✨✨
Kollarının arasındaki yıldız dolu kavanozuyla birlikte siyah bir kuzunun peşine takılan Güney, yüzünü buruşturup, “Beklesene,” dese de kuzu onu sallamadan küçük ama hızlı adımlarla yeşilliklerin arasında kayboldu. Güney, diğer beyaz kuzuların arasında tek başına duran bu farklı kuzuyu görür görmez çok sevmiş, onunla arkadaş olmak istemişti. Ama kuzu ondan korkuyor, Güney de bir türlü bu sevimli hayvana yaklaşamıyordu.
Ne yaparsa yapsın yakalayıp da sevemediği minik kuzunun arkasından bakarken içi sıkıldı. O kuzuyu sevmek istiyordu işte! Hatta onunla sohbet etmeyi ve ona yemek de yedirmeyi diliyordu ama kuzusu onu sevmemişti! Sevseydi ondan kaçmaz, yanına gelir ve onunla oyunlar oynardı. Ne diyordu Barış’ın ona okuduğu kitapta?
‘Gülü senin için bu kadar önemli kılan şey, ona harcadığın zamandır.*’
Kuzusu ona zaman harcamadığı için Güney de onun kendisinden hoşlanmadığını düşünerek omuzlarını düşürdü. Onu anlayabiliyordu aslında. Çünkü kendisi de çok az insanla onun kuzuyla yapmak istediklerini yapıyordu. Diğer türlüsü içinden gelmiyordu bir kere! Hissettiği hüzünle birlikte mavi yıldızlarının dolu olduğu kavanozuna sıkı sıkı sarılıp karşısında duran masmavi göle doğru bakmıştı ki gördüğü kötü rüyanın etkisiyle birden gözleri açıldı.
“Rüyaymış,” diyerek başucunda olması gereken kavanozunu hızlıca kontrol etti. Şükür ki kavanozu dün gece bıraktığı yerdeydi ama içindeki yıldızlar eksilmiş olabilirdi. Hemen yattığı yerden doğrulup Barış’ın ona aldığı kavanozun içindeki yıldızlarını saymaya başladı. Önce bir tane eksik olduğunu düşünüp sinirle oflayarak saçlarını alnından çekiştirdi. Daha sonra geçen akşamlardan birinde, yıldızlarından bir tanesini Mert’e verdiğini hatırlayınca yıldızlarının tastamam olduğunu anlayıp yataktan zıpladı.
Çıplak ayaklarıyla birlikte merdivenleri inip de etrafına bakındığında salondaki koltukta yatan iki adamı seçti gözleri. Önce dudaklarını birbirine bastırdı. Daha sonra dudaklarının kenarlarını çenesine doğru çekerek sessiz bir ‘Hii’ nidasıyla adamların uyuduğu koltuğun karşısına adımladı.
Barış, birkaç sabahtır olduğu gibi Mert’in göğsünde, bir elini onun karnının üzerinden atmış şekilde uyurken Mert de onun omuzlarını sıkı sıkı sarmıştı. İki arkadaş gibi mi, yoksa televizyonda gördüğü şekilde mi uyuduklarını anlamaya çalışırken bu anlama çabası yüzünden kaşlarını kaldırdı. Daha sonra omuzlarını silkip şöyle bir etrafını süzdü.
Dikkati çok çabuk dağıldığından mutfak masasının üzerindeki çikolata sepetiyle Barış’ı da Mert’i de unutup koşarak Barış’ın çikolataları sakladığı sepetin yanına gitti. Kendi kendine düşünüp, “Şimdi yemeli miyim?” diye fikir almaya çalıştı. Mert ona her şeyi önce kendisine sorması gerektiğini söylemişti.
Canı çikolatalardan bir tane yemek istese de daha kahvaltısını yapmadığı için Barış’ın ona kızacağını düşündü. Barış da ona arada sırada kızıyordu canım! Ama onun annesi gibi değil de karnının ağrımaması için uyarıda bulunduğunu da aklına yeniden getirerek bir iç çekip önündeki türlü türlü çikolataların olduğu sepete bakmaya devam etti.
