Bölüm 16: En Güzel Mavi

✨✨

“Hadi Burak hadi! Bak şuradaki köpek bile seni geçti! Keşke ben kullansaydım arabayı.”

“Kanka sen de iyi ki bir ehliyet aldın ha, yakında sıçmaya arabayla giden gurbetçilerden olacan yav.”

Mustafa burnunu kıvırarak Burak’ı sallamadan, açtığı pencereden içeri giren mis gibi deniz havasını içine çekti. İş yerinde Burak’ın başına ekşimiş onun da elektronik mağazasında işi olduğunu duyunca Ayaz’ıyla yeni evinde kullanmak için robot süpürge almaya Burak’ın peşine takılıvermişti!

“Neyin var senin?” diye sordu yeniden Burak’a dönen Mustafa.

“O ne demek lan?”

“Ahmet sana evet dedi diye horon tepmen gerekmiyor mu? Hüzünlü bakıyorsun.”

Burak, gözlerinden bile hüznünü yakalayan arkadaşına bir bakış atıp yanan kırmızı ışıkla birlikte durdu. Derin bir nefes alıp, “Yok sıkıntı, halledilir,” dedi.

“Hadi oradan. Anlat.”

“Yok sıkıntı kanka.”

“Anlat. Anlat. Anlat. Anlat.”

“Mustafa! Beynimi siktin.”

Mustafa, “Terbiyesiz, hiç hoşlanmam o kelimeden,” diyerek yalandan gözlerini kocaman açtı adama doğru. Mustafa’nın içini bir kendisi bir de Ayaz’ı bilirdi ya bu yüzdendi girdiği edepli pozlar. Yine de arkadaşının derdini öğrenmeden bırakmayacağından, “Anlat!” dedi inatla, istediğinde ne kadar inatçı olduğunu bir tek kendisi bilirdi şu hayatta, yakında da etrafındaki herkes öğrenirdi elbet.

“Ne desem ki Mustafa, başımda öyle bir bela var ki,” dedi sıkıntıyla Burak.

“Baban mı?”

Yanan yeşil ışıkla birlikte yeniden arabayı çalıştıran Burak Mustafa’ya bir bakış atarak, “Nereden anladın?” diye sordu.

“Aileden yaralı herkes bana tanıdık Burak, benden kendini saklayamazsın. Özellikle de bu konuda.”

Burak, Mustafa’nın içinin katman katman olduğunu düşündü. Adamı tanıdığını sandığı her an yeni, bambaşka, daha gelişmiş bir sürümle çıkıyordu sanki onun karşısına. Onun da derdi vardı belliydi ama sorarak onu daha fazla üzmek istemedi.

“Baba denmez ona, piç kurusu,” dedi dişlerini sıkarak.

“Çok mu tutucu?”

“Tutucu olsa bir inancı var der saygı duyarım Musti, şerefsizin biri ama ahlaklı pozları kesiyor. Evlendirecekmiş beni.” diyerek kısaca Mustafa’ya aile hayatının bir özetini geçti Burak. Gıdım gıdım ilerledikleri İstanbul trafiğinde en ince detayına kadar anlatma şansı bulamasa da yine de konuyu genel olarak aktarabilmişti Mustafa’ya adam.

Mustafa, sadece arada bir onu onaylayan baş hareketleri yaparak ya da Burak’ın anlatacak enerjiyi bulamadığı durumlarda ‘devam et’ diyerek onu cesaretlendirdiği birkaç an hariç sadece iyi bir dinleyici oldu arkadaşına. Dinledikçe duyduklarına inanamadı, Burak’ın ailesinin baskıcı olduğunu adamın yurt dışına kaçış hırsından tahmin ediyordu ama bu kadarı öngörülebilir değildi onun için bile.

“Bu akşam kızla yemek ye diyor yani?”

“Aynensin. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Ahmet’e söyle deme Mustafa söyleyemem. Sikik hayatımdaki nadir güzelliklerden o, madem bu kadar boktan bir ailen vardı beni neden zorladın derse ben ne derim ona?” diyerek arabayı alışveriş merkezinin otoparkına çekip Mustafa’ya döndü tamamen.

