✨✨
İyi görünüşe aldanırız.
İnsanoğlu büyük bir gaflet ile kişilerin kendilerini kandıramayacağını söylese de her insan karşısına çıkan iyi giyimli, görgü kurallarını bilen, düzgün bir üslupla konuşan ve tüm bunları güzel bir yüzle birlikte yapan kişilere pozitif bir ön yargıyla yaklaşırdı. Bunun tam aksine üstü başı kirli, yırtık kıyafetlerinin arkasına gizlenmiş, belki de birilerinin ona temiz konuşmayı öğretmeyişi yüzünden ağzı bozuk olanlar ise dünyanın en merhametli canlısı olan annelerin karşısına geldiklerinde, aynı anneler büyük bir imtina ile yanına yöresine yaklaştırmazlardı bu bahsi geçen kişileri, yeryüzünün en masum canlısı olan çocuklar olsa bile…
İşte bahsi geçen bu durumun istisnaları varsa onlardan biri Güney’di.
Güney, karşısındaki insanların kıyafetine, kirine pasına bakmayı aklına bile getirmez, yalnızca ona emek verip sabırla yaklaşan, onun için çabalayan, tehlike sinyalleri almadığı insanları şu dünyada geçirdiği yirmi yılda, çok da deneyimi olmasa da, güvenli alanına sokardı, güvenli alanının var olduğundan habersiz.
İşte bu varlığından habersiz olduğu güvenli alanına daha yeni yeni adım atan Mert ile çok sevdiği kuzular hakkında konuşurken içeri giren yabancı adamı görünce ortamın onun standartlarına göre birden kalabalıklaşması onda huzursuzluk yaratmış olacak ki birden kalktığı sandalyesinden daha kimselerin ona seslenmesine izin vermeden koşarak çekip gitmişti çocuk.
Aradan daha saniyeler geçmişti ki kafasına vura vura yeniden dönmüş, kimsenin yüzüne bile bakmadan seri hareketleriyle mutfak masasının üzerinde duran ve ‘bebek’ saydığı bezelyesini avucunun arasına alarak yeniden kapıdan çıkmıştı.
Barış ise onun yeniden o eve dönüyor oluşunun verdiği panikle karşısında ona gülümseyerek bakan Volkan’ın hissettirdikleri arasında kalmış, kelimenin tam anlamıyla ne yapacağını bilemez gibi tüm vücudu paralize olmuş şekilde öylece duruyordu şimdi kapının girişinde.
Çatık kaşlarının aksine ılımlı çıkan sesiyle birlikte, “Burada ters giden bir şeyler var anladığım kadarıyla?” dedi Volkan sorar gibi.
“Kusura bakmayın,” diyen Barış kenara çekildi. “Her zaman bu kadar kötü bir ev sahibi değilimdir. Girmez misiniz?”
“Önemli bir durum varsa sonra geleyim ben.”
Barış yüzüne kondurduğu güçsüz bir gülümseme ile, “Lütfen buyurun. Daha fazla mahcup etmeyin beni,” dedi.
Mert ise aynı anlarda zihninde olanları süzüyor, bundan sonra yapması gerekenleri de aklında tartıyordu. En sonunda konuşmaya karar vermiş olacak ki, “Firma olarak Barış’ın evine baskın yapmış gibiyiz bugün. Ne dersiniz Volkan Bey?” diyerek yüzüne en sahici gülümsemesini kondurdu.
Volkan, Mert’e gülümseyerek baktı. İkilinin ilişki dinamiği konusunda Mert’ten çok da tatmin edici bir cevap alamadığı için kahverengi gözlü adamın Mert’in hayatında önemli bir konumda olup olmadığını da hâlâ anlayamamıştı. Mert’e doğru, “Ben dün konuştuğumuz iş için gelmiştim aslında,” dedi. Daha sonra bakışlarını Barış’a çevirdi. “Kusura bakma Barış, ben çok sabırlı bir adam değilim. Özellikle de yardıma muhtaç insanlar söz konusu olduğunda. Bir genç hanıma yardım etmek için senden ricacı olmaya geldim.”
