✨✨
Yanmak bir zevkti, uğruna yanacağınız, buna değecek insanla karşılaştıysanız elbette… Dante’nin dokuz katlı cehennem çemberinde döne döne, katman katman çırılçıplak dolanarak yanıp kavrulmak istiyordunuz da gıkınız çıkmıyordu.
En nihayetinde, bin kez yanıp bin kez de söndükten sonra cehennemin dokuzuncu katına geldiğinizde yer yer soyulmuş deriniz, kırık kemikleriniz, kan revan içindeki avuçlarınızla dizlerinizin üzerinde çökmüş nefeslenirken size elini uzatmış dolunay tenli çocuğu gördüğünüz anda, ‘Uğruna bir kez daha yanarım senin.’ diyebilirdiniz.
Siz dediğimize bakmayın. Yazılan satırları okurken tamamen Mustafa’nın kalbinden geçenlere empati yapabilmeniz adına, aşkın edebiyatından zevk almak için onu yaşamış olmanızın gerekmeyeceğineydi aslında yapılan tüm bu vurgular.
Aşkı anlayabilmek için okyanustaki dalgalarla boğuşmanıza ya da tasvirsiz, basitçe bir deyişle aşık olmanıza da gerek yoktu ki. Aşkın edebiyatıydı bakıldığında büyülü olan.
Kimine göre aşk uçurumdan atlamaktı, kimine göre dümdüz bir yolda sakince yürümek… Çok farklı şekillerde anlatılabilirdi aşk, edebiyatı güzelleştiriyordu ya aşkı zaten.
Mustafa içinse aşkın tek bir tanımı vardı artık. O kadar basitti ki belki aşkı betimleyen yazarlar onun bu sadeliğine kızabilirlerdi bile.
Adam yerine konulup da, ‘Aşk nedir?’ diye sorulsaydı ona; ‘Ayaz’ diyecekti.
Yalın, sade, dolambaçsız…
Süslü cümleleri yoktu Mustafa’nın cebinde, tek bir isim vardı heybesinde. Yitip giden otuz üç yılına inat, baharda açan nadide bir menekşeydi sanki Ayaz, Mustafa’nın kalan ömrüne gönderilmiş. Tıpkı menekşeler misali bir kokusu yoktu ama girdiği her yeri güzelleştiriyordu o cıvıl cıvıl mor, sarı, mavi renkleriyle; kendi kardelen bünyesine tezat.
Tüm bunları düşünerek elinde kahve termosu, her utandığında yaptığı gibi alt dudağını ısırarak iş yeri merdivenlerini ağır ağır çıkarken, ‘Hayat yaşadığın andan ibarettir.’ sözünün ne de yanlış olduğunu düşünüyordu.
Coelho kusura bakmasın ama hayat Mustafa için aralık ayının son cumasında, saat sekiz sularında durmuş, andan uzun bir süre olan o sekansta kalmıştı adam.
Defter aynı defterse yeni bir sayfa açmanın ne önemi vardı? Önemli olan hayata yeni bir sayfa açmak değil, yeni bir defter almaktı. Tıpkı Mustafa’nın iki deftere sahip oluşu gibi, Ayaz’dan öncesi, Ayaz’dan sonrası…
Hayatına gireli çok uzun olmasa da iki gün önce onu öptüğünde Ayaz’ın beklediği gibi odasına kaçıp kapıyı kapatmayacak kadar ona güvenmiş, kendisini açmıştı karşısındaki esmer oğlana.
Hiç de çekmesin istemişti o yumuşacık dudaklarını teninin üzerinden. Hatta keşke öpücüğün biraz yörüngesi kaysaydı da güneye doğru ilerleyip kazara değiverseydi Mustafa’nın istekten kuruyan dudaklarına.
İlk öpücüğünü, pek çok ilkleri gibi, Ayaz’ın yoluna serebilir, Ayaz unutsa da, ‘Bak bunu unuttun, bu da sana feda olsun.’ diye ona hatırlatabilirdi bile.
