Bölüm 15: Güneyde Mavi Bir Yıldız

✨✨

“Senin neden kedin yok?”

“Ben evde olmadığımda sıkılır ama Güney. Hem sokaktaki kedilere birlikte bakıyoruz ya.”

Yüzüne üzgün bir ifade kondurduktan sonra Barış’ın kışın ortasında araya araya bulduğu bezelyeleri kabuklarından ayıran yeşil gözlü, kıvırcık saçlı çocuk, “Ama geceleri ben onları özlüyorum,” dedi. “Arkadaşlarım onlar değil mi?”

“Tabii ki.”

Güney, “Benim ne kadar çok arkadaşım var,” diyerek bezelyelerin arasında bulduğu küçük bir bezelyeye bakıp kıkırdadı. Dikkatini dağıtan bezelyeyi Barış’a gösterip, “Bak bebek bezelye,” dedikten sonra, “Yeni bir arkadaşım daha oldu,” dedi mutlulukla.

Barış ‘bebek bezelye’ diyen ve minik taneyi kenara ayıran çocuğun sevimliliğine bakmak için başını bilgisayarından kaldırdı. Güney’in sıkıntılı bir yüz ifadesiyle kaşlarını çatarak önündeki kaseye baktığını görünce huysuzluğunun sebebinin önüne düşen kıvırcık tutamlar olduğunu anladı. Oturduğu yerden kalkıp kenarda duran bir saç bandını onun kafasına nazik bir biçimde taktı.

“Oh be!” dedi çocuk rahatlamış gibi.

“Daha iyi oldu. Yemek yaparken saçlarımız uzunsa topluyorduk hatırladın mı? Sana daha önce de söylemiştim.”

“Evet. Yoksa yemeğin içine saçlarımızdan düşer, saçlı yemeği de kimse sevmez.”

“Hem akıllı hem de çok yakışıklısınız beyefendi,” dedi Barış. Daha sonra, “Ee yeni arkadaşını anlatmayacak mısın bana?” diye sordu. Çocuğun yine sokakta dolanırken gördüğü bir hayvanla arkadaş olduğuna emin olsa da onun kendisine her gün sevdiği, beslediği, sohbet ettiği hayvanları anlatması Barış’ın renksiz dünyasını güneyde beliriveren masmavi bir yıldızın ışığı gibi parlatıyordu sanki.

“Çok yakışıklı biri,” dedi Güney yeniden kıkırdarken. “Sapsarı saçları var. Hani sen bana bir kitap okumuştun- Neydi ya? Off.” Her şeyi çok çabuk unutuyor olmasının verdiği sinirle kaşlarını çatarken gözleri Barış’ın salonundaki rafa takıldı. “Hah! Oradaki işte. Küçük Prens. İşte o adam da aynı bu çocuğa benziyordu.”

Barış, onun rüya gördüğünden çokça emin şekilde bir yandan da önündeki bilgisayardan ısrarcı müşterisinin bulmasını istediği adamı araştırırken, “Gece mi tanıştın arkadaşınla?” diye sordu.

“Hayır. Annemin yanına gitmek zorunda kaldım da dün. O da oraya geldi. Gözleme yemek için. Orada tanıştık.”

“Neler konuştunuz bakalım? Ayrıca bu arkadaşını benden çok sevmiş gibisin. Oysa senin en yakın arkadaşın ben ve kediler değil miydik?”

“Hayır hayır. Hem onu hemen sevemem öyle değil mi? En çok seni seviyorum çünkü sen benim koc- Yani arkadaşımsın. Ama senden-” dedikten sonra etrafına bakındı. Daha sonra az önce kenara ayırdığı bezelye tanesini parmaklarının arasına alıp Barış’a gösterdi. “Şu bebek bezelye kadar fazla kedileri seviyorum. Onlar çok yumuşaklar çünkü.”

“Demek öyle,” diyerek gülümsedi Barış. “Peki arkadaşınla nasıl tanıştınız?”

“Ben masada otururken- Annem bana ortalarda dolaşma diye kızmıştı da. İşte o geldi. Birlikte gözleme yedik. Bana bir sürü sorular sordu. Gözleri de benim yıldızlarım gibi masmaviydi.”

“Neler sordu? Biraz kıskanmaya başlıyorum yalnız.”