“Sorun değil. Lütfen içeri gelin, ben de bir kahve yapayım. Ama önce şu meseleyi halledelim Mert. Güney bir gece daha o evde kalamaz. Aklım almıyor, delireceğim.”
Volkan, söylenerek mutfağa doğru giden adamın arkasından bakarken az önce kaçışan çocukla ilgili bir ters giden bir şeyler olduğunu anladı. Genç adamın çok zayıf olduğunu yılların verdiği tecrübe ile o da fark etmişti elbette. Üstelik her ne olursa olsun onunla tanışmaması ve bunun yerine rüzgar gibi yanından geçip gitmesiyle de onun sıradan biri olmadığını az çok kavrayabilmişti.
“Bir sorun mu var Mert? Elimden ne gelirse yardımcı olurum, bana da anlatın durumu.”
Mert, montunu çıkarıp Barış’ın salonundaki koltuğa rahat tavırlarla oturan adama doğru bir bakış atarken tam bir problemin olmadığını söyleyecekti ki cümlenin sonuna elindeki kahve fincanları ile yetişen Barış, “Güney- Yani az önce giden komşum-” diye söze girip gözlerinde biriken yaşlarla daha yeni hakim olduğu olayları anlatmaya başladı.
Yaşadığı durum taze olsa da bir parça serinkanlılığı cebinde kalmış olan Barış, olayı Mert’in fark ettiği ya da kendi beyin kıvrımlarında dönüp duran siyah gözlü adamın bunu nasıl anladığı gibi soruları baş başa olacakları bir ana saklamayı akıl edebilmişti. Şu an tek derdi, yüksek rütbelerde tanıdıkları olduğuna inandığı Volkan’a olayları anlatarak en hızlı yardıma ulaşmaktı. Stajyer bir avukat olan Mert ve kendisi gibi ne iş yaptığı bile tam belli olmayan birinden daha hızlı çözüm bulacağı kesindi ülkenin en tanınmış avukatlarından biri olan adamın.
“Ne yazık ki böylesi bir vaka ile ilk kez karşılaşmıyorum,” dedi Volkan.
Zarif hareketlerle birlikte ince, uzun parmaklarının arasına aldığı fincanından bir yudum kahve içtikten sonra güven verici bakışlarla önce Barış’a sonra Mert’e baktı. “Maalesef nasıl desek uygun olur bilmiyorum. Özel gereksinimli diyerek fazlaca pozitif ayrımcılık yapıp sanki amacımızdan şaşıyoruz ama Güney gibi, hatta ondan daha muhtaç olan kişileri dövmek, onları istismar etmek, tıpkı ona yaptıkları gibi fazlaca hareketli oldukları bir gün yaramazlık yaptıklarını iddia ederek onları bir yerlere bağlamak… İşte tüm bunlar keşke şaşırsam dediğim ama tecrübelerim sebebi ile maalesef şaşırmadığım durumlar. Bu dünya da başka bir gezegenin cehennemi derler, ne kadar doğru.”
“Işık bekliyor fakat karanlığa sınıyoruz,” diye mırıldandı Mert.
“Aynen senin de söylediğin gibi,” diyen Volkan hızlıca cebindeki telefonu çıkardı. “Koruyucu Hizmetler Biriminde üst düzeyde çalışan birkaç arkadaşım var. Hemen onları arıyorum. Bu gece bu işi bitiriyoruz. Annesi de umarım evdedir. İhmal, istismar, şiddet… Tüm bu suçlardan yargılanması için de gerekeni bizzat ben yapacağım. Davanın peşini de bırakmayacağım. Aklınız kalmasın çocuklar.”