Ayaz’ın dudaklarını onun teninden çeker çekmez yüzünde oluşan çapkın gülümsemesini de beynindeki Ayaz’ın suretleri dosyasına kaydetmişti. Sonrası içsel bir savaştı Mustafa için…
Yanından kaçmamış, hiçbir şey olmamış gibi kahvesini içip çikolatasını yemiş, odasına kaçıp Şeker Portakalı’nı okuyup bitirdiği o ilk an gibi atan kalbini tutup sabaha kadar hüngür hüngür ağlamamak için elleriyle dizlerine tutunmuştu sıkı sıkı.
Dedik ya, bu kez olmazdı. Yere, göğe, yaratılan herkese kafa tutar da yine de Ayaz’dan bir adım öteye gidemezdi artık Mustafa. Kalacaktı, ne yaşayacaksa yaşayacaktı. Hem o parayla satın alınmayan şeyleri çok severdi, deniz gibi, gökyüzü gibi, rüzgar gibi, Ayaz gibi…
Etrafı, hâlâ yaşanan anları zihninde oynatması yüzünden, bulanık görürken ofisten içeri girdi. Kendi masasına doğru ilerleyip Ayaz’ın oturduğu tarafa kahve termosunu bıraktı. Eşyalarını da özenle yerleştirdikten sonra laptopunu da yanına alarak gerisin geri çıktı müdürlükten.
Görev sonrası başkan yardımcıları ve bölüm müdürüyle yapılması gereken toplantıya katılması gerekiyordu. Bu yüzden erkenden iş yerine gelmiş, Ayaz’ın da tüm üst yönetime kallavi küfürler saymasına neden olmuştu. Neticede bu sabah Mustafa’nın kolları kendi belinde olmayacak, kokusunu soluyamayacaktı. Ayaz oğlan da haklıydı kendince.
Erkekler tuvaletinin tam paralelindeki gider başkan yardımcısı odasının önünde durup kapıyı tıklattı. “Gel.” komutuyla elindeki laptopunu düşürmemeye çalışarak girdi içeri.
Çok sık uğramazdı Mehmet Bey’in yanına. Genelde personelle yakından ilgili olduğu imajı çizen adamla Mustafa bir türlü denk düşmezdi her ne hikmetse.
Odaya adım atar atmaz gelir başkan yardımcısı Bilal Bey’in de orada olduğunu fark etti. Severdi Mustafa bu adamı. Şeker hastası olduğu için çok sinirli de olsa, bazen sinirden yeri yerinden oynatsa da neyse oydu aslında adam.
Bilal gülümseyerek, “Hoş geldin Mustafa. Kıldın mı şükür namazını topraklara ayak basınca?” diye sordu.
İbadet etmemişti belki ama iki gün önce çokça şükür etmişti akşam sekiz sularında, bir esmerin sebebine.
“Kıldım Bilal Bey. Ülkemin toprakları hiç bu kadar güzel gelmemişti gözlerime.”
İkisinin yakınlaşmasından, ufak bir şakalaşmadan ibaret olsa bile, hoşnut olmayan Mehmet Bey, “Hadi beyler, oyalanmadan başlayalım. Daha genel müdürlüğe, başkan beyin yanına gideceğim,” dedi.
Hiç sevmiyordu bu adamı hiç! Yerinde gözü vardı, hissediyordu. Şuna bak, nasıl da Bilal’le laubalice konuşuyordu böyle!?
Mustafa, Mehmet Bey’in karşısına, Ömer ve Bilal Bey’in oturduğu tekli koltukların ortasında yer alan ikili koltuğa oturup bilgisayarını açtı.
“Görev raporu olmadan, sabah sabah neden toplandığımızı anlamadım ama,” dedi Mehmet Bey.
