✨✨
Burak, Ahmet’in ona tüm ezberlerini bozdurup kızıl bir şeytan gibi, bir günaha davet eder gibi kanına girdiği ilk anı çok net hatırlıyordu elbette. Ahmet’in daha ilk bakışlarını ona sunduğu andı, Burak’ın gözüyle gönlünün ortak karara varıp da adamın çocuğa yanmasına vesile olmaları, Ahmet onunla birkaç kelam edince beyni de devreye girip diğerleriyle anlaşma yapmıştı sanki Burak her bir uzvunu Ahmet’in yoluna sersin diye.
Ama bundan daha parlak bir anısı varsa bu da Ahmet’in rüyalarına uyuyup onun hayaline uyandığı gecelerden birinde yine Ahmet’in gözleri gözlerinin arkasındaki karanlıklarda parlarken Burak yerinden doğrulup yüzünü kocaman avuçlarının içine alarak ovuştururken, ‘Neyi yanlış yapıyorum ben?’ diye düşünmüştü, hem de sabaha kadar. ‘Neyi düzeltirsem, kendimde neyi değiştirirsem bu çocuk benim olur?’
İyi biri olduğunu savunmamıştı hiçbir zaman Burak ama iyi biri olduğunu savunan ve ondan erdemli olmasını isteyenler Burak biraz büyüyüp de olaylara müdahale edebilene kadar, ‘Evlat dövülür.’ diyerek karnesinde olan bir zayıf yüzünden bile sırtında sopa kıran, akşam ezanından sonra eve girdi diye suratına art arda tokatlar atan ya da annesinin üzerine yürüdüğünde onu arkasına alırken babası onu acımasızca döverken neredeydiler?
Çokları bayılıyordu insanlara akıl vermeye, telkin etmeye ya da nasihat buyurmaya ama hiç kimse bilmiyordu insanların bu hale neden geldiklerini. Burak sürekli nasihat dinlediği insanlardan da bir zaman sonra sıkılıp uzaklaşmış, yegane amacı olan Darin’le ülkeden gitmenin peşine belki de babasının dayaklarını attığı zamanda, bir parke üzerinde, bir zeminde, bir sopanın ucunda unuttuğu insanlığını iyiden iyiye kaybetmişti.
Kolaydı görmeden yargılamak, ‘Bu kötü.’ demek. Burak hiçbir zaman mükemmeli oynamamıştı zaten hayatında. Mustafa ve Ayaz’a bir gece sataştığında da, Ayaz’dan dayak yediğinde de kendisi fark etmese de bir şekilde mutluluk ona gelene kadar o kimsenin topraklarında mutluluğun filizlenmesine katlanamıyordu sanki. İkilinin aşkı da gözlerinin önünde yaşandığından, Mustafa gün be gün siyah bir kristalken Ayaz’la birlikte elmas rengine açılıyordu sanki ona inat.
Bu gösteriyi en ön sıradan izleyense Burak’tı ve nedensizce öfke doluyordu, mutlu olanlara, mutluluğu sonradan da olsa yakalayanlara ya da birlikte iyileşenlere. Ona ömrü boyunca bahşedilmemiş, onun ruhunun fıtratına bile yakışmayan huzur gözlerinin önünde yeşeriyordu sanki.
Ne yapsa da yediği dayak için pişman değildi Burak, hak etmişti. Ama geçmişinden gelen tüm dayakların birleşip de yeniden ona hatırlatılması gibiydi, bir gece iş arkadaşının ona salladığı yumruklar. Eve gittiğinde sarhoşluğunun da etkisiyle kocaman adam da olsa gözleri dolu dolu yatağa oturmuş, ellerinin altındaki pikeyi sıkmış, sadece gitmek istemişti bu yangın yerinden.
O gece neden olduğunu bilmediği şekilde uyurken gözlerinden yaşlar akmış, kendisi de fark etmemişti. Uzaktı ona mutluluk ihtimali biliyordu bunu, bir an önce amirlerine kendisini gösterip şerefsiz babasının parasından bir kuruş bile almadan gitmeliydi. İçin için gözlerinin önünde yaşanan, çürümüş bir ruhu tomurcuklandıran büyülü aşkı istediğinden habersiz sadece uyuyor gibiydi adam, gözlerinden akan birkaç damlanın farkında dahi olmadan.
