Bölüm 17: Demirlerin Arkasında

✨✨

Hayat bir şekilde herkesi kırıyordu elbet, üstelik bu dünyaya gelmeyi sanki bizler seçmişiz gibi şımarıkça yapıyordu bunu, bile isteye. Ama öte yandan insanın ruhunun süsü olan, yıllarca bilmeden beklediği rengarenk bilyelerin en kusursuz rengindeki eşini gönderince de insan iyi ki yaşıyorum diyordu, kırılsam da iyi ki…

Öyle ya yaşam bize bir şey borçlu değildi ki. Yine de kırdığı yerden yaraları sarmak ister gibi bazen ‘güçlen’ dercesine elinde hediyesiyle geliveriyordu. İki yolu vardı insan oğlunun. Ya kırıldıkları yerden kurban rolünü üstleneceklerdi ya da elindeki var olanların kıymetini bilip yalnızca hediyesinin keyfini sürecekti.

Hayat iyileri kırar derlerdi ama Burak iyi biri miydi bu ona göre tartışılırdı. Yine de çok kırılmıştı, şimdilerde demir gibi olsa da kimse onu kıramasa da, bir yerden bükmeye çalışıyorlardı adamı sanki.

Ama o buna direnmek ister gibi Darin’ini uyuttuktan sonra ertesi günün hafta sonu olduğunun bilincinde sadece ona apansız gelen hediyesini heyecanla kucağına alıp dinlenmek istediğinden Ahmet’e doğru gitmek için sessizce Darin’in odasından çıktı.

Holde ayakkabılarını giyerken arkasından hayalet gibi gelen babası, “Nereye bu saatte?” diye sordu aniden. Oysa Burak bu gece bu adama fazlasıyla maruz kalmış, yüzüne bakmaya tahammül edemeyecek şekilde sadece sevgilisinin kollarında huzur bulmak istiyordu ama bunun bile bir bedeli olmalıydı ki bu adam karşısına gecenin bir körü dikilivermişti.

“Sana ne, işine bak.”

“Bana bak, gece gece karıların koynuna mı gidiyorsun sen?” dedi adam gevşekçe gülümseyerek.

“Herkes sen mi?”

“Olur oğlum, erkek adamsın ama sözlün duymasın ha, çaktırmadan yap.”

Burak, Ahmet’e gitmeden katil olmamak için içinden sabırlar çekip, sevgilisinin ona attığı fotoğrafı da sakinleşebilmek umuduyla gözlerinin önüne getirdi. “Sözlüm yok benim Recep, işine bak kitabıma alırım şimdi seni ayağımın altına, babasını dövdü diye reklam oluruz cemaatine.”

“Düzgün konuş it oğlu it. O kızı kaçırma diyoruz sana, babasının hali vakti yerinde. Kız terbiyeli, annesi desen hoş bir hanım. Oğlan biraz acayip ama o da olur. Gerçi bizimkini de iyi yetiştiremedik baksana haline.”

“Darin hakkında ağzını bir daha açarsan Allah yarattı demem seni, işine bak. İstemiyorum kızı da son sözüm budur. Bir daha da bu konuyu açma.”

“Darin’i çok seviyordun hani? Onun için evliliğe de mi katlanamazsın? Haftaya istemeye gidilecek o kadar! Yoksa o çok sevdiğin kardeşini yollarım evden, hem disipline girmesi lazım. İbne mi oluyordur nedir? Bizim cemaat yurdunda namaza da başlar, sana kıldıramadık onu adam edelim bari.”

Burak, arkasından söylenen adama sadece bir bakış atıp, duymazlıktan gelerek çıkıp gitti evden. Arabasına atlayıp bir an önce Ahmet’in temiz kokusunu içine çekmezse yönünü de kaybedecekti yöresini de. İşte o zaman gerçek kötü kimmiş gösterecekti bu şerefsize ama önce Ahmet’ine gidip her şeyi anlatmalı sonra bu işten sıyrılabileceği bir yol düşünmeliydi.

Hızla geldiği apartmanın garajına arabasını park ederken bir çırpıda Ahmet’in katına çıkıp önce Mavi’nin ziline bastı. İçeriden paldır küldür bir ses gelince gülümsemesine engel olamadı, acayip bir elemandı bu Mavi.

Kapı açıldığında Mavi Burak’a doğru bakıp, “Ah, aşkımdan dayanamayıp bu saatte kapıma mı geldin?” dedi üzgünce.

