Bölüm 15: Bilincin Dışında Nevrotik Bir Alan

✨✨

Sırtımdan akan buz gibi damlaların aksine yüzüm cayır cayır yanarken hissettiğim rahatsızlıkla birden gözlerimi açtım. Ağzımın içi sanki günlerdir su içmemişim gibi kuruyken tüm duygularımı, ellerimdeki yağlı urganlarla dizginlemeye çalıştığım beynimin bilinç dışı, nevrotik alanında çıkan savaşın tahribatından kalan yangının külleriyle başım çatlıyor gibiydi.

Çıplak ayaklarımı biraz olsun serinlemeleri ümidiyle soğuk parkelere yaslayıp tam yanımda yatan, nefes alışverişleri bile duvar addettiğim kapalı pencerelerimi yeşilliklerle dolu bir orman manzarasına çevirmeme sebep adama bakmadan mutfağa ilerledim.

Başımın ağrısı canımın orada atmasına neden olurken bir yandan da sanki karnım açtı. Ağzımın kuruması susuzluk çektiğime işaret olmasa da kazınan midemin ellerimi titretmesi yemek yemem gerektiğini gösteriyor gibiydi.

Kalbim, sanki göğsümü yırtıp da yerinden çıkacakmış gibi atarken birden daha saatler önce yaşadığım güzel anılar mumya gibi sarılıp zihnimin arka odalarına, mezarlarına çekildiler. Görüş açımı şenlendiren, canına yandığım tüm elalar gri oldu, saman sarısı yapraklar baharlarım süpürüldüğünden aniden üzerime dökülüverdi. Mutfağın ortasında sırtımdan akan terlere inat, kışın ortasında buz gibi havada dalgaların acımasızca dövdüğü kayalar misali dondum.

Kalp atışlarım, olduğum yerde kalakaldığım için biraz olsun sakinlerken kendimi güçlükle buzdolabının önüne atıp titremeye devam eden elime bakmadan dokunduğum ilk şeyi kavradım.

Yemyeşil bir elma gözüme sanki en sevdiğim yemeklerden biri gibi görünürken iştahla bir kez ısırıp odağını bulamayan gözlerle buzdolabının önünde dikilmeye devam ettim.

“Selim?”

Ömer, hâlâ uyku sersemi olduğu gözlerini ovuşturup durmasından belliyken bana doğru adımlayıp, “Çok mu acıktın?” diye sordu.

Kalp atışlarım onun üzerinde tişört olmaması sebebiyle daha da hızlanırken titreyen ellerimi nasıl saklarım düşüncesiyle buzdolabının önünden ona doğru dönüp sadece kafamı salladım. Odak noktamı kaybetsem de Ömer’in üzerine bir şey giymediğini seçebiliyor oluşum da ayrı bir ironiydi.

Yüzüm nasıldı bilmiyordum ama ömrümü uğruna yakacağım ela gözleri beni görür görmez kocaman oldu. Anlamak ister gibi art arda kirpiklerini kırpıştırıp hızla yanıma geldi. Sokak lambasından yansıyan ışık yeterli gelmemiş olacak ki buzdolabının yanındaki ışığı açıp tam dibimde bitti.

“Selim iyi misin?”

“Hım hım,” diye başımı sallayabildim yalnızca. İçimdeki güneş geriye çekilmiş, yerini simsiyah bulutlara bırakmış ben yalnızca yaklaşan fırtınanın ortasında duruyordum yalın ayak.

Yine de yanıma yaklaşır yaklaşmaz etrafımı saran kokusu benim nezdimde bağımlılık paradoksuydu sanki. Ben nasıl hem bu kadar ondan bağımsız olup hem de ona bu denli bağlanabilmiştim ki? İçimdeki her bir zerre paradoksun kendisiydi…

“Mavi boncuğum?” dedi yeniden bana seslenirken. “Boş bakıyorsun, kabus mu gördün?”

Gözlerim, onun endişeli bakışlarıyla birlikte dolarken elimdeki yeşil elma birden yere düştü. Yuvarlanıp da mutfak masasının altına giden elmayı gözlerimle takip ederken sanki bir akvaryumun içinde Ömer’i görüyor, duyuyor ama anlamlandıramıyor oluşumla yalnızca elmaya odaklandım.