“Ahmet’in böyle bir şey söyleyeceğine inanıyor musun sen cidden Burak?”

“Bilmiyorum, kafam çok karışık. Darin’in on sekizine girmesine tam dört ay var. O zamana kadar bu şerefsizi oyalamam lazım. Sen evlenmezsen Darin’e alırım o kızı dedi sabah, elimden zor aldılar yine. on yedi yaşında çocukla tehdit ediyor beni,” diyerek ellerini gece karası saçlarına atıp şöyle bir karıştırdı.

“Evlendiremez ki.”

“Evlendirir. Vasisi o. Benim karşı çıkacağımı bilir ama Darin bana zarar gelmesin diye kabul eder, ben kardeşimi de biliyorum çabuk kanar böyle şeylere.”

“Bu kadına neden taktı bu kadar peki?” dedi Mustafa.

“Bilmiyorum, cemaatinden arkadaşının kızıymış. İşte helal süt emmiş kız, kaçırmamak lazımmış falan muhabbetine.”

“Sen de o zaman dört ay daha he he diyerek oyala Burak.”

“O kadar şeytan ki Darin’in yaşı dolmadan nikahlar bizi orospu çocuğu. Ben bunları da geçtim Ahmet’e nasıl anlatırım?” dedi sıkıntıyla.

“Valla süper de anlatırsın. Ahmet anlayışsız biri değil ki, üstelik seni de seviyor eminim kardeşin için göze aldıklarını anlayacaktır. Ben sevgililerin birbirinden bir şey saklamaması gerektiğine inanırım Burak, ne yaparsan yap Ahmet’e mutlaka anlat. Sonra pişman olursun.”

“Şu gün bir geçsin de Mustafa sonrasını sonra düşüneceğim artık,” diyerek hadi anlamında Mustafa’ya işaret çaktı. Birlikte elektronik mağazasına girdiler. Mustafa’nın robot süpürgelere hayretle bakmasının ardından, “Şu hem silen hem süpüren olsun!” diye heyecanla alacağı süpürgeye karar verdi adam. Koridora koyup, o kahvesini yudumlarken robot süpürgesini izleyecek, temizlikle uğraşmadığı zamanlarda da Ayaz’ının kucağından inmeyecekti ki!

Burak da Darin için bir dizüstü bilgisayar aldıktan sonra Mustafa’nın tembihleri arasında onu eve bırakıp bu kez de Muzaffer’n yanına sürdü arabasını. Taksi durağına geldiğinde onun arabasının sırada olduğunu görüp adamın içeride çay içip tavla oynadığından emin bir şekilde taksi durağına ait kulübenin içine girdi.

“Selamın Aleyküm paşalar.”

“Ooo yakışıklı gardaşım hoş geldin,” nidaları arasında, “Hoş gördük, eyvallah,” diye adamları yanıtlayıp tavlanın başındaki Muzaffer’in yanına gitti.

“N’aber koç?”

“İyidir aslanım sen?” diyerek zarları öpüp tavlaya gelişi güzel şekilde fırlattı adam.

“İyi iyi, iki dakika bırak şu mereti de konuşalım.”

Muzaffer’den her şey istenebilirdi ama tam yeniyor olduğunu oyununun başından kalkmasını istemek olmazdı aslında ama karşısındaki de çocukluktan arkadaşıydı, onu kırmak sığmazdı adamlığa.

“Cezmi devam et, yenilirsen götünden şırıngayla kan alırım aslan.”

İkisi beraber soğuk havaya çıkıp sigaralarını yaktıklarında Burak kendisiyle eşit boylardaki adama doğru bakıp, “Eyvallah Muzo geçen yaptıkların için. Kusura bakma o şerefsiz için de,” dedi mahcup bir ifadeyle.

