✨✨
Burak, yüzüne perdelerin arasından sızan güneş ışıklarının etkisiyle zaten doğru düzgün uyumadığı uykusundan gözlerini kırpıştırarak uyandı. Çenesine değen ve onu huylandıran yumuşacık tutamlara önce anlam veremedi. Daha sonra dün gecenin anıları hızla bir bir zihnine düşerken dudakları kıvrıldı.
Başını eğip de tam omzuyla boynunun arasına saklanarak uyuyan çocuğun saçlarının onu huylandırdığını görünce, uyandırmak istemez gibi küçücük kaçamak bir öpücük kondurdu Ahmet’in saçlarına.
Gece boyu Ahmet’i izlemişti içinden bir parça koparak. Ahmet’in keçi inadına bir çözüm bulmalıydı Burak acilen, yoksa Ahmet Burak’a her dediğini yaptıracaktı. Başı gözü üstüneydi Ahmet’ten gelen emirler yalnız tüm gece bacağındaki protez yüzünden yan tarafa dönerken bile eliyle protezi şekillendiren Ahmet’i izlerken Burak’ın hem canı yanmıştı hem de inadı yüzünden inceden inceye paylamak istemişti çocuğu.
Rahatsızdı uykusunda, Burak bunu anlamıştı. Bacağını dizinden kırarak yatmak istediğinde, uyku sersemi bir şekilde eliyle bacağını büküyor, yeniden dümdüz uzatmak istediğindeyse tekrar açıyordu protezini. Burak bu anlarda uyuyor gibi yapsa da Ahmet önce çaktırmadan Burak’tan tarafa bakıyor, daha sonra rahat pozisyon için bacağını eğip, büküp ya da düzeltiyordu.
Canının yanıp yanmadığını da bilmiyordu Burak üstelik. Bir ara, Ahmet yeniden onun göğsüne doğru sokulunca çaktırmadan internetten bakmış, protezlerin silikon kısımlarının bacağı sıktığını okuyunca da o da dişlerini sıkmıştı sinirle.
Anlatamıyordu yanında yatan, saçları başka bir gezegenden gelmiş gibi duran Wadi Rum Çölü’nün rengini almış tablolara yaraşan çocuğa güzelliğini. Ondan sakındığı şeyin sikinde bile olmadığını gerekirse kendisinden taviz vererek gösterecekti Burak, bir daha Ahmet’in gece yaşadıklarına şahit olmamak için.
O, bunları düşünürken Ahmet kıpır kıpır bir şekilde uyandı. Önce o da nerede olduğunu ya da kiminle uyuduğunu anlamlandıramamış olacak ki gözlerini açtığında boş boş etrafa bakınıp Burak’la uyuduğunu hatırlayınca gülümsedi. Yüzündeki eşsiz gülücükle kafasını kaldırdığında Burak’ın çoktan uyanmış, ona hayran bakışlarıyla baktığını görüp, “Günaydın,” dedi.
“Her gün böyle uyanmak için dalağımı bırakırım masada.”
“Burak, tövbe de sabah sabah çağırdığın şeylere bak,” dedi Ahmet gözlerini kırpıştırarak. Bir yandan da yüzünü yıkamak için hızlıca kalkıp banyoya koşmak istiyordu içten içe, yanındaki uyanınca şiş gözlerle şiş dudaklarla harika görünen adama güzel görünebilmek için.
“Tövbe yavrum ama manzaramı Papa görse hacca gider, din değiştirir,” dedi çapkınca göz kırparak.
“Burak ya.”
Burak, uyanır uyanmaz cilvesinden hiçbir şey kaybetmeyen çocuğu tek lokmada yutmamak için sakinleşmeye çalıştı. Ahmet’e cilvelisin dese ‘İftira atma!’ diye çemkireceğinden çokça da emindi ama Ahmet bunu bilmeden yapıyordu, adam anlamıştı.
Burak, yerinden hafifçe doğrulup çatılan kaşlarıyla Ahmet’e bakarak, “Doğru banyoya Ahmet,” dedi.