Yine o gece o bilmese de kalbinin acısına, yıllanmış yalnızlığına, çölün ortasında susuz kalmış kurumuş bir fidan oluşuna ilaç olan kızıl bir ahu da rüya görmüştü. Hatırlamıyordu, belki de hiç hatırlamayacaktı ama siyaha yakın gözlerinden göz yaşlarının yerine karahindibanın yapraklarının döküldüğü bir adamı görmüştü rüyasında kızıl olan.
Biri bilmeden, uykusunda dökülen gözyaşlarına eş sadece gönlünü bayram yerine çevirecek bir aşkın varlığını dilemişti, diğeri onun gözyaşlarını ömrü boyunca nerede akarsa aksın hissedeceği gibi hissetmişti. Bıçak sırtı gibi keskin mazisinin yükünü omuzlarında taşıyan adamın sessiz gözyaşlarını birileri görmüştü, ‘Sende hala umut.’ var demiş, bir gece onun için yaratılan ruhunun meyvesini tohumdan başlayarak yetiştirmek üzere uyanışını başlatmıştı sanki.
İşte o büyülü geceden tam bir ay sonra Burak onun için gönderilen ama kendisinin bilmediği, göklerden düşen kızıl tüyün sahibini görmüş, sonrası onun için bildiği tüm kapalı yolların bir bir duvarlarını yıkarak açılması olmuştu. ‘Neyi yanlış yapıyorum ben?’ diye düşündüğü gecenin ertesi sabahı sigara üzerine sigara içtiği yerde Mustafa’nın hüzünle oturduğunu görüp bundan sonrası için yanlışlarının üzerini karalayıp da ilk doğru adımını atmaya başladığı an olmuştu adamla sohbeti, yine ona birileri kıyamamıştı sanki.
Dünyadaki pek çoklarının kaderini yaşamıştı aslında Burak, pek çoklarından da daha iyi bir durumdaydı. Babasından gördüğü şiddet belki onu şanssız yapsa da ona göre aç kalan, taciz edilen, birilerine satılan ve daha aklın alamayacağı kötülüğün, şeytanın da şeytanı insan oğlunun elinden çıkma şekilde layık görüldüğü çocuklar varken o mızmızlanmamıştı çocukluğunda da. Ama ona ‘Sen kötüsün?’ derken insan birkaç kez daha düşünmeliydi aslında.
Ona göre kötülüklerinin son bulduğu ve ödül niyetine gönderilen çocukla başladığı hayatı daha fazla onu şaşırtamazdı. Az önceye kadar böyle düşünüyordu Burak, yalnız hayatının en güzelinden gelen ‘Sen de kolla götünü.’ imasıyla yirmi altı yıllık hayatı birden gözlerinin önünden geçti.
Ahmet’e çekici geliyor oluşuna şaşırmıştı aslında bir anda. Ahmet, Venüs tarafından görülüyor olabilseydi, kesinlikle o kadın çocuğu bir kutuya saklar ya da uzak bir gezegene gönderirdi. Tüm güzellik tanrılarının tanrıçalarının aklını alan cinstendi büyüsü. Ona göre Ahmet’in ona çekici gelmesi çok normaldi ama aynı şekilde onun da Ahmet’e çekici geliyor oluşu şaşırttı adamı.
“Sustun bakıyorum,” dedi Ahmet anlamak ister gibi.
“Şaşırdım.”
“Neden?”
Burak, yanında yatan sevgilisine bakıp kolunun tersini alnına yaslayarak, “Beni çekici bulacağın aklıma gelmemişti,” dedi dürüstçe.
“Ne!?”
Burak, az önce Venüs görse kıskanır dediği sevgilisinin çığlık çığlığa ona çemkirişiyle bu gece üçüncü hayretini yaşarken Ahmet onu iplemeden devam etti. “Sen kendine bakıyor musun aynadan hiç?”
“Bakıyorum, normal bir elemanız biz. Senin gibi bir olayımız yok.”
“Çok yakışıklısın Burak,” dedi Ahmet cesurca. Burak, sevdiğinden güzel sözler duyan her insan gibi çocuksu yanını ortaya çıkararak, kocaman cüssesine de bakmadan, “Deme yav,” diyerek Ahmet’e döndü.
Ahmet ise sevgilisinin şımardığını anlamış, onu biraz daha şımartmak istemişti. Sadece Burak’ın ona güzel sözler sıraladığı bir ilişki olsun istemezdi çocuk, Ahmet kadar Burak da bir ilişkideydi ve o da duymak isterdi elbet sevdiğinden gelen kelâmları.
