✨✨
Hayatın elindeki tüm güzellikleri, ‘Al, bak bu senin.’ diyerek altın tepside sunduğu insanlardan mısınız?
Tıpkı uzun bir banka sırasına girdiğinizde birden önünüzdeki insanların dağılıp sıranın size geldiği, son kalan indirimli ürünün size nasip olduğu ya da üniversite tercihinizde istediğiniz bölüme en son sizin girmenizle sonuçlanan bir sürü güzel tesadüf silsilesi gibi…
Yoksa tırnaklarının arası taş toprak olmuş, yolunu emek emek işleyerek belki bir kazak, belki bir kalem fark etmeksizin alacağı en ufak şey için yeri göğü kazıyarak çabalayanlardan mısınız?
İşte Mustafa bunlardan birincisi hiç olmamıştı ahir ömründe… Çalışmış, hep çalışmış, hep çabalamıştı.
İlkokulda annesi onunla gururlansın, ortaokulda Kemal onunla arkadaş olsun, lisede arkasından alay etmesinler diye hep uğraşmıştı. Üniversitedeyse… İşte o zaman, artık farkındalık yavaşça onun derisinin altına işlemiş, oradan tüm vücuduna yayılıvermişti.
‘Ömrünün sonuna kadar bir şeyler için didineceksin, belki mezarında bile… Ama senin olmayacak hiçbir şey.’
Mustafa’nın bu farkındalıkla beraber gelen aydınlanmasının tezahürüyse yaş aldıkça kimse için çabalamamak olmuştu. Sadece susmuştu o, yılgın, güçsüz hissederken.
Öyle bir sessizlik çökmüştü ki Mustafa’nın üzerine, bu sessizliğin içine seslenemiyordu Mustafa.
Olduğun insanı sevmezsen hayat elindeki altın tepsiyi, haşarı bir çocuğun saklambaç oynaması gibi en bilinmedik yerlere saklayıveriyor, alay eder gibi seni daha da çaresiz bırakmak istiyordu. Ne de eğlenceli bir oyundu bu, yalnızca tek tarafın keyif alabildiği…
Ama sonra her şeyden vazgeçip hüzünlü bir türkünün ardında ağır aksak yürüdüğün an, hayatın bir kez daha yaramaz olası tutuveriyordu. Altın tepsisini bulunduğu yerden çıkarıp pamuktan bulutların ardına gülümseyerek saklanmış ay tenli bir çocuğu sunuveriyordu önüne.
‘Al sana oyun arkadaşı. Benden sıkıldın biliyorum, bundan sonra onunla oyna. Mutlu edecek seni.’ der gibi.
Mustafa’nın ruhu, aşamadığı, belki de aşmak istemediği okyanuslarla birleşmiş, bilinmeyene özlem duyan biri gibi bir çift kahve göze, bir parlak esmer tene viran gitmişti şimdi. Yoksa neden elinde valizi, havalimanında sağ bacağını sallayarak İstanbul uçağını askere gitmiş yârini özleyen bir nazenin gibi bekliyordu ki?
Ölüyordu heyecandan. Yok muydu zamanı ileri sardırabilecek kudrette biri? Hemen pazartesi olsaydı da iş yerinde görebilseydi Ayaz’ı. Ama bir dakika? Belki havaalanına karşılamaya gelirdi Ayaz onu. Çok mu haddini aşardı bunu istese Mustafa?
Tüm bunları düşünerek bindiği uçakta yine aynı şeyleri aklında tekrar tekrar döndürerek kendisine göre bitmek bilmeyen bir yolculuk geçirirken zihninde yine kahve gözlü biri vardı. İstanbul’a iner inmez kapıdan çıktığında elindeki valiziyle ilk gördüğü yüz, tanrıların onu hasetten mağaralara kapatıp da taşa çevirebilecek kadar güzel olan esmerin yüzü olsa?
Sahi ya çok güzeldi, çok özeldi, sadece çoktan çoktu Ayaz. Bir kelâmına Mustafa’nın serçe gibi çırpınan yüreğini, içinde onun suretiyle beraber ayaklarına serebilecek kadar güzeldi hem de.