Elmalı bisküvi…

Ömer, bir şeyler daha söylediyse de ben anlamadım. Bakışlarımı yerdeki elmadan kaldıramadan tüm vücudum sanki az önce ölüp de ağırlaşan bir ceset misali öylece olduğu yerde yığıldı.

Nasıl oldu bilmiyordum ama birden beni kucağına alan Ömer’in elinin birini dizlerimin, diğeriniyse tam sol kolumun altında hissettim. Bir doksan adamdım ben, o da benim kadar olsa bile bir hamlede nasıl kaldırabilmişti ki beni?

Hızlı adımlarla beni yatağa yatırıp bir çırpıda odadan çıktı. Ben hâlâ alık alık etrafı incelerken bir yandan şakaklarımda peydâ olan ağrıya dayanmaya çalışıyor bir yandan da midemdeki boşluk hissiyle boğuşuyordum. Yeniden odaya dönen Ömer, önce elindeki su bardağını dudaklarıma uzatıp suyu yudum yudum bana içirdi. 

Daha sonra eşofmanının cebinden en sevdiğim çikolatalardan birini çıkarıp yaldızlı, gözüme şu an daha da parlak gelen paketini açıp ikili çikolatanın birini ağzıma tıkıştırdı. “Ye.”

Ben ağzımda asılı kalan çikolatayı iki-üç ısırıkta mideme yollayıp su ararken Ömer hissetmiş gibi su bardağına yeniden, bir kez daha su doldurup bana uzattı. Ellerimin titremesi az da olsa hafiflemişken bu kez kendi suyumu kendim içebildim.

Kalan çikolatayı da elime alıp hızlıca onu da yedikten sonra gözlerimin önündeki her bir kare netleşirken benden geriye yalnızca terleyen sırtım, baş ağrım ve hafifçe titreyen ellerim kaldı.

Yumuşacık bir sesle, “İyi misin mavi boncuğum?” diye sordu.

“İyiyim, sağ olasın Ömer.”

“Çok terlemişsin Selim,” diyerek elimdeki bardağı alıp yandaki komodinin üzerine bıraktıktan sonra hızla kendi giyinme dolabına ilerledi. Daha sonra elindeki gri tişörtü yanıma bırakıp üzerimdeki sırılsıklam olan tişörtümü çıkarıp sırtımı sildi.

Ben sevdiğim adamın bu hallerimi gördüğünden rahatsız geriye doğru kaçmaya çalışırken o ise sadece çatık kaşlarıyla dünyadaki en önemli misyonu benim terimi silmekmiş gibi hareket ediyordu.

“Ömer geri çekil, çok terledim ben.”

Çıkan ses tonum, kendi kulaklarıma da benim standartlarımda çok masum geldiğinden bunu o da fark etmiş olacak ki dudağının tek yanı yukarı doğru kıvrıldı. “Olmaz, iyi günde kötü günde lan.”

“Lütfen. Kokuyor olabilirim Ömer, geri bas oğlum.”

Ömer, üzerime kendi tişörtünü giydirip tişörtün eteklerini aşağı doğru indirdikten sonra bana doğru gözlerini devirdi. Başını boynuma doğru yaklaştırınca ne yapacağını anlayıp, “Olmaz,” diyerek kaçışsam da bileklerimden çekilen güçle itemedim onu.

Burnunu boynuma daldırıp içine birkaç nefes çekerek, “Mal, hâlâ mis gibi kokuyorsun. Senin kötü koktuğun görülmedi ki,” diyerek tam yanıma, yatağın üzerine oturdu. Yatağın yanındaki küçük aleti alıp klimayı çalıştırırken ben hasta olmayım diye hafif ayarda açtığını anlamıştım. Her hareketi aşık olmam için vardı sanki, her zerresinin benim dokunuşlarımla kutsanması gerektiği gibi…

Elini, sağ tarafında bulunan ışığın düğmesine atıp ışığı kapattıktan sonra sırtını yatak başlığına dayayıp beni kendisine çekti. Benden geriye şu an boş bir kabuk kaldığından o nereye çekse oraya gidiyordum sanki, öncesinde yolum da yörem de o değilmiş gibi…

Başımı göğsüne yaslarken bir bacağımı kendi bacağının üzerinden atıp bedenimin bir kısmını üzerine doğru çekti. Ellerimi bir elinin arasına ancak parmak uçlarım sığsa da alıp, “Buz gibi ellerin,” diyerek ısıtmaya çalıştı. Birden kalmıştım süpürülen baharların ortasında, üşümem normaldi.