“Aynensin kanka,” dedi Burak. şimdi iki saat Mavi’ye dert anlatsa Ahmet’le olan zamanından çalacaktı, en iyisi Mavi’ye he deyip geçmekti. “Sabah sana ev arkadaşı getireceğim, kıyak adamdır. Temiz, düzenli falan fıstık. Hazırlan.”

“Mülakata getireceksin demek? Tamam.”

“Mülakat mı?”

“Evet, herhalde benimle yaşayacak insanın zeka ortalamasından tut dakikliğine, düzenine her şeyine bakacağım. Benim gibi bir dehayla yaşamak herkesin harcı değildir,” dedi çocuk bilmiş bilmiş.

“Anlaşıldı,” dedi Burak, sonra Mavi’ye şöyle bir bakıp çocuğun kısa şortunu görünce, “Lan üzerine bir şey giy, hava göt kesen soğuğu, hasta olacaksın,” diye ekledi.

“Kıskandın mı? Üzgünüm ama hem seninle birlikte olamam hem de bu benim tarzım.” diyerek çat diye Burak’ın suratına kapıyı kapattı çocuk. Burak, Muzaffer için çokça sabır dileyerek Mavi’nin tam karşısındaki Ahmet’in kapısını çaldıktan sonra heyecanla beklemeye başladı. Bu kez sinirden elleri de boş gelmişti, oysa Ahmet’e gelirken tatlı getirmek en sevdiği şeydi şu sıralar.

Kapı açılınca yüzünde kocaman eşsiz gülümsemesiyle, “Hoş geldin.” diyen çocuğu görünce, Burak kalbine bir gram bile yük vermeyen çocuğun ona verdiği huzurun keyfini çıkardı. Ne basitti Ahmet’le hayat, üstelik onu hayatta tutan yegane şey de çocuğun yüzündeki gülümsemeydi sanki.

“Hoş gördük. Müsaade varsa hemen seni kucağıma alacağım?” dedi Burak içeri girip, ayakkabılarını çıkarırken. Ahmet’in ahir ömründeki yeri Burak’ın kucağı olmalıydı, adamın elinden gelse bir kanguruymuşçasına önüne kese diker Ahmet’i her yere o şekilde götürürdü.

Ahmet kıkırdayarak başını sallayınca Burak tek hamlede Ahmet’i kucağına aldı. Çocuğu dikkatlice tutarak koltuğa oturup, Ahmet’i de yan şekilde kucağına yerleştirerek burnunu çocuğun boynuna gömdü. Tüm gerçeklere inat Burak burada uçmayı öğreniyordu sanki, Ahmet’in kokusuydu onu bulutların üzerine taşıyan. Sonsuza kadar burada dinlense ne ekmek ne de su isterdi adam.

“Çok özledim seni yavrum,” dedi, başını çocuğun boynundan çıkarıp yanağına derin bir öpücük kondururken.

Ahmet biraz utangaçça, “Ben de çok özledim, bir de haber alamadım senden ya korktum,” dedi.

“Korkma, ben hep haber veririm sana. Sadece bir bela vardı başımda, onunla uğraşıyordum,” dedi. Mustafa’yla da konuştuğu gibi ne olursa olsun yalansız gidecekti Ahmet’e. Onu elde etmek için götünü yırtmıştı resmen, bir gün bile ayrı kalsa elleriyle mezar kazar içine girerdi Burak. Her şeye herkese demir gibi olsa da Ahmet’e karşı sadece aciz bir kuldu nihayetinde.

“Ne oldu Burak? Yaralarına da güzel bakamamışsın, yara bandı bile yok!”

“Sen yaparsın diye ellemedim.”

Ahmet gülümseyerek Burak’ın kucağından kalkıp banyodan Burak’ın yaraları için gereken malzemeleri aldıktan sonra geri döndü. Tam yanına oturup kabuk bağlamış yaralarını temizliyordu ki, “Kucağımdan ineceğini bilseydim ses etmezdim be yavrum,” dedi Burak içini çekerek.

“Dur yeniden gelirim ama önce şunu halledelim. Şimdi anlat bakalım, neler oluyor?”

Burak, Ahmet yaralarını sararken içinde aslolan yaraların sebebi anlatmaya başladı sevgilisine bir bir. Anlatırken ailesinden onlar adına utansa da yapabileceği bir şey yoktu ki. Hem yarası olan anlardı Burak’ı, Ahmet’in de başka yerden acısı vardı. O anlamayacaktı da kim anlayacaktı ki?