“Valla hatta vallaha dinime imanıma canım ciğerim, Kuran’ıma çok yakışıklısın.”
Burak, daha saatler önce olağan boktan günlerinden birini yaşamamış gibi kahkahalarla gülerek Ahmet’in göğsüne yattı. Ahmet onun saçlarını okşarken bir çift mavi kurşun koydu Burak cebine, bundan sonra onun az sayıda olan sevdikleriyle yaşayacağı gül bahçesini korumak için. ‘Bu kadar basitmiş hayat.’ diye düşündü kendi kendine, insan sevilince dünyanın belki de en iyi insanı oluyordu mucizevi bir biçimde.
“Demek çok yakışıklıyım, biraz anlatmak ister misin nerelerim yakışıklı mesela?” diyerek hayatında hiç şımarıklığı tatmamış çocukluğuna inat sevdiğine şımarmak isterken.
“Kara kaşın, kara gözün, saçların, dudakların, boyun posun her yerin çok güzel sevgilim,” dedi Ahmet. Sonra kıkırdayarak, “Annem ve kardeşim hep kara yağız bir damat getir bize derlerdi biliyor musun? Çok içten istemişler,” diye de ekledi.
“Tanıştıracak mısın beni ailenle?” diye sordu Burak heyecanla.
“Tabii ki, Ilgın’a anlattım bile seni. Çok heyecanlandı. Ben de geleceğim diye tutturdu, seni merak ediyor bizim kızıl yılan.”
“Ben de tanışmayı çok isterim, Darin de yarın beraber kahvaltı yapmak istiyor,” dedi kafasını kaldırıp Ahmet’in gözlerine bakarken, “Sen de ister misin?” diye sordu.
“Çok isterim hem de. Sonra Ilgın’la da tanıştırırız, yaşıtlar zaten.”
“Yarın sabah bir ara Muzaffer’i Mavi’nin yanına götüreceğim, sonra gelirim birlikte Darin’i alırız.”
“Muzaffer Mavi’yle anlaşabilir mi ki?”
“Muzaffer herkesle anlaşır. Çok sağlam adamdır aslında ama kabadır biraz. Ona yol gösteren olmamış, kendi kendine büyümüş. Başında da bir bela var ki Allah yardım etsin,” diyerek iç çekti Burak.
Ahmet sevgilisinin saçlarının arasına öpücükler kondururken, “Nasıl yani?” dedi.
“Eski karısı… Nasıl desem uygun olur bilmiyorum yavrum ama hem şirret hem çıkarcı. Adama sülük gibi yapıştı yıllardır, bu mal da benim namusum diyerek kadına para yedirip duruyor. Kadın bunu aldattı üstelik, öyle boşandılar.”
“Enayi mi o adam? İyiymiş valla, hem aldat hem sonra bağını koparma. Muzaffer kör mü?”
“Kör mü bilmem ama bağlanacak bir şeyi olmadığından o kadında takıldı kaldı.”
“Belki bir gün başkası gelir, kadının adını bile unutturur kim bilir?”
“Umarım olur yavrum, mutluluğun ne demek olduğunu bilmeyen insanları senin gibi melekler mutlu eder ancak,” dedi.
“Hımm, melek diyorsun bana yani?” dedi Ahmet sinsice gülümseyerek.
“Bence meleksin, bir tek falson bile yok. Buraya gelmeden önce nasıldım senin tenine değdiğim an nasılım baksana? Büyülü falansın. Ama bugün inat yok, uyumadan önce o bacak çıkacak!”
Ahmet birden gerilerek konunun buraya gelmesinden çokça rahatsız, “Burak!” dedi sertçe.
“Burak yok gülüm, sevgilim var,” dedikten sonra yattığı yerden doğruldu. Bağdaş kurarak oturduğu yerden Ahmet’in yanağını parmaklarının tersiyle okşadıktan sonra, “Ben sana en içimi açtım Ahmet, kimselerin bilmediği şeyleri anlattım. Saklamak istemedim mi? Çok istedim. Benim ne kadar aciz bir tarafım olduğunu gocunmadan anlattım sana yavrum. Kendimden çok sana güveniyorum çünkü, ne olursa olsun senin yanında dinleniyorum. Ben yola çıktıysam öylesine değil, ömürlük olsun diye çıktım. Sen de bana evet derken bunu düşündün değil mi?” diye sordu.
