✨✨
“Lan ciğerim bir şey söylesene, dondun kaldın.”
“Kardeşim ben ne deyim?” dedi Muzaffer buz gibi rakısını yanan içine zıt şeklinde tepesine dikerken. “Bana karşıdaki kızıl elemana yandım diyon sen.”
“Doğrudur,” dedi Burak.
Muzaffer, ‘Eşek şakası mı yapıyor acaba?’ diyerek Burak’ın gözlerinin içine içine bakarken karşısındaki adamın ciddiyetle ondan bir tepki beklediğini anlayınca gözlerini kırpıştırarak yeniden kendisine bir rakı doldurdu. İkiliyi zihninde yan yana getirirken kırk yıl düşünse Burak’ın bir erkeğe yanacağına imkan vermeyerek rakısından yeniden büyük bir yudum aldı.
“Lan şimdi sikecem senin kursağını Muzo! Bir şey desene, içip duruyon!”
“Yani sen baya Ahmet’in manitasısısın öyle mi?”
Burak, sarhoşluğun etkisinde ‘manitasısın’ kelimesinde ne kadar çok s harfinin olduğunu düşünürken aynı zamanda karşısındaki adama kafasını salladı.
“Ölüyom diyon?”
“Hem de ne? Kes kafanı desin kesip önün atmazsam orospu çocuğuyum,” dedi Burak aklına gözleri gelen sevgilisini özlemle düşlerken.
“Buraya gelmeden de el kadar bebeden izin aldın?”
“Şerefsiz, herhalde izin alacam. Yavrum ne derse o.”
“Lan hem erkekçi hem beyci çıktın imanıma tövbe tövbe.”
“Tepkin bu mu sadece?” diye sordu Burak hayretle. Muzaffer gibi ağzından ‘erkek adam’ başlıklı cümleleri düşürmeyen birinden, kardeşi bile olsa daha ağır sözler beklemişti adam.
“Ne diyeyim lan? Gönlüne alan sensin, yalnız-“
“Ne?”
“Yani Ahmet, işte bacağı-“
“Ne var? Sen de mi sığ düşünenlerdensin?” dedi Burak sertçe.
“Amına korum senin, beni tanımaz gibi mal,” dedi sinirle Muzaffer. “Heves gibiyse çocuğa ilişme diyecektim, geçici bir şeyse yani. Yoksa ha bacak ha kol, ben de orospu çocuğuyum mesela. Gel bir de böyle yaşa,” dedi yeniden rakısından büyük yudumlar alırken.
“Ha, eyvallah ciğerim. Ben de pezevengin oğluyum lan, kasma.”
“Orospu çocuğuyla pezevengin oğlu,” diyerek kafasının da iyiden iyiye kayması yüzünden kahkaha atan Muzaffer, “Eminsin yani,” diye sordu yeniden.
Burak derince bir nefes alıp telefonunun ekranındaki ona gülümseyen çocuğun fotoğrafına bakıp, “Lan ben aylarca o yokken sevdim onu, şimdi nasıl emin olmam? Bana evet desin diye götümü yırttım. Bir ömür onun yüzüne bakarak uyanmazsam bana da Burak demesinler. Öl desin ölürüm,” dedi.
“Çok seviyorum diyorsun?”
“Sevgi mi bilmem? Bence sevgi az kalır hissettiklerimin yanında. Sanki o yokken nefesim de yarım gibi, işte dünyadaki her şeyin sebebi oymuş gibi. Onsuz tüm renkler silinecekmiş de ben hep mezarda gri bir taşa bakacakmışım gibi lan, söyletme işte. Erkek adam sevdasını anlatır mı?” dedikten sonra, “Ama herkese de anlatasım var, içimden taşıyor böyle. Hele bana aşkım demesi mi yok mu? O aşkım desin dünyayı yakmazsam ben de şerefsizim,” dedi erkek adam sevdasını anlatmaz deyişlerinin aksine içinden taşan duygularla arkadaşına aşkını anlatırken.
“Çok güzel yani en güzel o geliyor değil mi? Yani erkek bile olsa,” diye sordu Muzaffer yutkunurken.
“Evet, ondan güzel bir Allah’ın kulu da yok zaten, olamaz.”
“Siktir lan, ondan güzeli var.”
Burak, sesli bir şekilde sol eliyle sağ elinin bileğini tutup sağ elinin baş parmağını işaret ve orta parmağından geçirerek, “Nah var,” dedi, nah çekerek de sözlerini kanıtlamak istiyor olmalıydı.