Mustafa, şimdi kendisini o kadar cesaretli hissediyordu ki çirkin ve topal olan Hephaistos gibiydi. Tıpkı tanrıların arasında tek kusurlu tanrı sayılan Hephaistos misali cesareti öyle büyüktü ki Olimpos‘a tırmanıp Zeus ve Hera‘nın kavgasının arasına girebilirdi, bu eksik haliyle. Cesaretinden aldığı güçle Zeus‘un Olimpos Dağı’nın tepesinden attığı kendisi gibi kusurlu olan tanrının sonu gibi olmamalıydı ama Mustafa’nın sonu.
Onun sonu, Zeus‘un cesaretini takdir etmesiyle birlikte aydan gelen güzeller güzeli oğlanla yaşaması için o dağın tepesinde ikisine de sonsuz ömür biçmesi olmalıydı.
Belki bir mucize olurdu da birileri ona da, “Gittiğin yerde yola ihtiyacın yok,” derdi. O da artık beklediğini bile bilmediği bir esmerin dizlerinde dinlenirdi, yalın ayak yürümekten bitap düşmüş bedeniyle…
Konuşarak kelimelerini ziyan ettiği zamanlara dönüp baktığında, o kelimelerin en güzellerini alıp bir iğne oyasıyla işleyip tek birine söylemek istiyordu artık. Sabırsızdı. Uzun zamandır bu kadar sabırsız olduğu başka bir günü hatırlamıyordu. Her bir uzvu Ayaz diye bağırıyordu, istekle.
Sanki kırmızı bir bisikleti vardı, hiç binmeyi bilmediği. Ayaz bisikletin arkasından itmiş, ona yolu göstermiş, sonra hızlıca önüne atlayıvermişti, beraber yolculuk yapabilmeleri için.
Mustafa’nın canını, bir de, bisikletinin önünde giden bu yol arkadaşını arzuladığının yarısı kadar bile tanımıyor oluşu sıkıyordu. Günler torbaya girmemişti elbet, zaman geçtikçe tanırdı çocuğu ama onun canını sıkan esmeri hak ettiğinin ancak yarısı kadar biliyor oluşuydu galiba. Dün akşam, ertesi gün yola çıkacağını ikisi de biliyor olmalarına rağmen gece yarısına kadar görüntülü konuşmuşlardı.
Ondan ayrıldığı günden bu yana aralarındaki ipler kalınlaşıyor, sağlamlaşıyor; kalınlaştıkça da görünmez duvarlara baş kaldırıyordu yine aynı ipler. Bir bir yıkıyordu tüm duvarları da, sınırları da… Duyduğu ‘güzel bebeğim’ sözüyle ekrandan Ayaz’a bakıp sadece dudaklarını ısırmasıyla kocaman bir duvar içe doğru çöküvermişti ikisinin gözleri önünde.
Bahanesi yoktu, konuyu değiştirmesi yoktu, utanıp telefonu kapatması da yoktu. Güzel bebeği oluşunun kabullenişi vardı o dudak ısırmasında. Ayaz dudağındaki küçük yarayı da fark etmişti dün elbette. Kaşlarını çatarak canını neden acıttığını sorduğunda kabus gördüğü yalanını uyduruvermişti Mustafa.
Nasıl diyebilirdi ki, ‘Günlerdir seni düşündükçe istemsiz dudaklarımı ısırıyorum, iyileşmez yaralar açıyorum kendimde,’ diye? Yetmemiş gibi sabah uyandığında Ayaz’dan gece gelen bir mesajla yine ısırıvermişti o dudakları Mustafa.
Ayaz: Bir yıldızla arkadaş oldum bu gece Mustafa, beni senin yanına getirdi. Yeni arkadaşım sayesinde seni öpebildim, yarın arkadaşa ihtiyaç duymadan öpeceğim ama haberin olsun. İyi geceler.
Yaşam altın tepsisini ilk kez Mustafa’ya hesapsız, kitapsız, beklentisiz sunarken onun düşündüğü tek şey bu hayatın geç kalmayı affetmeyeceğiydi. Yüzünde kocaman gülümseme, elinde yılların acısını çıkarmak ister gibi hunharca kullandığı telefonu, cebinde Ayaz’a olan özlemi ve cesareti… Mustafa, biriktirdikleriyle geç kalmayacaktı bundan sonra, emindi.