O ayaklanarak telefonla konuşmak için mutfağa doğru giderken Mert, az önce Güney’le konuşurken yüzünde beliren yumuşak ve sevecen ifadenin aksine duvar gibi bir suratla oturduğu yerde kahvesini yudumlamaya başladı. Barış’a öfkelenmesi gerekirken şu an Volkan olmasa kumral adamı çok sevdiği şekilde kucağına alıp ona sıkı sıkı sarılmak, onun suçu olmadığını söylemek istiyordu.
Barış’ın kahverengi gözlerinde beliren o hüzünlü ifadeden nefret ediyordu Mert. Kendisi veya bir başkası yüzünden oluşan bu ifade çokça canını sıkıyor, Barış’ın özellikle son zamanlarda, ona alıştıkça ortaya çıkan ukala ama muzip parıltıların süslediği bakışlarını görmek istiyordu, şu an göz pınarlarında biriken gözyaşlarına inat.
Barış, “Ben nasıl bu kadar aptal olabilirim?” diyerek fısıldadı. “Yanımdaydı. Her gün yanımdaydı. Ev sıcak bile olsa neden kazakla oturduğunu sorgulamak bir kez bile aklıma gelmedi.”
“Bilemezdin,” dedi sertçe Mert. Volkan’ın biraz ötede de olsa onları duyabileceğini bildiğinden şefkatli yanını şimdilik kendisine saklayarak, “Bu tip şeylere alışık olmayanların ya da bunlara şahitlik etmemiş insanların bir annenin kendi çocuğuna böylesi yaklaşabileceği ihtimali aklına bile gelmez,” diyerek Barış’a bakmadan elindeki fincanı sehpanın üzerine koydu.
“Sen-“
Mert fısıldayarak, “Sonra Barış. Yalnızken,” dedi.
O, kafasını olumlu anlamda sallarken yeniden yanlarına dönen Volkan, “Tamamdır gençler,” dedi. “Ekipler yolda. Savcı hanımı da aradım, sağ olsun beni kırmadı. O da gelecek buraya. Sonrası, ifade alma ve mahkeme süreci işte.”
“Peki Güney?” diyerek ayaklandı Barış.
“Vasi anne olduğu için öncelikle bir vasi atanacak tabii. Hukuki prosedürlerle kafanı şişirmek istemiyorum ama savcıya en azından vücudundaki izleri göstermemiz gerekiyor. İşin sonrası bende, merak etmeyin.”
“Çok korkar o Volkan Bey. En azından ben de yanında olayım. Belki biraz olsun rahatlatırım onu.”
“Tabii. İstersen çağır. Ama annesine çaktırma sakın, kaçmasın. Bundan sonra ne yapacaksınız?”
Mert, “Çok iyi bir merkez varmış,” dedi. “İstanbul çıkışında. Doğa ile uyumlu, hayvanların olduğu epeyce şık bir bakımevi. Orada özel psikiyatristler, psikologlar da var. Barış sanırım orayı düşünüyordu, değil mi Barış?”
O sırada titreyen vücudu ile güçlükle ayakkabılarını giyen Barış, “Tabii tabii, Güney hayvanları çok sevdiği için böyle bir yer onun için çok iyi olur,” dedikten sonra hızlıca evden fırladı.
Volkan elini alnına atıp, “İşte herkesin ebeveyn olmaması gerektiğinin bir kanıtı daha,” dedi.
“Bazıları mecbur bırakılıyor,” diye yanıtladı Mert onu sertçe. “Daha kendisi çocuk olan o kadar çok anne var ki.”
“Haklısın. Eğitim her şeyin başı. Cahilce kızlarını sözüm ona bir toprak parçası için daha on üçünde satan babalar o kadar çok ki. Ne desek boş.”
Mert, “Eğitimliler farklı yani?” dedi alay eder gibi.
“Elbette istisnalar vardır ama tabii ki iyi eğitim almış bir aile çocuklarının önce tahsili ile ilgilenir, mal mülk için çocuk satan kaç eğitimli insan gördün?”
“Satan görmedim tabii.”
“Neyse- Tatsız konuları bırakalım şimdi. Olayı el birliği ile hallettik,” dedi Volkan gururlu bir ifade ile.
