Bölüm 17: Son Bir Kez Öpeyim?

✨✨

“Mustafa-” diyerek yanında oturan ve garip bir sessizliğe bürünen adama dönen Ayaz, “Bir arkadaşım gelecek bu akşam İstanbul’a, havalimanından onu alacağım. Gelmek ister misin benimle? Tanışmanı çok isterim,” dedikten sonra gülümsedi.

“Ahmet mi?”

Yüzündeki gülümsemesi şaşkınlıkla perdelendi bu kez Ayaz’ın. “Sen nereden tanıyorsun Ahmet’i?”

“Sen demin sigaradayken aradı da o zaman gördüm,” Onun telefonunu kurcaladığını düşünmesini istemeyen Mustafa, sözlerine hızlıca devam etti. “Yani özellikle bakmadım, sadece gözüm takıldı ekranda fotoğrafı çıkınca. Çok da güzel biriymiş arkadaşın.”

“Güzeldir ya. Yakından gör bir de sen. Ailesi de kendisi kadar güzeldir. Çok da seveceğine eminim. İster misin gelmek benimle?”

“Teklif ettiğin için teşekkürler Ayaz ama ben gelmesem daha iyi olacak. Sonra tanıştırırsın bizi olmaz mı?”

“Yetişmem için erken çıkmam gerekecek işten. Bugün arabayla gelmiştim, direkt giderim. O zaman yarın tanıştırırım sizi, ne dersin?”

Tebessümle, “Tabii,” dedi Mustafa. Diyebileceği başka bir şeyi yoktu ki.

Göğsünde hissettiği bu yabancı, bir o kadar da yakıcı duygu neydi, işte onu bir türlü anlayamıyordu. Ayaz’ın arkadaşıydı gelen, hem Ayaz ondan saklamamış, üstelik beraberce gitmelerini de teklif etmişti. Ama onun güzel olduğunu kabul etmiş, ailesinin de çok güzel olduğunu vurgulamıştı.

Her yerden, her yoldan, her koldan mı eksiksin sen Mustafa?

Tanımadığı insanlara olan öfkesini tanıdığı insanlardan çıkaran annesine mi kızmalıydı bu eksikliği için, yoksa annesine sesini çıkaramayan babasına mı?

İşte böyle, hem güzel hem aileden yana şanslı insanlar karşısına gelince sus pus ederdi adamı. Mustafa’nın düşünmemek için uyuduğu her şeyi rüyalarında görmesi yetmiyordu demek. Tam iyiyim dediği an uyanıkken de karşısına çıkıveriyordu eksik, kusurlu saydıkları.

Spiritüel bir inanışa göre anneden çocuklara, kuşaklar arası, kord bağıyla kalpten kalbe aktarılan, iki ruh arasında olduğuna inanılan eterik bağ bulunuyordu. Bu bağ sayesinde anneler, çocuklarına iyi ya da kötü enerji, kader hatta yaşanılan olayların tezahürlerini iletebilirlerdi. İyi anlamda iletilen enerjilerin var olduğu kadar kötü talih şeklinde aktarılanlar da vardı.

Bu öyle bir şeydi ki alt jenerasyonlardan birisi kötü giden talihsizlik sarmalını kırmazsa sonsuza kadar bu döngü içerisinde hapsolan bireyler yetişebiliyordu.

Örneğin, boşanmış ailelerin çocuklarının da evlilikleri iyi gitmiyor, nihai olarak boşanıyorlar; alkolik bir babanın çocuğu yine kaçınılmaz bir biçimde alkolik biriyle evleniyor, babası annesini döven kişiler mutlaka bu tipte birilerini hayatlarına alıyorlardı.

Bu döngüyü, bir nesil sorumluluk alıp da eterik bağı keserek sona erdirmezse sonsuz sarmal şeklinde nesilden nesile geçirebiliyordu.

Mustafa’nın annesinin annesi, her daim oğlan çocuklarını kayırır, onlar ne kadar hayırsız olsa da Mustafa’nın annesini görmezden gelir, onu yok sayardı. Tıpkı kadının şu an Cem’i bağrına basıp Mustafa’yı görmezden gelişi gibi…

Mustafa, eterik bağ inancına göre mi bu şekilde onun tanımıyla ‘eksik, kusurlu’ oldu bilinmez ama ağır aksak duruşunun sebebi kesinlikle ailesinden gelen sevgisizlikti, işte buna emindi.

Bu yüzdendi sevdiği adamdan gelen, ‘Ailesi de kendisi kadar güzeldir.’ sözüne Ahmet’in güzel oluşundan daha fazla içerlemesi.