Ahmet, tıpkı arkadaşı Mustafa’nın yaptığı gibi Burak’ın sözünü hiç kesmeden dinledi onu. Burak bir kez daha Mustafa’yı tanıdığı için ne kadar şanslı olduğunu düşündü anlatırken. O olmasa Ayaz olmayacak, Ayaz olmasa Ahmet’ini bulamayacaktı. Hem kendisi Burak’a yoldaş olmuştu hem de hayat arkadaşını bulmasına vesile olmuştu bir yerde. Dokunduğu yeri güzelleştiren adamlardandı Mustafa.

“Öyle işte,” dedi Burak en sonunda.

“Şimdi haftaya isteyeceklermiş kızı sana öyle mi?”

“Öyle.”

“Sikerler o işi ama,” dedi Ahmet sinirle.

Burak, karşısında kızıl bir melek gibi duran çocuktan gelen küfürle önce şokla gözlerini kocaman açtı, sonra Ahmet’in ağzından çıkan sözün, yüzünün siniriyle birleştiğinde onu ne kadar yenilesi yaptığını düşündü. Şu anda bunları düşünmesi doğru değildi belki ama Ahmet’e karşı koyabilmesi imkansızdı onun da.

“Vermem seni kimseye, işine baksın o şerefsiz baban. Çok istiyorsa kendi alsın kızı.”

“Ben senden başkasına haramım zaten yavrum, seni kendime alana kadar canım çıktı benim.”

“Aynensin,” dedi Ahmet. “Yok öyle, bir daha da o kızla görüşmeyeceksin!” diye de ekledi. Burak, Ahmet’in naif kişiliğinin arkasında yatan gizli kabadayıyı görünce içinden kıs kıs gülse de Ahmet’in onu kıskanıyor oluşu nedense ona amansız bir zevk verdi.

“Görüşmem de işte Darin var. Bugün de görüşmez ortalığın amına koyardım ama elimi kolumu bağladı puşt oğlu puşt. Bunun babası da bunun gibiydi, geberdi de kurtulduk.” dedi Burak. Dedesini hatırladığında hala tüyleri diken diken oluyordu adamın.

Onlara hiçbir zaman sevgiyle yaklaşmaz, Burak’ın ve Darin’in giydikleri şortlara kadar karışır, sürekli annesini yererdi adam çocuk yetiştirme konusunda. Burak küçükken annesi bir parça da olsa insan kalabildiyse de hem babasının hem dedesinin hem de babaannesinin eziyetleriyle kadın günden güne başını eğivermişti güneşi bulutların arkasına saklanan ayçiçekleri gibi.

“Ne kadar var Darin’in reşit olmasına?”

“Dört ay.”

“Dört ay bunu oyalamamız lazım o zaman sevgilim.” dedi Ahmet düşünceli şekilde. Burak, tam yanında oturan çocuktan gelen aylardır beklediği sözün dilinden dökülmesiyle öylece kalakaldı. Yanındayken de hasretiydi bu çocuk, deli gibi hem de. Ne ona olan duygularını tarif edebilirdi Burak ne de ondan gelen sıradan kelimelerin bile onu nasıl bu kadar etkileyebildiğini.

İnsan mutluluktan ağlamak ister miydi? Ömründe doğru düzgün ağlamamış Burak yalnızca şükrederek ağlamak istiyordu şimdi. Aylarca beklemişti, uğruna tek hayalinden vazgeçmişti, duyan herkesin belki de en yakını Muzaffer’in bile ona sırt çevireceğinden emin olduğu bir durumdaydı ama şimdilerde anlıyordu sevgilisi için deliren destanların baş kahramanlarını. O da bir gün delirirse bu ne şerefsiz babası yüzünden ne de tepkisiz annesi yüzünden olacaktı, yalnızca Ahmet’in varlığı bile onun karasına ak olmaya yetiyordu.

“Bir daha söylesene ama kucağımda.”

Ahmet şaşırarak, “Neyi?” diye sordu.

Burak, yeniden Ahmet’i kucağına alıp baş parmağını çocuğun dudaklarında boydan boya gezdirirken, “Sevgilim,” dedi.

