✨✨
“Yav anne gözünü seveyim,” dedim yalvaran bakışlarımı anneme çevirirken. Uyandığımdan beri annemin durmak bilmeyen çenesi yüzünden aynı konuyla fazlaca meşgul olan zihnim ve bu sıcakta sinir sistemimi siken durumla, “Ne düğünü? Mavi simli far sürüp başıma da kuş yuvası topuzu yapayım istersen, iyice delirdiniz ha siz,” diye ekledim sinirle.
Annem, “Ömer’i yalnız mı bırakacaksın?” diyerek önündeki çorbayı karıştırmaya devam etti. Fabrika ayarlarımdaki açığın Ömer olduğunu bilir gibi hemen joker kartını sürmüştü önüme Zeliha Sultan.
“O da sevmez öyle düğün müğün işlerini. Bilmiyor musun?”
“El mecbur gitmesi lazım, halasının kızı. Bizim de eski komşumuz. Senin sünnetinde altın taktıydı, iade etmek düşer bize de. Sen de git Ömer’le.”
Şaşkınca, “Anne benim sünnetimdeki altınla şimdiki altın aynı mı gözün seveyim?” dedim. Memlekette on lira ertesi gün beşe düşüyordu, onunla da simit bile alınmıyordu. Annem gibilerse hâlâ gelenek görenek ayıp derdindeydi soktuğumun yerinde.
Annemin beni sallamadığını görünce de, “Tamam sultanım ona da tamam,” dedim bıkkınlıkla.
Önce rahatsızca yerinde kıpırdansa da söyleyeceklerini içinde tutamamış olacak ki karıştırdığı çorba tenceresinden başını kaldırıp hüzünlü gözlerle bana baktı. “Nurcihan’ı ziyaret etmeyecek misin hiç? Seni sordu geçen gittiğimde. Karnı da belli oluyor yavaştan, abisin sen yapma oğlum.”
“Anne sürekli benden bir şeyler istiyorsun farkında mısın? Ama gönlüm var mı diye de hiç sormuyorsun.” Nurcihan’la aynı rahimi paylaşsak da aramızdaki kardeşlik bağı küçüklükten beri temeli sağlam olmayan bir bina gibiydi. Bizden kardeş olamamıştı ki hiçbir zaman.
Eskiden de beraber oynamaz, birbirimizle dertlerimizi paylaşmaz, mutluluklarımızı neşemizi anlatmazdık. Bir yerden sonra Nurcihan’ın gözünü bürüyen anlamsız hırs onu tamamen bambaşka birine dönüştürmüşken benden olanları unutup da nasıl ona abilik yapmamı bekleyebiliyorlardı ki? Üstelik kandırıldığını iddia ettikleri kızları beni sevdiğim adamla tehdit etmişken…
“Bana da kimse sormuyor Selim,” dedi sertçe. “Bu mahallede kalmak istiyor muyum, torunumu burada kalırsam nasıl büyüteceğim, kendi kardeşimin yüzüne nasıl bakıyorum? Babanın inadına benim de elim kolum bağlı oğlum. Bari sen yardım et biraz bana.”
Kırılmışlığım kalbimde öylesine onarılamaz bir haldeydi ki insanlara sunacak bahane kalmamıştı ceplerimde. Herkesin, kendi öz annemin bile sürekli benden bir şeyler almaya odaklı hali, onun bu durumunu yüzüne vurmam için kursağımdan ağzıma yol yapsa da yine sustum. Benim payıma susmalar düşüyordu, öyle veya böyle…
Ağzımdan bir kelime bile çıkmasına müsaade etmeden mutfaktan çıkıp bu sıcakta akşama ne giyebilirim diye bakmak için odama ilerledim. Buna da tamamdı ulan, benden geriye bir oğulları kalmayana kadar belli ki istekleri bitmeyecekti ailemin.
