Bölüm 17: Mavi Sözü

✨✨

Mavi, daha üç yaşındayken babasının çocukluğundan kalan ve çok sevdiği Susam Sokağı’nı izleyerek kendi kendine okumayı sökünce babası çocuktaki cevheri fark etmiş, bekar bir baba olmasına, iş-ev-Mavi arasında mekik dokumasına ve kendi hayatı namına elinde hiçbir şey kalmamasına rağmen bir de özenle matematik çalıştırmaya başlamıştı oğlunu.

Karısının tiyatrocu olma hayaliyle Mavi daha kundaktayken çekip gitmesiyle öncesinde de Mavi’yi istemeyerek adamı çok geceler uykusuz bırakmasına rağmen en sonunda ikna olup çocuğu doğurmuştu doğurmasına ama elbette bu kadını evde tutmaya yetmemişti. Gençliğinin, güzelliğinin ve yeteneğinin zirvesinde ömrünü boklu bez değiştirerek geçiremeyeceğini söyleyerek hırslarını da yanına katık edip bırakmıştı kocasını da oğlunu da.

Önceleri adam Mavi’deki farklılığın ayrımına varamasa da sonradan çocuğu mecburen bir kreşe yazdırdığında oradaki çocuklarla bir türlü uyuşamaması sebebiyle hemen her gün öğretmen ya da müdürün onu çağırmasıyla Mavi’nin özel bir çocuk olduğunu da onun kolayca insan içine karışamayacağını da anlamış bir doktordan yardım bile almıştı.

Mavi’nin önlenemez öğrenme isteğini de durdurmak istemeyerek ona Zihinden Problemler kitabından tut, çocuklar için deney oyunlarına varıncaya kadar oğlunun yoluna sermiş, Mavi hepsini çölde susuz kalan bir bedevinin açlığında daha günler geçmeden tüketmişti.

Doktorun da tavsiyesiyle Mavi erkenden okula başlamış, ilkokulda bile öğretmenlerini sürekli düzelttiği için okul okul gezmek zorunda kalmıştı. Yalan söyleyememesi yüzünden derslerine giren öğretmenlerin yanlışlarını sert bir üslupla düzeltiyor, zaten ondan iki yaş büyük olan sınıf arkadaşlarına küçücük cüssesiyle içinden gelenleri bir bir sıralayıveriyordu çocuk.

Bir gün sınıf öğretmeni Osmanlı Tarihi’nde Vahdettin’i anlatırken Mavi adamı yeniden bozunca bir kez daha okuldan alınması istendiğinde babası Mavi’yi karşısına alıp uzun uzun konuşmuştu. Kalbinin kristali pasparlak olsa da her doğru her yerde söylenmezdi, gerçek olan Mavi olsa da bazen yalancıktan susmak ama eve geldiğinde ne isterse babasına anlatmaktı ona düşen. Yoksa çok istediği yıldızlara kavuşamayacaktı Mavi.

Çocuk, annesinin onlara geldiği bir gün ‘Yıldız olacağım,’ dediğini duymuş, diğer çocukların okula anneleriyle birlikte gelmesi, onunsa babasıyla ya da tek gitmesi yüzünden bir farklılık olduğunu sezinlediğinden annesine ulaşmak için yıldızlara ulaşması gerektiğine inanmıştı. Küçüklüğünden beri yalnızca yıldızlara erişmekti Mavi’nin hayali, dokunamayacağını babası ona söylese bile…

Babasının telkinleriyle bir şekilde bir okulda sabit kalabilen Mavi liseye geçmiş ama bir türlü istediği sosyal çevreyi edinememişti. Teneffüslerde kitap okuyor, çok sevdiği Bilim Çocuk dergisini karıştırıyor ya da matematikle uğraşıyor oluşu diğerlerinin de dikkatini çekmiş, önceleri sözle rahatsız edilen Mavi sonraları kafasına atılan silgi, su şişesi ya da omzundan ittirilmesiyle artık iyiden iyiye akran zorbalığına maruz kalmaya başlamıştı.

‘Normal’ olanın bu olduğunu sandığı bir dönem olanları babasına anlattığında babası olmaması için dua ettiği şeylerin oğlunun başına geldiğini kavrayıp dosdoğru okula gitmişti, öğretmenleriyle ya da müdürle konuşabilmek için. Beş parmağın beşi de bir olmadığından Mavi’nin durumunu sınıfın ortasında, ‘Onunla uğraşmayın!’ diyerek ona yardım ettiğini sanan bazı öğretmenler, onu iyice çocukların açık hedefi haline getirmişti.