Diğer elini de saçlarımın arasına atıp okşarken, “Ömer! İnadına mı yapıyorsun lan göt? Saçlarım da terli oğlum,” dedim sitemle.

“Kes lan,” dedi bir yandan elleri parmak uçlarımı severken. “Kabus mu gördün?”

“Evet,” dedim yalan söyleyerek. Ne çok yalan söyleniyordu bu masmavi gökyüzünün altında… En büyük yalancılardan biri de bendim, tıpkı dünyanın en günahkar insanlarından biri oluşum gibi…

“Ne görmüş benim mavi boncuğum? Yoksa ayaklarını yemek için üç harfliler mi gelmiş gece?”

Onun neşeli hali bana da bulaşırken ellerimi ellerinin arasından çekip de kafasına vurma isteğimi zorlukla bastırdım. Ellerim yıllardır vatanından sürülen biri gibi hasretle yeni kavuştuğu yuvasında dinleniyordu, ayıramazdım ki onları evinden…

“Seni gördüm sayın sikik. Kocaman köpekler vardı peşinde, götünü de ısırdılar. Ben de ‘Tutun aslan parçalarım, kıtlayın şunun koca götünü,’ diye arkanızdan bağırdım.”

“Benim götüm on numara lan, haftada üç kalça çalışırım ben salonda. Neresi büyük?” dedi yandan yandan götüne bakmaya çalışırken.

Onun bu sevimli haline dayanamayarak, “Ha konumuz senin götün yani?” dedim keyifle.

“Yani. Rüyalarını süslemiş baksana. Haklısın ama. Ben olsam ben de kendi götüme acayip düşerdim, özenle işlenmiş bir sanat eseri.”

Benim aklımı gördüğümü sandığı kabustan uzaklaştırmak için böyle konuştuğunu biliyordum. Ne zaman üzülsem, korksam bir şekilde konuyu değiştirir, eğlenceli şeylerle zihnimi oyalar bana korkularımı bile unuttururdu.

“Malsın sen lan.”

“O senin mallığın, estağfurullah bebeğim,” diyerek yatakta biraz daha aşağı kaydı. Hareketlendiği için az da olsa yana savrulan başımı, az önceki özeniyle tam göğsüne yatırıp boştaki elini sırtıma koyarak beni sıkıca sardı. Eline sığmayan ellerimin parmak uçları olduğu yerde dinlenirken her koldan onunla çepeçevre sarıldığımı hissettim.

Ömer’le dolu her bir yanımdan çokça hoşnut şekilde burnumun ucunu boynuna denk getirerek asıl sakinleştiricimin kaynağını bulmuş gibi derin derin solumaya başladım kokusunu. Birkaç dakika hiç konuşmadan yalnızca onun kokusunu ciğerlerime bayram ettirmek ister gibi derince kazıdım en içime.

Zihnimin gerilerindeki bilincimin sınırlarının ötesinde, benliğimle aciz addettiğim tarafımın girdiği savaştan kalan enkaz birden kayboldu sanki. Enkaz yerine elaların hükümdarlığında atlılar geldi, yıkılan her yeri onarıp yeniden yaşanılır kıldılar, benim yalnızca izleyici olduğum yerde…

Ellerimde kalan hafif titreme, başımın ağrısı, boşluk hissim plasebo etkisi altındaymışım gibi yalnızca Ömer’in kokusuyla şifalandı, geçip gittiler öylece. Burnum boynunda gezinirken yine ne yaptığımı Ömer’in altımda kaskatı kesilen bedeniyle anlayınca yeniden ısınan yanaklarım yüzünden başımı onun göğsüne sakladım, ben iflah olmaz bir maldım.

İşte bu yüzden yıllarca bu adama dokunmuyor, temastan kaçınıyordum. Her bir zerrem onun için kıvranırken bir kez tadını alırsam kendimi durduramayacak oluşumun gerçeğini tam da bugün yaşamıştım, hem de defalarca kez. Üstelik ne diyecek bir kelimem vardı durumu açıklamak için ne de bahanem.