“Mavi daha güzel.”
“He he aynensin. Bir kere Ahmet’in gözlerinin rengi kimsede yok,” dedi yeniden hülyalı hülyalı telefonundan sevgilisinin fotoğrafına bakarken.
“Mavi’nin de gözleri o çizgi filmdeki yavru, küçük ceylan var ya aha aynı onun gibi, kocaman. Benekli benekli böyle, baya güzel.”
“Hadi oradan. Lan! Bir dakika,” dedi Burak, yaptıkları tartışmanın anlamsızlığına eş konunun içeriğini yeni anlar gibi. Hadi o sevgilisini övüyordu, peki ya bu mal Muzo? Bu ciğerim dediği adam sonunda Mavi’ye olan hislerini fark etmiş olabilir miydi ki?
“Sana bir şey diyecem ama celallenme Muzo.”
“De.”
“Sen de bu Mavi’ye yanmış olabilir misin?”
Muzaffer, karşısındaki adamdan gelen sözler kulaklarına çalındığı an kahkaha attı, “Saçmalama lan, kardeşim gibi böyle. Hani küçük kardeş olur ya?” dedi kendisini ikna etmek ister bir şekilde kafasını da sallayarak.
“Ne sikime benimle güzellik yarışına giriyorsun o zaman? Bence sen Mavi’ye karşı boş değilsin. İstersen gel ağzıma sıç, ben her zaman doğruları konuşurum, özgür basınım ben susturulamam,” dedi Burak öz güvenli bir tavırla.
Muzaffer bir süre Burak’a bakıp yeniden rakısını midesine yuvarlarken, “Hiç aşık olmasak bizi kerpecen sen de,” dedi.
“Aşık olduğuna ne eminsin?”
“Gonca’yla evlendik ya?”
“Aşkından gebererek evlendin sanki, bilmesek,” diyerek tip tip baktı adama.
“Sevdik tabii oğlum, yıllarca aynı yastığa baş koyduk. Mavi’ye hislerim-“
“Devam et,” diyerek arkadaşını cesaretlendirdi Burak.
“Yani ona olan duygularım başka. Herhalde hani küçük ya benden kardeşim yerine koydum bebeyi. Yoksa hissim falan yok aşki manada. Sadece güzel, çok güzel, baya güzel. Sesi de çok huzurlu, sabaha kadar dinlerim konuşsa. Bir de bıcır bıcır dolanıyor evde böyle çıplak ayaklarıyla dans falan ediyor, hoşuma gidiyor varlığı. Saf, çok temiz kalmış. Ukala gibi dursa da neydi dediği şey- Hah! Kalbinin kristali parlak. Kolay biri, hayat onunla çok basit.”
“Malsın amına koyayım. Aşığım desen daha az aşık olduğunu belli ederdin. Bu söylediklerinin hepsinin manası Mavi’ye cayır cayır yandığın kardeşim. Geçmiş olsun, kül olmuşsun sen. Hem Mavi neredeyse benimle yaşıt, ne kardeş yerine koyması? Bana bunca yıldır hiç böyle şeyler demedin kitapsız,” dedi Burak alınmış bir tavırla.
“Kıskanma lan, senin korunmaya ihtiyacın yok ya ondandır.”
“Onun var mı? En son baktığımda bize görgü dersi veriyordu.”
“Çok tatlı şerefsiz ya, ‘Sen onun elini sık, sen de ona hoşça kal de,’ falan diyor,” dedi Muzaffer dişlerini göstererek gülümserken. “Ama aşk maşk yok, otuz iki yaşında adamım, bu saatten sonra meylimizi mi sorgulayacaz?”
“Aşkın yaşı yok valla kardeşim, belli bir tipi de yok, cinsiyeti de. Aşık olduysan oldun bitti.”
“Gay mi neyse ondan mı olacaz yani?”
“Lan amma etiketçisin, salla içi boş kalıpları. Kimi sevdiysen oncu ol geç. Kocaman adamsın, aha otuz iki yaşındayım deyip duruyorsun. Düşün az, bak bebe evde yok diye fazladan çalışıp beni aradın. Haftalardır niye içmeye gidek demedin de Mavi yokken yana yakıla aradın beni düşün.”
“Sikecem dimağını kafamı karıştırma lan, zaten mal gibiyim,” dedi Muzaffer mırıldanarak.