Bilal, beklentiyle bakışlarını Mustafa’ya çevirdi. Mustafa’ysa, “Ben hafta sonu yazdım raporu Mehmet Bey,” dedi.
‘Biliyordum,’ dercesine kafasını sallayan Bilal’in bu hareketini Mehmet yakalamış, içten içe iyice bilenmişti karşısında oturan geri zekalıya.
“Hızlı hızlı yazıp baştan savma bir iş çıkarmadın inşallah.”
Mustafa, önceden olsa gelen bu cümleyi önce uzun uzun kendisini açıklayarak bertaraf ettiğini zanneder, sonraysa sabahtan akşama; akşamdan sabaha düşünürdü adamın sözlerinin altındaki amacı. Ama bu kez içinden bunu yapmak gelmemişti. Mehmet Bey’in sözlerinin de kendi nezdinde kafaya takılacak sözler olduğuna ihtimal vermemişti nedense.
Çenesini yormak istemedi. Sadece, “Ben sizlere yolluyorum raporu,” diyerek önündeki laptopa indirdi bakışlarını. “Baştan savma mı, değil mi bir zahmet okuyup siz karar verirsiniz artık,” dedi. ‘Okuyup’ kelimesini bastırarak söylemeyi de ihmal etmemişti.
Bilal, büzüştürdüğü dudaklarının sağ alt kısmını ısırarak gülümsemesini bastırmaya çalıştı. Aynı anlarda Mustafa’nın müdürü Ömer’se hayretle adamın suratına bakakaldı. Mustafa, kimseye ağzını açabilen, ufacık da olsa laf sokabilmeyi başarabilen biri değildi. Bu cümle Mustafa’dan nasıl gelebilmişti ki şimdi?
Genelde kendisine söylenen sözleri yutar ya da zarif şekilde gülümseyerek geçiştirirdi. Şu cümle bile o kadar Mustafa değildi ki odada bulunan üç adam da şaşırmıştı kendilerince.
Mehmet Bey tam ağzını açacağı sırada Bilal Bey müdahale etmek ister gibi, “Biz yazılan raporu okur, gereken aksiyonu alırız Mustafa. Yalnız acil olarak gördüğün bir eksiklik var mıdır, bizlerle paylaşmak istediğin?”
“Yani-” diyerek söze başlayan Mustafa, kendince acil gördüğü bir meseleyi şimdi söylemenin iyi olacağını düşündü. “Mahalli personel için merkezdeki gibi kart okutma ve parmakla ofise giriş getirilmeli bana göre. Çok rahatlar, sizler de Afrika trafiğini biliyorsunuz. Bunu bahane edip saat onda işe geliyor, dörtte çıkıyorlar.”
“Tolga da mı bu şekilde çalışıyor?” dedi Ömer.
“Hayır, Tolga Bey tam zamanında girip çıkış saatinden fazla kalıyor. Gerçekten çok özverili bir personel.”
Ömer, “Keşke sen de gitsen Mustafa. Şuradaki haritaya bak.” diyerek Mehmet Bey’in masasının yanındaki duvara asılmış dünya haritasını gösterdi. “Seç bir yer, inan yurt dışında nereye gidersen git bize çok yardımcı olursun. Mesela İrlanda, vergi açıkları aldı başını gitti. Senden başka çözebilecek insan sayısı çok az. Gitsen, temizlesen sonra keyfince yaşasan orada. İstemez misin? Bak arkadaşların birbirini kesiyor yurt dışı ataması için.”
Bu konunun yeniden gündeme gelmesiyle içi sıkıldı Mustafa’nın. Tam şu an, dünyanın en güzel yeri olarak tayin ettiği Barselona’ya git deseler gitmezdi ki. O mumdan kayıklarla ateş denizini geçmiş, bir esmerin göğsüne sığınmıştı.