“Kusur yok kardeş, adamlığın kitabında bebe beliğe el kaldırmak yazmaz. Dua etsin koca adam, kemiklerini kırıp verirdim aha benim şu Şükriye’ye,” diyerek durağın kadrolu köpeği olan Şüko’yu gösterdi. Çok severdi Muzaffer hayvanları, insanlardan görmediği şefkati, sadakati onlardan gördüğünden her türlü hayvan için elinden geleni yapardı.

Şüko’yu da başka köpekler tarafından saldırıya uğradığı bir gün topallarken bulmuş, hemen veterinere götürüp tedavisini yaptırmış, sonra da elleriyle odunlardan bir kulübe yapıp köpeğe gözü gibi bakmaya başlamıştı. Ona laf eden herkes Muzaffer’in sinirinden payını alıyor, kızı gibi olan Şüko’ya kimseyi dokundurmuyordu bile adam.

“Benim yüzümden evsiz kalıyorsun ama.”

“Rızkı veren Allah kardeş, ne senin yüzünden? Kesilmiş o evde yiyecek ekmeğimiz, vardır bizim nasibimizde de başka bir yer. Tasalanma sen.”

“Ben sana buldum bir yer.”

“Neresi?”

“Hani evine demir yaptığımız çocuk vardı ya?” Ondan bahsederken bile hoplayan yüreği keşfedilmemiş bir gezegen gibiydi Burak için, o kadar bilinmez o kadar yabancı.

“He kızıl olan.”

“Heh onun karşı komşusu ev arkadaşı arıyor.”

“Lan maldı o bebe, beynimi sikti demirleri yaparken senin haberin var mı? Geri zekalıyla konuşur gibi bana dübellerin tarihini anlattı iki saat, yok Alman elemanın biri bulmuş da doksan altı yaşında ölmüş,” dedi kaşlarını çatarak. “Aklımda kalmış bir de anasını avradını ya,” diyerek isyan etti Muzaffer.

“Lan dur iki dakika celallenme canım ciğerim. Saf biraz, rahatsız da galiba tam emin olamadım. Çocuk bilim adamı falan galiba, düzenli hayatı var, lan sen pezevenkle ev arkadaşlığı yaptın hatırlasana.”

Muzaffer sigarasından derin bir nefes çekip dumanı üflerken, “Hatırlatma amına koyayım ya. Abi abi diye kızlar gelip gidiyordu nasıl uyanamadım ben mevzuya,” dedi sinirle.

“Oğlum düzenli hayatın olur işte, gel yarın gidelim bir tanış.”

“Bilmem ki kardeşim, öldürmeyeyim işin sonunda. Gerçek Kesit sarı bıyık oluruz kitabıma üçüncü sayfa haberlerine çıkarız, kaşıntı verir o bebe bana.”

“Sen beni dinle. Hem hesaplı olur para biriktirirsin. Lan Gonca’ya yardım ediyorsun hala bilmiyoz mu sanki, biraz rahat edersin kardeşim,” dedi Burak ikna etmek ister gibi.

“Eski karım, herhalde yardım edecem.”

Burak, Muzaffer’in eski karısının ne bok olduğunu bilmese adamı onaylardı ama işin rengi farklıydı aslında. Yine de Muzaffer’in deli damarını attırmamak için sesini çıkarmadı.

“Tamam işte, daha iyi olur.”

“Eyvallah, yarın gidelim o zaman.”

Burak, gülümseyerek bir işi halletmenin rahatlığıyla adamın omzunu sıkıp, “Kusura bakma kardeşim,” dedi yeniden.

“Siktir git lan, çalıştığın asortik yerden mi öğreniyon bu lafları? Yabancı mı var, ezilip büzülme karşımda. Hadi ben oyuna kaçar,” diyerek Burak’ın yanağına iki kere hafifçe vurup sigarasının izmaritini yanındaki uzun çöp kutusuna atarak kulübenin içine girdi.