O sırada, “Hişşt!” diye bir fısıltı duyunca kocaman açtığı gözleriyle sesin geldiği yöne kaydı ilgisi. “Hangisini yiyelim?”
Aslında çikolatadan nefret eden Mert’in bu huyunu bilmeyen Güney, yüzüne genişçe bir gülümseme kondurdu. Bu sırada onun yanında biten Mert, çocuğun kıvırcık tutamlarını toplaması için geçen gün gördüğü bandı kafasına nazikçe taktı. “Oh be!” dedi Güney. “Alnım gıdıklanıyordu.”
“Eee?” dedi Mert yeniden. “Seç bakalım birini.”
“Ama ya Barış görürse?” diye alt dudağını ısırıp bir eyvah hareketi yapan Güney, aklının çikolatalarda olmasını umursamadan Mert’ten yardım umar gibi bakışlarını yeniden adamın suratına çevirdi.
“Bence bugünlük şu küçük olanlardan bir tane yiyebiliriz. Ne dersin?”
Güney fısıldayarak, “Olur,” dedi.
Sepetteki en küçük çikolatalardan bir tane kendisine bir tane de Mert’e seçip hızlıca çikolatayı yemeye başladı. “En çok mavi olanları seviyorum.”
“Yani fındıklıları.”
Bu sırada uyanan Barış, ellerini birbirine kenetleyip başını da kollarının üzerine koyarak koltuğun üst kısmına yaslanmış şekilde ikiliyi izliyordu, içinden akıp giden sıcacık duygularla. Uzun zamandır böyle güzel bir sabaha uyanmıyordu sanki. Mert’le geçirdiği o güzel yılbaşı sabahı bile şimdi kendisinden gizlice çikolata yiyen ikilinin sevimli hareketleri kadar güzel hissettirmemişti ona. Sanki su kuyusuna ulaşacağını bildiği bir çöldeydi de yaşadığı sıcak birazdan kana kana içeceği suyla birlikte ona hiç zarar vermiyordu.
İkilinin çikolatalarını bitirip paketleri de çöp kutusuna attıklarını görünce, “Mert ve Güney nerede acaba?” diye sordu kendi kendine. Mert’in Güney’in kafasından yumuşak şekilde bastırıp masanın arkasına çömelerek saklandığını görünce gülümsemesine engel olamadı.
Daha sonra sanki onları hiç görmemiş gibi yaparak yattığı yerden kalktı. “Yüzümü yıkayım da kendime geleyim. Bana kahvaltı hazırlıyorlar herhalde. Belki de ekmek almaya gitmişlerdir,” diyerek merdivenleri ağır ağır çıkmaya başladı.
O sırada fındıklı çikolatasının tadı hâlâ damağında kalan Güney masanın arkasından doğrulup, “Az kalsın yakalanıyorduk,” dedi Mert’e bakarak.
“Benimle yakalanmazsın.”
“Beni nasıl da hızlı sakladın ama,” diyerek kıkırdadı yeşil gözlü genç.
“Kriz anlarında hızlı düşünmek önemli Güney. Sana da öğreteceğim bunu.”
“Nasıl?”
“Bugün gideceğimiz yerde her şeyi öğretecekler zaten sana. Hem sen okuma biliyor musun?”
Güney üzüntüyle Mert’in suratındaki bakışlarını ellerine çevirip, “Çok yavaş okuyorum,” dedi. “Anneannemle yaşarken o öğretmişti ama sonra taşındık.”
“Hiç üzülme. Çok zekisin zaten. Gittiğimiz yerde de bilmediğin şeyleri öğreneceksin.”
Mert, bir yandan kahvaltı hazırlıklarına başlarken o sırada yanlarına gelen Barış gözlerini kocaman açarak ikiliye baktı. “Ama nasıl olur? Daha biraz önce burada değildiniz siz!? Yoksa- Yoksa sizin sihirli güçleriniz mi var?”