O esmer, Mustafa’nın hayal kırıklıklarını, pişmanlıklarını görmüş, öperek iyileştiriyordu geçmişten bugüne yaralı her yerini. Daha öpülecek çok yeri Mustafa’nın, yarası bir değildi ki. Ayaz’ın göğsünde sonsuz bir zaman diliminde dinlenmek varken ne yapsındı Dublin’i, Barselona’yı?
“Teşekkür ederim Ömer Bey. Ben burada kalmayı tercih ederim, işimi de seviyorum hem. Belki daha güzel fırsatlar çıkar burada önüme,” diyerek adamları hayrete düşüren öz güveniyle reddetti teklifi.
Mehmet’se oturduğu yerde kuduruyordu. Biliyordu işte karşısındaki sünepenin gözünün kendi koltuğunda olduğunu! Yoksa neden binlerce dolar ya da euro kazanmak varken, hatta gönderilen kişilerin çoğu şirketten istifa edip oralarda başka işler bulup yerleşmişken bu salak burada, İstanbul’da kalmak istiyordu ki?
“Bence amirinin teklifini hemen yabana atma. Seni yurt dışında değerlendirmek çok iyi bir fikir. Hem bekarsın da, mobilite için çok uygun konumun.”
Henüz kahvaltısını yapmadan buraya geldiğinden acıkan karnının da etkisiyle yavaş yavaş sinirleri tepesine çıkmaya başlayan Bilal, konuyu uzatmak istemedi. “Belki konuştuğu var adamın? Amma takıldınız, bence merkezde çok daha uygun pozisyonlar var Mustafa için.”
Mustafa, Bilal Bey ve jenerasyonunun flört yerine konuştuğu diyerek kelimeyi yumuşatmasına bayılıyordu. Nitekim adamdan da bu kelimeyi duyar duymaz keyifle dudakları kıvrıldı.
Hem konuştuğu var sayılırdı, değil mi? Sonuçta Ayaz’la uyudukları zamanlar hariç sabahtan akşama konuşuyorlardı. Evet evet kesinlikle konuştuğu biri vardı Mustafa’nın!
Mehmet’in aklında dolanan kırk tilkiden habersiz toplantıyı bitirdiler ve raporu okuduktan sonra tekrar bir araya gelmeye karar verip çıktılar odadan.
Mustafa, önce lavaboya uğrayıp ardından yerine geçmeye karar vererek elindeki bilgisayarı Harun’un oyun masasına bıraktı. Daha sonra çay ocağından çıkıp henüz birkaç adım atmıştı ki bir dejavu yaşayarak kolunda hissettiği parmaklarla birlikte çekiliverdi bir yerlere.
“Allah! Ne oluyor!?”
“Seni kaçırdım.”
“Ayaz,” dedi Mustafa gülümseyerek. Yangın merdiveninde yine sırtı duvarla buluşmuş, gizleme gereği duymadan karşısındaki çocuğa hayran kalmış şekilde bakıyordu şimdi.
“Söyle bebeğim,” dedi Ayaz. Adı Mustafa’nın ağzından döküldüğü an bir büyünün tesirine giriyor, adamın ağzından çıkan iki çift kelâmla herkesi bulanık görüyor, bir tek Mustafa parlıyordu.
“Neden çekiştirdin beni buraya? Geç kalacağız işe, zaten toplantı yüzünden programımın dışına çıktım.”
“Özledim.”
Mustafa’nın şaşkınlıktan aralık kalan dudaklarından, “Beni mi?” sözleri döküldü.
“Yok, Mehmet’i. Burnumda tütüyordu, kaç zamandır görememiştim. Nasılmış? İyi miymiş benim pıtırcığım, Mehmet’im?”
“Ayaz! Dalga geçiyorsun değil mi benimle?”
Ayaz, başını sağ omzuna doğru eğerek Mustafa’ya baktı. Az önceki şaşkınlığının yerini şimdi sitem alan adama doğru kafasını iki yana sallayarak, “Ne yaptınız toplantıda?” diye sordu.