Mert, alt dudağının içinde kalan kısmı o kadar güçlü bir şekilde ısırdı ki ağzına yayılan kanın tadı onu kendisine getirdi. Sakin bir sesle, “Çok teşekkürler Volkan Bey,” dedi. “Yine muhtaç birinin yardımına yetiştiniz.”
Volkan elini ‘önemli değil’ anlamına gelecek şekilde salladı. Daha sonra aklına gelen düşünce ile muzip bir gülüş kondurduğu dudaklarını yaladı. “Beğeniyorsun Barış’ı.”
“Çok yetenekli bir adam olsanız da tespit konusunda feci çuvallıyorsunuz. Ama bu bana özel, öngöremiyorsunuz bir türlü beni.”
“Daha seninle tanıştığımız ilk gün, ‘Yüzündeki maskenin çatlaklarından sızan yansımanla aslında nasıl biri olduğunu görebiliyorum,’ demiştim sana değil mi Mert? Neden beni hafife alıyorsun? Bu kibir senin için bile fazla.”
“Herkesi hafife alsam da sizi almam Volkan Bey. Bence siz beni çok aşağıda görüyorsunuz. Çıkarım olan herkese aynı bakarım ben. Baktığım kişi kendisini dünyanın en özel, en güzel varlığıymış gibi hisseder. Bu da benim vahşi sayılan ekosistemde kalmam için geliştirdiğim bir taktik diyelim. Evrim her yerde, öyle değil mi?”
Volkan, karşısındaki gence gülümseyerek baktı. Tanıştıkları gün de gözlerinde gördüğü hırsla bile onun kendisi gibi olduğunu anlamıştı. Bu eşsiz genç adamın her gün onu bir hareketiyle bile şaşırtmasını seviyordu. “Anladım. Bu şekilde yaklaştığın insanlar gün sonunda kırılırsa diye de endişelenmiyorsun o zaman?”
“Bu benim problemim değil,” dedi Mert. En sahici maskesi Barış’tan bahsederken yine çatlamak üzere olsa da buna izin vermedi. Yalnızca, ‘Aptal kumral,’ diye geçirdi içinden. “Herkes kendisinden sorumludur. Benim nihai bir hedefim var. En dürüst halimi yalnızca o görebilir, tüm çıplaklığımla birlikte.”
Volkan, duyduğu sözlerden sonra dudaklarını ısırarak başını iki yana salladı. “Çok kurnazsın çok. Seninle yaşanacak bir ömür güzel olurdu. İnsan seninle yaşını unutur.”
“Ya istediğim yaşsız bir adamsa?”
“O zaman-” dedi Volkan ona doğru yaklaşarak. Mert’in midesinde beliren bulantı iyiden iyiye kendisini gösterirken kapıya bakmamak için kendisini zor tuttu.
“Birlikte sonsuzluğa.”
Volkan, sözlerinin sonunda Mert’e daha da yaklaşmaya başlamıştı ki birden dış kapı açıldı. Eli oturduğu koltukta yumruk olan Mert’se derin bir nefes vermemek için kendisini zorladı, bu akşam çok şey için kendi benliğini de hislerini de zorladığı gibi. Günden güne bazı şeyler eskiden kolayca yapıyor olmasının aksine güçleşiyordu ve bunun sebebinin de kahverengi gözlü bir adam olduğunu biliyordu Mert. Yine aklındaki düşünceleri hızlıca kovalayıp zihninin gerisinde kalan fotoğrafı hatırına getirerek Volkan’a doğru göz kırptı.
O sırada mavi, plastikten yapılma yıldızların içinde olduğu bir kavanozu elinde tutan Güney, çekingen adımlarla yürüyerek Barış’ın tam yanında durdu. Kavanozuna sıkı sıkı sarılıyor, bu gece Barış’la kalacağı için de kendisini heyecanlı hissediyordu. Annesi izin vermediğinden akşamları çikolata yiyemezdi ama bu gece belki Barış ona bir çikolata bile verirdi. Barış’tan aldıklarını hemen yediği için akşama gizli saklı yiyeceği bir çikolatası da olmuyordu ki. Annesinden istediğinde de hep olumsuz yanıt aldığından şimdi içinde çikolata yiyeceği anın mutluluğu vardı.
