✨✨
Barış, kendi yatağında uyuyan Güney’in üzerini sıkıca örtüp çocuğun kıvırcık tutamlarının arasına da bir öpücük kondurarak merdivenlerden aşağı inerken en uzun gecenin kışın başlangıcı sayılan gece değil de bu gece olduğuna bir kez daha emin oldu. Güney’e hafta sonu gidecekleri yeri anlatırken birden zil çalmış, kapının ardında beliren savcıya çocuğun vücudundaki izleri göstermek çok da kolay olmamıştı.
Ne yapacağını bilemez gibi omuzlarını düşürdüğündeyse yine Barış’ın imdadına Mert yetişmiş ve bu evin kuralları gereği uyurken mutlaka üzerini değiştirmesi gerektiğini söylemişti, hâlâ kollarının arasında tuttuğu kavanozuyla Barış’ta kalacağı için çokça heyecanlı olan çocuğa.
En sonunda Mert’in daha giymeye fırsat bile bulamadığı yılbaşı hediyesi olan pijama takımı, küçük bir oyunla Güney’in olmuş, çocuk Mert’in sahte sinirli bakışları eşliğinde sanki Mert’ten kaçırıp da gizlice artık onun olan pijama takımını giydiği için kıkırtılarıyla birlikte kısa kollu tişörtü de ona uzun gelen eşofmanı da büyük bir beğeniyle süzmüştü.
Gelen güler yüzlü kadını gördüğünde ise kapıyı açan Barış’ın değil de bu kez Mert’in arkasına saklanan Güney ile Barış, insanların aslında yüklediği anlamlar kadar olduğuna bir kez daha emin oldu. Ciddi bir ifade ile karşısındaki savcıya bakan siyah saçlı adamın bir elini arkasında duran Güney’e doğru atmasıyla sanki yüreğindeki tüm anlamlar bir olmuş karşısındaki ikiliye doğru da akıp gitmişti Barış’ın.
Kadının anlayışlı bir tavırla kahve içmeye uğramış gibi yapması, Güney’i zorlamadan onu uzaktan incelemesi ve çaktırmadan kaş göz işareti ile birlikte gitmesiyle bu olay da hallolmuş, Barış Güney’in şimdiye kadar olan durumdan en az hasarla sıyrılmasıyla büyük bir rahatlama yaşamıştı.
Bundan sonrası Güney’in iyi bir eğitim almasıydı artık. Annesinin ondan esirgediği, çocuğun hayat deneyimlerinin yaşıtlarının gerisinde kalmasına neden olacak tüm dezavantaj sayılabilecek durumların ondan onu zorlamadan çekip alınmasıydı da aynı zamanda. Güney, bunca zaman annesinden gördüklerinin ‘normal’ olduğuna inandığından profesyonel birileriyle koordineli şekilde onu bu dünyaya hazırlamak şarttı. Bunun için de yine Mert’in bulduğu rehabilitasyon merkezine gidecekler ve bir şekilde Güney’i orada yaşamaya ikna edeceklerdi, en azından bir süre…
Gözünün önünde yaşanan olaylara kör, sağır olduğu bunca zamandan sonra bir nebze bile olsa işlerin yoluna giriyor oluşuyla içi rahatlayan Barış, merdivenlerden inip mutfağa doğru ilerledi. Bu gece uyku uyuyamayacağı için ısrarcı müşterisinin isteğini yerine getirmek, hem de Güney’in bundan sonra kalacağı yer için finansal kısmını toparlamak adına bilgisayarının başına geçti.
Artık daha fazla iş almalı ve müşteri memnuniyetini olduğundan yüksek bir seviyeye çıkarmalıydı. Mert’in anlattığı kadarıyla bile çocuğun gideceği merkezin epeyce yüksek bir fiyatı olduğuna emindi Barış. Hem Mert’ten bu durum için maddi anlamda yardım talep etmeyi de düşünmüyordu. Adam, sadece aylardır tanıdığı kendisine ve Güney’e bir ömür minnet duysa yine de bir şeylerin eksik olacağını bildiği şekilde yardım etmişti zaten.