Bilen bilirdi çocukların acımasızlığını. Yaşayan için yetişkin olduğunda da derin izler bırakabilecek durumlar Mavi için olağan hale gelmiş, üzerine sosyalleşmeyi de bilmemesi sebebiyle her akşam babasına başka başka hikayelerle gitmesine neden olmuştu.

Lise üçüncü sınıftayken ondan üç yaş büyük birinin onu koruduğunu zannederken sonunda arkadaş edindiği için mutluydu Mavi. Onunla arkadaş olduğundan kimsecikler ona yaklaşamıyor, o da yaşına göre iri cüssesi ve okulda kimsenin bulaşmak istemeyeceği sınıf tekrarı yapan gedikli biri olduğundan Mavi okulda eskisi kadar rahatsız edilmiyordu.

Babasına her gün arkadaşıyla yaşadıklarını anlatıyor, okulda edindiği yeni arkadaşından bahsediyordu. Babasıysa sonunda Mavi’nin de akranlarıyla bir şeyler paylaşıp sosyalleşmesinin verdiği huzurla can kulağıyla dinliyordu çocuğu.

Yalnız bir gün Mavi’nin ağzından arkadaşının ona ‘dokunduğu’ ile ilgili sözler işittiğinde Baysal çocuğun ne konuştuğunu anlamayarak elindeki kaşığı pat diye masaya bıraktı. Mavi irkilse de kaşığın babasının elinden düştüğünü zannederek konuşmaya devam etti.

“Anlamadım Mavi bezelyem, dokunmak derken?” dedi Baysal gülümseyerek. Gülümsemezse Mavi’nin yanlış bir şeyler olduğunu anlayarak ona anlatmayacağından korkuyordu adam.

“Beni sevdiği için bana dokunuyor baba. Bizi seven insanlar bize dokunmalı, yoksa sevdiğini nasıl anlayabiliriz ki?” dedi çocuk.

“Nasıl dokunuyor peki?”

Mavi anlattıkça adam bunca yıllık öğretilerin aslında içine hiç de işlememiş olduğunu düşündü. Doğaya inanırdı adam, doğanın mucizesine, yeniden doğuşa, insanın ruhlarının asla ölmediğine… Kötü ruhların arındırılamadığını düşündü bir anda, kimse için kötü bir şey düşünmeyen adam, Mavi anlattıkça elinin altındaki örtüyü sıktı.

“Mavi bezelyem dokunması hoşuna gidiyor mu?”

“Gitmiyor ama arkadaşım olduğu için göz yummalıyım, hem sen de bana dokunuyorsun onun gibiymiş. Beni sevdiğinin kanıtı.”

“Kimse sana senin rızan olmadan dokunamaz Mavi, ben bile. Koluna bile dokunamaz, arkadaşlık sevgisi dokunarak değil, senin ona ‘Bana dokunma,’ dediğinde sana saygı duymasıyla gösterilir. Kalpten gelen sevgi için illa dokunmak gerekmez. Arkadaşın sen istemesen de sana dokunduğu için seni sevmiş olmuyor.”

“Anlamadım ki.”

“Şimdi sana bir video açacağım beraber onu izleyeceğiz. Bundan sonra hoşuna gitmeyen durum olduğunda karşındaki kişiye söyle.”

“Ama bana her doğru her yerde söylenmez dedin,” dedi çocuk iyiden iyiye kafası karışarak. Yiğit’in ona dokunmasını da sevmiyordu zaten, sürekli onu itmek istiyor, onun sulu öpücüklerini bedeninde hissetmek onun ‘kirli’ olduğunu düşünmesine sebep oluyor, ‘arkadaş’ oldukları için yalnızca katlanıyordu.

Baysal, tek başına ebeveynliğin çok zor olduğunu, bunu bile beceremediğini düşündüğü bir gecede sabaha kadar uyuyamadı. Mavi’ye durumu kendisinin değil de profesyonel birinin anlatması gerektiğini kavramış, ertesi gün çocuğu okula değil doğruca Mavi’nin yıllardır doktorluğunu yapan Nergis Hanım’a götürmüştü.

Bu sırada Mavi kadının yanındayken kendisi okuldan Mavi’nin kaydını almış, on sekiz yaşından büyük olan çocuğu da gerekli yerlere bildirerek çocuğun geleceğini kararttığı yönündeki ailesinin suçlamalarını da umursamayarak gereken cezayı almasını sağlamıştı.