✨✨

Burak, sıkıntıyla kırk yılda bir yemek yapan annesinin salondaki masayı misafirlere uygun şekilde hazırlamasına baktı. Gün içinde içindeki suçlulukla Ahmet’i arayamamıştı bile. En son dün sabah gördüğü çocuk burnunda tütüyordu resmen! Kimse ona kızamazdı ki, daha doyamadığı, ömrünce de ona doyacağından şüpheli çocuğun yanından kalkıp sikik sikik işlerin peşine düşmüştü babası olacak şerefsizin yüzünden.

Biraz mesajlaşmışlar, Ahmet laf arasında utandığı da belli olacak şekilde akşam ona gelmesini ima etmişse de, Burak ‘Ailevi bir mesele var.’ diyerek evleneceğini düşündükleri kızla tanışma meselesi yüzünden Ahmet’i reddetmek zorunda kalmıştı.

Onun reddedişi sebebiyle Ahmet’in moralinin bozulduğunu gelen mesajlardan anlasa da şimdilik yapabileceği bir şey yoktu Burak’ın. Gece Darin’i uyutup güzeller güzeli sevgilisinin yanına kaçacaktı, aklındaki plan buydu.

Öyle bir çıkmaza girmişti ki Burak. İçinde hissettiği eş zamanlı panik ve izdihamın da bir çaresi yok gibiydi. Tüm duyguları şaha kalkmış, tek bir yönü gösteriyordu, sanki Burak’ın başka yön bildiği varmış gibi. Ahmet’i hayal kırıklığına uğratmaktan o kadar çok korkuyordu ki gidip onunla konuşsa kendisini açsa ayrı dert, konuşmayıp her şeyi içinde tutsa ayrı dertti.

Darin’i olmasa yapamazdı o şerefsiz tüm bunları Burak’a, Ahmet olmasa da zaten Burak’ın planlarıyla paçayı yırtarlardı. Ama Ahmet bozkırın ortasında, hiç ziyaretçisi olmayan bir han olan Burak’ı bir aralık gününde süresiz ziyaretle ödüllendirmişti sanki. Şimdi kuru havanın, çorak arazinin ortasında yalnız başına dikilen Burak, tek ziyaretçisi olmadan ne yapardı bilmiyordu ki. Sanki ondan önceki ömrü kayıp bir ziyandı adamın.

“Git de üzerine adam akıllı bir şeyler giy,” dedi babası.

“Adam olana çok bile,” diyerek umursamazca Darin’e doğru göz kırptı Burak. Çocuğun yaşananları ciddiye alarak kendisini üzmesine izin vermek istemediğinden şaka yollu muzipçe takılıyordu ona sabahtan beri.

“La Havle.”

Zil çaldığında adam Burak’a bakıp, “Benim itibarımı zedeleyecek bir şey yaparsan sonu çok fena olur, ikiniz içinde!” diyerek işaret parmağını Darin’le Burak’ın arasında sağa sola oynattı. Daha sonra karısına dönüp, “Sen de biraz toparlan, adamların yanında ruhsuz ruhsuz gezme,” diyerek “Elin kızı-” diye başladığı cümlesini devam ettirirken senini alçalttığı için kimse duyamadı adamın ne dediğini.

Kadın kapıyı açtığında, Burak bir eli cebinde diğer eli Darin’in omzuna sarılı şekilde gelenleri karşılayarak, misafirlere uzaktan “Hoş geldiniz,” dedi sadece.

Babası kaş göz yapsa da onu sikine bile takmadan rahatça oturdu koltuğa. Aralarında başlayan muhabbeti dinleme gereği bile duymadan karşısındakileri süzmeye başladı. Klasik bir aileydi işte, Anadolulu sessiz ama annesinin aksine güler yüzlü, neşeli bir kadın, babasının arkadaşı sakalı uzun ama çok da yaşlı sayılmayan bir adam ve iki çocukları.

Biri kız biri oğlan olan çocuklardan kız daha 18-19 yaşlarında görünüyordu. Başını pahalı bir markanın şalıyla modern şekilde örtmüş, uzun pardesüsü vücut hatlarını saklamış, ince dudakları, beyaz teni, hafif büyükçe burnu ve soğuk bakan mavi gözleriyle sadece bir mavi renginin gözü güzel göstermeye yetmediğini düşünmesine sebep oldu Burak’ın.