“Kıskanma. Sana neler sorduğunu söyleyemem, çünkü bu onunla benim aramda bir sır.”

Barış, ruhunun tıpkı bir çocuk kadar saf olduğuna emin olduğu Güney’e gülümseyerek baktı. Zihninde onu gördüğü ilk an belirdi birden. Altı-yedi ay kadar önce Güney ve annesi bu apartmana taşındıklarında Güney onu görür görmez merakla bakışlarını Barış’ın burnundaki küçük hızmaya dikmişti. Ona gülümseyerek, “Merhaba,” dediğindeyse kaçıp gidivermişti çocuk, tedirgin olarak.

Barış’sa ona sabırla yaklaşmış, kendisinden bir kötülük gelmeyeceğine ikna edene kadar Güney’le sohbet etmeye başlamıştı. Önceleri çocukla olan diyalogları tek taraflı kalsa da Güney, Barış’ın mahallenin kedilerine su ve mama verdiğini görünce çekingen, küçük adımlarla onun yanına yaklaşmış, hiç konuşmadan Barış’ın kedilerle olan muhabbetini, onları sevmesini izlemişti.

Bir süre Barış ne zaman kedilerin yanına gitse pencereden dışarı bakan Güney, mavi terliklerini ayağına geçirip hızla apartmanın bahçesine inmiş, Barış’ı sessizce izlemeye devam etmişti. Bir gün sanki sessiz kalmaya dayanamamış gibi, “Onlar benim de arkadaşlarım,” deyivermişti yeşil gözlü genç bir çırpıda.

Barış da, “Ortak arkadaşlarımız var demek. O zaman ben de senin arkadaşın olabilir miyim?” diyerek ona cebinde onu ilk gördüğü günden beri taşıdığı çikolatadan vermişti.

Barış, Güney’in durumunu az çok anladığı için bununla da yetinmemişti elbette. Hemen çocuğun annesine gidip Güney’le sohbet ettiklerini, ara ara ona da gelebileceğini söyleyerek kadının aklına kötü düşüncelerin gelmemesi için kendisini açıklamış, o zamandan bu zamana Güney’le birlikte çizgi film izleyip yemek yaptıkları bir dostlukları oluşmuştu. Öyle ki Güney zaman zaman evine dönmek istemiyor, annesinin, ‘İnsanları rahatsız etme.’ söylemlerinin arasında zorla kendi evine götürüldüğü anları Barış’ın da sık sık deneyimlemesine neden oluyordu.

Bugün de çok acil diyerek ona ulaşan bir müşterisinin taciz telefonlarının arasında hem işini yapmaya çalışıyor hem de Güney’le olan olağan aktivitelerini aksatmamak için çabalıyordu kumral adam. Ne olursa olsun, Güney ile olan zamanından feragat edemezdi ki. Hem o da özlerdi yegâne arkadaşını.

Şimdi bir yandan işini yetiştirmeye çalışıyor, bir yandan Güney’le eğleniyor ama zihninin gerilerinde siyah bir çift gözün sahibinden gelecek haberi de bekliyordu, kalbinin düzensiz atışlarının arasında. Artık ne olacaksa olsun kafasına giren Barış, Mert’in kaçak dövüşmesinden sıkıldığını ona da çok açık şekilde belli ettikten sonra bundan böyle topu ona attığından bir nebze de olsa içi rahattı.

Mert, onunla görüşmek isterse kendisini arardı. Birkaç gün daha bekleyecek, eğer Mert ona ulaşmazsa o da telefondaki numarası dahil her yerden Mert’in izlerini silecek, bir daha adını dahi anmayacaktı. Mert’in hayatındaki izleri, ona yılbaşı sabahı aldığı, hiç giymediği pijama takımı ve kullanmadığı diş fırçasından ibaret olduğundan Barış için onu söküp atmak kolay olacaktı, tabii kalbinde bulduğu bu çarenin yarattığı çaresizlik hissinin hemen geçmeyeceğini o da biliyordu.