Ahmet’se ‘Uyurken salya falan mı akıttım acaba?’ diye düşünüp yerin dibine girdiğinden adama bakamadı bile. Karşısındaki adam normal zamanda ne kadar mükemmelse uyandığında da aynı şekilde kalmıştı, hiç uyumamış gibiydi resmen!
Yine de bir cesaretle, “Neden ki?” diye sordu.
Burak Ahmet’ten gelecek azara eyvallah edercesine, “Ahmet, sabaha kadar rahat uyumadın ki gülüm, neden böyle yapıyorsun?” dedi.
“Gülüm mü?” diye sordu çocuk heyecanla. O an için cümlenin ana fikrini bile anlamlandıramamıştı, başkası dese burun kıvıracağı sözü Burak kendisine söyleyince heyecanlanmaktan.
“Evet, gülüm,” diyerek yataktan kalktı Burak. Bu kızıla çok tolerans göstermişti, bazı şeyler konusunda ipleri eline almalı, Ahmet’in kendisini üzecek düşüncelerini bir karahindibaya üfler gibi üflemeliydi yoksa Ahmet kendisini Burak’a hiç açmayacak, hep ondan kaçacaktı.
Birden Ahmet’i yattığı yerden havalandırarak yan şekilde kucağına aldı. “Ay n’oluyor!?” dedi çocuk, düşmemek için Burak’ın omuzlarından tutunurken.
“Banyoya gidiyoruz Ahmet, ben sana aşığım, ölüyorum, bitiyorum dedikçe sen çok şımardın.”
“Ne!?” Ahmet sabahın köründe uyanmasının verdiği uyku mahmurluğuyla konuyu çok yanlış anlayarak Burak’ın hepten delirdiğini düşündü.
“Evet. Şimdi-” dedi kucağında Ahmet yatak odasından çıkarken. “Sen şu protezi çıkarıyorsun, sonra bale yaparak yatağa gidiyorsun. Benim görmemi istemiyorsan üzerini ört. Ben de sana sabah kahveni yapıyorum, yatak keyfi yapıyoruz, anlaştık?”
“Ya hayır ya.”
Burak, Ahmet’i duymazlıktan gelerek yavaşça kapağı kapalı klozetin üzerine bıraktı. Etrafa şöyle bir bakıp, protez kutusunu çamaşır makinesinin üzerinde görünce hızla kutuyu alıp Ahmet’in yanına koydu. Gözleriyle hadi anlamında işaret edince Ahmet omuzlarını silkti, inatçıydı çocuk yapmam dediyse yapmazdı.
“Ahmet, yavrum ben o kadar da sabırlı bir adam değilim dedim sana dün değil mi? Sabaha kadar senin güzelliğini izleyecekken rahatsızca yerinde dönüp duruşunu seyrettim. Hiç mi acıma yok yavrum sende beni böyle süründürüyorsun? Amma inatsın ha.”
“Canım acımadı korkma,” dedi Ahmet.
“Tamam acımadıysa da gerek var mı buna? Ben seni kendime alıştırana kadar gerekeni yaparım. Köleniz dedik ama bu konuda değil, canın yanıyorsa orada sen de olsan duracaksın. Ben gidince çıkar şunu tamam ama çıkar Ahmet.”
Ahmet, onu ondan daha fazla düşünen adamın gözlerine mahcubiyetle baktı. İstemiyordu işte! Basit ve öz Burak’ın karşısında o halde durmak istemiyordu. Neden anlamayıp üzerine ısrar ediyordu ki bu adam şimdi? Silikon kısım biraz sıkmıştı bacağını, oynatırken de manuel hareket ettirmesi için uyanıp protezi çevirmek zorunda kalmıştı ama Burak’ın normal halini görmemesi için bunlara pekala da katlanabilirdi.