Ahmet, gülümseyerek kendisine hayranca bakan adama doğru, “Sevgilim,” dedi kısık bir sesle. Burak’ın Ahmet’te fark ettiği bir diğer özellikse istediğinde cilveli oluşuydu. Biliyordu adam Ahmet’in ona tam gelebilmesi için daha yolu vardı ama sonunda Ahmet’in bu hallerini ona korkusuzca göstermesi varsa Burak beklemeye alışmış haliyle yine beklerdi çocuğu.

“Sen benim ölümüm olursun Ahmet,” diyerek alnını Ahmet’in alnına yasladı.

“Hayatın olmayı tercih ederdim.”

“Oldun ya zaten, n’apsam da seninle sonsuza kadar bir yerde yaşasam bilmiyorum. Yetmiyor bana, varlığın bile.”

Ahmet, gülümseyerek efsunladığı adamın alnından alnını çekip dudaklarını onun dudaklarına bastırdı. Önce sakince öperken daha sonra o da sevgilisini çok özlediğinden içine çekerek öpmeye devam etti. Burak’ın da kendi üst dudağını emdiğini anlayınca o da alt dudağını hafifçe ısırıp yaladı.

Burak’ın elleri bıraktığı yerden Ahmet’in piercingini bulunca da hafifçe inleyerek dudaklarını Burak’ın dudaklarından ayırıp, onun esmer yüzünü elleri arasına alarak gözlerinin içine baktı. “Söz ver bana.”

“Ne için?” diye sordu Burak Ahmet’in piercinginin üzerinden baş parmağıyla geçerken.

“Bir daha benden hiçbir şey saklamayacaksın.”

Burak o an ‘Beşiktaşlı değil Galatasaraylı olacaksın söz ver.’ deseydi de söz verirdi, Ahmet’in eksenine girdiğinde şirazesi kayıyor, çocuğun ağzından çıkanları emir sayar gibi sadece onaylıyordu. Kafasını sallayarak, “Söz,” dedi.

Ahmet, gülümseyerek Burak’ın yanağına bir öpücük kondurup, “Şimdi ne yapmalıyız da Darin reşit olmadan o adamın tehditlerine çözüm bulmalıyız, bunu düşünelim,” dedi.

“Sakladım diye kızmadın ama bana değil mi?”

“Kızmadım. Saklayacak bir şey de değil bu Burak. Ailemizin nasıl olacağını biz bilemeyiz, biz seçimle doğmuyoruz. Bu konuda bir demokrasi yok maalesef.” dedi adamın yanaklarını baş parmaklarıyla severken. “Utanılacak bir şey değil bu, ayıp da değil, günah da. Burada utanacak tek biri var o da baban. On yedi yaşında bir çocuğu evlendiririm diyerek tehdit edemez. Yalnız bu kadına neden bu kadar kafayı taktı ben anlamadım. O kısma bir odaklanalım biz.”

“Nasıl yani?”

“Sürekli övüyor diyorsun, anladık su gibi kız, harika kız falan filan ama neden şimdi? Neden şu anda ısrarla, tehditle senin evlenmeni istiyor. Üstelik ayarlamış gibi Darin reşit olmadan halletmeye bakıyor.”

“Hep evlenmemi isterdi o puşt ama ilk kez bu kadar kesin konuştu. Ben onu öldürürüm de Darin arkamda annemle kalır, annem kendine bakamıyor o çocuğa nasıl baksın?” dedi Burak hırsla.

“Peki ben ne olacağım?” dedi Ahmet. “Sen öfkene yenilip de ona bir şey yaparsan bana ne olacak? Beni bu kadar aşkına inandırmışken hem de? Hani sana evet dediğimde hiçbir yere gitmezdin Burak?”

“Gitmem zaten yani öyle farazi dedim canım ciğerim, üzülme sen. Bundan sonra kitabıma bensiz kalamazsın. Korkma ama bana kalsa Darin reşit olur olmaz onu da alır seninle yaşarım ben,” dedi, bu kez de ellerini Ahmet’in beline atıp orayı okşarken.

“Neden korkayım ki?”

“Hani adam bana yürümüyor, uçuyor falan dersen yani.”

“Burak biz sevgiliyiz, sen kendini ikna et önce buna,” diyerek gülümsedi Ahmet.

“He vallaha yav. Bak şimdi o zaman bir kez daha beraber uyuyalım ben senin sevgilim olduğuna inanayım yavrum ne dersin?”