Aklında dolanan çikolata fikriyle karşısında oturan iki adamdan birine ısınsa da diğerini tanımadığı için ondan çekiniyor, bu yüzden de Barış nereye adımlarsa onun arkasından ilerliyordu.
“Güney merhaba. Ben Volkan,” diyen adama bakmadan yeniden Barış’ın arkasına saklandı. Barış’ın boyu ondan biraz daha kısa olduğu için kafasının göründüğünü fark bile etmeden sessizce kollarının arasında duran yıldız dolu kavanoza sarılmaya devam etti.
Çocuğun hâlâ ondan çekindiğini anlayan Volkan, “Ben artık gideyim,” dedi. “Barış senden çok önemli bir şey rica edeceğim. Bugün buraya bunun için geldim. Birkaç dakika kapının önünde konuşabilir miyiz?”
Barış, Güney’in işini bekletmeden çözen adama duyduğu minnetle birlikte, o sırada onları izleyen Mert’i de fark etmeden, Volkan’ın peşine takıldı. Adamın onun adresini nasıl bulduğunu ya da ondan habersizce evine çıkıp gelmesini bile önemsemedi o an. Birlikte kapının önüne çıkıp da Güney ve Mert’i yalnız bıraktıklarında Mert, dümdüz olan yolunun nasıl da kontrolü dışında çatallandığını, yolun üzerinde beliren cam kırıklarının yanı sıra bundan sonra ne tarafa gideceğini bilemediği yönlerin de belirdiğini düşünerek şimdilik Güney’e odaklı kalmaya karar verdi.
“Yanıma gelmek istersen seninle kuzular hakkındaki konuşmamıza devam edebiliriz.”
Güney, dudaklarını birbirine bastırıp dudağının ucunu sol yanağına doğru çekiştirerek birkaç saniye düşündü. “Benimle arkadaş mı olmak istiyorsun?”
“Eğer sen de istersen amacım bu. Barış’la birlikte seni o hayvanların olduğu yere götürmek istiyorum. Birlikte birkaç gün orada kalabiliriz, tabii karar senin.”
Güney, birkaç gün hayvanlarla birlikte oynayacağını duyunca çok heyecanlandı. Bu mahallede sadece kediler ve birkaç tane de köpek vardı. Ama o karşısındaki adamdan gidecekleri yerde kuzu, koyun, inek olduğunu duymuştu ve Güney bu hayvanları çok eskiden, anneannesinin yanında kaldıklarında görmüştü. Şimdi yeniden başka başka hayvanları sevmeyi çok istiyordu. Aslında Güney dünya üzerindeki tüm hayvanlarla arkadaş olmayı diliyordu, annesinin televizyonda gördüğünde onun kafasına vurup, “Değiştir şunu, beyinsiz,” diye bağırdığı yılanlarla bile.
“Çok isterim!” dedi bir anlık heyecanla. Sonra aklına gelen şeyle, “Ama annem izin vermez ki,” diyerek Mert’in yanına adımladı. Elindeki yıldızlarıyla dolu olan kavanozunu yanına yerleştirip kavanozunun emin bir yerde olduğunu görünce, “Keşke izin verse ama değil mi?” diye sordu.
“Sen istersen ben anneni ikna ederim Güney.”
“Nasıl yapacaksın ki? O eve gelen adam gibi mi?”
İnsan önünde sonunda her şeye alışırdı değil mi? Ya da en azından Mert’in bunca zaman birbiri ile bağlantısı olsun olmasın gördüğü, yaşadığı, deneyimlediği olaylarla bir şeylere alışması gerekirdi. Ama teoride işe yaraması gereken bir durum pratikte hiç de öyle olmuyordu. Mert, yanında ona hevesle bakan çocuğun sözlerinin anlamını bilmemeyi isterdi. Bir çocuğun şahit olduklarını, hatırlamasa bile zihninin en karanlık yerlerinde bir bendin arkasına saklanıp da en ufak bir meselede üzerine çağıl çağıl yıkılmamasını düşlerdi.