Bütün gün yüzünde sahte bir gülümseme, içindekileri Ayaz’a çaktırıp da bir de onun canını bu güzel günde sıkmamak için çabalayıp durdu. Nefret ederdi güzel bir günü ilgi çekmek için bölen, bir parça dikkat için insanların anlarını mahvedenlerden.

Ayaz’ın arkadaşı gelmişti ve çocuk onu çok seviyordu, belliydi. Kıskançlık ya da kendi içsel huzursuzluğuyla Ayaz’ı kırıp dökmek, ona bu kadar iyi gelen birine bu haksızlığı yapmak ona yaraşır değildi ki.

Öğleden sonra Ayaz, Ahmet’i almak için işten çıkmadan önce oturdukları yerin jeopolitik konumunun enfesliği sayesinde Mustafa’nın yanaklarından birer öpücük çalıp Ahmet’i karşılamak için havalimanına doğru yola çıktı.

Onun da kafasında bin tane tilki vardı ama o Mustafa’ya göre çok daha şanslıydı. Eve gidip akıl alabileceği bir Zeynep sultan vardı. Örneğin, Ahmet’in eski sevgilisi olduğunu Mustafa’dan kesinlikle saklamaması gerektiğini düşünecek kadar da zeki ve anlayışlıydı Ayaz’ın bu akıl hocası.

Mustafa’nın yüzünün düştüğünü de, sahte sahte güldüğünü de fark etmişti elbette Ayaz. Ağzını, dilini sikseydi de söylemeseydi o cümleleri. Neye takıldığını anlamıştı. Mustafa ailesinden bahsetmese de Ayaz az çok anlıyordu onun durumunu.

Bunca zaman ağzından ailesiyle alakalı tek kelime çıkmamış adamın kocaman çınarsız, bomboş, çorak bir tarla olduğunu tahmin ediyordu Ayaz. Onu koruyup kollayacak, yağmurdan, güneşten, sert esen rüzgarlardan sakınacak çınarı olmadan çıplak bir tarla gibiydi Mustafa.

Ayaz havalimanına giderken Mustafa yine ‘Bugün düşünmeyeceğim,’ cümlesini yutmuş, hatırına nereden geldiği belirsiz Ayaz’ın bebek havuç sözlerini düşürmüştü bile.

Havuç benzetmesi ondan çok Ahmet’e yakışırdı. Kendisiyle alakasını zaten kuramamıştı ya, şimdi beyninde söylenen her bir cümleyi evirip çeviriyor, eğip büküyor ve olmayacak anlamlar çıkarıyordu.

Dünya iyi insanlar için değil, çok düşünen insanlar için bir cehennemdi.

Nedense eve gitmek istememiş, her zamanki kaçış yolu olan çalışmakta bulmuştu çareyi. Herkes gittiğinde, hatta Ömer Bey’in, “Yeni görevden geldin, git biraz dinlen,” sözlerini duyduğunda bile ofiste kalmış, kafasını işle oyalayıp beynini kendi yöntemlerince uyuşturmak istemişti.

Hastaydı Mustafa, hastalıklıydı. Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Harika giden bir günü ancak onun gibi değersiz biri bu şekilde bitirebilirdi.

Ne olmuştu çocuk arkadaşını övdüyse?

‘Hastasın sen, insanların hayatını güzelleştirenlere inat iğrenç bir ilgi budalasısın.’

İnsanlar kendilerine kor olanlara rağmen içleri yana yana sevdiklerine birer zemzem damlası olurken Mustafa hep mi bunun tersi olacaktı?

Gözleri tüm zehirleri en lezzetli şaraplara evirecek esmer bile yakında onun bu haline burun kıvıracak, ‘Bununla uğraşılır mı?’ diyecekti. Emindi bundan Mustafa. Kim yazı kışa çeviren, hasta biriyle olmak isterdi ki?

“Dur artık dur!” diyerek avuçlarıyla iki kez şakaklarına vurdu. Bu sefer çalışmak da işe yaramamıştı düşünmesini engellemek için. Saate baktığında ona geldiğini görüp ağır ağır eşyalarını topladı. Gözü istemsiz de olsa sürekli telefonundaydı ama ne arayan vardı ne de mesaj atan.

‘Arkadaşının yanında seni neden arasın!? Sen kimsin? Ne kadar önemlisin!?’

Ayaz’ın güzel bebeği olduğuna inancı köpükten yapılma bir gemi gibiydi Mustafa’nın. Daha bu sabah sıkı sıkıya tutunduğunu sandığı inancı, suların içine atılan gemi gibi özüne dönüp eriyivermişti bile.