“Vallaha ben bilmem kardeşim, hayat kısa aha kuşlar falan da uçuyor. İnsanın sevdiğiyle hayatını geçirmesi on numara beş yıldız olay. Sadece bir sabah yanında Mavi’yle uyan da bak bakalım bir daha vazgeçebilecen mi elemandan?”
“Mavi’yle uyanmak mı?”
“Aynensin. İşte sana sarılmış bir de düşün,” dedi Burak sinsi sinsi arkadaşının kanına zehri verdiğini düşünürken.
Muzaffer, Mavi’nin mis kokan saçlarının göğsünde dağıldığı bir anda onun yüzüne bakarak gözlerini yeni bir güne açtığını düşündü. Hiç cesaret edip de onu öptüğünü hayal edemese de bu kadarı bile yüzünün gülmesine yetmişti.
“Neyse anlat bakayım sen derdini hele?”
Burak, babasının onu evlendirmek istediğini anlatırken Muzaffer bir yandan karşısındaki adamı dinliyor, diğer yandan aklının köşesine sinsice süzülen fikirle Mavi’nin onunla uyuduğunu düşlüyordu. Öyle ki hesaplarını ödeyip de mekandan çıkana kadar yalnızca bu hayali kafasında döndürerek Mavi’nin onun göğsünde uyanıp kocaman gözlerini kırpıştırarak ona ‘Günaydın,’ dediğini düşündü adam.
Kendisi de Burak kadar içse de sanki Mavi’nin hayali onu canlı kanlı yanında yokken de tutmuş gibi yanındaki adam kadar dağılmamıştı. Ne de olsa sarhoş olduklarından başkasının taksisine binmiş, söylene söylene Muzaffer’in evinin önüne gelmişlerdi.
“Ahmet! Yavrum aç kapıyı!”
“Lan Allah belanı vermesin, ses tellerine sokayım sus lan.”
“Ahmet! Hadi kapıyı aç da aşkım de bana,” dedi gülerek Burak. Muzaffer, yıllardır arkadaşı olan adamın aşık haline bakıp da ‘Demek böyle oluyor,’ diye düşündü. O kendi dünyasına dönerken yere çöküp, “Kızıl fıstığım,” diye sayıklayan adamı tutmaya çalışırken Ahmet kapıyı açıp da, “Neler oluyor?” dedi panikle.
“Aşkım de hadi.”
“Neler diyorsun Burak sen?” dedi Ahmet şok içinde. Sevgilisini ilk kez böyle görüyor, içince çenesini tutamadığına emin olduğu bir şekilde Muzaffer’e durumu nasıl açıklayacağını bilemez gibi bakıyordu.
“Al sevgilini kardeşim, sabahtan beri Ahmet diyerek beynimi yedi.”
“Söyledi demek,” dedi gülümseyerek Ahmet. Burak’ın kendisine yansıtmasa da Muzaffer’e ilişkilerini açıkladığında vereceği tepkiden tedirgin olduğunu için için biliyordu.
“Söyledi mi? Rakıya oturduk sen kalktık sen. Sapık gibi fotoğrafına baktı gece boyu.”
Ahmet kıkırdayarak, “Ya aşkım!” deyince Burak gülümseyerek, “Kurban olduğum ya aşkım deyişe bak, ölürüm yoluna yavrum,” diyerek çocuğun saçlarına elini atıp, “Hadi saçlarını bağlayalım,” dedi.
Ahmet, içince kendisini rezil ettiğini de öğrendiği sevgilisinin saçlarını palmiye şeklinde bağlamaya çalışmalarının arasında, “İyi geceler Muzaffer, kusura bakma,” dedi mahcup bir şekilde gülümseyerek.
“Estağfurullah, iyi geceler,” diyerek kapanan kapının arkasında hâlâ, “Aşkım de,” sözlerini duyup da gülümserken güçlükle anahtarını cebinden çıkarıp kapıyı açtı. Boş eve girdiğinde ışığı bile yakmadan dizi izleyecek bir Mavi olmayınca evin ne kadar boktan olduğunu düşünüp direkt üzerini çıkarıp kendisini odasına attı.
Mavi’den önceki günlerde evine yalnız geliyor oluşu ona koymaz, hatta Gonca’yla boşandıktan sonra en azından bazı akşamlar sürekli kavga etmedikleri için yalnızlıkla kafasını dinlediğinden çokça memnun olurdu adam.