Burak, o sırada banyo dolabıyla lavabonun arasındaki çıkıntıda duran Ahmet’in toka kutusunu gördü. Adam oraya doğru uzanırken Ahmet onun ne yaptığına anlamazca bakakaldı yalnızca. Burak renkli tokaların arasından küçük beyaz olanı bulup Ahmet’e tepeden baktı.
Çocuğun alnına dökülen saçlarını çekiştirmekten korkar gibi hafifçe bir elinde toplayıp, diğer elindeki küçük tokayla da saçlarını tepesinden palmiye şeklinde bağlamaya başladı.
“Hadi gülüm, ben saçını bağlayıp gidince dediklerimi yap. Ben de bize kahve demleyip getireceğim,” dedikten sonra bağladığı palmiye şeklindeki saçı ortadan ikiye ayırıp çok hafifçe sağlam olsun diye sıktı.
Daha sonra zaten dünyanın en güzel sanat eseri olduğunu düşündüğü çocuğun saçlarına bakarak dudaklarını ısırıp, “Çok güzelsin oğlum sen. Aklım almıyor güzelliğini,” dedi, içi içine sığmayarak.
Ahmet, yüzünde oluşan gülümsemeyle Burak’ın gözlerinin içine bakarak kafasını salladı. Burak, ona alıştıkça içinde tuttuğu tüm dizginleri bırakıyordu sanki, saydam, filtresiz, şeffaf bir camdan kendisini ve içini sunuyordu Ahmet’e.
Zaten Burak konusunda iradesiz olan çocuk onun samimi olmadıkları zaman daha uzak ama yine de düşünceli tavırlarındansa şimdi samimi ama düşünceli, bir yandan da kendi gibi oluşuyla Burak’a hayır demesinin gittikçe güçleştiğini hissediyordu. Taviz üzerine taviz veriyordu Ahmet, kuşandığı zırhını çoktan parçalamıştı adam zaten.
“Gidiyorum,” diyerek çocuğun tepesindeki palmiyeye işaret parmağının ucunu dokundurup öylece çekip gitti banyodan Burak.
Ahmet’se yalancı bir sinirle söylene söylene protezini çıkardı bacağından. Silikon kısmı çekip çıkarırken gerçekten de neredeyse bir gün bacağında kalan aletin onu sıktığını ve rahatsız ettiğini anladı. Zaten yıllardır bu kadar uzun süreli protezini bacağından çıkarmadığı bir zaman hiç olmamıştı ki.
Burak’ın bacağına bakıp ona acımasını ya da sempati beslemesini istemiyordu çocuk. Onunla eşit şartlarda olup, ne varsa göğüslemek istiyordu onun payına düşeni. Birilerine, özellikle de Burak’a ekstra bir külfet olmak istemiyor, sürekli onu düşünmemesini diliyordu içinden. Aşk eşitlenmekti, bir tarafın diğer tarafı kendisinden daha fazla düşünmesi değildi ki.
Oflayarak kremini de sürünce rahatsızlık hissinin az da olsa azaldığını anlayınca yine de minnet duydu adama içinden. Ahmet’e kalsa Burak bu evden çıkıp gitmeden o bacağı çıkartmazdı yerinden.
“Oflama duyuyorum kitabıma ha.”
“Kıro,” dedi sessizce Ahmet. Kıro derken bile yüzünde oluşan gülümsemenin oldukça farkında, Burak’ın tıpkı karanlık bir sabahta ona tepeden bakan bir güneş olduğunun bilincindeydi Ahmet.
İlk kez bir sabah tek ayağının üzerinde girdiği banyodan iki ayağının üzerinde çıkmamıştı çocuk. Daha şimdiden dünyasını tepetaklak eden bu adama ne kadar dayanacağını bilmese de çok da uzun bir zaman olmadığını biliyordu içten içe.