Mustafa, sanki bu soruyu bekliyormuş gibi seri hareketlerle elini kolunu sallayarak Ayaz’a az önce yaşadıklarını anlatmaya başladı. “İyiydi. Mehmet Bey’i bozdum, inanır mısın!? Ne tuhaf adam? Sürekli benimle uğraşıyor. Raporumu okumamış bile tamam mı? Bana diyor ki, ‘Baştan savma mı yaptın?’ Hafta sonu kaç saat uğraştım desem de inanma. Bir saatte yazdım, benim için çocuk oyuncağı,” diyerek gözlerini ve kaşlarını eş zamanlı yukarı kaldırarak kendisinden beklenmeyecek şekilde mağrur bir surat ifadesiyle durdu.
“Allah’ım biraz merhamet et,” diye mırıldanarak yardım dilendi Ayaz. Öz güven kesinlikle Mustafa’ya çok yakışıyordu. Mustafa Ayaz’ın odasına geldiğinden bu yana çocuğun düşündüğü şeylerden biri de bu Mustafa’ydı, kendisinden emin, ne yaptığının çokça farkında olan ve kabullenmiş…
“Neden ki? Üzülme Ayaz sana da öğreteceğim rapor yazmayı. Seni göreve gönderirler mi bilmiyorum ama ben her şekilde yardım ederim sana.”
“Her şekilde mi?”
Mustafa, hafifçe başını aşağı yukarı oynattı. “Evet.”
Ayaz bir parça daha merhamet dilenip konuyu değiştirmeye karar verdi. Olan yine kendisine oluyordu zira.
“Eee, sen Mehmet’i bozduktan sonra ne konuştunuz?”
“Bu mosmor oldu görsen. Bilal Bey de gülmemek için dudaklarını ısırdı, gördüm. Bir de Ömer Bey bana yurt dışı şefliği teklif etti. İrlanda ya da istediğim bir ülke olabilirmiş. Mehmet Bey de destekledi. Hayret beni hiç sevmez aslında, anlamadım.”
Ayaz, bu yurt dışı konusunun bu ara çokça gündem olmasından sıkılmış, aklına gelenin başına gelmesini istemez gibi savuşturuyordu zihninden bu meseleyi. Ama ne kadar kaçarsa kaçsın bir şekilde bu konu hep gündeme geliyor, aldığı nefesi zehir ediyordu oğlana.
“Sen ne dedin peki?”
“‘Ben burada mutluyum, önüme daha güzel fırsatlar çıkar belki,’ dedim. Nasıl? İyi demiş miyim?”
Daha sonra Ayaz’a gözlerini dikip hevesli bir beklentiyle bir çocuğun annesinden onay bekleyişi gibi Ayaz’ın da onu onaylamasını bekledi. Ayaz, günlerdir Mustafa’nın tenine değmeyen tenindeki özlemin de, gelen bıcır bıcır konuşmaların da etkisiyle artık daha fazla dayanamamıştı. Yok tutamıyordu kendisini, herkesin bir dayanma gücü vardı.
“Çok iyi demişsin benim güzel bebeğim.”
Sözlerinin bitiminde Mustafa’nın ensesinden tutup pat diye adamı göğsüne bastırıverdi. İzinsiz, sorgusuz sualsiz, sebepsiz…
Mustafa’ysa yeniden alt dudağının iç kısmını ısırıp gülümseyerek olduğu yere iyice yerleşerek Ayaz’ın sırtına doladı kollarını.
“Bir yere gitme Mustafa. Ben sana her yeri getiririm ama sen gitme,” diyerek sıkıca göğsündeki adama sarılıp çenesini de saçlarının üzerine yasladı.
“Gitmem,” dedi Mustafa. “Ama bekar olduğum için yurt dışı işi daha kolay olurmuş, yani Mehmet Bey öyle söyledi. Bilal Bey de, ‘Belki konuştuğu vardır karıştırmayın,’ dedi.”