Mustafa, Ayaz’la olan konuşma penceresindeki mesaja bir yıldız daha koydu. Açıp açıp bakacağı bir anısı daha olmuştu işte. Artık ‘ilk’lerini sayamıyordu, saymayı da bırakmıştı. Kim bilir daha ne çok ilki feda gidecekti bir çift kahve gözlü oğlana?
Büyük rüyalar bazen insanın zihninden taşardı, Mustafa’nın zihninden taşıracağı kadar büyük rüyaları hiç olmamıştı. Ama geçmiş zamanın içindeydi tüm bunlar artık.
İşte böyle, Mustafa uçağa binerken de tüm havaalanı prosedürlerini tamamlarken de ağzı kulaklarında kalbinin kuşunu kanadından öpmeye gidiyordu, elinde telefonu her adımı Ayaz’a bildirerek. Şimdi, yolculuğunun tamamını bu anları düşünmeye ayırmış gibi dudağının kenarını ısırarak birkaç saat önceki hallerini aklında dolandırıp duruyordu.
Aynı anlarda Ayaz’sa yalnızca onu merak ediyordu. Öyle ki Mustafa telefonunu uçak moduna almadan önce, ‘Yemek yedin mi?, Susuz kalma, Rötar var mı?, Şu uçak kalkabilir mi artık?’ cümlelerinin sıralandığı sadece Mustafa’nın değil Ayaz’ın da sabırsız olduğunun kanıtı atılmış mesaj bombardımanını yanıtlamaya çalışırken o da epeyce zorlanmıştı.
Mustafa bilmese de Ayaz sigara üzerine sigara yakıyor, beklemeye tahammülü kalmamış şekilde sağ bacağını sallayarak saatleri sayıyordu evinde. Onunla beraber annesi de elbette… Zeynep, evde deli divane dört dönen oğluna bakıp yeni hobisi olan örgüsünü örerken kıs kıs gülüyordu içinden. Şunlar kavuşsaydı da kadın da bir rahat etseydi ya artık!
“Saat kaç?”
“Beş dakika geçti, beş! Asgari ücretin açıklanmasını millet bu kadar beklemedi Ayaz!”
Ayaz, annesinden gelen ve hiç ilgilenmediği örneği duyunca burnunu kıvırdı. “Bana Mustafa’yı versinler ben onu yerim, paraya ihtiyacım yok.”
“Kudurdu valla. Bak çocuğun üzerine atlayıp onu korkutma Ayaz. Küçükken de böyleydin sen, acele ederdin. Sakin adımlarla ilerliyoruz anneciğim, unutma.”
Ayaz, koltukta örgü ören annesinin yanına bağdaş kurarak oturup dedikodu pozisyonunu aldı. “Anne sal beni. Mustafasızlık başıma vurdu diyorum, ne sakin olması? Tam on beş gün, on saattir Mustafa yok. Rapor alıp işe gitmemek için soğuk su bile içtim, onsuz iş yeri çekilmedi ki.”
“Okulun başlayınca ne yapacaksın acaba?”
“Bilmiyorum. Mustafa’yı cebime koyup götüremez miyim derslere? Arada cebimden çıkarır öperim.” diyerek bu uçuk hayalini gerçekten düşündüğünü belli etmek istercesine dudaklarını büzdü.
Zeynep’se kahkaha atıp deli oğluna baktı. Güzeldi biricik oğlunun aşkı bulması da, aşka cesaretli olması da. Hep böyle mutlu olsun istedi, kimse onlara karşı durmasın. ‘İkisi de birbirinin ne önünde ne de arkasında tam yanında olsun bir ömür.’ diyerek kalbinin tam ortasından bir dilek diledi kadın.
Aşkı yaşayacak kadar şanslı olmasını istemişti oğlunun. Her kula nasip olmazdı aşk denilen meret. Saklanıverirdi köşesine de insanlar arasa da bulamaz, bulsa da bazen amansız bir hastalık getiriverirdi yadına düşenlere.
“Her şey çok güzel olacak oğlum. Sen yeter ki kalbini doğru tut. Güzel bir adam sevdin belli, ikiniz de cesaretli olursunuz dilerim,” diyerek Ayaz’a doğru eğilip kemikli yanağından bir öpücük çalıverdi.