Ama ona bağlandıkça onun ondan gidişi ihtimali aslan olduğu, kendi yarattığı güvenli dünyasında onu ürkek bir ceylana çevirerek avlanmasına sebep olacaktı farkındaydı. O avlanmak istemiyordu, güvenli alanında kalıp kalp kırıklığını bir kez daha tecrübe etmemek için elinden ne gelirse onu yapmayı diliyordu. Üstelik Burak bir önceki kalp kırıklığının yalancı sebebinden daha sahiciydi, içinde baş gösteren tüm duygularda hem de.
İlk kez birinin tenini arzuluyordu Ahmet, üstelik o Burak kadar güçlü değildi. Burak’ı onsuz sevemezdi, bencildi belki. İlk kez içindeki duyguları dizginlemeden adam tüm gün onun yanında olsun istiyordu. Ona bakmak, onu öpmek, teninde kaybolmak, saatlerce onu sevmekti kalbinden geçenler çocuğun.
Şimdi Burak tüm silahlarını kuşanıp onun masmavi dünyasında simsiyah saçlarıyla delik açmak için üzerine doğru geliyordu, korkusuzca. Bunu yaparken hem ona kıyamıyor hem de onu çalmak için can yakıcı güzelliğiyle ona doğru acımasızca sürüyordu atını, elindeki kılıcıyla. Zaten zırhını paramparça etmişti adam, yetmez miydi bu kadarı ona?
Yeniden oflayarak banyodaki demirlere tutunup hızlıca koridoru geçerek tek bacağının üzerinde zıplayıp yatağına doğru gitti. Dediklerini yapmıştı adamın belki ama hâlâ onu bu şekilde görsün istemiyordu, bir kere görmüştü zaten. Hemen yatağının içine girip Burak’ın tarafından kendi tarafına doğru kayarak, yorganı üzerine çekti. Hiç de sevmezdi yorganı üzerine çekmeyi, sıcak oluyordu bir kere yahu!
Telefonunu eline alacağı sırada elinde iki kahve fincanıyla zafer kazanmış gibi sinir bozucu bir gülümsemeyle Burak odaya girdi. “Güzelimin kahvesi,” diyerek Ahmet’in yanı başındaki komodinin üzerine kahve kupasını koyup kupanın kulpunu Ahmet’e doğru çevirdi ki çocuk kolayca tutabilsin.
Ahmet’in bu hareketi gördüğü an kalbi ezildi sanki, tüm hayırları evet oldu büyülü şekilde. Bu nasıl güzel bir adamdı böyle? Ahmet’i delirtmeye yeminli olmalıydı yoksa hissizleşmiş dünyasına birden girip de kalbindeki istiflenmiş klişeleri tek tek nasıl yıkardı ki?
“Ellerine sağlık,” dedi kahvesinden bir yudum alarak.
Burak hızla yerine ulaşıp yorganı üzerine çekti. “Afiyet olsun. Tüm gün yatakta kalabiliriz, ben sana kahvaltı da getireceğim kahveni iç.”
“İş?”
“Mesaj attım Musti’ye, halleder o.”
“Gerçekten tüm gün yatakta mı kalacağız Burak?”
“Evet,” dedi Burak. Çocuğun bacağının dinlenmesi için kahveyi demlerken düşüncelere dalarak kendi içinde böyle bir çözüm bulmuştu adam. Tüm gün onun yanında kalmak istiyor ama Ahmet’in protezini takmadan onunla oturmayacağını da biliyordu. İnatçı keçi sevdiğinin yanında kalması için koca bir gün yatakta kalacaksa seve seve kabul ederdi bunu Burak, hem onunla tüm gün dinlenmek kendi yorgun bünyesine de iyi gelirdi son zamanlarda yaşadıklarından sonra.
“O zaman dizi izleyelim mi?” dedi Ahmet hevesle.
“Sen ne istersen onu yapalım yavrum,” diyerek kahvesinden bir yudum aldı Burak.
“Tamam ama kahvaltıyı ben hazırlarım Burak lütfen, zaten misafirsin sen sana mı yaptıracağım tüm işleri?” diyerek güzel gözlerini adama dikti.
“Ev sahibi de oluruz yavrum, o zamana kadar alıştırma olsun hem,” dedi arsızca Burak.