“Burak!” diyerek kahkaha attı Ahmet. “Benimle uyumak için izin almana ya da bahane üretmene gerek yok, istediğin zaman bana gel. Ben seninle uyurum.” dedikten sonra adamın gözlerinin içine bakıp tam dudaklarının üzerine doğru, “Sevgilim,” dedi.

Burak, birden Ahmet’in dudaklarını ağzına alırken diğer yandan da ayağa kalkıp kucağında sevgilisiyle yatak odasına doğru ilerledi. Öpüşmelerini bir anlık bozup, Ahmet’i yumuşacık yatağına yatırıp kendisi de boylu boyunca, ağırlığını tam vermeden ellerini Ahmet’in başının iki yanına bastırarak dudaklarını sömürmeye kaldığı yerden devam etti.

Doyamıyordu Ahmet’in lezzetli dudaklarına, Ab-ı hayat suyundan içer gibi, sonunda ölümsüzlüğü keşfeder gibi kana kana içiyordu yalnızca. Tek tek öpücüklerini dudağının kenarından çenesine, oradan da boynuna sıralarken Ahmet dudaklarını ısırarak Burak’ın yumuşacık saçlarının arasından ellerini geçirdi.

Burak biraz Ahmet’in boynunda oyalandıktan sonra dirseklerinin üzerinde doğrulup Ahmet’in gözlerinin içine bakarak, “Şimdi sana n’aparsak izin almıyoruz öyle mi?” diye sordu.

Karşılığında Ahmet’ten bir baş onaylaması alınca dudaklarında sinsi bir gülümseme beliren Burak, bu haliyle Ahmet’i şaşırtarak çocuğun gövdesine doğru sürtünüp biraz aşağı kaydı. Kısa tişörtünü boynuna kadar sıyırıp dişleriyle üst dudağına işkence çektirirken gördüğü andan beri yapmak istediği şeye kavuşmanın heyecanıyla hazzı geciktirmek ister gibi bir süre sadece izledi.

Daha sonra yukarıya, Ahmet’in yüzüne bakarak nefesini çocuğun göbeğindeki piercinge doğru verip bir öpücük kondurdu. Ahmet gelen beklenmedik hamleyle göbeğini içine çekip altındaki örtüyü sıkarak kalçasını havalandırdı.

Burak’sa daha bunlar başlangıç demek ister gibi önce yeşil taşı damağına çekerek emdi, daha sonra taşın çevresine minik ısırıklar bırakıp Ahmet’in başının geriye düşerek inlemesine neden oldu. Duyduğu inlemeyle iyiden iyiye kendisini kaybeden Burak bu kez de piercingin küçük kısmını ağzına alıp bir süre de orada oyalandı.

Ahmet’in inlemelerini duyunca bunu daha sık duyması gerektiğini düşünerek bu kez de biraz daha yukarı çıkarak çocuğun kahverengi meme ucunu ağzına alıp emmeye başladı. Ahmet dayanamaz gibi bacaklarını Burak’ın kalçasında birleştirip onu kendisine bastırarak rahatlamaya çalışsa da Burak bir elini de diğer meme ucuna atıp elinde çevirmeye başladı.

“Burak.”

“Yavrum emret.”

Ahmet’in söyleyecek bir şeyi yoktu, yalnızca ihtiyaçla karışık bir inlemeyle adamın adını zikretmek istemişti.

Burak Ahmet’in gözlerinin içine bakarken, “Ahmet, zamanı gelince sallanan piercinglerden tak olur mu?” dedi.

“Nasıl yani?” dedi Ahmet, hazdan beyni bulanmış şekilde.

Burak yeniden damarlarında gezinen şehvetle çenesini tutamıyordu ama artık Ahmet onundu, o da Ahmet’in. Evet yanıtını aldığından beri durmasına da gerek yoktu zaten, ‘İzinsiz her şeyi yapabilirsin bana.’ demişti çocuk, Burak’ı delirtmek ister gibi.

“Biz şu demirlerden güç alarak sevişirken-” dedi koridordaki demirleri göstererek, “Ben senin tam arkandayken, piercingin böyle olmasın. Her giriş çıkışımda sallansın istiyorum.”

Ahmet gülümseyerek kafasını sallarken Burak isteğinin kabul edilmesinin verdiği coşkuyla sevgilisinin dudaklarına kapanacaktı ki Ahmet bir elini adamın ağzının üzerine koyarak izin vermedi.

“Zamanı geldiğinde benim de senin arkanda olacağımı biliyorsun değil mi sevgilim?”

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top