Dolabımı açıp da şöyle bir içindeki kıyafetlere baktığımda geçen hafta göğsünde uyuyakaldığım adama fiyakalı görünme isteğiyle doldum taştım. “Amına koduğumun malı, kıkırda bir de,” diye kendi kendime söylenip Ömer’in beni yakışıklı bulması hatırıma düşünce alt dudağımı ısırdım. Boynumda gezinen burnu, saçlarımın arasındaki eli ve beni misafir ettiği göğsü… Bir gün ben de ev sahibi olabilir miydim acaba o kaburgaların altındaki güzel kalbine?
Şöyle bir bakışlarımı kıyafetler arasında dolandırdıktan sonra mavinin bana çok yakıştığını söyleyen adamın sesi kulaklarımda yankı bulurken mavi gömleğime elimi attım. Çok nadir giydiğim gömleğin vücudumu sarması yüzünden ne zaman giysem Ömer’den kazandığım ıslık yeniden beni heyecanlandırırken açık renk gömleğin altına bir de siyah kot pantolonu çıkarıp da yatağın üzerine fırlattım. İyiydi işte lan, daha ne olacaktı?
Bu sırada titreyen telefonumdan gelen mesaj yüzünden Ömer’dendir diye düşünerek heyecanlanıp hızla telefonumu elime aldım. İyice ergen aşıklara dönmüştüm. Ah ulan ay kızı hepsi senin yüzünden!
Ömer’in akşam beni almaya geleceği mesajını görünce annemin çoktan onu da ayarladığını anlayıp kadının organizasyon becerisine bir kez daha hayran olurken hızlıca kendimi duşa attım. Neredeyse bir haftadır görmediğim adamı fena özlemiştim. Yaz dönemi gelen turistler yüzünden işi kışa göre daha fazla olan Ömer’i rahatsız etmek istemesem de aklım hep ondaydı.
Saçlarımı onun sevdiği gibi doğal haline bırakıp birkaç tutamın alnıma dökülmesine izin verdikten sonra hızlıca giyinip Ömer’i beklemeye başladım. Ne zaman bir şeylerle meşgul olmadan öylece otursam beni rahat bırakmayan zihnim yine ve yeniden çalışmaya başlarken birazdan gideceğimiz, milli değerlere göre herkesin kız-erkek bulmaya yeminli gibi davrandığı klasik mahalle düğünlerinden birinde, saatler sonra Ömer’i hayranca süzecek kızların silüetleri hayalet gibi anında gözlerimin önünde belirdi.
Gitmeden kurulmuştum tanımadığım insanlara anasını satayım. Ben zihnimde manyak gibi milletle kavga ederken Ömer geldiğine dair mesaj atmış, benim kalbim geçen hafta yaşadığımız anlar yüzünden pembe gökkuşağı sıçan bir kelebek gibi atmaya başlamıştı çoktan.
‘On numara adamsın Selim, çocuk gibi utandın da geçen hafta.’
Günler sonra göreceğim adamın heyecanı yeniden göğsümün ortasında belirirken anneme çıkıyorum dedikten sonra elime tutuşturduğu altınla hızla merdivenleri indim. Tam apartmandan çıkmıştım ki taksinin kapısına yaslanmış, milletin dikkatini az çekiyormuş gibi bir de ela gözlerini belli etmek isteyerek simsiyah giyinmiş, elinde arada sırada, düşünceli olduğu zamanlarda içtiği sigarasıyla başını öne eğmiş beni bekleyen adamı gördüm.
Mavi renkte giyinen birini merak etmezdi insanlar. Siyah her daim, içindeki de hayranlık uyandırıcı biriyse, insanların merakını çelerdi. Tıpkı karşımdaki kollarını siyah gömleğinin sardığı, omuz genişliğine zıt ince belini ortaya çıkardığı ve kalın kaslı bacaklarının benimkine benzer bir kot pantolonla çevrelendiği adam gibi.