Ahmet, utansa da birkaç gündür Burak’a fazlaca maruz kalan bünyesiyle gülümseyip, “Tamam o zaman,” dedi. “İstersen dışarıdan sipariş verelim? Hep bunu yapmak istemişimdir,” dedi hevesle.
“Hep bunu yapmak istediysen sipariş verelim o zaman, sen ne istersen emirdir.”
“Yalancı, demin beni sallamadın bile. Resmen zorla banyoya soktun!”
“Yavrum, zaten tependeki palmiyeyle yeterince tatlısın. Bence zorlama daha fazla, senin bile bir limitin sınırın falan olmalı yav.”
“İyi de bunu sen yaptın zaten,” diyerek parmağıyla palmiyesini dürttü.
“He vallaha ben yaptım değil mi?” diyerek iyice yatakta yayıldı Burak, “Ne güzelmiş hayat böyle seninle, artık darısı izinsiz öpmeye falan, her şeyin sırası var tabii,” dedi bilmiş bilmiş başını sallayarak.
Ahmet, elindeki kahve bardağını yeniden komodinin üzerine bırakıp Burak’a doğru yatakta kayarak adamın kemikli yanağına bir öpücük kondurdu. Daha sonra kirpiklerinin üzerinden Burak yeterince ona delirmiyormuş gibi gözlerini süzüp diğer yanağını da öptü.
“Ben izin almadım.”
“İzin almana gerek yok zaten, onaylı tescilli devam,” diyerek yutkundu Burak.
“O zaman sen de izin alma bundan sonra.”
“Vallaha mı?”
Ahmet, gözlerini bir kere açıp kapayınca Burak da elindeki kahve kupasını komodinin üzerine fırlatıp etrafa saçılan kahve damlalarını sikine takmaz şekilde Ahmet’e döndü. Çocuğu olduğu yerde aşağı doğru çekerek boylu boyunca yatırıp çenesinden başlayarak yanaklarına, oradan şakaklarına ve alnına sayısız öpücük kondurarak onsuz kaldığı günlerin acısını çıkartmak ister gibi öptü.
Ahmet kıkırdarken Burak kafasını kaldırıp ona baktı. “Hem kendi güzel hem güzel gülüyor,” dedi kendi kendine içini çekip. “Seçilmiş kullardan mısın sen?” diyerek büyülenmiş şekilde çocuğu izlemeye başladı.
“Bence sen abartıyorsun.”
“Cık, Kuranıma abartma yoktur.”
“Burak,” diyerek kahkaha atan Ahmet’in kafası, gülüşleri yüzünden arkaya doğru düşünce Burak dayanamayarak bu kez de çocuğun açığa çıkan bembeyaz boynunu öpmeye başladı.
Bir yandan boynunu öperken bir yandan da elini çocuğun kısa tişörtünden içeri sokup gördüğü an onun aklını başından alan piercingine parmaklarının ucuyla dokunmaya başladı. Ahmet, iki yandan gelen zevkle dudaklarını ısırsa da Burak’ı durdurmak istemedi.
Burak kafasını kaldırıp, “Baksam bir?” diye sordu Ahmet’e.
Ahmet kafasını sallayınca Burak’ın aklında bu aralar ölebileceği düşüncesi belirdi, aylardır kalbinin ortasında dalgalanan kızıl bir bayrağın kendi bağımsızlığını ilan eden sahibi, kalbinin karşılığında ona tüm hasretini çektiği şeyleri vadetmiş, bayrağını Burak’ın kalbinin topraklarına dikip hakimiyeti eline geçirdiği gibi de bu vaatlerini tutuyordu, sanki Burak’ın son günleriymişçesine.
Burak, Ahmet’in üzerindeki yorganı bacaklarını açığa çıkarmadan hafifçe sıyırıp çocuğun ince belini gözler önüne seren tişörtünü kaldırdı. Gördüğü manzarayla boğazı kurudu adamın, Ahmet’ten hep fazlasını istediğini biliyordu ama vazgeçemiyordu dileklerinden. Ahmet, ona hep fazla geliyordu çünkü, bir yere doyduğunu düşünse Ahmet alay eder gibi başka bir şey sunuyordu onun gözlerini kutsamak için sanki.
