ kolunu başının altına dirseğinden kırarak yerleştirdi. Daha sonra bana bakıp, “Bulamadın değil mi yine?” dedi.
Hüzünlü gözlerle ona doğru bakıp, “Cık,” dediğimde bakışlarını bana çevirdi. Birkaç saniye yüzüme alt dudağını ısırarak bakınca kocaman herif olduğum aklımdan çıkmış gibi yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Çocuk gibi utanmıştım.
“Interstellar mı yoksa Forrest Gump mı?”
Yine benim izlemekten asla sıkılmadığım iki filmi söylemesiyle yanaklarım ısınırken, “Forrest Gump olsun mu?” dedim hevesle.
“Olsun mavi boncuğum, sen ne dersen öyle olsun,” dedikten sonra bilgisayarı biraz uzağa koyup da filmi başlattı. Kararan havayla birlikte ışığı açmak aklıma bile gelmezken şu an yalnızca loş ışıkta Ömer’le basit bir anı paylaşıyor oluşumun heyecanı vardı içimde. Hem de kötücül düşünceler aklımın ucuna bir an bile gelmezken…
Bir yandan mısırlardan üçer beşer ağzıma atıp bir yandan da Ömer’in hazırladığı içeceği içerken bir anlık ikimizin de eli mısır kasesinin içinde aynı mısırları almak istediğimizden birbirine kenetli kalakaldı.
Ben Ömer’in en ufak dokunuşuna aç olduğum için normalde elimi ateşe tutmuşlar gibi çekmem gerekirken bu kez kararlı duruşumla çekmedim. İstedim ki birkaç saniyede olsa parmakları benim parmak uçlarımda dinlensin.
Ömer’den duyduğum yutkunma sesi benim hayal ürünüm müydü yoksa boğazında kalan son mısırları mı midesine yollamıştı bilmiyordum ama o da elini birkaç saniye çekmedi parmaklarımdan.
Sağ elimi yumruk yapıp titremesini engellemeye çalışırken derin bir nefes aldığım sırada Ömer mısırları alıp elini çekti. Ben dokunuşunu benden sakındığı için üzgün gözlerle filmi izlemeye devam ederken birden dudaklarımın ucunda mısırlarla birlikte Ömer’in eli belirdi.
İçimde yepyeni heyecanların peydâ olduğu havai fişekler midemde art arda patlarken ağzımı açıp onun elindeki mısırları bana yedirmesine izin verdim. Dudaklarıma değen parmak uçları tüm uzuvlarımı çölde kalmış gibi kuruturken refleksle parmaklarının ucunu yaladım.
Ne yaptığımı fark edince Ömer’e dönüp de bakamamıştım. Adamın parmaklarını yalamak da neydi!? Şimdi önüme bir taş koysalar kafamı o taşa vurur, beynimin pekmezini akıtırdım mallığım yüzünden.
Ben filme kitlenmiş bir halde ağır ağır mısırları çiğnerken tam o anda gözümün ucuyla gördüğüm sahne bunca zamandır yazılan ve içinde boşluk duygusundan başka bir şeyin olmadığı hikayemin en heyecan verici anı gibiydi.
Ömer, saniyeler önce benim yaladığım parmaklarını kendi ağzına götürüp hafifçe emdi.
Ben doğru düzgün çiğnemediğim mısırları yaşadığım heyecanla yutmaya kalkınca boğazıma takılan lokmalar yüzünden öksürürken Ömer yan bir gülüşle bana bakıp, “Helal yavrum, sodandan iç,” dedi.
“Hım hım,” diyerek başımı sallayıp ne yapacağımı bilemez bir halde sodamın yudumlarına sığınırken yanımdaki adama çaktırmadan baktığımda yüzünde ilk kez bana bahşettiği çapkın gülüşü gördüm. Bu gülüşü yıllarca başkalarına sunduğundan ben de her defasında kenardan izlediğimden iyi tanırdım bu ifadeyi.
Yaşadığım heyecanla geriden gelen algılarım ‘yavrum’ kelimesini etrafına sardığı neon ışıklarla beynimde yakıp yakıp söndürünce, “Siktir,’ diye düşündüm. ‘Beni öldürmek istiyor olmalı.’
Bir ay kızının sihirli değneğiyle bana dokunup da cesaret vermesiyle böyle anlar yaşayacağımı bilemez bir haldeyken şimdi yanımdaki adama bakıp da ‘İyi ki,’ dedim. İlk kez şerlerin hepsi toplanıp da benim hayrımın yoluna taş oluyor gibi yaşadığım bu kısacık an bile benim için ömürlere bedeldi sanki.
Bana bahşedilen güzel günlerin varlığından habersiz herkes için sıradan benim için eşsiz olan gecemin tadını çıkarmaya odaklandım, çoktan unuttuğum bir çift hüzünlü yeşil gözü hatırıma dahi getirmeden…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