Daha sonra başını Ayaz’ın göğsünden kaldırıp çocuğun gözlerinin içine cesaretle bakmaya başladı.
Ayaz kahkaha attı. “Neyin varmış neyin?” diye sorduktan sonra Mustafa’nın alnını öptü. Bu konuşma biçimi ona da yabancıydı.
“İşte- Konuştuğum.”
Aldığı öpücükle mayışan Mustafa için bir şeylerin izahatı pek de kolay değildi o an. Ayaz o kadar olağan davranıyordu ki sanki hep olan, olması gereken oluyormuş gibiydi. Üstelik Mustafa’nın atan kalbine inat daha da yakınlaşıyordu günden güne. Acımıyor muydu zavallı Mustafa’ya bu çocuk?
“Hımm,” dedikten sonra bir adım geriye giden esmer, bakmaya doyamadığı gözleri izlemeye başladı. “Şimdi haklı adam. Biz sürekli konuşuyoruz, yani konuştuğun var ve adı Ayaz.”
Biliyordu işte Mustafa! Ayaz onun konuştuğuydu!
Gözlerinin içine sanki onu utandırmak ister gibi bakan çocuktan bakışlarını kaçırmak isteyerek başını öne doğru eğdi ama ısrarla onu izleyen Ayaz’ın yaydığı enerji yüzünden bir kez daha kendisine yenildi. Başını kaldırıp ona bakmak zorunda kaldı.
Ayaz, yeniden kendisiyle göz teması kuracak kadar cesur olan adama doğru gülümseyerek işaret ve orta parmağını birleştirip yanağına iki kez, hafifçe vurdu. Onun verdiği mesajı anlamayan Mustafa’nın gözlerini kırpıştırarak kendisine bakmaya devam ettiğini görünce de ona doğru eğilip tıpkı az önceki gibi sağ yanağına hafifçe parmaklarıyla vurdu.
“Konuştuğun adam onu öpmeni istiyor.”
Mustafa, Ayaz’ı sevmek istememişti. Ayaz bir sonbahar günü ansızın gelivermişti ona, hesapsız kitapsız. Ama bir imkanı daha olsaydı yine onu severdi. ‘Keşke bir kalbim daha olsa.’ diye düşündü. ‘Sadece Ayaz’ı sevmek için kullanırdım.’
Parmak uçlarında hafifçe yükselip esmer yanağa sıkı bir öpücük kondurdu. Eh bu kadarını Ayaz bile beklemiyordu. Daha sonra diğer yanağın hatırı kalır diye düşünmüş olacak ki oraya da bir öpücük bahşediverdi.
Ayaz dişlerini sıkıp milyonuncu kez karşısındaki adamın güzelliğine baktı. Mustafa açıldıkça Ayaz’ın onu kelimelerle tasvir etmesi imkansız hale geliyordu. Mustafa, kendisinden şefkati öylesine esirgemişti ki yapılması gereken her şeyi lütuf sayıp başıyla beraber kabul ediyordu. Ama yapılanların lütuf değil olması gerekenler olduğunu kavradıkça Ayaz tir tir titriyordu adamın karşısında. Bilmiş bakışları çoğaldıkça tek lokmada yutmak istiyordu onu en ilkel biçimde.
İzne ihtiyaç dahi duymadan ellerini karşısındaki adamın yanaklarına koyup bir türlü doyamadığı dudağının üzerindeki beni öptü yeniden. İki gün önce tadını aldığı bu lezzet için tek başına dağ olurdu Ayaz. Her gün, her saat, her dakika öpebileceği yeni memleketi için dimdik dururdu da onu elinden almaya kalkan olursa kurak çöllerde körpe isyanlarını çıkarırdı ceplerinden.