Çocuğun zümrüt yeşili olan piercinginin büyük top şeklindeki kısmı tam göbek deliğinde, küçük olan tarafıysa tam göbeğinin üzerindeydi. Büyük ve küçük topun arası kalın bir metalle birleşiyor, Ahmet’in bembeyaz teninin üzerinde, çocuk yattığı için içe girmiş düz karnının ortasında parlıyordu, çocuk az ışıltılıymış gibi…
Burak yutkunarak yeniden parmaklarının ucuyla metal parçasına dokunurken Ahmet, “Beğendin mi?” diye sordu. Mustafa’dan Burak’ın piercingine bayıldığını duyduğundan beri ona piercingini yeniden göstermek isteyen tarafını yeni yeni fark ediyordu çocuk.
“Çok güzel, sana çok yakışmış,” dedi Burak kuruyan boğazıyla. Bir yandan da parmaklarını çocuğun bembeyaz göbeğinden çekemiyor, hipnoz olmuş gibi önündeki manzarayı izliyordu.
Ahmet’se parmaklarının ucunu göbeğinde gezdiren adamla yükselmemek için kendisini sıkıyordu o dakikalarda. Burak yaptığının farkında değil gibi duruyordu ama resmen Ahmet’i okşuyordu ve Ahmet için bu, teni sürekli tenine çekilen adamın ona daha fazla dokunmasını istemesinden başka bir işe yaramıyordu.
“Bana evet demiş olsaydın Ahmet-” diyerek cümlesini tamamlayamadan yeniden yutkundu Burak.
“Devam et.”
Burak, karşısındaki manzarayla büyülendiğini fark edip ağzından çıkacak cümleleri kontrol etmesi kolaylaşsın diye elini Ahmet’in göbeğinden çekerek, çocuğu kundaktaki bir bebek misali sıkı sıkı yorgana sardı. Onun büyülü beyaz tenini bir süre görmemesi gerekiyordu sakinleşmesi için.
“Boş ver şimdi,” diyerek kahvesine uzanacaktı ki Ahmet yattığı yerden doğrulup Burak’ın kolundan tuttu.
“Söyle.”
“Olmaz, benim değilsin daha.”
“Evet. Şimdi söyle,” dedi Ahmet baskın bir tonda.
“Benim değilsin diyorum yavrum, ırz düşmanı gibi Allah’ıma. Neyse,” diyerek kendi kendine söylendi.
“Burak sana evet dedim az önce.”
Burak, gelen evetin başka anlamda olduğunu öğrenince saliselik tüm vücudunun her bir hücresinin çalışması durdu sanki, vücuduna eş zaman da dondu. Aylardır hayaline uyuduğu çocuk ona evet demişti değil mi? Eğer bu bir rüyaysa o sikik rüya perisini de sikerdi, uykusunu da. Burak için Ahmet konusu sınırdı ve asla şakaya gelmezdi.
“Şimdi sen benim-“
“Sevgilinim Burak aynenin,” dedi Ahmet. Yanı başına bardağı bırakıp da kupanın kulpunu ondan tarafa çeviren adamla her şeyi yaşardı Ahmet, sorgusuz sualsiz.
“Lan Allah’ına kurban senin gülüm, n’apsam şimdi heyecandan götü başı dağıttım.”
“Cümlenin devamını getir,” dedi inatla Ahmet. Ahmet’in ne kadar inatçı olduğunu Burak daha deneyimlememişti, gördüğünden daha derindi Ahmet’in inadı.
Burak Ahmet’in dudaklarına kapanmadan önce çocuğun tam gözlerinin içine bakıp, “Yeşil piercingini beyaza boyardık sevgilim, önce sen sonra ben,” dedi.
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