İçinde bir şeyleri halletmek isterken içinin de öldüğünü hisseden Barış, çok da uzun sayılmayacak bir vakittir tanıdığı adamın nasıl böyle kanına girdiğini de anlamıyordu. Yalnızca kendisi gibi olmak istemediği bir gecede yakışıklılığı ile onu mest adama daha sonraları bu kadar büyük bir merak duyacağını bilse, belki o da daha o gece Mert’ten kaçardı. Sadece güzel bir yüz gördüğü için değildi onun içinde uyanan merak, simsiyah gözlerdeki o yağmurun ezgisi gibi ahenkli olan bakıştı.

Ruhu şarkı söyleyen birini hayat elbet bir gün dansa kaldırırdı.

Barış, kendisini aşmak istediği gün gelecekte onun melodisi olacak adamın gözlerinde gördüğü o bakışla yerinde duramamıştı ki. Üstelik Mert’in kendisine karşı iyi bir oyunculuk sergilediğini düşündüğünü de biliyordu. Oysa daha birlikte oldukları ilk gece, Barış onun altında kıvranırken Mert’in gözlerindeki perdenin bir anlık kalktığını görmüş, saniyelik sahici olan adamı saklandığı perdenin arkasından sanki küçükken oynanan bir oyunun içindelermiş gibi sobeleyivermişti. Şimdi Mert onu kandırdığını zannetse de Barış, onunla birlikte geçirdiği her an, Mert’i tıpkı önündeki kodları yetenekli parmaklarıyla çözdüğü gibi biraz daha çözüyordu.

Her çocuk aynıydı aslında. Zengin, fakir, çirkin, güzel, kumral, esmer… Hepsi aynı temiz ruha sahipti, fırsat verilirse eğer… Barış’ın Mert’te gördüğü ilk şeylerden biriyse ona kimsenin çocuk olma fırsatı vermediği olmuştu. Ne zaman onun sert, soğuk, hiçbir mimiğinin oynamadığı suratına baksa küçük, beyaz tenli, siyah saçlı bir çocuğun ellerini dizlerine sararak kafasını sakladığı küskün hali canlanıyordu zihninde.

Dikenli, yüksek tellerin arkasında, ona şımarma hakkı vermeyen büyükleri sebebinden öylece oturuyordu maskesinin sağlam olduğunu düşünen adam. Bu yüzdendi Barış’ın ona ‘Bana anlat,’ deyişleri. Ama Mert’in ona kolayca açılmayacağını da biliyordu elbette. Bunca zaman tek başına olmuş, herkesi etrafına örülen o dikenli tellerin ardından izlemiş birinden bu kadar kolay çözülmesini beklemek de haksızlık olurdu. Ama Barış sabırlı bir adamdı, Mert ona istediği gibi gelirse eğer…

Acısı çok olanın gülüşü de çok güzel olurdu.

Tıpkı gülüşüne çok az şahit olabildiği adam gibi… Barış’ın kurduğu hayaller gerçek kılınmayı fazlasıyla hak ediyordu ama o tek başına savaşamayacak kadar yorgundu, geçmişten omuzlarına bindirilen yükler yüzünden. Bu yükleri yeniden taşımak istemediği içindi Mert’le açık açık konuşması da o bir adım gelirse ona koşacağının sinyallerini vermesi de…

Ona telefonla ulaşamadığı için ısrarla mail atan kadının bildirimi yeniden bilgisayar ekranına düşerken sesli bir şekilde ofladı. Bu işi aldığı için şimdiden pişman olmuştu. Kadın ona ulaşmış, yurt dışında yaşayan bir adamın bilgilerini istemişti. Ama insanlar her şey gibi bu işlerin de beş dakikada halledildiği yanılgısına kapıldıklarından Barış, her ne kadar kadına beklemesi gerektiğini söylese de kadın bir türlü ikna olmuyordu.

“Neden ofladın?”

Kendi düşüncelerine daldığı sırada Güney’in önündeki bezelyeleri bitirmek üzere olduğunu gören Barış gülümsedi. “İş yaptığım kişi çok aceleci. Beni de acele ettiriyor.”

“Sen de hata yapmaktan korkuyorsun.”

“Aferin sana.”

Güney kaşlarını çatıp yeşil gözlerine huysuz bir ifade kondurarak Barış’a baktı. “Ben çocuk muyum? Hep böyle yapıyorsun ama!”

“Ben senden altı yaş büyüğüm ama hâlâ bir işi başardığımda birilerinin bana aferin demesini istiyorum.”