Siyah, belki karamsarlık rengiydi başkaları için ama şu an benim gözümde yalnızca umudu temsil ediyordu, karşımdaki adamdan sebep…
Kırmızıya yakın kalın dudaklarına içtiği sigarayı yaklaştırmış bir nefes daha alacaktı ki bakışları apartmanın önünde mal gibi duran bana kaydı. Adama kitlenmiştim amına koyayım, çekemiyordum da bakışlarımı yılların birikimiyle.
Dudaklarının kenarı kıvrılırken tıpkı geçen hafta bahşettiği çapkın gülüşlerinden birini sundu bana yeniden. Artık canına yandığımın gülüşüne seyirci değildim ben, esas adamdım sanki…
Boğazım kururken yeni yetme ergenlerin yaşadığı heyecan sardı her yanımı. Lan utanmasam koşup boynuna sarılacaktım adamın, mahallenin ortasında. Bir de ibne diye dayak yiyecektim ki göze alırdım bu adam benim olsaydı.
Elindeki sigarayı kenardaki çöp kutusuna fırlatıp başını kaldırarak ağzındaki dumanı havaya bıraktı. Başını kaldırdığı için ortaya çıkan adem elması gözlerimin önüne serilirken ben hâlâ sıklaşan nefeslerimi kontrol etmeye çalışarak onu izliyordum.
O, ruhumu görür gibi kafasını sağ omzuna doğru eğip bana göz kırptı. “Mavi boncuğum manzaran güzel anladık ama geç kalıyoruz. Mazallah gelin bizsiz evlenmek istemez, damat sağ ele mahkum tüm gece.”
“İğrençsin sayın sikik. Otuz yaşındasın, hâlâ ilkokul bel altı şakaları.” dedim içimde kıvrılan her bir hissi söylenerek bertaraf etmek ister gibiydim.
“Lan! Daha yirmi üçümde çıtırım ben,” dedikten sonra ona doğru yaklaşan bedenimi baştan aşağı süzdü.
Gözleri, göğüs kısmımda biraz fazla oyalandıktan sonra iyi ki zamanında çalışmışım diyerek kendimi tebrik edip yarından itibaren daha fazla göğüs basmam gerektiğini düşündüm. Bu bakışları kazanacaksam gerekirse spor salonunda yatar kalkar, üç öğün yağsız kuru hindi yerdim.
Üzerimdeki gömleği giydiğim zamanlarda yaptığı gibi bir ıslık çalıp, “Kurban olayım lan, fenasın başa belasın mavi boncuğum,” dedi.
Taksinin diğer tarafına ilerleyip kapıyı açtım. “Abilerle takılma Ömer, kıroluk sende kalıcı olacak diye korkuyorum.”
“İstanbul’da gezer bir delikanlı, belinde sallaması, kolunda üç beş jilet yarası, hepsi bir mavişin hatırası.”
O yanımdaki koltuğa oturup da arabayı çalıştırırken, ben nereden duyduğunu anlamadığım sözlerine yüzümü buruşturup, kemerimi taktım. “Bak bende de var bir tane.”
“Erkek dediğin taktın mı koluna yakışacak, çarptın mı duvara yapışacak. Anladın?”
Kahkaha atıp da yanağımdan bir makas alırken, “La Havle,” çekip kalbimde oluşan çarpıntıyla bakışlarımı dışarı çevirdim. Lan insanın sevdiği adamdan duyduğu sik gibi sözler bile kalbini attırır mıydı? Attırıyordu işte amına koduğumun taksisinde.
“Eee?” dedi direksiyonu çevirirken. “N’aptın bensiz mavi boncuğum? Beni özlemek haricinde?”
“Seni neden özleyim sayın göt? Geçen hafta birlikteydik ya,” dedim yalanlarıma bir yenisini ama en masumunu eklerken.
“Yalan söylemek sana hiç yakışmıyor bebeğim. Rüyalarına girdiğime eminim.”