En sonunda yemek de yemediğini fark ederek taksi bulamayacağının bilincinde de olsa ağır ağır yürümeye başladı. Bomboş şirketin büyük, otomatik kapısından çıkıp patikadan yokuş aşağı indikten sonra karanlıkta sağa doğru kıvrıldığı sırada kulakları bir motor sesi işitti.

Kalbi, Ayaz’ın motoruna bindiği ilk günden bu yana Pavlov‘un köpeği gibiydi. Her motor sesi sanki Ayaz’dan geliyormuş gibi deli deli atıyor, çokça heyecanlanıyordu. Öğrenim psikolojisi için yeni bir denek isteniyorsa bu kesinlikle Mustafa olmalıydı, bunu seve seve kabullenirdi.

Yine de gelen motorlunun Ayaz olduğuna ihtimal vermediği için sağ tarafında kalan ağaçların arasındaki yıkılan binanın hurdalarına bakıp biraz da ürpererek hızlıca yoluna devam etti. Sanayi bölgesi olduğundan etrafta pek kimse de kalmamıştı bu saatte.

“Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar.”

“Ayaz!”

Motorunun üzerinde duran esmer, “Mustafa,” diyerek başını sağ omzuna eğdi. Yansıyan sokak lambalarının sayesinde gözlerinin kızarmış olduğu anlaşılan adamın suratını incelemeye başladı.

“Ne işin var senin burada?”

“Asıl bu saatte, böyle bir yerde senin ne işin var Mustafa? Bazen beni deli ediyorsun!”

“Bağırma bana Ayaz!”

Ayaz, Mustafa’nın ilk kez duyduğu sert ses tonuyla, “Bağırtma sen de. Saat kaç haberin var mı? Şuraya bak, in cin top oynuyor. Eskiden kadınları uyarırlardı ya amına koduğumun yerinde, şimdi hiç kimse için güven kalmadı. Değecek mi sana bir şey olsa saat ona kadar çalışmana?” dedi. Daha sonra olanca kızgınlığıyla kafasını iki yana olumsuz anlamda salladı. “Akılsızsın!”

“Sen çok- Gider misin Ayaz arkadaşının yanına? Yalnız bırak beni,” diyerek hızlıca yürümeye devam etti Mustafa.

Mustafa’nın kimsenin bilmediği, yalnızca yaradanla onun arasında olan bir özelliği daha vardı. Ömründe ağlamamıştı, ağlayamamıştı. Yüzü alev alev yanar, gözleri kızarırdı da bir türlü incileri mercanlarından dökülmez, Mustafa da rahatlayamazdı. Bu bile sorundu Mustafa için!

Yine ağlamak istediği şu dakikalarda ağlayamamış, hırsından boğazı kurumuş, gözleri kızarmış, yüzü alevler içinde kalmıştı. Bir ağlasa belki rahatlardı ama imkansızdı işte. Ne zaman ilk incisini dökecekti Mustafa ya da dökecek miydi bilmiyordu işte.

O, ağlayamamasının verdiği sinirle ayaklarını sertçe zemine basa basa ilerlerken aniden kolundan tutulup sağ tarafındaki ağaçların içine doğru çekildi.

“Bırak kolumu!”

“A-acıtıyorsun hayvan?”

“Çok komiksin Ayaz. Cem Yılmaz sana viskisini verecekmiş, veliahtı olduğun için.”

Ayaz, onda daha ne cevherler olduğunun kanıtı cümleye gülümserken, “Çenen açıldı bakıyorum da bebeğim,” diyerek bir adım daha attı Mustafa’nın üzerine doğru.

Üzerine gelen uzun boylu esmer yüzünden geriye giden Mustafa, ağaçların arasındaki inşaat yığının zeminde bıraktığı küçük parçalar sebebiyle çıkardığı sesten ürküp Ayaz’a artistlenmekten vazgeçmiş, geriye kaçışını sonlandırarak bir adım Ayaz’a doğru atmak zorunda kalmıştı.

“Anlat Mustafa.”

“Neyi anlatayım Ayaz?”

“Ben seni bıraktıktan sonra ne düşündün? Hepsini anlat. Yoksa sabaha kadar bu inşaatta tutarım seni.”

“Ayaz sen benden de delisin!”

Yüzünde beliren ve Mustafa’nın tehlikeli saydığı tebessümle birlikte, “Yalnız ben sağlam deliyim, daha bu gördüğün fragman. Senin deli olduğunu düşünmüyorum ama,” dedi.