Güney, başındaki siyah bandının arkasından fırlayan kıvırcık tutamlarla sevimli sevimli dururken, “Kimse söylemiyor mu peki?” diye sordu.

“Söylemiyor Güney,” diyen Barış burukça gülümsedi. “Kimse söylemedi de bunca zaman. Artık kendi kendime söylüyorum. Kimseye ihtiyacım olmadığını kanıtlamak istiyorum galiba.”

“Bana da senden başka söyleyen yok. Bir de dünkü prens adam söyledi işte.”

Barış, bahsi çokça geçen dünkü adamla ilgili birkaç soru daha soracaktı ki çalan zille sözleri bölündü. “Annen mi acaba?”

“Sanmam. O adaml- Yani arkadaşıyladır.”

Barış, Güney’in ağzından kaçırmak üzere olduğu kısımla annesinin bir erkek arkadaşı olduğunu anladı. Anlam veremediği şeyse çocuğun bunu ondan neden sakladığıydı. Güney, genellikle kendisine her şeyi anlatır, bazen sessiz kalma hakkını kullansa da ondan bir şey gizlemezdi. Zaten her şeyi çok çabuk unuttuğundan Barış da ona bazı şeyleri birkaç kez hatırlatmak zorunda kalırdı. Şimdi onun bu davranışı, Barış’ın şüphelenmesine neden olduğundan kapıdaki kimse onu gönderip Güney’le uzun ve rahatlatıcı bir konuşma yapmayı aklında tasarlayarak dış kapıya doğru hızlı adımlarla ilerledi.

Kapıyı açtığında ona başını sağ omuzuna eğmiş şekilde bakan adamı gördü. Üç olmuştu bu. Üçüncü kez Mert, Barış’ın evine bu şekilde gelip aklını başından almak ister gibi binlerce anlamı sakladığı simsiyah gözleri ile onu süzüyordu. Barış, onun mağrur ama lanetli bir ölüm meleği olduğunu düşündü. Yine siyahlar içinde, yine çok güzel ama yine ölümü avuçlarının içinde taşıyan bir melek…

Düşüncelerinin aksine gözlerini karşısındaki adama dikip, “Adet oldu bu da,” diye homurdandı. İnsanoğlu da Barış gibiydi aslında, onu çok da ayıplamamak ya da iradesiz olmakla suçlamamak gerekirdi. Tıpkı insanların ölümün her an ensesinde olduğunu bildikleri halde bir şekilde hayattan kopamayışları gibiydi Barış’ın Mert’ten kopamayışı…

Bir de bugün daha fazla yakışıklı olma niyetiyle giyinmişti sanki adam, Barış’ın ölümünü süslemeyi düşler gibi. Üzerindeki dar ve tüm hatlarını belli eden gömleği, kalın bacaklarını saran koyu renk kot pantolonu ve deri ceketi ile uyumlu motorcu postallarıyla yine Barış’ın aklına zarar vermek ister gibi duruyordu karşısında. Barış ona verdiği ultimatom sonrası onu bir an eve almaması gerektiğini düşünürken Mert, “Acil konuşmamız gerek,” dedi.

Onun sert ifadesine bakan Barış, önemli bir durum olduğunu anlayarak kenara çekilip Mert’in içeri geçmesine izin verdi. “Hayırdır?”

Mert, içeri girdiğinde mutfaktaki yüksek sandalyelerin birinin üzerinde oturan çocuğu gördüğü gibi Barış’a döndü. Ayakkabılarını çıkarırken fısıldadı. “Ne söylersem söyleyeyim beni bozma Barış,” dedi. “Güney’le ilgili. Bana güven.”

Barış’ın kafası tıpkı oynamayı çok sevdiği bilgisayar kodları gibi hızlıca işlerken parçaları bir bir birleştirmeye başladı. Güney’in arkadaşım dediği adamı hatırına getirdi önce. Sarışın demişti çocuk değil mi? Daha doğrusu sarı saçlı. Mert’in kardeşi de kendi iş yerine gelmiş ve onunla ilgili sorular sormuştu. Onun için de sarı saçlı demişti iş arkadaşları. Aynı kişi olma ihtimali zihninde kuvvetlenirken Mert ise yüzünde kimselerin görmediği kadar duru ve güven verici bir gülümseme ile çocuğun yanına doğru ilerledi.