“Biz hep buradaydık, değil mi Güney? Sihir diye bir şey yoktur, sen o kadar uykucu birisin ki bizi görmedin bile.”
Güney hevesle kafasını sallayarak, “Evet. Hatta sana seslendik, sen bizi duymadın,” dedi küçük oyunu çok sevdiğini belli eder şekilde heyecanlı çıkıyordu sesi şimdi.
Barış, “Ben de bana kahvaltı hazırladığınızı düşünmüştüm,” diyerek abartılı bir oyunculukla dudaklarını büzdü. Güney ona doğru hâlâ bir şeyler söylüyorken Mert, karşısındaki kumral adamın ince dudaklarına bakıp yutkundu.
Güney yanında olmasa Barış’ın o çok özlediği teninde bütün bir gün kendini kaybedebilirdi, nasılını niçinini düşünmeden… Üstelik kimilerine göre çok da çekici bulunmayan ince dudaklar, onun için kimselerle paylaşmadığı zihninin en berrak arzusu olmuştu, kalbinden aklına akan abartılı bir hayranlıkla.
Onun nereye daldığını anlayan Barış’ın gözlerini irileştirerek kendisine baktığını gördü. Dudak hareketleriyle, “Yuh!” diyen Barış’a çapkın bir gülümseme yollayıp yeniden tüm ilgisini Güney’e vererek, “Ne yesek?” diye sordu. “Yola çıkacağımız için sıkı bir kahvaltı yapmak şart. Öncesinde de Güney’e alışveriş yapacağız ama.”
“Bana ne alacağız?”
“Her şeyi alacağız. Kıyafet, ayakkabı, saç bantları ve sen ne istersen.”
“Peki-” dedi çocuk aklına yeni gelen şeyle. “Annem?”
Mert, Güney’in elinden tutup onu yüksek iskemlelerden birine oturttuktan sonra kendisi de tam çaprazında kalan sandalyeye ilişti. O sırada kahveleri hazırlamaya başlayan Barış, elindeki french press ile Mert’in tam yanına gelip Güney’e artık bir şeyleri, en azından kendilerinin anlatabilecekleri kadarını anlatmak için oturdu.
“Güney annen çalışmak için başka bir şehre gidecek,” dedi Mert. Bu noktada başka ne söylese bilmiyordu ama en azından işin uzmanlarından alacakları yardıma kadar Güney’i neden başka bir yere götüreceklerini de çocuğa açıklamak istiyordu.
“Peki ben ne yapacağım bundan sonra? O evde tek başıma mı yaşayacağım?”
“Yaşamak ister miydin?” diye sordu Barış.
“İstemem!” dedi hızlıca çocuk. “Annem bana yemek yapmayı bile öğretmedi ki. Etrafı dağıtıyorum diyerek-” dedikten sonra anında sustu. “Ben ne yiyeceğim?”
“O zaman sana bir teklifimiz var.”
“Neymiş?”
Mert, Barış’la konuşup uzlaştıkları konuyu Güney’e anlatmak için çocuğun yüzüne bakmaya başladı. “Şimdi hayvanların, yıldızların olduğu göl kenarındaki yer vardı ya. Hani ormanın içinde?”
“Evet. Bugün gideceğiz!”
“Eğer sen orayı beğenirsen orası bir süreliğine senin evin olabilir. Ama sen beğenir ve ‘Artık burada yaşayabilirim,’ dersen. Beğenmezsen de hemen seni geri getiririz buraya.”
Güney, birkaç saniye düşündü. Annesi olmadan o evde yaşamak istemiyordu. Annesiyle de yaşamak istemiyordu aslında. Uyumadığı ya da evde kendi kendine koşturarak oyun oynadığı zamanlarda kaloriferin kenarına bağlanmaktan ya da canını yakacak başka şeyler yapılmasından da bıkmıştı artık. Üstelik tüm bunları acıyan canıyla Barış’a söylemek istediği bir zaman annesinden ve arkadaşından daha beter dayak yemişti çocuk.