O, bunları düşünüp de müşterisinin aradığı adamla ilgili bir ipucu yakalamışken, “Tamamdır,” diyerek yanına doğru geldi Mert. “Volkan’la konuştum şimdi. Güney’in annesi savcı ile de görüşmüş, ifadesini de vermiş.”
“Bu kadın ceza almayıp Güney’in başına bela olmaz değil mi?”
“Peşini bırakmam ben. Güney’i de konuştuğumuz gibi bu hafta sonu dediğim yere götürelim. Hem tedavisi başlasın hem de orada iyi bir eğitim alsın. Bak o zaman o yeşil gözleriyle kimlerin canını yakacak? Hatta senden başka kimlere kocam diyecek?”
Barış, kıkırdayarak tam yanındaki yüksek tabureye oturan Mert’e baktı. “Çok teşekkür ederim Mert. Kendi derdin gibi uğraştın sen de. Nereden anladın Güney’in durumunu?”
“En kötüsüne şahit olduğunda insanlardan iyilik de beklememeyi öğreniyorsun bir yerde,” dedi Mert. Şimdi gözleri telefonunda oyalanırken sözlerini de öylesine ağzından kaçırmış gibi görünüyordu, birilerinin zihninde küçük, kara gözlü, beyaz tenli, küskün bir çocuğun belirdiğinden habersiz.
“Ama sen görür görmez fark ettin, değil mi?”
“Sana yıldızı verirken bilekleri açıldı. Ben yukarıdan sizi izlediğim için gördüm. Bir de mesleki deformasyon diyelim, bütünüyle bakıyorum birine.”
“Sen o yüzden hızlıca çıkıp gittin o gün?”
Gözlerini telefonunun ekranından kaldıran Mert, “Kardeşime ulaşmam gerekiyordu,” dedi. “Bana trip atıyordu,” diye ekleyerek gülümsedi.
Gülümsemesinin birilerinin yalnız ve sessiz kalbine giren bir ordu misali gürültüye yol açtığını yine fark etmedi elbette. “Önce gönlünü almam sonra da bu iş için ondan yardım istemem lazımdı. O yüzden hızlıca gitmek zorunda kaldım. Yoksa o günü seninle-” dedikten sonra sesini iyice alçaltarak, “Yatakta geçirme planım vardı, hem de bütünüyle,” diye fısıldadı.
Barış, damarlarında gezinen tüm kan sanki yanaklarında toplanmış gibi hafifçe pembeleşse de Mert’in son sözlerini duymazdan geldi. “Peki kardeşin ne yaptı ki? Yani senin yapamadığın ne yapmış olabilir ki?”
Mert, “Ona kadının çalıştığı yere gitmesini söyledim,” diyerek elindeki telefonu masanın üzerine bıraktı. Daha sonra oturduğu sandalyede biraz yan dönüp sağ dizine iki kez hafifçe vurarak, “Kucağıma gelsen de öyle anlatsam?” dedi sorar gibi.
“Hadi be oradan!” Sözlerinin hemen akabinde kaşlarını da çattı Barış. “Beni kötü dizi karakterleri gibi sokak arasına çektiğin gün yaptığımız anlaşma hâlâ geçerli. Yok sana kucak mucak Mert. Şimdi anlatır mısın olanları?”
“Amma inatçısın sen de,” diyerek ofladı Mert. “İşte Ulvi kadının çalıştığı yeri bulup oraya gitti. Aslında oradakilerden sorup bir şeyler öğrenmek-“
“Bana yaptığınız gibi. İyi bir ekipsiniz.”
“Çocukluğumuzdan beri iyi bir ekibiz biz,” dedi Mert, aklına gelen anılarla gülümsedi. “Şansına o gün Güney de oradaymış. Ulvi, yani kardeşim istediği zaman herkesin ağzından laf alabilecek biridir. İkna edicidir yani. Güney ona annesinin, hatta annesinin sevgililerinin deyim artık sen anla- İşte olanları anlatmış. Ben de bu gece sana anlatmak için gelmiştim aslında buraya ama işler gerçekten sandığımdan daha hızlı gelişti.”