“Böyle söylediğine göre ben senin rüyalarına girmişim,” dedim bir cesaretle. “Nasıl gördün beni, anlatmak ister misin?”
Mahallenin çıkışındaki denizi gören parktan geçerken sık sık aynı bankta oturup da denizi izleyen pezevenk Kadir’e takıldı gözlerim birden. Adamın işi gücü yoktu ki anasını satayım. Haftanın her günü akşam saatlerinde parka gelir, bu bankta içerdi derbeder gibi. Kadir’in adı bile bende tiksinti yaratırken bir de silüetini görmek yeniden yüzümü buruşturmama neden oldu.
Aynı anlarda sorduğum soruya cevap gelmediğini fark edip Ömer’e döndüm.
Lan! Yanakları mı kızarmıştı onun? Hem de arsızlık konusunda dünyanın sayılı insanlarından biri olan adamın? Bakışlarımı üzerinden çekmezken oynayan adem elmasını da görünce anlamsız tavrını siktir edip de, “Ne takacaksın?” diye sordum.
“Kime?” dedi panikle.
Sinirim anında tepeme çıkarken kafasına bir tane geçirdim. “Aklın nerede lan senin? Kuzenine ne takacaksın diyorum? Altın, para, elmas… Bence kovayla zeytinyağı tak lan, hoş bir seçenek. Hem işine yarar.”
“Ekonomi şakası yapan erkek, bayılırım.”
Yeniden sabır çekip de zaten çok da uzakta olmayan düğün salonuna geldiğimizde ofladım. “Anasını satayım düğün nedir? Hem de yaz sıcağında? Al o parayı git balayına, çatır çatır ye. Lahmacun dağıtılan düğün mü olur amına koyayım? Kimse memnun olmayacak, herkes dedikodu yapacak bir de,” dedim memnuniyetsizce.
“Ne alaka Selim? Ben de evlensem kutlama isterdim. Böyle istemezdim tabii ama sevdiğim kişiyle hayatımı birleştirdiğim anı arkadaşlarımla kutlamak isterdim.”
“Bayılırsın sikik sokuk şeylere zaten sen.”
“Sen istemez misin?” dedi bana el frenini çekip de arabanın anahtarını kontaktan çıkarırken.
Gözlerimi suratına suratına devirip, “Ömer ben nasıl evleneyim kurban olduğum? Mümkün mü sence?” diye sordum.
Arabadan inip de resmen bodrum katına ilerleyen merdivenlerden geçerek havasız, basık düğün salonuna vardığımızda hâlâ bana tip tip baktığını gördüm. Plastik, beyaz sandalyelerden oluşan kalabalık masalara şöyle bir bakış atıp oturacak yer aradım.
Ben çaktırmadan kızların az olduğu masaları seçmeye çalışırken Ömer’in halası ve eniştesi bizi yakalayıp ikimize de terli terli sarıldı. Ömer’in babasını ne kadar özlediklerinden bahsedip bizi piste yakın bir yere oturttular.
“İçkiliymiş?”
“He, benim baba tarafı yüzünü batıya dönmüş bir kesim.”
“İçkiyle batının korelasyonunu da sen kurardın anca. Çok içme bak eve taşımam seni.” Ben bu aralar pek içki içmiyordum zaten ama Ömer içtiği zaman özellikle de rakı içtiğinde açılan çenesiyle ağzıma sıçardı. Bu sıcakta bir de onunla uğraşamazdım.
Ağzının içinde bir şeyler gevelerken ne dediğini duyamasam da önündeki rakıyı çoktan bardağına doldurmuş birkaç yudum almıştı bile. Belli ki bugün uğraşacaktım bu adamla.
İlk bardağını hızlıca midesine yuvarlayıp tam yanımda oturduğundan kulağıma eğilerek, “Şunun kıyafete bak amına koyayım,” dedi.