Şükrettiği bir konu ise Mavi’nin bu durumu ona erkenden bildirmesi olmuştu, altı ay geçtiğinde şikayet hakkını da kaybedip o çocuğun yanına kar kalacağı bir durumla karşı karşıya kalabilirlerdi. Hem ona göre o kimsenin geleceğini karartmamıştı. Aksine potansiyel bir suçludan bu dünyayı korumuştu.

En nihayetinde Mavi zaten sosyal kuralları, arkadaşlık ilişkilerini ya da sevgiyi bir türlü anlamlandıramadığı hayatında yalnızca kendisini kitaplara ve çok sevdiği bilime gömmüş, babasından başka kimseleri de güvenli alanına almamış, öyle ki kendisine parmak ucuyla bile dokundurmamıştı kimselere.

Ta ki bir gece boş boş dizi izlerken yalnızlıktan sıkılıp da kendisini aşması gerektiğini söyleyenlere ve korkak olduğunu düşünenlere inat bir çılgınlık yaparak korkak olmadığını kanıtlamak isteyene kadar. Çok çabuk gaza gelen bünyesiyle iş yerinde mutfakta arkasından konuşulanları duymuş, eve gelip hırsla yemeğini yerken ev arkadaşı bulmaya karar vermişti.

Korkak değildi o, ‘Kim onunla yaşar ki? Geleni kaçırır, uzak olsun,’ sözleri kulaklarında çınlarken ev arkadaşı arayan meslektaşına Mavi’den uzak durmasını söyleyenleri işittiği gibi bir şeyleri kanıtlama arzusu sarmıştı çocuğun tüm benliğini.

Babasının da cesaretlendirmesiyle yalnız yaşadığı evine paraya ihtiyacı olmasa da cesur olduğunu göstermek ister gibi birini aramaya başlamıştı Mavi. Gelen herkesi mülakat dediği sayfalarca uzunluktaki sorularıyla kaçırıyor, kiminin saçına, kiminin boyuna, hatta burnunun uzunluğuna bile takarak evden kovalıyordu. Demek ki o kadar da istemiyordu ev arkadaşı…

‘Korkak olsam gelenlerle konuşamazdım bile,’ diye düşünüp yeterince cesur olduğunu ve artık ev arkadaşı aramaması gerektiğini düşündüğü sıralarda bir gece tam uyumak üzereyken Burak kapısında belirip, “Sabah sana ev arkadaşı getireceğim,” deyince, ‘Bu son,’ diye düşünerek kabul etmişti.

Ertesi sabah Muzaffer mülakata geldiğinde Mavi adamın dilinden anlamasa da yaptığı çizelgede artılar eksilerden çok olunca bir de adam görmediği bir tür gibi farklı çıkınca Mavi’nin içinde adamı görür görmez bir merak başlamış, ‘Tamam,’ deyivermişti işte.

Bir günde evine taşınan adam, Mavi’nin ruhunu parçalayan ama gözle görülür hiçbir yarasının olmamasına sebep olan bunca yıllık olmazları olurlara evirmişti. Mavi’nin vücudu ondan bağımsız Muzaffer’i çoktan kabul etmiş, parmağının ucuna birini dokundurmayan çocuk adama sarılıyor, ona isteyerek temas ediyor, hatta ömründe bir ilk adamı merak ederek arıyordu.

Muzaffer’i kilerde o halde gördüğünde ‘Seminere gitmesem mi?’ diye bile aklından geçirmiş, ilk kez kendisinden ve babasından başka birini düşünmüştü Mavi. “Bana yaz,” diyen adama yazmasının da onu aramasının da sebebi adamın iyi olup olmadığını kontrol etmekti aslında.

Telefonu kapatıp da ona seslenen Haydar’ın yanında, odasına döndüğünde yanaklarının pembeleşmiş olduğunun bile farkında değildi. Aslında Mavi ona neler olduğunun farkında değildi ki.

“Hayırdır?” diye sordu uykulu gözlerle Haydar.

“Muzaffer’le konuştum da. Ev arkadaşım olan.” Evet, Muzaffer onun ev arkadaşıydı ve Haydar’la değil onunla sık sık görüşecekti!

“Taş gibi adam taş,” dedi Haydar, elinin tüm parmak uçlarını birleştirip aşağı yukarı hareket ettirdikten sonra parmaklarının ucunu öperek.