Ama şimdi öyle değildi işte. Etrafta çıplak ayaklarıyla dolanan, ona bir şeyler hakkında uzun uzun ders niteliğinde konuşmalar yapan, diziyi durdurup ‘Yoğurt zamanı!’ diyerek zorla ona tadı iğrenç olan zıkkımdan yediren bir Mavi olmadan ev ıssız bir çöl gibiydi, hem de çölün kocaman, kahverengi gözlü ahusu olmadan…
Çok da yerinde olmayan aklıyla üzerine bir şey giymeden yatağa girmişti ki telefonu çalmaya başladı. Gecenin bu saatinde kimin aradığını merak ederek telefonu eline aldığında Mavi’nin onu görüntülü aradığını görüp hayatında ilk kez görüntülü bir konuşma yapacağından ekrandan tipine şöyle bir bakıp aramayı onayladı.
“Muzaffer! Nasılsın?” dedi çocuk. Muzaffer gözlerini kısarak ekrana baktığında Mavi’nin öğleden sonra gönderdiği fotoğraftaki balkonda olduğunu anladı.
“İyiyim güzelim, sen nasılsın?”
Mavi, gözlerini kırpıştırarak ona bakarken Muzaffer güzelim dediği için dilini ısırdı. Dilinin ayarını siksinlerdi, çocuk güzelin değilim dese şimdi?
Ama Mavi hiçbir tepki vermeden yalnızca ekrana bakıp, “Neden üzerin çıplak?” diye sordu kaşlarını çatarak.
“Şimdi girdim de eve üzerimi çıkardım, sıcaktı giymedim. Öyle.”
“Neredeydin ki?”
“Burak’la içmeye gittik, meyhaneye.”
“Ben yokum ya hemen kendini pis ortamlara mı attın Muzaffer? Kullandıkları bardaklar ne kadar mikropludur haberin var mı senin?” dedi Mavi sitemle.
“Alkol pisliği temizler yavru ceylan. Tasalanma. Hem sen neden uyumadın hâlâ?”
“Uyuyamadım, yabancı yerde yatınca uyuyamam kolay kolay.”
“Yarın da yatacaksın sonra buradasın,” dedi Muzaffer içini çekerek.
“Evet. Yatağımı çok özledim, burası kirli gibi sanki. Gerçi Haydar çoktan uyudu.”
“Yan yatağında mı yatıyor?”
“Evet, çok yorulduk bugün. Ama çok verimliydi, geldiğimde sana anlatırım. Hayranı olduğum bir gök bilimci profesör var onunla da tanıştım!” dedi çocuk heyecanla.
Muzaffer kaşlarını çatarak, “Öyle mi? Nasıl biri?” diye sordu.
“İnanılmaz donanımlı biri. Harvard mezunu zaten. Bana çalışmalarını yollarsan inceleyebilirim bile dedi! Eğer beğenirse kariyerim için çok büyük bir adım Muzaffer.”
“Çok donanımlıysa yaşlıdır.”
“Evet, yetmişlerinde ama hâlâ dinç. Çalışmak insanı dinç tutar bununla ilgili bir makale var unutturma geldiğimde sana onu anlatayım. Hatta çok ilginç dedikodu yapan insanların da dinç kaldığını gösteren çalışmalar mevcut. Zaten dedikodu insanların sosyalleşmesine de yardımcı olur, tıpkı sigara içenlerin bir ortamda içmeyenlere göre daha hızlı sosyalleşmesi gibi. Bununla ilgili çalışmayı da sana anlatacağım gelince.”
“Tamam bekliyorum.”
“Muzaffer sen iyi misin?”
“O neden?”
“Şimdiye beni çoktan susturup Beşiktaş maçını anlatman gerekiyordu.”
“Ne alaka?”
“Bugün maç varmış, buradakiler izledi. Yoksa sen izlemedin mi?”
“Yok, unutmuşum.”
“Sen maçı unuttun?” diyerek hayretle gözlerini kocaman açtıktan sonra, “Şey- İyi misin? Yani başka bir sıkıntı yok değil mi?” diye sordu çocuk. Muzaffer’in geçirdiği atak yüzünden içinde zaman zaman baş gösteren sıkıntıyla ne kadar da adamın üzerine gitmek istemese de merak ediyordu çocuk. Hem onun neden böyle olduğunu hem de iyileşmek için bir şeyler yapıp yapmadığı yaşadıkları o günden sonra aklında dönüp duruyordu Mavi’nin.
“İyiyim, kafam hâlâ iyi ya. Ha bak ne diyecem Burak’la Ahmet manitaymış.”
“Biliyorum ki,” dedi Mavi kıkırdayarak.