Paçaları kısa, kendi ölçülerinden daha dar bir pantolon giymiş, ayağında kundura tarzı püsküllü ayakkabısı, açıkta kalan bilekleri ve pembe, düğmeleri göbeğine kadar açık gömleğiyle ortalarda dolanan kirli sakallı bir adamı da göz ucuyla bana gösterdi.
“Seri köz getir.”
“Bak bak. Enayi kerkenezin etrafa attığı bakışlara bak. Kendisini yakışıklı sanıyor, karı kız kesiyor bir de,” dedi nefesi kulağımı yalayıp geçerken.
Ben nefesini boynumda ve kulak hizamda hissettiğim adamla çilekli dondurma gibi etrafta dolanan herife zar zor odaklanmışken Ömer yeniden bana doğru yaklaşıp, “Ama en yakışıklı sensin lan,” dedi.
“Eyvallahsın koç, sen de iyisin şimdi.”
“Güzelsin de.”
İçtiği ikinci bardağa bakıp ağzının yayı şimdiden gevşeyen adama doğru, “Güzel ne lan? Mal mısın?” dedim.
“Oğlum hem güzelsin hem yakışıklısın, seçilmiş kul.”
‘Allah’ım canımı alacaksan böyle taksit taksit değil de bir anda al, zorluk olmasın sana da.’
Gülüşümü bastırmaya çalışırken elindeki kadehi çekmeye çalıştım. Üçüncü içkisinin yarısına gelmişti bile ben dedikodu kovalarken. Bu gece Ömer’i taşıyacağım kesinleşmişken kaşlarımı çatıp, “Ağır git aslan,” dedim.
“Yok, içcem ben,” dedi kelimedeki harfleri yutup.
“Ömer çocuk gibi inatlaşma, takıyı takıp kaçalım. Rahat dur iki dakika.”
Kafasını sallayıp etrafa ela gözleriyle bakışlar atarken bir düğün klasiği olan, masanın karşısında gülüşerek Ömer’e bakan iki kızı seçti gözlerim. Dudağımın içini dişlerken her girdiği ortamda sağlam fiziği, güzel gülüşü, tapılası gözleriyle herkesin dikkatini çeken adama sinirle bakıp, “Önüne bak Ömer,” dedim kendimi tutamayarak.
“Mal mısın? Balonla oynayan bebeleri izliyorum.”
“Kaldırma masadan siktiğimin gözlerini.”
Bunca zaman her an biriyle olmasından usanan bünyem yeni biriyle daha tanışmasını ne kaldırabilirdi ne de göze alabilirdi. Gerekirse takıyı gelinin üzerine fırlatıp çeke çeke çıkaracaktım şimdi etrafına bayık bakışlar atan adamı buradan.
Ömer, alt dudağını dişleyip yeniden benim kulağıma doğru yaklaştı. “Kıskandın mı?”
“Lan!”
“Kıskanma.”
Ben vücudumdaki tüm ısının hücum ettiği yanaklarımı hissederken o boşluğumdan yararlanıp da üçüncü kadehi de tepesine dikiverdi.
“Kalk! Takı zıkkımı başladı, takalım da gidelim.” Biraz daha içerse ben delirecektim soktuğumun yerinde.
Kızlar kıkırdayarak bize bakmaya devam ederken mağarasından yeni çıkmış biri gibi görünmeyi umursamayıp ‘Hayırdır?’ anlamında kafamı salladım. Onlar şokla gözlerini kocaman yapıp yeniden kıkırdayarak birbirleriyle fısıldaşmaya başlayınca hızlıca Ömer’in halasının kızının ve damadın yanına gidip takıları orada duran birinin elindeki torbaya attıktan sonra dördüncü kadehi de çoktan bitirmiş olan Ömer’i de alıp çıktım salondan.
“Mavi boncuğum?” dedi gözlerini kırpıştırırken.
“Ömer bok gibi içmenin sebebi neydi? Dört tane içtin lan, mal mısın?”
Kıkırdayarak bana bakıp, “Beş,” dedi.