“Yakışıklı demekti değil mi bu?”

“Yani yakışıklı az kalır Maviş, eski zaman gladyatörleri gibi. Spartaküs halt etmiş yanında. Kıyafetlerinin altında ne cevherler vardır kim bilir?” dedi Haydar çocuğa bakarak.

“Pek de bir şey yok.”

“Gördün mü ki?”

“Gördüm, havluyla oturdu geçen gün yanımda.”

“Nasıldı?”

“Sana ne Haydar? Sen neden bu kadar çok sordun ki?” dedi Mavi kaşlarını çatarak.

“Valla yemeyenin malını yerler Maviş, yoksa sevgilisi ben bir denerim şansımı,” dedi Haydar Mavi’nin sinirlendiğini anlayıp da çocuğu gaza getirmeye çalışarak.

“O erkeklerden hoşlanmıyor!”

“Hep de böyle derler, doğru kişi olduktan sonra cinsiyet neymiş?”

“Doğru kişi?”

“Yani senin için doğru olan, ne bileyim anla işte. Sürekli öpmek istediğin, kokusunun bile sana güzel geldiği, bakışlarında, gülüşünde kaybolduğun falan.”

“Yani sen de aşka inanıyorsun?” diyerek kafasını olumsuz anlamda salladı Mavi.

“Elbette inanıyorum Mavi. Aşksız ben var olamam bile. Benim yaşam kaynağım aşk, aşkı bulup da elinin tersiyle iten insanlara da acırım. Düşünsene milyonda bir ihtimal teninin çekildiği birini buluyorsun, aynı zamanda kalbin de onu gösteriyor. Ama sen bahanelerle istemem diyorsun, çok zavallıca.”

“Tenin nasıl çekilir ki? Yani mesela onu yakışıklı bulmak gibi mi? Ya da çıplak görünce bir kez daha görmek istemek?”

“Aynen, ne kadar bakarsan bak doyamaz gibi. Gülüşü parlak bir yıldız misali… Tıpkı Stephen Hawking‘in evrenin sırrına olan inadı gibi onu merak ederek koşulsuzca arzulamak.”

Stephen Hawking‘in elinde somut kanıtlar vardı Haydar, birini öğrenince eline ne geçecek?”

“O. Sadece o senin olacak Mavi, bir ömür. Hesapsız kitapsız birinin sana güvenerek teslimiyeti.”

Mavi, gözlerini kırpıştırarak karşısındaki adama bakakaldı. Birini merak etmekse mesele bu hayatta o yalnızca Muzaffer’e merak duyuyordu. Onunla tartışmak, ona duyduğu her şeyi anlatıp tepkisini ölçmek, nerede ne yapacağını izlemek ya da ona ertesi gün nasıl hitap edeceğini düşünmek.

‘Güzelim.’

“Peki bir şey soracağım sana?”

“Sor.”

“Biri birine güzelim der mi? Yani öylesine hani.”

“Bence demez. Güzelim çok özel bir kelime, öncesinde güzelim diyen ona güzel olduğunu söylemiş mi?”

“Söylemiş,” dedi hevesle Mavi. “Hem de iki kere,” diyerek işaret ve orta parmağını kaldırıp iki sayısını refere ederek. “İki kere de güzelim demiş bu arada.”

“O zaman öylesine değil, kesinlikle onu güzel buluyor olmalı. Biri birini güzel bulunca da laf olsun diye güzelim demez zaten,” dedi Haydar hin bir gülüşle.

Mavi heyecanlanarak, “Neden der ki?” diye sordu.

“Bana kalırsa içinde duygu vardır ona karşı, istemsizce o duyguların yansıması olarak güzelim diyordur. Gerçekten onun güzeli olmanı- Aman olmasını istediğinden.”

Mavi karnındaki tırtılların kozasından çıkarak yukarı doğru kanat çırptıklarını hissetti. Şimdi kanatlarının mavi olduğuna emin olduğu kelebekler göğsünde, kalbinde kanatlanıyor, sanki her bir kanat çırpışında denizleri, ormanları, hatta yıldızları seriyordu Mavi’nin ayaklarının dibine.

Yalnızca kafasını sallayarak Haydar’a bakıp, “Teşekkür ederim ve iyi geceler,” dedi. Haydar’dan gelen yanıtı kulakları işitmeyerek yatağına yatıp adamın ışığı kapatmasını fark dahi etmeden yalnızca ‘Güzelim’ diyen adamı düşündü, uyuyana kadar.