“Bileklerini görmek istedin çünkü?”
“Senin de görmeni istedim. Bazen kelimeler kuru bir söz kalabalığı gibi geliyor insana. Ama gözlerin şahit olduğunu inkar etmek imkânsız.”
“Teşekkür ederim,” dedi yeniden Barış. Dudakları sanki daha başka soruları ceplerindeymiş gibi açılınca da Mert, “Sor,” dedi.
“Volkan’ın yanında her şeyi konuşmak istemedin?”
“Patronumla aramda öyle bir ilişki olsun istemedim. Ondan bir yardım da talep etmeyecektim aslında ama sen bana ve kendine güvenmedin.”
“O daha hızlı çözer diye düşündüm. Konumunu sen benden daha iyi biliyorsun,” diyerek mırıldandı Barış.
“Ben de çözebilirdim. Ama sorun yok.”
“Sorun yok derken bile trip atman?”
“Ben sana trip mi atıyorum şimdi?” diye sordu Mert hayretle. Bunu sorarken gözlerini kocaman açmış, Barış’a inanamaz gibi bakıyordu.
Barış’sa onun bu sevimli haline ilk kez şahit olduğundan sanki okumayı yeni öğrenen ve dünya üzerinde okuyabileceği tüm kitaplara birden ulaşmak isteyen bir çocuğun o saf merakıyla baktı. Bu adam bir türlü keşfedemediği bir gezegen gibiydi. Ona uzaktan bakıyor, orada olduğunu biliyor ama ne olduğunu ya da kim olduğunu bir türlü çözemiyordu.
Dudaklarına ukala bir gülüş kondurup, “Fazlasıyla yavrum,” dedi. “Kendini görebilsen ne demek istediğimi de anlardın.”
O an birden kolundan çekilip Mert’in az önce teklif ettiği ama kendisinin büyük bir öz güvenle reddettiği kucağa oturtuluverdi. “Ben sana ne demiştim?” diye söylense de onu duymazdan gelen Mert, tek dizinin üzerinde oturan adamı belinden kocaman avuçlarıyla sıkıca tutarken, “Burada anlat ne anlatacaksan. Ama sessiz ol, Güney uyanıp da bizi böyle görmesin,” dedi.
“Bana baksana sen!” diyerek çirkefleşti Barış. “Ben sana bundan sonra benim kurallarıma göre oynayacağız dememiş miydim?”
“Hımm?”
“Beni sallamıyormuş gibi davranma. Ayrıca az önce gayet bana trip attın sen.”
“Çok uykum var,” diyerek lafı geçiştirdi Mert. “Bu eve tek yatak alırken ne düşünüyordun?”
“Benim evime gelen giden olmazdı ki. Önce Güney sonra sen istisna oldunuz. Ben nereden bilebilirdim ikinizin de hayatımda kalıcı-” dedikten sonra birden sustu.
Onun susmasının nedenini anlayan Mert, yüzünü Barış’ın tam boynuna gömüp, “Barış,” dedi sanki başka bir şey söylemek istemez gibi… Ama ne kadar kaçsa da duyacaklarından ne kadar tedirgin de olsa, “Volkan sana ne söyledi?” diye sordu.
O sırada Mert’in saçlarının arasına daldırmamak için sıktığı eli yanında yumruk olan Barış derince bir nefes aldı. “Bir kadın varmış, Yasemin. Ona- Anladın işte, ona kötülük yapan adamla buluşmamı, ses ve görüntü kaydı almamı istiyor.”
“Sen ne dedin?”
“Tabii ki kabul ettim. Bana ve Güney’e bu kadar yardım eden adamı geri çeviremezdim ya.”
Zihninde yalnızca duvardaki saatin tik takları çınlayan Mert, kumral adamın boynunda dinlenirken ne yapacağını düşündü. Oysa daha dün Volkan ona ne yapmak istediğini söylemiş, Mert ise büyük bir oyunculuk örneği ile Barış gibi tecrübesiz birinin bu işi eline yüzüne bulaştıracağını anlatmıştı adama.