“Merhaba Güney. Ben Mert.”

Her zamanki soğuk duruşunun aksine çocukla yumuşacık bir tavırla konuşan Mert, Güney’in çaprazında kalan yüksek iskemleye oturdu. “Çok sıcakladım,” diyerek üzerindeki montu bir hamlede çıkarıp kenara attı.

“Barış da bu evi neden bu kadar sıcak yapar anlamıyorum ki?”

Güney çaprazında kalan ve havadan sudan konuşan adama merakla baktı önce. Daha sonra bakışları Barış’ı buldu. Onun da rahatça yerine oturduğunu görünce adamın burada olmasının bir sorun olmadığını düşünerek yeniden bezelyelerine verdi ilgisini.

“Bezelye mi o?”

“Hım hım,” diyerek kafasını salladı Güney.

“Saçındaki toka mı?”

Yeniden bir baş sallaması kazanan Mert, sonraki hamlesini düşünürken bu kez de kenara ayrılmış olan küçük bezelyeyi gördü. Sıcak bahanesini rafa kaldırıp taktik değiştirerek, “İnanamıyorum!” dedi yüksek bir sesle. “Barış evinde bebek bir bezelye var.”

Güney bu kez yüzünde beliren gülümsemesi ile, “Evet. Bebek bezelye. Az önce ben buldum,” dedi.

“Tüm bu bezelyeleri senin ayıkladığını söylemeyeceksin bana değil mi? Hem de bu kılıkta?”

Kaşları çatılan Güney, Mert’in ne demek istediğini merak etti. Üzerinde bir kazak ve her zamanki gibi pantolonu vardı. Saçlarını da Barış toplamıştı. Durumda yanlış olan hiçbir şey yoktu ve bu adam ona yanlış yaptığını söylüyordu sanki!

“Neyim var ki?”

“Bezelye ayıklamak için kıyafetin kollarının sıvanması kuraldır. Yoksa kazağındaki tüyler yemeğin içinden çıkabilir,” dedi Mert bilmiş bir tavırla. “Öyle değil mi Barış? Bunu Barış’ın sana söylememesine çok şaşırdım. Şimdi ben yapacağım bu işi, hem de hakkıyla!”

Güney bakışlarını yeniden Barış’a çevirdiğinde Barış bir anlık tereddüt bile göstermeden Mert’i onayladı. “Evet. Suç benim ama,” diyerek kafasını olumsuz anlamda salladı. “Güney’e bunu söylemeyi unutmuşum. O yüzden bu iş hâlâ Güney’in. Kusura bakma Mert ama sen orada boş boş oturmaya devam edeceksin.”

Mert, Barış’a rahatlamış yüz ifadesiyle bakarken Güney kendisine düşünme payı bile vermedi. Giydiği kazağın kollarını elindeki işin alınmaması için hızlıca yukarı çekiştiriverdi çocuk. Genellikle annesinden gördüğü tavırla kendisini işe yaramaz hissettiği anların tam zıddını Barış’la yaşıyordu çünkü. Barış ona sorumluluk veriyor, yaptığı işi yeniden kontrol bile etmiyordu. Kendi içinde Güney de Barış’ın verdiği işleri en doğru şekilde yapıp ona, ‘Hep bana aferin diyorsun!’ dese bile ondan aferin almayı dört gözle bekliyordu.

Tam o an Barış gördüğü görüntü ile yutkundu. Dişlerini sıktı. Elleri iki yanına düşüp yumruk oldu. Bakışları Mert’in yüzüne çıktığında Mert ona, ‘Sakın,’ der gibi bakınca bir şey yapmaması gerektiğine emin olup yeniden çocuğun açıkta kalan kollarına çevirdi gözlerini.

Bilekleri kalın bir ipin yaptığı belli olan izlerle doluydu. Üstelik bunun sadece bir kez değil, sürekli yapılan bir eylem olduğunu izlerin eski, yeni, çocuğun bileğinin farklı noktalarında bulunmasından da anlayabiliyordu Barış.