“Tabii ki, yok öyle gitmek!”
“Hah, madem öyle bir ömür ben senin her halini zaten görmeyecek miyim kızıl fıstığım?” dedi. Ahmet fıstığım sözünü duyunca gözlerini süzerek gülümserken Burak kaldığı yerden konuşmasına devam etti, çünkü bu gece Ahmet’in bu tavrını tamamen yok etmek istiyordu. Ondan kaçmasını değil onun kendisini açtığı gibi o da kendisini açsın istiyordu.
“Daha birlikte neler yapacağız? Arkama da geçecekmişsin ya hem, ona da eyvallah. En mahrem anlarımızı birlikte paylaşacağız biz yavrum, sen böyle yaparken bana güvenmediğini düşünüyorum ben. Ben hasta olsam mesela sen bana bakmaz mısın?”
“Bakarım tabii o nasıl söz?”
“Çok hastaymışım, böyle alttan üstten kaçıyor ama of leş.”
“Olsun, benim gözümde sen hep çok güzelsin Burak.”
“Sen de benim gözümde çok güzelsin Ahmet işte. Lütfen, seni zorlamak istemiyorum ama bana güvenmeye de başlaman gerekiyor. Ben seni bırakmam derken her anlamda bırakmam dedim, söz namustur bizde evelallah. Lan şu güzelliğine bak, seni görünce eriyorum kitabıma ben,” diyerek birden aşka gelip Ahmet’in yanaklarını öpmeye başladı.
Ahmet gülüşlerinin arasında, “Tamam.” dedi. “Ama bugünlük yine ben gitsem banyoya, sen mutfakta beklesen olur mu?”
Burak, bazı şeylerin aşama aşama olacağını anlayınca, “Tamam fıstığım, o zaman ben sana ballı süt yapayım içer misin? Darin’e her akşam ısıtırım da,” dedi ensesinin arkasına elini götürüp mahcubiyetle ovuşturarak.
“Olur, çok severim.”
“Hadi bakalım o zaman.”
Burak mutfağa giderken Ahmet kendisini banyoya atıp rutin işlemlerini yapıyordu ki, “Gülüm saçları unutma ha,” diyen adamı işitti kulakları. Bu adam Ahmet’i mahvediyordu. Daha evet demesinin üzerinden günler geçmişken bu kadar çabuk ona alışmasına inanamıyordu Ahmet.
Sanki yüzünü daha önce bir yerde görmüş gibiydi adamın, o kadar tanıdıktı ki Burak. Hüzünlü bir melodinin yankılandığı zihnininde Burak’ın gelişiyle tüm nağmeler olağanüstü bir hal almıştı sanki. O da kendisini ona açmalıydı, biliyordu ama keşke bazı şeyler ağızdan çıktığı kadar kolay olabilseydi. ‘Şu halinle nasıl olacak?’ diyen adamın sesi kulaklarına dolarken, ‘Seni görünce eriyorum.’ cümlesi sildi attı tüm geçmişinin yaralarını.
Güveniyordu ona, bundan sonra güvenecekti de. Yalnızca biraz zamana ihtiyacı vardı işte. Burak’ın sabırlı oluşuydu belki de onu aceleyle bir şeylere sürüklemeyen. Onun kendisine koşulsuz şartsız bir teslimiyet gösterdiğinin de kendisinden bunu beklediğinin de farkındaydı. Tıpkı annesi ve babasının yıllardır evlerinde olduğu durum gibiydi Burak’la arasında olanlar. Gerçek bir sevgi bağıyla bağlanınca böyle oluyordu demek ki.
Saçlarını da sevgilisinin istediği gibi beyaz tokasıyla tepesinden bağlayıp, demirlerin yardımıyla hızlıca yatağının içine girip yorganı üzerine çekti. Üzerindeki sıradan pijamalarına baktığında dudaklarını büküp ‘Daha seksi bir şeyler giyse miydim acaba?’ diye düşündü. Burak’ın onu beğenmesi son zamanlarda kabul aldığı okuldan bile daha fazla heyecanlandırıyordu onu.
Bugünlük uslu durmaya karar verip Ayaz’a bir kaka emojisi göndererek sevgilisini beklemeye başladı. Bu ara taşınma telaşında olan kankalarıyla sıkça görüşemediği için ikisini de özlediğini hissetti. Bir de Ali ve Mahir gelseydi hep birlikte oturup sohbetler etselerdi onun evinde ne de güzel olurdu. Ahmet yıllardır izleyip de imrendiği çiftlerin buluşmasının bir parçası olma fikriyle gülümsemesini bastıramadı.