✨✨

Muzaffer evin içinde dört dönerken geçmek bilmeyen zamanı saate bakarak ilerletebileceğini düşünüyor olacak ki dakika başı kolundaki saati kontrol ediyordu. Gündüzcü olmasına rağmen Mavi geleceği için şerefsiz Sıddık’ı tehdit ederek yerlerini değiştirmiş, çocuk eve geldiğinde nedense onu karşılamak istemişti.

Ona kalsa gidip Mavi’yi elleriyle alıp eve getirirdi ama ojeli eleman kapıya kadar getireceğinden eli kolu bağlanmıştı onun da. Üç gün boyunca ömründe mesajlaşmadığı kadar Mavi’yle mesajlaşmış, her gece de görüntülü konuşmuştu. İkinci akşam Mavi aradığında taksideyken müşterisini yarı yolda indirip arabayı sağa çekerek Mavi’nin aramasını yanıtlamış, müşterisi olan kadından da sağlam küfürler yemişti.

Bir kez daha ‘Neredesin?’ diye Mavi’yi ararsa çocuğun gazabına uğrayacağını bildiğinden şimdi kendi deyimiyle Mart sıpası gibi dolanıp duruyordu evin içinde. Şöyle bir eve göz gezdirdiğinde her şeyin yerli yerinde olduğunu gördü, yumurta yaptığı tavayı bile Mavi’nin dediği gibi yıkamış, evde dağınık tek bir nokta bile bırakmamıştı adam.

Bu sırada dış kapı açılınca yüzünde oluşan gülümsemeyle oraya doğru hızla yürüdüğünü anlayıp Mavi’yi korkutmamak için sakin kalmaya karar vererek hareketlerini yavaşlattı. İçeri giren çocuğa bakıp gülümsemeye devam ederken Mavi, “Muzaffer!” diyerek kendisinin bile fark etmediği şekilde ona doğru ilerleyince Muzaffer ona sarılacağını anlayıp kollarını açtı çocuğa doğru.

Mavi’nin bedeninin ondan habersiz aslında Muzaffer’i çoktan kabullendiğinin bir kanıtı da eve girer girmez adamın kollarına koşmasıydı aslında.

Adamın kollarının arasına giren Mavi, başını Muzaffer’in göğsüne yaslayıp ondan gelen kokunun ne kadar güzel olduğunu düşünürken aklına Haydar’ın sözleri geldi. Hemen aklından bu düşünceleri savuşturarak, “Nasılsın?” diye sordu.

Muzaffer, Mavi’nin belindeki ellerini biraz daha sıkılaştırırken, “İyiyim, sen nasılsın?” dedi yalnızca. Göğsünde olan çocuğun saçlarını öpmemek için büyük bir çaba sarf ederken o kollarında teslim olmuş şekilde beklerken ona dokunamamanın ne kadar yakıcı bir his olduğunu düşündü.

“Ben de iyiyim, çok yoruldum ama değdi,” diyerek adamın kollarından çıkan Mavi ona doğru bakıp, “Harika geçti Muzaffer, herkes konuşmama hayran oldu. Yani tabii bu sürpriz olmamıştır senin için, koskoca Mavi konuşma yapıyor ama Yavuz Bey de bayıldı çalışmalarıma, çok heyecanlıyım! Beğenirse Amerika’ya bile gidebilirim!” dedi.

Muzaffer, bir anlık donup kalırken çocuğun belindeki elleri yana doğru düştü. “Nasıl yani?”

“Ne nasıl yani? Çok beğendiler işte.”

“Hayır yavru ceylan, Amerika dedin ya. Ora çok uzak değil mi?”

“Uzak, uçakla New York bile on bir saat, aktarmaysa falan ohoo,” dedi mutfağa gidip buzdolabında kendisine bir yoğurt ararken.

“Gidecek misin?”

Mavi, adamın ses tonundaki değişikliği fark edince elindeki yoğurtla ona doğru bakarak, “Kariyerim için harika bir adım olur. Benim alanımın en iyisi Yavuz Bey’in olduğu okul. Makalelerimi yolladım, kabul eder mi bilmiyorum ama ederse gidebilirim,” dedi Muzaffer’e doğru yürürken.

“Anladım. Hayırlısı olsun.”