Mustafa bakışlarını kaçırarak onu zerre tanımayan çocuğu görüş açısından çıkarmak istedi. Gerçek Mustafa’yı görmemişti elbette. Beyninin içini kemirgen gibi yiyen düşünceleri, başının düşünmekten geçmeyen ağrısını da bilmiyordu. Bu yüzden kendisine deli diyor, onu sağlıklı zannediyordu.

“Benden daha deli bir insan daha yoktur Ayaz, beni çok iyi tanıyormuşsun gibi konuşma. Evime gitmek istiyorum, çok yoruldum.”

“Seni çok iyi tanıyorum Mustafa. Senden bile daha iyi.”

Mustafa, asıl delinin kendisini olduğunu kanıtlamak istercesine histerik bir kahkaha attı. Ne biliyordu ki karşısındaki doğru düzgün acı çekmemiş, her istediği bahşedilmiş bu çocuk? Kendisi gibi güzel, dertsiz, tasasız, her açıdan mükemmel arkadaşlarıyla dolu harika bir yaşamdan başka onunla alakalı ne biliyor olabilirdi?

“Pardon komik geldi Ayaz,” İşaret ve orta parmağıyla sağ şakağına vurup, “Burada neler döndüğünü bilseydin beş dakika yanımda kalmazdın. Şimdi bırak beni, eve gideceğim,” dedikten sonra korkusunu da siktir edip ilerlemeye karar vermişti ki konuşmaya başlayan Ayaz’ın sesi kulaklarına doldu.

“Tüm gün Ahmet’i düşündün,” dedi Ayaz, Mustafa’nın arkasından bakarken. “Onun ne kadar kusursuz, ne kadar güzel olduğunu. Benim, ‘Ailesi de kendisi kadar güzeldir,’ sözlerimi kafana taktın. Ailenin beş para etmez, bok çuvalı oluşunun suçunu bile kendinde aradın. Yetmedi, benim senin gerçek halini gördüğümde seni bırakıp gideceğimi düşünüp başına ağrılar soktun. Başka başka-“

Mustafa hüngür hüngür ağlamak istiyordu. Eğer bir damla yaş akıtabilseydi onu da palavradan değil gerçekten onu gören esmerin yoluna feda ederdi, her şeyi gibi. Daha neyi kalmıştı Ayaz’ın görmediği? Şeffaf, kristal bir cam parçası gibiydi Mustafa, Ayaz’sa olduğu gibi onun içini gören bir cam ustası.

“Bir de bana bebek havuç dediğin için kızdım. Kızıl olan Ahmet çünkü, ben değilim. Hem o genç de benden,” dedikten sonra aniden Ayaz’a doğru dönüp hızlıca çocuğa doğru ilerledi.

Ayaz’a feda olması gereken ama Ayaz’ın almayı unuttuğu ya da cesaret edemediği bir ilki daha vardı Mustafa’nın. Her bir hücresi onun da Ayaz’a ait olması için çığlık çığlığa bağırıyor, elinde hiçbir şey kalmamacasına her şeyini Ayaz’ına vermesini öğütlüyordu.

Tam karşısında durduğu çocuğun göğsüne avuç içlerini yerleştirip parmak uçlarında hafifçe yükselerek dudaklarını Ayaz’ın yumuşacık dudaklarına narince bastırdı.

Bilinçaltında ona hediye mi veriyordu, yoksa onu bu kadar iyi tanıyan çocuktan kendisine bir parça mı almak istiyordu bilinmez ama karşısında put gibi duran esmerin dudaklarını dilinin de yardımıyla açıp çok çok hafifçe dilini dudaklarının arasına değdirdi. Haddini aşmak istemeyerek alt dudağını birkaç saniye emip topuklarının üzerine geri indi.

Ayaz’sa daha az önce kendisine bağıran adamın söylediği sözlerin hemen akabinde dudaklarına yapışacağını öngörememişti. Bu dünyada olmasına rağmen cennetin yedinci katındaki sarayları bahşeden öpücüğün etkisiyle birkaç saniye afalladıysa da Ayaz’dı o. Beklemediği anda, beklemediği şekilde en çok istediği şeylerden birisi altın bir tepside ona sunulmuştu. Eh, bundan sonra da kolay kolay kaçışı yoktu bu ömründe deli görmemiş, kendisini deli sanan adamın Ayaz’dan.