Sadece bu kadar da değildi. Bu izlerin devamı sanki keskin bir aletin ya da başka bir şeyin bıraktığı kesikler şeklinde devam ediyordu. O an Barış, çocuğu çırılçıplak soyup bedeninin başka yerlerinde daha ne tür izler olduğunu merak etti, kendi kalbinde açılan ve bunca aydır bunu fark etmeyişinin sebebi aptallığının getirdiği pişmanlık yarası haricinde elbette…

Güney iki adamın bakışlarından habersiz Mert’e dönüp, “Oluyor mu şimdi?” diye sordu.

“İşte şimdi oluyor,” diyen Mert titreyen elini dizinin üzerinde yumruk yaparak, “Ne dersin Barış? Güney’den iyi bir aşçı olmaz mı?” dedi karşısındaki kumral adamı kendisine getirmek ister gibi.

“Olu-” Kelime ağzından çıkmayan Barış birkaç kez öksürdü. “Olur tabii Mert. Güney çok yetenekli zaten.”

“Ama bana aferin diyen var, Barış’a yok. Sen ona aferin demiyor musun hiç?” diye sordu Güney. “Hem sen Barış’ın neyi oluyorsun? Ben mesela arkadaşıyım. Bir de senin kedilerin var mı?”

“Ben de arkadaşıyım,” diyerek karşısındaki sevimli genç adamın kafasındaki zımbırtıdan fırlamış lülelerine baktı Mert. Yüzünde eksilmeyen gülümsemesiyle, “Benim kedim yok ama bir arkadaşımın çiftliği var,” dedi.

“Çok hayvan vardır.”

“İnek var. Süt sağıyorlar her sabah. Başka başka-” diyen Mert parmağını düşünür gibi dudaklarına vurdu. Barış’ın aklı o an yerinde olsaydı Mert’in bambaşka bir haline tanıklık ettiği için içinden dans bile ederdi ama şu an zihni yalnızca Güney’le doluydu. Öyle ki önündeki işi de onu arayıp duran kadını da unutmuştu kumral adam.

Güney heyecanla elindeki bezelyeleri bırakıp, “Başka?” dedi hevesle Mert’in sözlerini tamamlamasını isteyerek.

“Kedi, köpek, koyun, hatta koyunun yavrusu olan kuzu da var. Bütün gün hayvanlarla sohbet edip oynuyor.”

“Nerede bu arkadaşın?”

“Biraz uzak ama istersen Barış’la birlikte seni oraya götürürüz.”

Güney’in bakışları güvenli addettiği Barış’a kayarken yeniden çalan zille sohbetleri de bölündü. Barış, gelenin bu kez Güney’in annesi olduğuna emin olarak kadına karşı nasıl sakin bir duruş sergileyeceğini düşündü. Ondan da bunca zaman yanında olan çocuğun bu durumundan habersiz olan kendisinden de nefret ediyordu şimdi.

Üstelik Mert’in çiftlik dediği yerin rehabilitasyon merkezi tarzında bir mekan olduğunu da anlamıştı elbette. Bundan sonra Güney’i ölse annesiyle yan yana bırakmazdı, hem de bir gece olsa bile.

Düşüne düşüne açmak için gittiği kapının ardında Volkan’ın gülümseyen yüzünü görünce bugünün seçilmiş bir gün olduğuna iyiden iyiye emin oldu. Oysa onun bundan sonra olmaz dediği şey, daha bu sabah ona sorulsa, yalnızca ilişkilerinin ne yöne doğru gittiği belirsiz olan Mert’i yeniden kapısında görmek olurdu. Şu an neredeyse beş yıldır yaşadığı evinde olan acayiplikler evin tarihinde bile görülmemişti ki.

Aynı dakikalarda, “Merhaba Barış,” diyen adamın sesini duyan Mert’inse o an aklında yalnızca hâlâ hayvanlarla ilgili soru soran çocuk vardı. Kumral adamın, çıktığı yolu kalbine batacak cam kırıkları ile doldurduğu yetmezmiş gibi bir de yanına bu çocuğu katmış, Mert’in yolunu iyice zora sokmuşlardı.

Yine de serinkanlı kalması gerektiğini düşünerek yüzündeki gülümsemesini bozmadan Güney’le sohbet etmeye devam etti Mert, adamın buraya neden geldiğini, Barış’tan ne isteyeceğini bildiği için kalbi boğazında atıyor olsa da…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 2 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top