“Neden gülüyorsun bakalım?” diyerek sütünü komodinin üzerine bırakan adam yine kupanın kulpunu ondan tarafa çevirip Ahmet’in üzerinden atlayarak yatağın kendi kısmına geçti. Öyle ya bu yatak artık ikisinin yatağıydı ve sol tarafı tıpkı Ahmet’in solu gibi Burak’a rezerveydi bundan sonra.
“Bizimkilerle hep beraber buluşsak çok güzel olurdu diye düşünüyordum,” dedi mis gibi sütünden bir yudum alırken.
“Ankara’daki arkadaşların mı?”
“Onlar, Ayazlar ve biz. Ali, Mavi’yi görse o kadar komik olur ki! Mavi, Mahir’e güzel dese mesela,” dedi Ahmet. Mavi’nin içinin dışının bir olduğunu bildiğinden Mahir gibi birini gördüğü an ‘Çok güzel.’ demeden duramayacağını biliyordu çocuk. Mahir’in alnına dökülen dalgalı saçları, yemyeşil gözleri ve altın gibi parlayan kumral teniyle Mavi’nin dikkatini çekeceğinden emindi.
“Ali kıskanç mı?”
“Of hem de nasıl. Mahir’i benden kıskandığı için çok tekme yedim zamanında popoma.”
“Kırarım onun bacaklarını imanıma ha, sana kalkan eller kırılsın,” dedi Burak sinirle.
“Bana ‘normal’ davranan tek arkadaşımdı ama. Herkes camdan yapılmışım gibi sürekli bir şeylere dikkat ederken bir tek Ali bana olduğum gibi davranırdı. Hiç unutamam yaptıklarını o yüzden. Ayı falan ama kalbi altın gibidir, o da yuvasını kurdu hiç beklemediğimiz bir anda hem de.”
“Özlemişsin onları belli. Mahir’le nasıl tanıştılar peki?”
“Askerde tanışmışlar. Sonra Mahir onun evinde yaşamaya başladı işte, Ilgın aralarını yapmasa salak arkadaşım hala duygularının farkında olmazdı belki de. Ilgın Mahir’e birkaç taktik verdi de şimdi Ali Mahir’e tapıyor resmen.”
“Bak ben seni hiç uğraştırmadım, kıymetimi bil ha,” dedi Burak, çocuğun boynuna sulu bir öpücük kondururken.
“Biliyorum sevgilimin kıymetini ben bir kere.”
“Sevgilim diyen ağzını var ya Ahmet,” dedi Burak dişlerini sıkarken. Ahmet’e gün geçtikçe alışması, çocuğun onun gözünde sıradanlaşması gerekirken tam tersine her hareketine daha da yükselir hale gelmişti Burak.
“Hadi hadi, yaramazlık yapmadan uyuyalım. Sabaha Darin’le tanışacağım daha süslenmem lazım.”
“Çok güzelsin oğlum zaten, daha fazlasına ne gerek var?”
Ahmet, Burak’ın dudaklarına uzun bir öpücük kondurduktan sonra, “Karışma süsüme. Yarın Darin’i almaya gittiğimizde birkaç parça da kıyafet al bizimle kalsın hafta sonu ne dersin? Hem sıkılmıştır o evde. Sen de burada kalıp aklını onda bırakıyorsun sanki,” dedi.
Burak, oğlu yerine koyduğu kardeşini daha hiç tanımadan bu kadar benimseyen sevgilisine baktı uzunca. “Çok aşığım sana biliyorsun değil mi yavrum?”
“Biliyorum sevgilim,” dedi Ahmet utangaçça.
Kalkıp ışığı söndüren Burak, hayatının en huzurlu anıyla gülümseyerek yeniden yatağa dönüp sevgilisini de göğsüne çektikten sonra saçlarına bir öpücük kondurdu.
Ölürdü yoluna ya bu çocuğun onun yegane isteği elindeki masmavi mürekkeple çizdiği gökyüzünü denizlere katarken, ufuk çizgisinin kızıl mavi rengindeki sonsuzluk gibi yalnızca onunla yaşamaktı, sadece aşık olduğu çocuk ve onun hayatına getirdiği huzurla beraber…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