Aynı saniyelerde put gibi duran Ayaz’ı rahatsız ettiğini düşünen Mustafa bir an ağzını açtı, sonra kapattı. Daha sonra öne yürüdü, bundan da vazgeçmiş olacak ki hemen akabinde arkaya doğru ilerledi. Ne yapacağını bilemez şekilde, öylece saçma sapan hareketlerle dolanırken, “Sen buna öpücük mü diyorsun bebeğim?” diyen çocuğa tepki vermesine fırsat kalmadan dudakları yeniden işgal edildi.

Ayaz’ın yumuşacık dudakları kendi dudaklarının üzerindeyken az öncekinin zıddı olacak şekilde ateşli bir biçimde onu öpen çocuğun kontrolü eline alması Mustafa’nın çok hoşuna gitti. Sanki tek bir hakkı varmış gibi onu kana kana öpen Ayaz’ın hissettirdikleri az önceki cılız öpücüğün yanında çok daha özel kalıyordu.

Ağzına giren dil damağına değdiği an bacaklarındaki tüm güç çekildi Mustafa’nın. Diliyle ustaca damağını boydan boya yalayan, bir yandan da dudaklarını sömüren çocuk yüzünden moloz yığınlarının arasında bayılacak gibi hissetti.

Özlemini çektiği dudakları son bir kez daha öptü Ayaz. Öpücüğü dudaklarını seslice ayırarak sonlandırıp geriye çekildi. Sonra tekrar dudakları Mustafa’nın dudaklarını buldu ve, “Son,” demesine rağmen bir öpücük daha kondurdu. “Vallahi son!” Yine dudakları birleşti…

Tek kelime bile söylemeden dudaklarını kendisine sunan adama üstten bakıp tatlılığı karşısında kafayı yiyeceğini anlayınca, “Mustafa-” dedi. “Bebeğim ben son bir kez daha öpeceğim seni, sonra sana gidip konuşacağız. Eğer son deyip öpmeye kalkarsam beni tekmele tamam mı? Ayrılamacağım senden yoksa.”

Mustafa, sanki Ayaz ona çok önemli bir iş vermiş gibi hevesle kafasını sallayıp yeniden dudaklarını uzattı. Karşısında dudaklarını ona sunan adamın güzelliğinin etkisiyle Ayaz, sıkı sıkı son kez öptü Mustafa’yı.

Sokak lambalarının loş ışığının altında parlayan dudaklardan ayrılmaya hâlâ hazır olmayan Ayaz, “Şimdi düşündüm de bir kez daha öpeyim, o son olsun ne dersin?” diye sordu masumca.

“Ayaz! Tekme geliyor bak.”

“Geleceğimizi yakacağın bölge hariç istediğin her yerime tekme atabilirsin, o dudaklara değer be Mustafa’m.”

“Geleceğimizi nerene vurarak yakabilirim ki Ayaz?”

Ayaz, “Hayal gücünü zorla biraz bebeğim. Oraya vurursan bineceğin dalı kesmiş olursun diyeyim, sen anla,” diyerek kaşlarını aşağı yukarı oynatıp, ‘Anla işte yahu!’ demeye getirdi.

İncelen sesiyle, “Ayy!” diyerek ellerini ağzına kapatan Mustafa, korkusunu falan unutmuş, ırz düşmanı adamdan hızlıca uzaklaşarak motora doğru seğirtmişti bile. Arkasında Mustafa’nın tadı damağında kalmış, bugün daha ne kadar güzelleşebilir diye düşünen bir Ayaz bıraktığından habersizdi elbette.

İkisi de eve nasıl geldiklerini, daha iki gün önce burada, Ayaz’ın, ‘Mustafa’yı öptüm, bundan zirvesi ne olabilir ki?’ diye düşündüğü koltuğa nasıl bedenlerini bıraktıklarını anlayamadılar.

Mustafa, oturduğu yerde ellerini izliyor, ısrarla ve inatla Ayaz’a bakmayı reddediyordu.

“Bir şey içer misin?”

“Hayır, sen yemek yemedin değil mi?”

Mustafa’nın şaşıracak hali kalmamıştı artık. Her bir hareketini öngören bu çocuktan bir şey saklayamayacak mıydı?

O da pes edercesine kafasını iki yana olumsuz anlamda sallamakla yetindi.

“Bu seferlik dışarıdan bir şeyler sipariş ediyorum ama bu alışkanlığından kurtulmamız gerekiyordu, değil mi Mustafa?”

Mustafa, bu sefer de kafasını olumlu anlamda aşağı yukarı salladı. Birileri dilini kesmiş gibi davranmasının sebebi her anlamda çokça utanmasıydı.

Ayaz, yemek uygulamasından görece doyurucu bir şeyler sipariş eder etmez üzerindeki deri ceketi çıkartıp yan tarafa doğru fırlattı. Oturduğu yerde iyice geriye gidip koltuğun başlığına sırtını yasladı.