Ama ne söylerse söylesin Volkan bir türlü aksine ikna olmamıştı. Barış’ın göründüğünden de fazlası olduğuna emin olduğunu uzun uzun anlatmıştı, Mert’in itirazlarına karşılık olarak. Daha fazla karşı çıkarsa Barış’ın onun hayatındaki yerini de zaten saf bir merakla irdeleyen adamın ekmeğine yağ süreceğini düşünen Mert, midesi yeniden bulana bulana çıkmıştı adamın odasından. Aynı gün bir de eskiden yaşadığı eve, kardeşini görmeye gittiğinde bulantı yeniden kendisini göstermiş, Mert artık bu sancının kronik olarak kendisinde kalacağına emin olmuştu, hayatındaki düz yolun artık çok da düz olmadığından sebep…
Onun sessiz kalışını yanlış anlayan Barış, “Merak etme,” dedi. “Sizinle çalışmak gibi bir niyetim yok. Daha önce söylediklerimin arkasındayım. Yalnızca bu kadar iyi niyetli bir adamı geri çevirmek istemedim.”
“Merak etmiyorum Barış. Yani en azından senin söylediğin kısımları merak etmiyorum. Bu yaptığının tehlikeli olduğunun farkındasın değil mi?”
“Ama sana söylemiş. Senin de haberin varmış ve-“
“Amına koyayım!” dedi sinirle Mert. “İstediklerini almak için sana yalan söyleyen insanları neden bir türlü göremiyorsun sen Barış? Herkesi kusursuz sanıyorsun ama herkesin sakladığı bir çatlak var, karanlığın dışarı sızdığı. Sen ısrarla bunu anlamak istemiyor, bir de kendini kandırıyorsun.”
Barış, “Bana küfür mü ettin sen?” diyerek bir kez, hafifçe Mert’in kafasına yapıştırdı.
“Sana etmedim, duruma ettim.”
“Küfür ağzına yakışmıyor. Sen edepli bir hukuk adamısın.”
“Sen yukarıda uyuyan çocuğa dua et. O zaman edepli hukuk adamı seni nasıl bu masanın üzerinde-“
Barış küçümser bir ifadeyle Mert’e baktı, hem de hâlâ kucağında oturuyor oluşunu umursamadan. “O biraz zor ama hadi sen kendini kandır bakalım. Kırk yıllık evli çiftler gibi benimle çene yarıştıracağına Volkan’a güvenmediğini itiraf etsen incilerin dökülmez.”
“Ben kimseye güvenmem Barış,” dedi Mert. Adamı kucağında hafifçe çevirip göz göze gelmelerini sağladıktan sonra, “Sen de bunu öğren artık. İnsanlar bir kalbi sevdiğinde gözler kusur görmez olur ama sen herkese karşı böylesin,” dedi.
Barış, gözlerini kırpıştırarak dibinde duran adamın güzel yüzüne bakmaya devam etti. Kötü biri değildi Mert, o da şimdiye kadar bu kadarını anlayabilmişti. Sadece sevginin ekilmediği topraklarda güvenin de yetişmediği bir yerde büyümüştü, kendisi gibi. Ama Barış onun gibi olmayı değil de hâlâ, bir şekilde insanların içlerinde bir parça da olsa güzellik kalmış olabileceğine inananmayı seçenlerdendi. Öyle olmasa Mert’le tanışmazdı, kendisini ne kadar üzmüş olursa olsun.
Barış’ın bilmediğiyse Mert’in içlerinde güzellik kalmış olan o insanlara çok da rast gelmediğiydi. Hayat herkese, tek fabrikadan çıkmış gibi sunmuyordu elindekileri. Mert gibilerdi, Güney’i gördüğünde onun başına gelenleri neşeli bakışlarının arkasına saklanan gerçek, ürkek hallerinden anlayan.
Yine onun gibilerdi, şeytanın bir baba suretinde sahte gözyaşı dökebilecek kadar aşağılık olabileceğine şahitlik eden…
“Sadece Güney,” dedi Mert, hâlâ onun suratına bakan adama doğru. “Sadece onun gibi birinden hiçbir kötülük gelmez. Diğer herkese karşı temkinli olmak zorundasın.”