Muzaffer’in bu sesi ikinci duyuşuydu yalnızca. Ama gönlünden geçen ömrü boyunca bu sesin kulaklarında kalmasıydı nedense. Ekrana bakıp da çocuğun hâlâ bir şeyler anlatarak güldüğünü görünce yalnızca iç çekti, saat sabahın ikisiydi ama Mavi gel dese yalın ayak evinden İzmir’e koşardı şimdi. Neler oluyordu böyle?
En sonunda kendisini toparlayarak, “Sen biliyordun demek,” dedi.
“Evet, tabii ki biliyordum akıllı. Hem anlamamak için kör olmak lazım, birbirlerine nasıl baktıklarını görmedin mi? Resmen onlarla aynı ortama girdiğinde salgılanan serotonini çıplak gözle bile hissedebiliyorsun.”
“Bana bugün söyledi, haberim yoktu.”
“Senden çekinmişlerdir,” dedi Mavi dudaklarını bilmem anlamında büzüp kafasını sallarken.
“Neden ki?”
“Sence? En son ‘Erkek adam erkekle mi olur?’ diyordun,” dedi Mavi kaşlarını çatarak.
“Ben mi demişim? Hiç hatırlamıyorum.”
“Evet sen dedin, hatta ‘Bu saatten sonra meylimizi mi değiştireceğiz?’ de dedin. Hatırlatırım.”
“Boş konuşmuşum, sallama sen beni.”
“Muzaffer, bensizlik sana yaramamış. Bir değişiksin bugün.”
“Öyle oldu vallaha. Yani başımın etini yemedin ya bütün gün, imanıma boşluğa düştüm.”
“Neyse ki yarından sonra oradayım. Sakın evde sigara içme!”
“İçmem, balkona çıkarım.”
“Her dediğimi onaylıyorsun ve bu durum beni korkutuyor. Yoksa beni çok mu özledin?” dedi Mavi gülümseyerek.
“Neşet babanın bir sözü vardır bilir misin?” dedi Muzaffer bir kolunu başının arkasına yaslayıp belirginleşen pazularını gören Mavi’nin yutkunmasına sebep olurken.
“Neymiş?” diye sordu çocuk güçlükle.
“Özledim diyememiş de ‘Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen?’ demiş.”
Mavi gülümseyerek, “Sen demiyorsun ama Neşet baban diyor,” dedi.
“Bazı zamanlar ben de diyemiyorum sen anla.”
Mavi gülümserken bu sırada uyanan Haydar’ın ona seslenmesiyle, “Kapatmam gerekiyor Muzaffer, dikkat et,” dedi.
“Eyvallah yavru ceylan. Haber etmeyi unutma.”
“Tamam,” dedikten sonra el sallayan çocuk telefonu kapatana kadar ekrana bakakaldı Muzaffer. Kapanan telefonu yanındaki komodinin üzerine bırakıp yatağın ucuna doğru kendisini kaydırarak titreyen ellerine baktı. Kalbi sanki kilometrelerce koşmuş gibi atarken, “Sikeyim seni Burak,” dedi.
Elleriyle yüzünü ovuştururken altına bir eşofman çekip üzerine de bir hırka alarak önünü bile kapatmadan önce Mavi’nin boş odasına gitti. Hâlâ onun gibi kokan odaya bakıp burnunun ucunda onun kokusu, kalbinin en derinliklerine kadar çocuğun yokluğuyla titrerken ‘Harika,’ diye düşündü.
Buz gibi havaya inat, önü açık incecik bir kazakla balkona çıkan Muzaffer bağrı yanarken elindeki sigarasını da yaktı, kendisi gibi o da yansın kül olsun isteyerek. Vuslat rüzgarı esecekse kırk yıl beklerdi bu buz gibi balkonda Muzaffer ama isteğini kendi gönlüne bile kabul ettirememişken özlediğinin imkansızlığıyla yalnızca sigara üzerine sigara içti, sabaha kadar uyuyamayarak.
“Pasparlak bir zafer yıldızım olsun istiyorum, bana yol gösterecek,” diyerek dilek tutan çocuğun bir ömür en parlak yıldızı olacağını bilmeden tıpkı adının anlamı gibi onun kalbinin tam ortasına da zafer bayrağını dikerek kurulacağından habersiz öylece gün doğumuna kadar oturdu adam, tüm siyahların eşsiz bir mavi olmasını umarak…
✨✨
Muzaffer: Zafer kazanmış kişi
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