“Aslında kollarıma gelmeni isterdim ama göz teması kurmam gerekiyor konuşurken. Şu konuşmayı yapıp hemen seni öpmeye devam etmeliyim Mustafa. Bu yüzden beni sakince dinle tamam mı?”

Ayaz için oldukça hareketli bir gün olduğu gibi haftalardır hayalini kurduğu şeye de ulaşmanın tadını alıyordu. Tabii ki her bir zerresine tapabileceği adamın dudaklarının tadını bir kere almışken kolay kolay bırakmayacaktı. Evde, yolda, iş yerinde, mutfakta, kısacası yakaladığı her yerde öpecekti onu. Hakkıydı bir kere yahu!

Avucunu açıp Mustafa’nın elini tuttuktan sonra adamın gözlerinin içine bakarak onun ne düşündüğünü kestirmeye çalıştı. Zor bir konuşma onu bekliyordu, biliyordu. Belki şimdi Mustafa’yı ikna ederdi ama Mustafa hakkında öğrendiği ilk ve yegane şey, onun yalnız kaldığı an Ayaz’la olduğunda ikna edildiği şeyleri yeniden düşünüp kafasında kurmaya başlıyor olacağıydı.

“Ahmet benim eski sevgilim,” dedi pat diye.

Mustafa, bilinçsizce elini Ayaz’ın elinden çekti. Nereye koyacağını bilemediği eli kendi kucağına düşüverdi. Ayaz hiçbir şey olmamış gibi yeniden tuttu avuçlarından kayıp giden narin eli.

“Ben on altı, Ahmet on yedi yaşındaydık, o Ankara’da ben İstanbul’dayım. Neyse Metin2 diye bir oyun oynuyorum internetten ama nasıl ateşliyim, görsen,” diyerek aklına gelen anılarla gülümsedi.

“Annem yapma dedikçe ona kızıyorum, bağırıyorum falan. Sonra oyunda Ahmet’le tanıştık. Öyle böyle derken sabahtan akşama konuşmaya başladık. Bir şekilde birbirimizden etkilendiğimizi sandık. Çocuğuz daha, birbirimizin yüzünü görmeden aşık olduk sanıyoruz düşünsene.”

“Sonra saçmaladığımızı fark ettik tabii. Zaten birbirimize ‘aşkım aşkım’ dediğimiz bir haftalık, çokça utanç yüklü bir ilişki oldu bizimkisi. İlişki dersen buna tabii, hala hatırlamamak için hafızamızı sildirmemiz gerektiğini düşünür Ahmet. Düşünsene, ‘Günaydın aşkım. Sana da aşkım. Aşkım ben oyuna giriyorum. Geldim aşkım.’ mesajlaşmalarıyla geçen bir hafta. Ergenliğimden bazen utanıyorum.”

“Bu ilişki sayılmaz ki ama.”

“Öyle,” dedi Ayaz. “İlk ilişkim aşkım aşkım, başlarım senin aşkına modunda olmamalı zaten. Hem ben her zaman ilk sevgilim son olsun isterdim. Bir kişi olsun, daldan dala atlamadan ömürlük olsun her şey, onunla,” dedikten sonra Mustafa’nın elinin üzerini sevmek ister gibi okşadı. Hâlâ avuçlarının arasında olan eli dudaklarına yaklaştırıp tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu.

“Şimdi ben bu saçma şeyi sana niye anlattım? Çocukluk da olsa senden bir şey saklamak benim haddime değil Mustafa. Ben seni görüyorum ama sen beni görmüyorsun bir türlü. Seni anlıyorum, seni hissediyorum ama en azından beni görmen için biraz da olsa çabalamanı istiyorum. Ben senin için elimden ne gelirse yapacağım, söz veriyorum.”

Mustafa, karşısındaki oğlanın büyülü sözlerine daha fazla dayanamayarak dizlerinin üzerinde yükselip dudaklarına bir öpücük kondurdu. Utangaç Mustafa’ya bir süre veda etmiş olmalıydı ki bu da Ayaz’ın işine geliyordu.

“Şimdi gelelim Ahmet’in güzelliğine. Sana göre Ahmet kusursuz, çok güzel değil mi? Fotoğrafını görür görmez düşündüğün ilk şeylerden biri de buydu.”

“Öyle Ayaz. Her şeyiyle çok güzel, ailesi de güzelmiş kendin söyledin. O kadar güzeldi ki kuğu gibiydi. Kusursuz.”