Kendi Ahmet’inin gözlerinin mavisi, çöle düşen Mecnun’un susuzken karşısına çıkan seraptan denizler gibiydi. Bakışlarının sıcaklığı, ona bakarken göz bebeklerinin titremesi, yakamoz misali parlayan ışıltılarıyla kesinlikle en güzel mavi Ahmet’in gözlerinin mavisiydi.

Ahmet’le kimseyi kıyaslamaması gerektiğine bir kez daha emin oldu Burak, o dünyanın en eşsiz sanat eseriydi, Burak onun olduğu havayı soluduğunda bile içinde bir tohum beliriyor, o güldüğündeyse o tohum içinde filizlenip çiçekler açtırıyordu, tıpkı gözlerinin renginde masmavi.

“Nurcihan da Selim de pırlanta gibiler maşallah,” dedi Burak’ın babası.

Burak, Selim’e baktığında gerçekten de sevimli bir yüzü olduğunu gördü. Bu aileden nasıl çıkmıştı bu çocuk anlamamıştı ama hemen hemen yirmi bir, yirmi iki yaşlarında olan Selim’in kardeşinin aksine daha sevecen olduğuna kanaat getirdi düşüncelerinde.

“Burak’la Darin de öyle,” diyerek gülümsedi Seyfi Bey.

Burak’ın annesi herkesi sofraya buyur edince hep birlikte masaya oturup kadının çorbaları ikram etmesinin ardından Seyfi Bey’in duası eşliğinde çorbalarını kaşıklamaya başladılar. Burak bu sırada Selim’in duayı beklemeden çorbasından bir kaşık aldığını, babası duaya başlayınca dudaklarını büzüp kaşığı bırakarak herkese uyum sağladığını görerek içinden güldü. Gerçekten sevimli bir tipti çocuk.

Seyfi Bey’in karısının aksine annesinin sessiz gülümseyişlerini gören Burak’ın canı yandı. Çok uzun zaman olmuştu annesinin halini sorgulamayı bırakalı ama bu adam annesine ne yaptıysa ruhunun özünü çalmış, kendisine katmıştı sanki. Kadın yıldan yıla ölürken babası zaman geçtikçe, ondan çaldığı özle gençleşiyordu sanki. Yeniden nefret etti adamdan.

Burak, edilen sohbetin bir kısmını yakalayarak, “Çok pahalandı hayat çok,” diyen Seyfi Bey’i duydu önündeki patlıcana sarılmış köfteyi didiklerken.

“Hep o market sahiplerinin suçu Seyfi Bey, yoksa ekonomi son yılların en iyisi. Tıpkı sağlık gibi, yapılan yollar hele. Valla bizim hanımın köyüne gidemezdik eskiden şimdi duble yollar sayesinde her şey çok kolaylaştı bizim için.”

Burak, gözünü babasının laflarıyla dikleşen Nurcihan’a dikti. Kız kaskatı kesilmiş, sağ elindeki çatalı sıkıyordu hırsla. Daha sonra Selim’e baktığında onun da alayla güldüğünü gördü. Ara sıra da Darin’le sohbet eden çocuk bu aile içinde en iyisiydi galiba.

Yemekler yenip de kahveler için koltuklara geçtiklerinde, “Güzel kızımız bir kahve yapsın bize,” dedi Burak’ın babası keyifle. Nurcihan gülümseyerek Burak’ın annesine mutfağı bile sormadan, ev kendi eviymiş gibi rahatça kahveleri pişirmeye gidince Burak da Selim de çatık kaşlarla kıza doğru baktılar.

“Valla pek güzel kız yetiştirmişsin Seyfi,” dedi adam.

“Gözümün nurudur benim, okusun da isterdik ama işte.”

“Kız okuyup n’apacak Seyfi hocam, eşi bakar ona ileride.”

“Hayırlısı.”

Nurcihan, kahveleri getirip önce büyüklere ikram ettikten sonra Burak’ın önünde dizlerini kırarak durdu. Gözlerini süzerken Burak kahveyi alıp, “Eyvallah,” dedi sadece.