Öptüğü dudağın üzerinden başını kaldırıp karşısındaki adama baktığında onun da heyecanla parlayan gözlerle kendisini izlediğini gördü. Yok, birisi yardım etmeliydi Ayaz’a. Bir insana karşı hissettiği doyumsuzluk hissi kendisinin de bu yaşında, yeni yeni deneyimlediği bir şeydi. Peki ne zaman doyacaktı bu karşısındaki bal gözlü adama?
İçinde bir yerlerde hiçbir zaman doyamayacağını bilse de en azından makul seviyede açlık çekiyor olmayı diledi. Belki o zaman daha insani olurdu hissettikleri.
Dişlerini sıkarak, “Elimden bir kaza çıkmadan git bebeğim sen. Yoksa ikimiz de buradan çıkamayacağız,” dedi.
Mustafa kafasını sallayıp çok öpülmekten bacakları pelte kıvamını almış şekilde bilgisayarını Harun’un masasında unutup ofisine doğru hızla ilerledi. Her yeri Ayaz gibi kokuyordu. Kokusu tamamen ona bulaşmış, parmak uçlarından sarıldığı için boynuna kadar onun kokusu sinmişti üzerine.
Aklı başından uçup gitmişti. Yoksa hiçbir kuvvet Mustafa gibi birine az önce yaşadığı şeyleri iş yerinde yaptıramaz, bu kadar tehlikeli hareketlere o da müsaade etmezdi ama Mustafa’nın aklı kırmızı bir çaputun ucuna bağlanmış, bir dilek ağacının dalına tutturulmuştu. Şimdi o çaput gelen ayazla sağa sola doğru hareket ediyor, esen rüzgarın da etkisiyle yerinde duramıyordu.
Tam yerine oturacağı sırada çoktan gelmiş, işe başlamış olan iş arkadaşlarının hoş geldin sözlerini işitti. Burak hariç herkes, hatta Gizem bile görevinin nasıl geçtiğini sormuş, kimi samimi kimi samimiyetsiz ama bir şekilde hemen herkes Mustafa’ya hoş geldin demişti.
Aytül Hanım’la konuşurken göz ucuyla Ayaz’ın onun unuttuğu bilgisayarını alıp masasına koyduğunu gördü. Yine bir şekilde onun akıl edemediğini Ayaz akıl etmiş, Mustafa’nın arkasını toplamıştı. Bunca yıl her şeyi kendi yapmaya alışık Mustafa için Ayaz’ın bu hareketleri biraz serkeş olmak istemesine neden oluyordu.
‘Bak bir şeyleri hemen yapmasan ya da unutsan da bir şey olmuyor.’
Mustafa, Ayaz’la bir şeyi daha öğreniyordu: Hayatı akışına bırakmayı…
Ayaz, onun Aytül’le konuştuğunu görünce göz kırpıp diğerlerinin yanına doğru gitti. Mustafa, kadına biraz daha Cape Town‘da olan biteni anlatıp onun da ofisle ilgili şikayetlerini dinledikten sonra yerine oturdu. Kafasını kaldırdığında saatin neredeyse on olduğunu gördü. Dokuz yıldır, belki de ilk kez bu kadar geç açıyordu bilgisayarını. Yeniden kafasını kaldırıp bakışlarını müdürün odasına doğru çevirdi. Ömer Bey, her zamanki gibi önünde telefonu, dudaklarında tebessümü sosyal medyada geziniyordu.
Bir kez de gözleri ofistekileri turladı. Herkes bir yerdeydi. Kimi arkadaşıyla konuşuyor, kimi kahve içiyor, kimisi müzik dinliyordu. Hiç kimse ona, ‘Neden bilgisayarını bu saatte açtın?’ diye hesap sormamıştı. Bunu bırak, müdürlüğe geç girişi bile sorun yaratmamıştı kimsenin nezdinde. Aksine Aytül ve birkaç kadın göreve Mustafa’nın gitmesinin çok doğru bir karar olduğunu konuşmuş, onun bir türlü kapanmayan satıcı açıklarını gider gitmez temizlemesini uzun uzun övmüşlerdi.