“Volkan’a da yani?”
“Ona da.”
“Peki sen?”
“En çok bana Barış,” dedi. “En çok benden korkman gerek aslında ama sen yine de korkma benden. En azından ben-“
“Sen?”
“Her neyse,” diyerek konuyu yeniden değiştirdi Mert. “Volkan’ı ara, işi istemediğini söyle. Bu mesele de burada kapansın artık.”
“Bana yardım eden bir adama bunu yapamayacağımı biliyorsun Mert,” diyerek ayaklandı Barış. “Nefesini boşuna tüketme. Altı üstü adamın birine gidip kur yapacağım. Yoksa o adamın bana bakmayacağını mı düşünüyorsun?”
“Aşağılık kompleksinin ne yeri ne de zamanı Barış,” diyerek Mert de ayaklandı. Daha sonra sesini yükselttiğini fark edince Güney’i korkutabileceğini düşünerek yeniden normal bir ses tonuyla, “O adam seninle baş başa kaldığında senden ne isteyecek? Oturup sadece Türkiye ekonomisi hakkında konuşacağınızı mı düşünüyorsun? Üstelik adamı tüm sosyal medyada paylaşacağız. Ya senin de yüzün görünürse? Arkasından gelenler seni bulursa? Sokuk bir filmde değiliz Barış, uyan artık,” dedi.
“Arkam dönük oturacağım. Detayları sonra uzunca konuşacakmışız zaten.”
Mert elini alnına attı. “Ne dersem diyeyim vazgeçmeyeceksin değil mi?”
“Tabii ki hayır. O kadına ufak da olsa bir yardımım olacaksa ben elimden gelen her şeyi yapmaya hazırım.”
“O kadar inatçısın ki.”
“Ben inatçı değilim,” diyerek tam Mert’in karşısında durdu Barış. “Bu işi yapamayacağımı sana düşündüren nedir bilmiyorum ama göreceksin, başarılı olacağım. O kadın da bundan sonra o adamın yaptıklarının yanına kâr kalmadığını bilerek huzurlu bir uyku uyuyacak.”
“İnsanlar acıları çektikten sonra ona acı çektirenler ölse de huzurlu uyku uyuyamazlar Barış. Nasıl bir masal aleminde yaşıyorsun bilmiyorum ama intikam canı yanan insanların o can acısına şahitlik edenler içindir, her gün yaşadıklarıyla ölmeyi dileyenler için değil. Onların iyileşmesi o kadar kolay olmuyor. Bu yaptığımız o kadını sadece birkaç gün tatmin edecek ama bir ömür zihnindeki o iğrenç anılarla yaşamak zorunda. İyileşmesi yine kendisine bağlı, senin bir adama kur yapıp da onu videoya aldıktan sonra tüm ülkeye rezil etmene değil.”
“O zaman neden Volkan’la birlikte inanmadığın bir işte çalışıyorsun? Bırak bu zamana kadar acı çeken insanlar kendi kendilerine iyileşsinler.”
“Belki ben de kendi tatminim için oradayımdır. Acı çekenlere şahitlik edenlerden biri de benimdir ve bu intikam yalnızca bana iyi gelecektir. Olamaz mı? Ama sen kendini tehlikeye atıp bunun gibi sikik tiplerin layıklarını buldukları anları izleyerek viski içme hakkımı elimden alıyorsun. Yaşayacağım rahatlamaya değil, ‘Ya ona bir şey olursa?’ diye düşünmeme, korkmama sebep oluyorsun. Ben zaten uyuyamıyorum Barış, bir de sen birkaç saatlik uykularımı elimden alıyorsun.”
“Bana bir şey olursa diye korkuyor musun?”
Mert, tek kaşını kaldırıp şaşkınlıkla kendisini izleyen kumrala baktı. “Sen zeki olduğuna emin misin?”
Barış, bünyesine yeniden yüklenen sinirle bu kez de karşısındaki adamın koluna vurdu.
“Baya şiddet eğilimi var sende. Kısa siniri meşhurdur diyenler ne kadar da haklıymış.”