“Sen yanımdayken her şey güzel olur annem, hiç şüphem yok ki.”
İnsanın yanı başında kalkan gibi bir güç olması böyle bir şeydi işte. Tüm sonsuz olasılıklara şükür ediyordu ki Ayaz’ın şükürlerine eklenecek başka bir teşekkürü daha vardı. Hissettiği güç sadece kendisine değil, Mustafa’ya da yeterdi.
Saatler geçti, Ayaz Mustafa’nın uçağını dakika başı takip ederek sonunda İstanbul’a yaklaştığını gördü. Heyecanla annesinin arabasını alıp havalimanına doğru yola çıktı.
Erkenden gittiğini biliyordu elbette ama duramıyordu ki yerinde kocaman oğlan. Mustafa’nın utanınca dudaklarını ısırışını, ‘bebeğim’ sözünü duydukça parlayan gözlerini, kokusunu, kısacası her şeyini çok özlemiş, bir an önce ona kavuşmak, onda dinmekti derdi.
Nihayet havaalanına varıp da dış hatlar gelen kısmında beklerken dünden bu yana durmayan sağ bacağı yine başlamıştı sallanmaya. Sabırsızlığının en büyük göstergesiydi ya hiçbir uzvunun yerinde bile duramayışı zaten. Kocaman havalimanında Mustafa’nın çıkacağı yeri bulmak için oradan oraya koştururken kesinlikle bir iki kilo da vermişti Ayaz!
Tam kafasını kaldırdığında kapıdan elinde valizini çekerek çıkan, bir yandan da merakla etrafına kaçamak bakışlar atan bir çift nadide gözü gördü. Sanki birini arıyor gibiydi. Biliyordu işte, bekliyordu o da Ayaz’ı. Sakinlikten uzak adımlarla Mustafa’nın yanına doğru gitti.
Mustafa’ysa Ayaz’ı görünce içinden kalbine yalvardı. ‘Atma bu kadar hızlı!’
Seri bir hareketle elindeki valizi olduğu yere bıraktı. Ön tarafın ağırlığıyla düşen valiz ikisinin de umurunda olmadı, tıpkı etraflarındaki insanların umurlarında olmayışı gibi…
Ayaz hızlı gitmeme işini Mustafa’nın yüzünü gördüğü an tarihin tozlu raflarına gömüp, “Çok özledim seni.” diyerek kendisinden biraz kısa adama kollarını dolayıverdi. Dayanamadı, bir de onu göğsüne saklamak ister gibi yüzünü kendi gövdesine doğru hafifçe bastırdı. Bununla yetinmek istemez gibi adamın saçlarının tepesine ufacık bir de öpücük kondurdu. Dünya sikinde değildi ki o an. Günlerdir özlem duyduğu adam kollarındaydı, isterse savaş çıkabilirdi, ortalık yangın yerine dönebilirdi. Ayaz Mustafa’yı beş dakika daha göğsünde misafir edebilmek için çok kişinin canını yakardı, muktedirdi buna.
Mustafa’ysa Ayaz’ın kokusunu içine çekerek bundan sonra, aldığı son nefese, hatta sonsuz hayatın içindeyken bile kalmak isteyeceği göğse sığındı. Kollarını Ayaz’ın sırtında birleştirerek saçlarını öpen adamın kalp ritmini daha ne kadar değiştirebileceğini düşündü.
Sikerlerdi! Kardiyologların kapısında beklesin yine de bu göğüsten, bu kokudan ayrılmasın istedi Mustafa.
Sonra ahir ömründe birine sunduğu en güzel gülümsemesiyle birlikte kafasını kaldırıp Ayaz’a baktı. “Gelmişsin,” dedi sadece. Kalabalığın içinde, tanrılar kadar yakışıklı, yıldızlar kadar parlak oğlanın kollarında hayatın ona sunduğu hediyeyi kabullendi.
Ayaz, “Öngörülebilirdi aslında. Beklemiyor muydun?” diyerek kocaman avuçlarını Mustafa’nın iki yanağına koyup tam gözlerinin içine baktı. Birazdan yanaklarının rengi değişecek, utanıp gözlerini kaçıracaktı onun bebeği, biliyordu.