Dudaklarında bir gülümseme tam bilgisayarının açılış şifresini giriyordu ki masanın sol tarafında duran Ayaz’ın telefonu çalmaya başladı. Onu bulma ümidiyle az önce olduğu yere doğru baksa da Ayaz’ı göremedi. Sigara içmeye çıkmış olmalıydı, telefonunu da bırakmıştı.
Gözü hâlâ çalan telefona takılınca arayanın Ahmet diye biri olduğunu fark etti. Uygulama üzerinden aradığı için fotoğrafı da yansıyordu ekrana. Elinde olmadan sandalyesini biraz daha sesin geldiği yöne doğru ilerletti.
Kızıl saçlı, masmavi gözlü, ince kemikli olduğu ekrana yansıyan fotoğrafından bile belli olan biriydi arayan. O kadar güzeldi ki Mustafa hayretle bakakaldı ekrana. Yüzünde tek tük tanrının, ‘Bu kadar güzellik az, birkaç tane daha bahşedeyim.’ dediği çiller vardı, hem yanaklarında hem burnunun üzerinde…
Mustafa, bir fotoğraftan bile belli olan güzelliği izlerken arama birden kesildi. Daha gözlerini olduğu yerden çekmeye fırsat bulamadan mesajlar düşmeye başladı ekrana.
Ahmet: Yavrum nerelerdesin?
Ahmet: Sekizde al beni havaalanından. Öptüm.
Mustafa düşünmek istemiyordu. Bugünü çok güzel başlamıştı, çok da güzel devam ediyordu. Yorulmuştu zaten düşünmekten, sürekli kötüyü çağırmaktan, içindeki tsunamilerin sabaha kadar tüm duygularını yıkmasına izin vermekten.
Boğazındaki iğrenç tat ne bilmiyordu ama düşünmeyecekti. Daha yarım saat olmamıştı Ayaz’ın kollarına, göğsüne sığınalı.
Tüm bunlara inat, o izin vermese de beyninde sadece tek bir kelime yandı yandı söndü.
‘Yavrum’
Olabilirdi. Hem oydu Ayaz’ın bebeğiydi. Sadece bebeği değil, güzel bebeğiydi bir kere. Yavrum arkadaşlar arasında söylenebilirdi. Daha geçenlerde izlediği bir dizide kocaman kelli felli bir adam arkadaşına yavrum diyordu ama bebeğim demiyordu.
Oydu Ayaz’ın bebeği olan, oydu işte güzel olan.
Bu sırada müdürlüğün orta kapısı açıldı. İçeri giren Ayaz’ın gözleri direkt Mustafa’yı buldu. Mustafa onun gözlerini kendi üzerinde hisseder hissetmez kalbindeki tüm sıkıntıları savuşturdu, herkes, her şey silindi, sadece Ayaz kaldı geriye.
Ama aynı anda kalbine bir acı saplandı. Bunca zaman hiç fotoğraf olamamış, yere düştüğünde çıkardığı sesten fark edilen bir çerçeve olabilmişti yalnızca Mustafa. İlk kez bir fotoğrafta o da vardı. Çerçeve değildi. Esmer bir güzelin göğsüne saklanmış, başını yüreği hizasında dinlendirmiş gibi görünüyordu bu fotoğrafta hem de.
Aklında, “Ben utangaç bir kalbi taşırım geceden. Ben sana aşık olduğumu ölsem söyleyemem,” dizeleri, gözlerinde yanına doğru gelen esmerin silüetiyle Mustafa göğsünden çıkardığı yüreğini aldı eline, bir saniye düşünmeden kanlı elleriyle atıverdi esmerin ayaklarının altına. O duysun isteyerek sustuklarını bundan sonra…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
MUSTAFAMMMMMMM KURBAN YARADANAAAAA😭😭😭♥️♥️♥️♥️♥️♥️