“Güzel insanları gördüğünde kendini daha da aşağı çekmeni anlamıyorum Mustafa. Bunun üzerine gideceğiz beraber. Bırak kim kusurlu, kim kusursuz bu onların meselesi olsun. Sen kendi hayatına, kendi benliğine bak. Başkalarına bakacağım diye kendi hayatını kaçırırsın, inan bana kaçırdığın şeylerin pişmanlığı ömür boyu kalbinde yara olur da seni mahveder. Bunu söylediğim için Ahmet bana kızmayacaktır, benim sevdiğimden bir şey gizlemeyeceğimi bilir,” dedikten sonra derince bir nefes aldı Ayaz.

“Ama kusursuz olarak addettiğin Ahmet’in kendisine olan öz güvenini yerle bir eden, ona göre hayatının içine sıçan bir durumu var Mustafa. Bacağının biri dizinden itibaren protez.”

Mustafa, henüz duyduğu ‘sevdiğim’ sözcüğüne sevinemeden Ayaz’ın anlattığı şeyle put gibi kalakaldı yerinde.

“Bak sen bile bunu duyduğunda donup kaldın değil mi? Ahmet çocukluğundan bu yana bununla yaşıyor. Bu bir kusur mu? Asla. Bunu Ahmet’e anlatabildik mi? Yine Asla. Ahmet en çok arkadaşımız Ali’yi sever. Çünkü Ali, Ahmet’in üzerine ne gereksiz şekilde fazlaca titrer ne de onu hor görür. Olması gerektiği gibi bazen ona küfür eder, lakap takar, Mahir’den kıskanır. Hatta yeri gelir tekme atar, ensesine yapıştırır. Şimdi birilerinin hayatı için dört dörtlük yaftasını yapıştırmadan önce düşün bebeğim. ‘Ya benim gördüğüm beni yanıltıyorsa? Ya ben aciz bir kul olarak hataya düşüyorsam?’ diye. Belki de senin hayatın birileri için uzaktan dört dörtlüktür. Hımm? Önce kendine odaklanmayı öğreteceğim sana Mustafa. Her gördüğün güzellikle kendini kıyaslamayı bırakmalısın, sen Mustafa olduğun için çok güzelsin. Kıyassız, rakipsiz.”

Şimdi düşündüklerine daha da kızmıştı Mustafa, kızacaktı da. Bu zamana kadar kendisiyle o kadar meşgul olmuştu ki kötü insanların yanına iyileri de katıp ön yargılı davrandığı gerçeğini ilk kez birisi korkusuzca vuruyordu yüzüne!

O kimdi ki insanların yaşadığı zorlukları bilmeden, ‘Kusursuz, bir şey görmemişler, hayatları dört dörtlük.’ diyebiliyordu? Bu bir nevi kibirdi bakıldığında.

“Şimdi bebeğim. Senden birkaç şey isteyeceğim, sen de yapacaksın tamam mı?”

Mustafa, uysal bir tavırla kafasını salladı. “Tamam.”

“Hep böyle sözümü dinle oğlum, tamam mı?”

“Ayaz! Sapıklaşma!”

Şaşkınlıktan kahve gözleri iyice açılan Ayaz, “Sen- Biliyorsun,” dedi.

“Kitap okuyup dizi izliyorum ben Ayaz!” diyerek kaşlarını çattı Mustafa. “Benim otuz üç yaşında olduğumu neden sürekli unutuyorsun?”

Mustafa’yı tek hamlede kendisine doğru çeken Ayaz, onu bacaklarının tam üzerine oturttu. Bundan sonra yapacakları için izin almayacaktı elbette. Mustafa ona geçiş iznini çoktan vermişti ve Ayaz bunu sonsuza kadar kullanacaktı. “Bebek gibisin, sanırım bu yüzden.”

“Şimdi-” diyerek sözlerine devam etti. “Her sabah ve her akşam yapılacaklarla tamamlananlar listesi yapmanı istiyorum,” dedikten sonra adamın saçlarına bir öpücük kondurdu. “Günlük gibi yaz ama uzun uzun değil. Sabah kalk, bunu bunu yapacağım diye yaz. Akşam yaptıklarını da bunu bunu yaptım diyerek yeniden yaz.”

Mustafa, kafasını kaldırıp az önce ona sevdiğim diyen adama tersten, gözleri şaşı olacak şekilde baktı. “Peki bunu neden yapıyorum Ayaz?”

“Çok düşünmeni engelleyecek. Kafanda sürekli dönen şeyleri bir zaman sonra yazdığın için beynin otomatik olarak düşünmeyi bırakıp olağan akışına çevirecek hayatını.”