“Afiyet olsun Burak,” dedi kız cilveyle. Ama sesi o kadar kısık çıkmıştı ki göz süzüşlerine eş konuştuğu kelimeleri yalnızca Burak duymuştu.

Burak oralı bile olmadan kahveyi yanındaki sehpaya koyup, cebinde titreyen telefonunu çıkardı. Ahmet’ten gelen mesajı görünce yüzünde güller açtı adeta. Ahmet, elinde kahve termosuyla gözlerini kapatmış şekilde Burak’a öpücük attığı bir fotoğrafını yollamıştı.

Burak saniyelerce elinde telefon gelen fotoğrafa baktı. Hayal etmenin ne kadar can yakıcı olduğuna bir kez daha emin oldu, Ahmet’i yaşamak hayalini kurmaktan o kadar uzakta bir ihtimaldi ki Burak dünyanın en şanslı adamı saydı kendisini. Hemen fotoğrafı telefonuna indirip daha sonra açıp açıp bakmak için kaydetti.

“Utanır insan böyle güzel olmaya oğlum. Gece yanındayım, o öpücüğü tenimde hissetmek isterim,” diyerek sevgilisini yanıtlayıp babasının dik dik bakışlarına aldırmadan telefonunu cebine koydu yeniden.

Dünyanın en salak insanının bile ülkenin halini anladığı ama şu anda salonda oturan bazı beyinsizlerin ısrarla övdüğü durumları dinlediği, ona zamanın sanki uzak bir gezegendeymiş gibi geçmek bilmediğini hissettiren iki saatin sonunda Seyfi Bey, “Biz kalkalım artık,” dedi.

Babası ne kadar ısrar etse de ertesi günkü işi bahane eden adam herkes vedalaşıp, Burak’ın annesine dokunmadan, “Hakkını helal et yenge,” diyerek ayakkabılarını giymek için ilerledi. Bu sırada herkesin koridorda olduğunu gören Burak, babasıyla Nurcihan’ın salonda konuştuklarını görünce babasının kıza kendisiyle ilgili umut verdiğini anladı.

Sinirle onlara bakınca adam, “Kendine dikkat et kızım,” diyerek kızın beline elini koyup hafifçe koridora doğru ittirdi. “Teşekkür ederim efendim,” diyen kız Burak’ın yanından geçerken gözlerini süzerek ona bir baş selamı verdikten sonra ayakkabılarını da giyip onu bekleyen abisinin yanına ilerledi hızla.

Misafirleri gidince annesi hemen ortalığı toplamaya başlarken Burak Darin’e odasını gösterdi göz ucuyla. Mesajı alan Darin herkese iyi geceler dileyip odasına çekilirken Burak’ın babası, “Çok güzel kız su gibi, talibi çoktur hemen istemek lazım,” diyerek zekasının büyük bir örneğini sergiledi Burak’a.

“Kendine al o zaman güzelse, beni sal.”

“Tövbe tövbe. Konuşmaya bak.”

“Kızın güzelliğini dilinden düşüremedin Hacı Recep, al işte.”

Adam Burak’a sinirle bakıp bir tövbe estağfurullah çekerek çıkıp gitti salondan.

Burak, Darin’i uyutup da güzelliği dillere destan sevgilisini görmeye gideceği için çokça heyecanlı, ondan sakladıkları için de oldukça huzursuz bacağını sallayarak oturdu kaldı kanepede öylece.

Ne yapmalıydı bilmiyordu adam. İki gün öncesine kadar onun olsun diye kırk takla attığı çocuk şimdi onunlaydı, onun yol arkadaşıydı ama bundan sonra ne olacağını kestiremiyordu. Kimsenin bilmediği bir ağrı göğsünün ortasına çöreklenirken sıkıntıyla telefonunu eline alıp Ahmet’in ona attığı ekrandaki fotoğrafa hayran hayran daldı, içindeki aynalara dahi gösteremediği boşlukla.

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top