Nitekim Mustafa allanan yanaklarla Ayaz’ın göğsüne doğru bakıp kafasını salladı. Çocuğun gözlerinin içine bakacak kadar cesaretli hissedememişti kendisini nedense. “Bekliyordum Ayaz.”
Yıllardır bekliyordu onu sanki. Mustafa içinde bir yerlerde eksik bir şeyler olduğunu biliyor, bunu kabullenip yoluna da devam ediyordu. Ama Yahuda’nın İsa’ya ihaneti gibiydi Ayaz’ın sayesinde gelen bu kabullenişi, tüm eksikliklerini yerinden, derinden söküp atışı. Üstelik söküp attığı yere, yeri doldurulamaz şekilde kurulması da cabasıydı Mustafa için.
Alnında hissettiği baskıyla artık bayılacağına emin olmuş şekilde, elleri hâlâ kendi yanaklarında dinlenen çocuğun kollarına tutundu. Daha ne kadar heyecanlanacaktı bir an içinde Mustafa?
Ayaz, Mustafa’nın tenine değdiği için yanan dudaklarıyla gülümseyerek heyecanlanan adamı azad etti, isteksizce. Valizi düştüğü yerden alıp elini Mustafa’nın eline uzatmamak için sağ elini yumruk yaptıktan sonra, “Hadi gidelim. Çok yorulmuşsundur. Güzelce dinlen,” dedi.
Ne vardı elinden tutup götürebilseydi Mustafa’yı arabaya kadar?
Zihninde yaşayamadığı bu ana olan özlemiyle Mustafa’yı da yanına alarak otoparka ilerledikten sonra birlikte arabaya bindiler.
“Üşüdün mü? İncecik giyinmişsin Mustafa.”
Mustafa yanındaki çocuğun onu anlamasını ister gibi, “Ama orası çok sıcaktı. Hem uçak da sıcaktı,” diyerek dudaklarını büzdü.
Ayaz büzülen dudaklara bakıp günlerdir hasret kaldığı adamın dudağının üzerindeki beni birkaç saniye içini çekerek izledi. Böyle vaziyete sokardı ulan! Ne zaman kavuşacaktı yanı başında olan ama bir türlü dokunamadığı bu adama!?
‘La havle’ diyerek içinden sabrını çekip dışından klasik uçuşla ilgili sorularını sormaya başladı. Yoksa elinden bir kaza çıkacaktı daracık arabanın içinde. Zaten annesinin arabası küçüktü, bir de dalga geçer gibi her yeri Mustafa’nın kokusu kaplamıştı bile iki dakikada.
Mustafa, “Bu sefer iki çikolata çaldım Ayaz. Biri sana, biri bana,” diyerek kıkırdadı. Sonra alt dudağını dişleriyle ezip sanki cesaret toplamak ister gibi bir anlık durdu.
“Eğer işin yoksa, bir de yorgun değilsen- Yani uykun da yoksa kahve içelim mi bana gidip? Çikolatalarımızı da yeriz hem.”
Ayaz’ın tatlı şeylere zaafı vardı bir kere. Bir insan bu yaşta, bu kalıpta, bu cinsiyette bu kadar tatlı olmamalıydı! Ayaz ne günah işlemişti de bu adamla sınanıyordu?
“Uykum da yok, işim de. Bu gece ve her gece emrine amadeyim bebeğim.”
Tamam Ayaz’ın tatlı şeylere zaafı vardı, çocuk bunun farkındaydı ancak Mustafa’nın da Ayaz’ın bu ses tonuna bir hassasiyeti vardı galiba. Kısık, buğulu, Mustafa’ya dudaklarını ısırtacak cinsten farklı…
Birbirlerine dayanamayarak çokça da içlerinden çektikleri sabırla Mustafa’nın evine gelebilmişlerdi sonunda. Asansörün içinde de, eve girerken de sessizlik hakimdi aralarında. Sanki bir şeyler kabul edilmiş gibiydi ama sözcüklere dökmeye kendisini yetkin hisseden de yoktu. Mustafa için bu attığı adımlar bile bir yarışta kaplumbağadan tavşana dönüşmek gibiydi zaten, bu da başka bir durumdu.