“Hayır Güney. Ben yalnızca annenle güzelce konuşacağım. Bir şeyler isterken kelimeleri kullanmayı tercih ederim.”
“Anladım,” dedi Güney. “Güzelce istemek. Barış da böyle söylüyor.”
“Barış seni çok seviyor Güney. O ne derse ona inan olur mu? Ama bundan da önce kendini dinle,” diyerek çocuğun kıvırcık tutamlarının süslediği şakaklarına hafifçe dokundu. “Buraya güven. Sen çok akıllı bir genç adamsın. Barış bile senden bir şeyler istediğinde önce kendine sor, ‘Ben bunu yapmak istiyor muyum?’ diye. Anlaştık mı?” dedikten sonra elini Güney’e doğru uzattı.
Güney, bir anlık tereddüt belirtisi bile göstermeden anlaşmalarını sağlamlaştırmak adına Mert’in elini sıktı. “Dünkü prens adamla da böyle yapmıştık,” dedi kıkırdayarak.
“Prens adam dediğin kişinin ismi Ulvi miydi?”
“Evet!” diyen Güney ağzından adamın ismini kaçırıp kaçırmadığını birkaç saniye düşündü. Ama kimselere söylememiş, onunla olan sırrına sadık kalmıştı çocuk. Prens adam da onunla uzun uzun sohbet etmiş, onun hayatı hakkında ona çokça sorular sormuş, Güney de adamın saçlarının rengini izleye izleye ona yanıtlar vermişti. En sonunda ondan kollarını açmasını istediğindeyse annesi orada olduğu için çok korkmuş, kafasını olumsuz anlamda sallamıştı. Adam da onu zorlamadığından Güney ona daha da ısınmıştı.
“Ama sen nereden biliyorsun?”
“O adam benim kardeşim. Sürekli seni anlatıyor evde,” dedi Mert gözlerini kocaman açarak. “Ah bir görsen. ‘Yok Güney’in gözleri çok güzel, yok keşke Güney’in saçları gibi kıvır kıvır saçlarım olsa, vay efendim o çok zeki, keşke ben de onun kadar akıllı olabilsem…’ En sonunda ben de seninle tanışmak istedim. Dedim ki, ‘Kim ulan bu Güney? Benimle de arkadaş olmalı. Zaten çok arkadaşım yok, belki o beni bu yalnızlıktan kurtarır.”
Güney, ışıl ışıl gülümsemesi ile Mert’e heyecanla baktı. Çok zekiydi demek. Üstelik kediler ve Barış hariç yeni tanıştığı arkadaşı da onunla ilgili güzel şeyler söylüyordu, hem de onu küçümsemeden. “Ben senin de arkadaşın olurum,” dedi bir çırpıda. “Yalnız olduğunu düşünme sakın. Eskiden ben de çok sıkılıyordum, arkadaşım yoktu hiç,” diyerek derince bir iç çekti. “Geceleri yıldızlara bakıyordum annemden gizlice. O- O kızıyordu erkenden uyumadığım için ama ben uyumuş gibi yapıp kalkıyordum hep yataktan. Sonra pencereden yıldızlarla konuşuyordum ama onlar da hep orada olmuyorlardı.”
“Birlikte gideceğimiz yerde her gece yıldızları görebileceksin desem sana?”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten. Nasıl bir yer detaylıca anlatmamı ister misin?”
Güney, bir bacağını kalçasının altına alıp Mert’e doğru döndü. “Çok istiyorum. Anlat.”