Zaman geçtikçe kanına karışan içkiyle birlikte tüm hareketleri gevşerken yürüyüşü de yalpalamaya başlayınca arabayı benim kullanmamım farz olduğunu anlayıp onu ön koltuğa oturttum. Davar gibiydi, taşıması da kolay değildi ki.
Hızlıca emniyet kemerini kenardaki yuvasına takıp ben onun üzerine eğilmişken tüm yüzümü dikkatle incelediğini görünce karın boşluğum sancıdı birden.
“Çok güzelsin.”
“Kurban olduğum Rabbim bir bir gelmez mi?”
Söylene söylene kendimi de arabanın yolcu koltuğuna atıp hızlıca Ömer’in evine doğru arabayı sürdüm. Zaten ona karşı sabrımın son demlerinde olduğum siktiğimin hayatında doğru olan tek şeyin onun aşkı olduğu, onun da bu hareketleriyle beni iyiden iyiye yoldan çıkardığı bugün için anneme de teşekkürlerimi sundum, içimden…
Elimden bir kaza çıkmadan Ömer’i sağ sağlam evine bırakıp kendi evime dönmem lazımdı acilen. Yoksa gözlerimin içine derin derin bakıp da, “Çok güzelsin,” diyen adamı altımda ağlatacaktım, arabada olduğumuzu umursamadan…
Yolun yarısında kapadığı gözlerini açıp da etrafı incelemeye başladı. Biraz olsun sakinlediğini düşünürken yanağımda hissettiğim elle ona doğru döndüm, “Ne oldu?” dedim.
Kıkırdayarak bana bakıp, “Rüyamda seni gördüm harbiden lan,” dedi. İçtiği zaman ağzı hiç durmayan adamın bugün özellikle sarhoşluğuna sığınmak ister gibi davranmasına anlam veremedim.
Yutkundum. “Nasıl gördün?”
Yüzünde beliren çapkın gülüş kanımda aradığım define yüzünden yara bere olmuş kalbime yine iyi gelmedi. Bir sikime yaramayan organ yeniden deli divane yanımdaki adamın sözlerinin verdiği heyecanla atmaya başladı.
“Ağlıyordun,” dedi. “Masmavi gözlerinden yaş akıyordu.”
“Niye ağlıyordum lan? Ağlamam ben kolay kolay.” Bir yalan daha…
“Ben ağlatıyordum lan,” diyerek dilini damağına vurup bir ses çıkardı. “Susadım Selim.”
Evinin önüne arabayı hızlıca park edip onun da emniyet kemerini çıkardım. “Hadi in. Eve geldik, su içireceğim sana şimdi.”
Arabadan tek başına inse bile görüşü bulanık olduğu belli olacak şekilde sendeleyince kolunun birini omzuma alıp yavaş yavaş yürüttüm onu. Bir yandan da içmesine söyleniyordum. Saçları tam boynuma değdiğinden yakınlığına mı yoksa etrafımı saran kokusuna mı yansam bilemediğim için bir çırpıda merdivenleri Ömer’le çıkıp eve attım ikimizi de.
Salona uğramadan büyük adımlarla kendi ağırlığının tümünü bana vermiş bedeni yatağına oturtup, “Bekle,” dedim.
“Beklerim.”
Günler önce onunla sarmaş dolaş uyandığım yatağı görünce sanki tüm hafta zihnimde tekrarını oynatmamışım gibi yeniden o anları hatırlayınca gülümseyerek odadan çıkıp mutfaktan sürahi ve bardağı alıp boş boş etrafını izleyen Ömer’e doğru adımladım.
“İç.”
Birkaç yudumda suyunu içirip bardağı kenara koydum. Durduğu yerde sallanan adama bakıp, “Üzerini çıkaracağım, duşa girmek ister misin sarhoş sikik?” dedim.
“Cık,” diyerek diliyle damağına vurdu. “Sarhoş sikik değilim ben lan. Güzel sözler söyle bana.”