“Tamam, yapacağım.”

“Aferin bebeğime. Bir de sana iki kitap getireceğim yarın sabah. Birini not alarak okuyacaksın, okuyup geçmeyeceksin.”

“Tamam, kitap okumayı çok severim zaten ben.”

“Bundan sonra benimle ilgili hiçbir şeyi kafana takıp sabaha kadar düşünmeyeceksin. Gece üç bile olsa gerekirse bana yaz. ‘Ayaz bana neden böyle dedin?’ diye sor. Ben sana bu güveni veremezsem bana yazıklar olsun Mustafa.”

“Ayaz, kendine haksızlık etme,” diyerek ona doğru dönerken kendisini iyiden iyiye çocuğun kucağında bulan Mustafa utancını bastırmaya çalıştı.

Az önce içinden kendisine söz vermişti, Ayaz’ı yarı yolda bırakmayacaktı artık. Bu zamana kadar gözlerinin kör olduğu bir şey vardı ki bu da Ayaz’ın tek taraflı çabaladığıydı. Mustafa da çabalayan olacaktı. Ayaz için, onun aşık olduğu, ömrünü geçirmek istediği çocuk için gerekirse kendinden taviz verecekti ama Ayaz’ı bu yolda yalnız bırakmayacaktı.

“Sen çok güzelsin Ayaz. Benim gibi biriyle uğraşacak kadar da cesursun.”

Ayaz, Mustafa’yı tek bir hamlede kaldırıp iyice kucağına yerleştirdi. İri gövdesiyle dizlerini kırdığında oluşan küçük boşluğa Mustafa’yı oturtup adamın da bacaklarını dizlerinden bükerek rahatça sert karnına oturmasını sağladı.

Daha sonra oldukları hale kendisi de inanamasa da, “Çok yakıştın buraya, bundan sonra kalkma hiç,” dedi.

Mustafa, alt dudağını dişleri arasında ezip üstten Ayaz’a baktı. “Bence de yakıştım,” Sözlerini ne kadar cesur olsa da henüz utanma duygusundan sıyrılamadığından Ayaz’ın boynuna yüzünü saklayıverdi.

“Ah be Mustafa,” diyen Ayaz atan kalbini susturamadı bir türlü. “Ben seninle ne yapacağım?” Elini yumuşacık tutamlara atıp Mustafa’nın saçlarını sevmeye başladı.

“Bilmiyorum Ayaz ama umarım seni pişman etmem. Beni tanıdığın için küfür değil hep şükredersin dilerim ki.”

“Söylediklerimi unutma bebeğim. Ben seni tanıdığım için ömrümün sonuna kadar şükretsem az gelir ama bundan sonra biriz tamam mı? Bana geleceksin ne olursa olsun.”

Mustafa, Ayaz’ın boynuna sığınmışken ondan gelen güzel kokuyla mayıştığını hissederek, “Sana geleceğim ne olursa,” dedi.

Ayaz, Mustafa’nın olduğu yerde uyuyacağını anlamış, telefonunu eline alıp yemek siparişini iptal ederken Mustafa’nın aklındaysa sadece Ayaz vardı, bir de verdiği söz.

Bunca zamandır verilen boş vaatlere inat Ayaz onu görmüş, dinlemiş, ona zamanını ayırmış ve çokça da gülümsetmişti. Bundan daha güzel ne olabilirdi ki şu hayatta? Maddi şeyler gelirdi, geçerdi ama birinin size harcadığını zaman unutulmazdı.

Mustafa, Ayaz’a layık bir ruh eşi olabilmek için kendi kaburgasından yeniden doğacaktı gerekirse.

Onu anlayacak, onunla arkadaş olacak, onu takdir edecek, onu sevecek ve en önemlisi onunla iyileşecekti, onunla büyüyecek, onunla gelişecekti.

Geceye yeniden sessiz bir söz fısıldadı Mustafa. Ne kadarını tutardı zaman gösterecekti elbette ama Mustafa sözünün eri olabilmek için pek çok şekillerde yeniden var olmaya hazır hissediyordu kendisini.

Dilerdi ki bu sözü öylesine verilmiş, anlık heyecanla, büyüyle söylenen yeminlerden olmasındı. İşte o zaman hayatının güzelini sonsuza kadar kaybederdi, ona kalanlarla ne kadar yaşardı, nerelerden sağ çıkardı bunu bilmiyordu Mustafa…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
hewgeso
hewgeso
29 gün önce

aurora atağı auroram geldi

Scroll to Top