Hâlâ Ayaz’ın ses tonunun etkisinde, beyninde onu evine kahve içmeye çağırması dönüp duruyor, kendisine yabancı bu yeni Mustafa’ya alışmaya çalışıyordu. Umurunda da değildi aslında. Yolculuk boyunca Ayaz’ı göreceği anı öylesine beyninde döndürüp durmuştu, o kadar çok hayal etmişti ki şu an soyunup çırılçıplak sokaklarda dolaşsa yine de sallamazdı yaşadığı heyecanla.
Ayaz’ın hem saçlarını hem alnını öpmesini sabaha kadar düşünecek, o anları tekrar başa sara sara hayal edecekti elbette. Ama şu an anın tadını çıkarmalıydı, anın ve Ayaz’ın.
“Sen salona geç, ben hemen kahvelerimizi yapıyorum.”
Ayaz artık tanıdık olan evin salonuna doğru adımlarken gözlerinde yanıp sönen muzip parıltılarla Mustafa’ya doğru, “Kahve var mıydı işin içinde gerçekten de? Ben bahane sanmıştım,” dedi.
“Anlamadım?”
“Hani filmlerde olur ya,” diyerek göz kırptı. “Kahve falan içelim derler.”
Mustafa, onun ne demek istediğini anlayınca, “Ayaz!” diyerek elindeki ince montuna bakmadan mutfağa kaçıverdi. Bu çocuk hem çok cesurdu hem de arsız. Tamam sakin olmalı ve Ayaz’ın bu hallerine alışmalıydı ama sadece zihninde kolaydı, pratikte minik kalbi kaldırmıyordu bu çocuğu artık.
Bir çırpıda kahveleri yapıp yanına da uçaktan aşırdığı çikolataları iliştirdikten sonra koltukta bacaklarını açmış, rahatça oturan Ayaz’ın yanına, salona gitti.
“Nasılsın?”
“İyiyim. Sensiz iş yeri sıkıcıydı,” diyen Ayaz’ın bakışları bir anlık değişir gibi oldu. Mustafa’nın ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden de sözlerine hızlıca devam etti. “Bir daha gitme Mustafa.”
“İsteyerek gitmedim ki. Çok farklı bir deneyimdi ama. Ömrüm boyunca unutmayacağım. Çok fakirlik vardı Ayaz, çok üzüldüm,” dedikten sonra sözleri kendisine tanıdık gelince panikle, “Anlatmıştım zaten değil mi?” dedi utanarak.
Ayaz’ın yanında çenesi düşüyordu işte! Zaten her gün konuştukları için her şeyi günü gününe raporlamıştı Ayaz’a. İkinci kez anlatıp da sıkıverecekti az kalsın çocuğu.
Ayaz, Mustafa’ya doğru dönüp kahvesini önündeki sehpaya bıraktı. “Mustafa, bebeğim. Bana yüzünü yıkamanı bile defalarca anlatabilirsin, sıkılmam. Yanımda rahat olmanı istiyorum. Seninle ilgili her şey bana ilgi çekici geliyor.”
Mustafa, biraz inanmaz biraz da hayranlık dolu gözlerle elindeki kahve fincanını izlemeye başladı, gözlerindeki anlamların sebebi kahve değildi elbette. Tamam biliyordu bazı şeyleri artık ama yine de en basit şeyi bile gerçekten dinler miydi ki? Hem de sıkılmadan, bir of bile demeden.
“Ne salağım ben,” diyerek lafı değiştirdi. Sonra kalkıp koridora resmen fırlatılan valizinden Ayaz’a ve Zeynep Hanım’a aldığı hediyeyi çıkardı.
Birine hediye vermek gibi adetleri yoktu. Yine utana sıkıla ama kendisini içinden cesaretlendirerek önce ona aldığı hediyeyi Ayaz’a doğru uzattı.
“Sana aldım.”
Ayaz, bir an gülümsedi. Mustafa’nın hediye alacağından emindi. Karşısındaki adam hem çok kibardı hem de gitmeden ona verdiği ‘biricik hediye’ sözünü tutacak kadar ince düşünceli. Heyecanına yenik düşerek titreyen elleriyle güzelce paketlenmiş kutuyu yırtmadan açmaya çalıştı.
Çıkan kolye Mustafa kadar olmasa da gözlerini kamaştırdı. Bu nasıl bir hediye seçimiydi böyle? Kolyenin zarafeti, inceliği, rengi…
“Olağanüstü,” diyebildi sadece.