“Gidersem tüm doğum günlerimde yanımda olamazsın değil mi?”

“Olamam ama sana söz verdim, olmak zorundayım.”

“Sen de gelirsin?”

“Ben taksiciyim Mavi, ecnebi memleket n’apacak benim gibi adamı? Beni valizine atıp da götüremezsin ya yanında?”

“Paralel evrende kutlarız biz de,” dedi Mavi, sanki gitmek kelimesi kalbinde sızıya yol açmıyormuş gibi.

“Ben bu dünyada söz verdim, orada zaten sarılıyoruz. Hiç ayrılmadık,” diye sessizce mırıldandı adam.

“Neden üzgünsün?”

“O nereden çıktı?”

“Gözlerin odağını kaybetti, her üzüldüğünde yaptığın gibi dilini yanağına vuruyorsun içten. Ejderhaların annesi öldüğünde de yapmıştın,” dedi Mavi Muzaffer’e yaklaşarak.

“Bilmem, gitmeni istemedim belki de.”

Mavi, Muzaffer’in tam önüne gelerek karşısında durdu. Gözlerinin içine bakarken içinden onun yanağına dokunma isteği aklına Haydar’ın sözlerini getirdi.

‘Ne kadar bakarsan bak doyamaz gibi. Gülüşü parlak bir yıldız misali…’

Az önce o eve girdiğinde gülümseyerek ona sarılan adamın gülüşünü tarif ediyordu sanki Haydar, Mavi bu adamın gülüşünü tıpkı saatlerce izlediği gökyüzü gibi izleyebilirdi, Muzaffer gökyüzüyse gülüşü gerçekten pasparlak bir yıldızdı.

‘Bir kere deneyeceğim, ben cesurum,’ diyerek elini Muzaffer’in yanağına koyarak adamın tam gözlerinin içine baktı, yeniden gülümsemesini ister gibi. Sanki ona dokunursa adamın silinip giden neşesinin yerine geleceğini düşündü. Muzaffer’in yanağını onun eline doğru bastırdığını fark ettiğinde baş parmağıyla adamın elmacık kemiğini okşayarak tebessüm etti.

“Ben de gitmek istemedim belki de.” Cümlesi adama temas eder etmez, zihninden bağımsız dudaklarından dökülüverdi Mavi’nin.

Muzaffer duyduğu sözlerle yeniden izin almak aklından uçup gitmiş gibi Mavi’yi kollarının arasına alırken Mavi de onun ensesinde ellerini birleştirerek sıkıca sarıldı.

“Gitme,” diyerek kulağına doğru fısıldayan adamı duyunca bunca yıldır kendisi bile bilmese de solacak diye açtırmadığı kalbinin çiçeği ‘Gitme,’ sözüyle açtı birden bire.

“Gitmem,” dediği an belinde sıkılaşan eller ve saçlarının arasında hissettiği öpücükle kalbinin çiçeği birken iki oldu. Bu hayatında aldığı ikinci öpücüktü. Babasından başka saçlarını kimse öpmemişti, kimselere de izin vermemişti zaten.

“Söz ver o zaman,” dedi Muzaffer, Mavi’nin saçlarının arasına daldırdığı burnuyla çocuğun özlediği kokusunu içine çekerken.

“Söz veriyorum, Mavi sözü,” diye adamı yanıtlayan çocuk ellerini onun sırtına indirirken başını da Muzaffer’in boynuna sakladı, ne kadar büyük bir şey için söz verdiğini bilse de içinden geleni söylüyordu yalnızca.

Yeniden saçlarının arasında hissettiği öpücükle sıkı sıkıya kilitli olan kalbinin kapıları bir zafer yıldızıyla ağzına kadar açıldı Mavi’nin. İçerde boşluktan başka bir şey olmayan, kimselerin cesareti edip de kapıyı çalmaya tenezzül bile etmediği yere şimdi bembeyaz ışıklar yansıyordu o yıldızdan.

İşte Mavi’nin hâlâ kendisi bilmese de tüm hayatının ahengini bozan aşkla tanışması da böyle oldu. Önceleri dilini bile anlamadığı, yabancı bir adamla ortak iletişim yolu bularak elinin tersiyle daha teklif bile edilmeyen ‘hayalim’ dediği şeyi bir anda söz vererek elinin tersiyle itti Mavi, asıl kazancının yanındaki adam olduğunu bilmeden…

✨✨

Muzaffer (%70 🪵 / %30 🌟)

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top