Mert, onun iyiden iyiye kendisine alışıyor olduğunu fark ederek gülümsedi. Kolunu dirseğinden itibaren kırıp koltuğun başlığına yaslayarak avucunu da kendi şakağına getirdi. Şimdi uzaktan bakıldığında ikisinin de keyfi yerindeymiş gibi görünüyordu, sanki onca olayın ortasında kalmamışlar gibi…
“Göl kıyısında, bembeyaz bir yer. Ağaçlar da var, hem de çeşit çeşit. Hatta ağaçlarda meyveler var, olunca sen toplayacaksın. Sonra bahçede bir sürü değişik hayvanlar yaşıyor. Tabii atlar, inekler, koyunlar ve kuzular gece evlerine gidiyorlar ama gündüz olunca bahçede geziyorlar.”
“At da mı var?”
“Tabii ki. Gece olunca yıldızlar o kadar parlak oluyor ki en küçük yıldızları bile insan çıplak gözle görebiliyor.”
“Bebek yıldız gibi yani.”
“Evet. Bebek bezelyen gibi bebek yıldızın da olabilir.”
Güney, heyecanlı heyecanlı gözlerini kırpıştırırken duyduğu anahtar sesiyle kapıya doğru bakmaya başladı. Barış yüzündeki gülümseme ile kendisini izleyen ikiliye doğru, “Sohbet koyu anlaşılan,” dedi.
“Beraber yıldızlı hayvanlara gideceğiz Barış.”
Bakışlarını Mert’e çeviren Barış, “Öyle mi?” diye sordu.
“Evet. Üçümüz gideceğiz.”
“Prens adam?”
“O da mı gelsin?”
Güney, Barış’ın mutfağa değil de yanlarına doğru yaklaştığını görünce bu gece de çikolata yiyemeyeceğini düşündüğü için buruk çıkan sesiyle, “Gelsin,” dedi.
“Mert, çikolata yer misin?” diye sordu Barış, onun tatlı sevmediğini bile bile.
“Fıstıklı varsa neden olmasın?”
Güney bir hışım koltukta, dizlerinin üzerinde doğrulup, “Şey-” dedi. Bu sırada kavanozunu açıp içinden aldığı küçük, mavi bir yıldızı çaktırmadan Mert’in olduğu tarafa doğru ilerletirken alnına dökülen tutamlarını geriye doğru ittirdi. “Ben de yiyebilir miyim? Söz veriyorum yedikten sonra hemen uyurum.”
“O zaman çikolata sepetine saldırı zamanı!” diye bağırdı Barış.
Bu sırada avuçlarının içine bırakılan mavi yıldızla birlikte Mert, yaşaması için bazı şeyleri unutması gerektiğini düşünürken aslında yaşamanın da ellerinin arasındaki mavi yıldızın sahibi çocuğun gülümsemesi kadar basit olduğunu düşündü, kalbinde yükselen güzel duyguların göğsüne yaydığı masmavi dumanlar arasında.
Bakışları mavi yıldızdan mutfağa doğru kaydığında Barış ve Güney’in bıcır bıcır sohbetleri eşliğinde çikolata seçtiklerini gördü. Bir an Barış kafasını kaldırıp ona baktı ve dudaklarıyla, “Teşekkür ederim,” dedi gözlerini bir kez açıp kapatarak.
Ruhu tam o anda kaldı Mert’in. Tutmaya çalıştığı ama aslında ellerinin arasından kayıp giden ne varsa ruhuna değmesinden kaçındığı adama çekildiğini bilerek tüm maskelerinin ardındaki en güzel, en sahici gülümsemesini sundu Barış’a, onun sessiz teşekkürüne karşılık olarak.
Çıplak ayak koştuğu yokuşların sonunda bir çift kahverengi gözün yanında dinleneceği o günlerin geleceğini ümit etmekten bile korkarken, korktuğu tüm umutların çoktan göğsünün ortasını bir sarmaşık misali sardığından habersiz ikiliyi izlemeye devam etti Mert, dokunuşu çiçeklerden güzel iki çiçek ona doğru gülümserken…
✨✨
*İyi görünüşe aldanırız: Decipimur Specie Recti
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
♥️💙