“Beğendin mi?” diyerek tekrar yerine oturdu Mustafa.
“Beğenmek ne demek Mustafa? Bayıldım! Elimde olsa inan çıkarmazdım.”
“Biraz feminen dersen anlarım Ayaz. Sadece boynunda hayal ettiğimde bile çok güzel duracağına emindim. Almak istedim bu yüzden.”
“Ben sana ne dedim? Feminen maskülen sikik sikik kuralları götüme bile takmam, kolyemi takarım sadece. Yardım et bana.”
Bu sefer ellerinin titreme sırası yine gelen emir cümlesiyle irite olması gerekirken sadece yutkunan Mustafa’ya geçmişti. Koltukta yan dönen Ayaz’ın zarif boynuna kolyeyi takmış, sonra hayranlıkla bakakalmıştı.
“Çok yakıştı.”
“Teşekkür ederim, gerçekten de biricik bir hediye bu,” dedi Ayaz, boynundaki kolyenin damla şeklindeki taşını parmaklarıyla tutarken.
“Bunu da Zeynep Hanım’a aldım. Ona verebilir misin?”
Ayaz hayatının en kıymetli varlığı olan kadını unutmayacak kadar güzel olan adama bakakaldı. Kaç bin kilometre öteden onu da, annesini de düşünmüş olması içini sıcacık yaptı. Artık dayanamıyordu bu adama Ayaz. İçinde bir yerlerde vuslata ermek isteyen tarafını da görmezden gelemiyordu, gelmek de istemiyordu ya neyse.
“Mustafa iznin olursa ben bir şey yapmak istiyorum.”
Anlamazca baktı Mustafa. Neyin iznini alıyordu bu çocuk şimdi? Sadece kafasını salladı, sessizce.
“Sonra utanıp kaçacaksın ama ben gerçekten dayanamıyorum artık.”
“Yok- Yani- Anlamadım ama bana ne yapmak istiyorsan yapabilirsin Ayaz.”
Söylenen sözlerin etkisiyle, “Bu dediğini daha sonra hatırlayacağım bebeğim,” dese de sözlerin anlamını daha sonra uzun uzun düşünmeye karar verip koltukta iyice Mustafa’ya doğru yaklaştı.
Elleri yerini biliyormuş gibi adamın yumuşacık yanaklarını iki yandan kavradı. Mustafa’yı ilk gördüğü andan beri kafasında bildikleriyle gönlünün istediklerini savaşa sürükleyen o eylemi sonunda yapacak olmasının heyecanıyla biraz daha Mustafa’nın olduğu tarafa ilerledi.
Mustafa, ona doğru yaklaşan yüzle heyecanla gözlerini kapattı. Tam dudağının üzerindeki bende hissettiği baskıyla midesinden göğsüne çıkan alevleri duyumsarken dünyanın bir makam değil de Ayaz’la karşılaşmak için geldiği geçiş yeri olduğuna emin oldu.
Baskı gitmiyor, Mustafa’ysa gözlerini açamıyordu. Elleri yeniden tıpkı havalimanında olduğu gibi Ayaz’ın kollarını buldu. Düşmemek için, onun kalbini durduran katilinden yardım dilenircesine tutundu esmer kollara.
Çocuğun alt dudağı çok hafif de olsa Mustafa’nın üst dudağına değiyordu. Bununla birlikte sınırını biliyor gibi dudaklarına inmiyordu ama iznini aldığı bölgesine sonuna kadar hakim olmak istercesine de çekmiyordu dudaklarını o benin üzerinden.
Çok tuhaftı. İçinden hüngür hüngür ağlamakla sokaklarda bağırarak şarkı söylemek arasında gidip geliyordu Mustafa. Sevince güzelleşir, sevilince iyileşirdi insan. Dudağının tam üstündeki baskıyla Mustafa, çirkin bir kurbağadan Ayaz’ın bahşettikleriyle ışıldayarak bir prense dönüşüvermişti.
Gecelere ihanet edecekti artık Mustafa, içine yansıyan pasparlak ay ışığıyla.
Masal da var, prens de. Sayende güzelleşen, ellerinle iyileştirdiğin bu adamı daha çok öp Ayaz, bildiğin yerde hiç bilmediğin hallerde…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