Üzerindeki tüm bedenini saran simsiyah gömleğin düğmelerini ellerim titreyerek açarken açığa çıkan esmer tenine bakma dürtümü güçlükle bastırıp bileklerimden hatta kalbimin en derinlerinden gelen gömleği tamamen yırtma arzumu da görmezden geldim.
Anasını satayım sınavımdı lan bu adam benim, sınavı geçtiğim bir gün olsaydı bu gömleği böyle nazik çıkarmazdım üzerinden.
“Hadi,” diyerek mızmızlandı.
“Ne diyon oğlum?”
Gömleği tamamen omuzlarından sıyırıp onun tenine değen parmak uçlarımın karıncalanma hissini görmezden geldiğim an dolabından bir tişört çıkarıp da önce başından sonra kollarından geçirdim.
“Güzel söz. Şimdi.”
“İnadına soktuğumun malı.”
“Bu olmaz.”
“Hayatımın anlamı, iki gözümün baharı, bebeğim sen benden ne istiyorsun aşk çeşmem?” dedim alayla.
“Bana güzel şeyler söylemiyorsun hiç Selim,” dedi üzgün gözlerle odasını incelerken. “Dokunmuyorsun, kaçıyorsun da.”
“Lan geçen hafta götüne girdim, öyle uyuduk ya.”
Ben yere dizlerimi bastırıp da kemerini çözerek pantolonunun düğmesini açtım. Eğildiğim için aşağıdan bakışlarımı ona çevirmişken o yüzündeki bana bahşettiği dördüncü çapkın gülümsemesiyle yukardan bana bakıp, “Ben girdim,” dedi.
“Nereye?”
Dudaklarını ısırıp bana bakmaya devam ederken sağ elimle onu göğsünden yatağa itip pantolonunu daha kolay kalçasından çıkarmak için de bir elimle tam kalçasının yan kısmını tutup belini hafifçe havaya kaldırdım. Pantolonunu bacaklarından tek tek çıkardım. Eşofmanını giydirdiğim sırada elinden tutarak yeniden onu doğrultup eşofmanın belini düzeltmek için bedenimi bedenine yaklaştırdım.
“Sana.”
Duyduğum sözlerle parmak uçlarım buz keserken ondan gelecek şerri bile hayır saydığım adamın bu gece beni yarına sağ komayacak şekilde öldüreceğinden emin oldum. İçtikleri yüzünden filtresiz konuşan ağzına ben ayar çekerdim ama benim değildi. Ne dediğinden de haberi yok gibiydi.
“Yat artık, hadi!” diyerek onu yatağın sağ tarafına çekiştirip üzerine ince pikeyi örttüm.
“Gitme Selim,” dedi burada kalmayacağımı anlamış gibi.
“Yavrum annem bekliyor.”
Gözlerindeki güzel bakış odaya yansıyan sokak lambası yüzünden tam irislerimin görüş açısına girerken, “Gitme, benimle uyu,” dedi. Pikenin sol kısmını kaldırıp yanına yatmam için bana yer gösterdi.
“Ömer-“
“Selim, benimle uyu dedim sana. Gitmeyeceksin.”
Hırçın tavrının sebebini anlayamasam da kıstığı gözleri, sert bakışları, emreder tavrı yıllardır zincirlere bağlayıp da tutsak ettiğim içimdeki canavarı ortaya çıkarırken ona bakıp yutkundum. Ne yapmak istiyordu bilmiyordum ama benim içimdekileri serbest bırakırsa yanan kendisi olacaktı, emindim.
Derin bir nefes verip saçlarımı karıştırdım. O beni izlerken arka cebimdeki telefonu çıkarıp anneme Ömer’de kalacağıma dair bir mesaj yazdıktan sonra yeniden giyinme dolabına gidip kendime giyecek bir şeyler aradım. Gözlerim geçen hafta giydiklerimi arasa da bulamayınca rastgele bir tişört, bir de şort alıp yatağın üzerine fırlattım.