“Mert beni sinirlendirme bak,” diyen Barış, ağzından çıkan kelimeleri tıpkı çöldeki yağmurlar gibi taptaze hissetmesine sebep olan adama doğru bakmaya başladı. Bir nisan yağmuru gibi birdenbire gelen kara gözlü adamın sözlerinden sonra, her ne kadar şemsiyesini evde unuttuğu için üzeri başı bazı günler ıslansa da, yine de ılık bir bahar vaktinde onun tenini serinleten nisan yağmurundan gelen damlaların göğsüne konmasına izin verdi, heyecandan sıklaşan nefesleri eşliğinde.
“Beni bu kadar düşündüğünü bilmiyordum.”
“Seni düşünüyorum Barış. Elimde olsa istemezdim ama seni düşünüyorum.”
Barış alt dudağını ısırarak elleri arkasındaki tezgaha yaslanmış olan adama doğru, “Gerçekten bilmiyordum bunu,” dedi.
Mert, bir adım atarak Barış’a daha da yaklaştı. Ellerini onun yanaklarına çıkarıp adamın alnına uzun bir öpücük kondurdu. Daha sonra o çok sevdiği, ince beline sarılıp yanağını kendisinden kısa adamın saçlarının arasına yasladı.
“Burnundaki o aptal piercingi bile düşünüyorum bazen Barış. Kendini güzel bulmadığın zaman sesini dudaklarımla kesmeyi, kucağıma ne kadar yakıştığını, ince belini, iş yaparken ekrana baktığın anlarda ellerinin klavye üzerinde hızlıca gezinmesini, bana bilmiş bilmiş kafa tutuşunu, ben senin içindeyken gözlerime bakıp ‘Mert’ diye inlemeni… Bunların hepsini, her an zaten düşünüyorum. Ama en çok da kocaman kahverengi gözlerin aklımdan çıkmıyor. Şimdi sen bana çıkıp ‘Beni düşünüyor musun?’ diye soruyorsun. Zekan bazı anlarda duruyor senin yavrum.”
Barış’ın uzaktan bakıldığında çabası belki de sevilmek için görünüyor olabilirdi. Ama onun içinden, yüreğinden biri bakabilseydi eğer, aslında tüm çabasının sevdiği için olduğunu belki anlayabilirdi. O, epik bir masalın baş kahramanı değildi, zaten öyle olmadığı için kitapları da sevmezdi. Ama şimdi kendisinden gizli kurduğu hayallerin başrolü olan adam, tıpkı ona o saklı hayallerindeki gibi sesleniyordu, hem de göğsüne yaslandığı için onun delicesine atan kalbi kendi sağ tarafında çarpıyorken…
Sanki iki kalbi varmış gibi hissetti o an Barış. Kendi sol tarafında atan kalbinin tıpatıp benzeri sarıldığı adamdan ona bahşedilmişti, hem de aynı hızda atıyor olduğunu en derinden gelen çarpıntılarla anlıyorken… Mert’in alnı hâlâ kendi saçlarının arasında dinlenirken ellerini adamın sırtına çıkarıp tişörtünü sıktı, özümsediği duygular ona birden fazla gelirken.
Aklına, ‘O çirkindi. Mutlu olsa belki de güzel görünecekti,*’ cümlesi düştü birden. Kalbi kalbinde kalan adamın ilahi güzelliğinin kendisine de geçtiğini düşündü, tıpkı onu o yapan özelliklerin bunca zaman yavaş yavaş Mert’in derisine işlediği gibi…
Hafifçe parmaklarının uçlarında yükselip Mert’in kulağına, “Dikkat edin efendim, bana aşık oluyorsunuz,” dedi.
Mert, kalbinin büyük bir uyum yakaladığı adama sarılıyor olmasına rağmen onun göz bebeklerinin içindeki o eşsiz ama büyülü lekeleri düşündü ve fısıldadı:
“Ben sana hiçbir zaman aşık olmayacağım.”
✨✨
*’Cosette çirkindi. Mutlu olsa belki de güzel görünecekti.’ Sefiller, Victor Hugo
*Eppur si muove: Yine de dünya dönüyor.
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