Ben boyuma posuma bakmadan onun göğsüne utangaçça sinmişken o hafifçe gülüp, “Lan senin küçükken ördeğin vardı, hatırladın mı?” dedi.

“Evet, çok da tatlıydı.”

“Salak gibi adını da Ömer koymuştun amına koduğumun malı. Ördeği ıslatıp ıslatıp benim burnuma sokuyordun, göreyim diye.”

“Baya komik bence, Ömer’in ıslak hali de sana benziyordu zaten.”

“Çocukken çok geri zekalıydın Selim, kabul et.”

“Yoo, Ömer’i kıskanıp onunla oynuyorum diye kavga çıkaran da sendin lan. Kıskanmadığın bir zavallı hayvan kalmıştı, onu da yaptın,” dedim sinirli bakışlarıyla bana bakan küçük Ömer gözlerimin önüne geldiğinde.

“Yanağına tutup tutup duruyordun hayvanı. Hem ben ondan kıskanmıyordum seni. Yanımızdaki diğer bebe de sarıydı ya ‘Ördeğin aynı ona benziyor,’ demişti sana pezevenk Kadir, küçükken de zarardı Allah’ın davarı.”

“Lan hangi bebe?” dedim merakla. “İkidir söylüyorsun, ben neden hatırlamıyorum?”

Bakışlarını göğsünde yatan bana çevirmek için başını aşağı doğru indirip, “Lan kıvırcık saçlı, yeşil gözlü, ufak tefek bebe yok muydu? Mahallenin başındaki konak gibi eski eve taşınmışlardı, zenginlerdi baya. Annesi babası yurt dışında mıydı neydi? Bakıcılar falan vardı lan sürekli evinde. Sonradan geldi bizim okula hatta. Bok var gibi koşa koşa onunla arkadaş oldun. ‘Aman yalnız Ömer, yazık Ömer, baksana ailesi yanında değil Ömer,’ diyerek,” dedi. Benim cümlelerimi taklidimi yaparak söylemeyi de ihmal etmemişti elbette.

“Lan hayal meyal böyle birini hatırlıyorum ama kim olduğunu çıkaramadım ki.”

“O senin peşinde gezerdi, beynine soktuğumun Kadir’i de onun. Çocukla arkadaş olmaya, iki kelime etmeye götü yemezdi, sapık gibi takip ederdi çocuğu. Sen hatta evine bile gitmiştin o sarı elemanın benden gizlice,” dedi sinirle.

“O sokuk beyninde unutmadığın daha neler var senin?” dedim hayretle. “Bin tane insanla arkadaş oldum lan, daha doğrusu paşam müsaade etmedi, olmaya çalıştım. Ne bileyim ben ufak tefek bebe kim?”

“Bir anda taşındılar mahalleden hatta. O mal Kadir de o taşındıktan sonra delirdi, okul mokul da okumadı hatırlarsan. İşsiz göt. Aşıktı o elemana ben sana söyleyim.”

“Dedikodu modunu açtın gece gece yine. Kadir en büyük ibne düşmanı bilmiyor musun? Mahallede vardı bir tane de lisedeyken neler yaptılar çocuğa. Nasıl bir erkeğe aşık olsun, hem de küçükken?” Ömer’in algıları bazen çok kolay kayıyordu yerinden.

Uykulu bir sesle, “Bence aşıktı. Millete puşt gibi ibne falan demesi hikaye, o mal gizli eşcinsel,” dedi.

“Çıkarım deyince de sen be gülüm.”

“Yaa,” dedi sesini inceltip de. “Gülün müyüm gerçekten?”

Beni gülümseten her haline yeniden aşık olurken yine kafasına bir tane patlatmam gereken anda ellerimi ellerinden ayırmak istemeyerek öylece durdum göğsünde. Sabaha bu halde uyandığımda en güzel günlerimden birine başlayacağımdan emin şekilde gözlerim kapanırken bilincimin tam da yerinde olmadığı bir an saçlarımın arasına kondurulan öpücükle içimdeki tüm karlar eridi, bir gül açtı gönlümün tam ortasında…

Bir nisan sabahı gibi güneşli ama ılık duygular beni sararken yüzümde yalnızca az önceki anların aksine bir gülümseme asılı kaldı, bir de göğsüme broş yapıp da taktığım adamın aşkı…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top