Baygın bakışlarıyla beni dikkatle inceleyen adama bakıp, “Kalıyorum lan. İnadına soktuğumun malı,” diyerek hırsla üzerimdeki gömleğin düğmelerini açmaya başladım. Çıkarıp da boşta kalan sandalyenin üzerine fırlattığım gömleğin üzerine bir çırpıda bacaklarımdan çektiğim pantolonu da eklemiştim ki bakışlarım hiç ses gelmeyen tarafa kaydı.
Dikkatle beni izliyordu. Loş sokak lambasının aydınlattığı ışığın altında bakışlarını vücudumdan çekmeden hem de…
İçimdeki canavar yeniden zincirlerini kırmak ister gibi tutsak ettiğim yerde çırpınınca bu kez ona boyun eğerek ağır hareketlerle önce yatağın üzerindeki şortu elime aldım. Yavaş olmaya özen gösterip beni dikkatle izleyen adamın seyir keyfini bozmak istemez gibi dudaklarım benden bağımsız kıvrılmışken gözlerinin tam içine baktım.
Yutkunma sesi kulaklarımda yankılanırken oynayan adem elmasına bakınca yıllardır kendisiyle beni sınayan adamı bir kez de ben sınamak istedim. Tişörtü yatağın üzerinden alıp az önce çıkardığım kıyafetlerin yanına fırlattıktan sonra yatağın sol tarafına attım kendimi.
“Selim.”
“Hımm.”
“Çok güzelsin.”
“Anladım lan. Sen de çok güzelsin.”
Duymak istediği buymuş gibi dudakları anında kıvrılırken, “Daha çok söyle,” dedi.
“Ne söyleyim?”
“Güzel şeyler.”
Derin bir nefes aldım yeniden. Ben çocukluğumuzdan beri ona içimden neler söylüyordum bir bilse yine de böyle konuşabilir miydi acaba? Onun gözlerine düşen ateş yeni olsa da ben saklamıştım yıllarca içimdeki yangınların gözlerimdeki yansımasını. Onu ondan iyi bilirdim ben. Aklına düşmüştüm, belliydi…
Benim kadar ketum olmadığından bok gibi içip muhtemelen günlerdir içinde olan şeyleri alkolün verdiği cesaretle söylüyordu bu gece. Yarın ayılınca ne yapacaktı onu bilmiyordum işte. Bana tam gelirse, benim olursa onu hiç bırakmazdım ama… Aması vardı zihnimin en derinlerinde.
Ben, yolunu beklediğim adamın uğruna yıktığım tüm tabularımı bir bir düşünürken Ömer sessizce bana doğru yaklaştı. Rakı kokusunun bastıramadığı güzel kokusuyla başını çıplak göğsüme yaslayıp elini tam karın kaslarımın üzerine bıraktı.
Başını kaldırarak cesaretle gözlerimin içine bakıp, “Böyle uyuyacağım,” dedi.
“Hep mi?”
“Hep.”
Kısa zaman sonra göğsümde uykuya dalmışken ben yastığa başımı gömüp de çocukluktan beri hayal ettiğim şeyi kısacık zamanda, cesaretiyle alıp doya doya yaşamayı bilen adamı tek kolumla sıkıca sardım. Burnumu saçlarının arasına gömdüm. Burada ölürdüm işte, yarınımı düşünmeden.
Ben hep onundum, o benim değildi ki. İnsan köşede durduğu için fark etmediği ama yine de hep kendisinin olan şeyi bu kadar kolay katıyordu kendisine demek…
Yüreğim bir kuş misali göğüs kafesimi delip geçerek özgür kalmak isterken sarhoş bir gecede beni az da olsa özgür bırakan adamın kokusunu içime çektim.
“Kuşlara da fazla imrenme,” dedi içimdeki meczup. “Uçmanın da çoğu çırpınmak…”
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