Hem yaz geldiğinde ya da ev sıcak olduğunda kazak giymek istemiyor, sıcaklıyordu. O da kısa kollu tişörtler giymek, tıpkı önceki gecelerde olduğu gibi özgürce istediği saatte uyuyup dilediğinde uyumadan önce çikolata yemek istiyordu. Hem kocamandı artık o. Okumayı tam anlamıyla öğrenmeli, anneannesinin yanındayken gördüğü çocuklar gibi okula gitmeli, hatta belki de para kazanmak için bir iş bulacağı günlere bile ulaşmalıydı.
Özgür olmak istiyordu Güney. Herkesten farklı olduğu ya da bazı şeyleri çabuk unutup hemen öğrenemediği için rüyasında gördüğü o kara kuzu gibi olduğunu biliyordu. Yine de daha fazla çalışıp bir defada değilse bile belki iki defada öğrenirdi, ama öğrenirdi. Televizyonda gördükleri gibi bir hayat istiyordu o da. Ya da belki kendi kitaplarını daha hızlı okumayı diliyordu. Hem annesini dünden beri görmemesine rağmen onu da sık sık onun yanında gelen o adamları da hiç özlememişti, gelenlerden bazıları ona çikolata verseler bile…
Yine de tedirginlikle yutkunup Mert’e baktı. “Annem?”
“Annen çok uzakta çalışacak Güney. Artık ondan izin almak zorunda değilsin.”
“Peki ben orada kalırsam sizi görebilecek miyim? Bir tek sizi tanıyorum da.”
Barış’ın yeniden gözleri dolarken alt dudağını ısırdı, ağlamasını önleyebilmek adına. Yanan boğazı yüzünden önündeki pressin üzerine bastırıp sadece bir şeylerle oyalanıyor olmak için bardaklara kahveleri koyduktan sonra bir yudum kahvesinden içti, canına batan ne varsa toplanıp şimdi de boğazına battığından kahvenin orayı yumuşatmasını diler gibi.
“Biz sürekli yanına geleceğiz. Bak yine söylüyorum sana, gittiğimiz yeri beğenirsen orada kalacaksın. Eğer sevmezsen bana ‘Sevmedim,’ dediğin an seni oradan alacağım. Prens adam da gelecekmiş yanına, bu seferlik işi vardı ama sana selam söyledi.”
“Peki ben orayı sevmezsem ama sen yanımda olmazsan, o zaman ne yapacağım?”
“Biz sana cep telefonu da alacağız bugün. Ne zaman istersen bizi arayabileceksin. Tabii biz seni her akşam arayacağız, değil mi Barış?”
“Hem de Güney, ‘Bıktım sizden,’ diyene kadar.”
Güney, bir cep telefonu olacağı için içinde beliren heyecanla ayaklandı. Hazırlayacakları kahvaltıyı, annesini, hatta rüyasında gördüğü kara kuzuyu bile unutup, “Hadi, cep telefonu alalım bana!” diyerek koşar adımlarla üst kata çıktı, bir an önce üzerini giyinip de alışverişe gidebilmek için…
Tabii yıldızlarla dolu kavanozu da onunla birlikte gidecekti, bundan sonra yalnızca bir süre evi sayacağı yere. Güney’in oradan ayrılırken o kavanozdan eksilecek yıldızlardan da orada kaçtığı şeyleri içinde kendisiyle birlikte götüren, yaşamayı unutmuş birinin yalnızlığının kemiklerini kıracağından da haberi yoktu.
Yalnızca birkaç zaman sonra haberi olacaktı ama.
Bu hayatı nasıl yaşaması gerektiği öğretilmeyen yeşil gözlü bir gençle, bir gece ellerinden alınan yaşama sevinciyle hayatın yaşamaya değer olmadığını düşünen adamın hikayesi de yarımdan, yaklaşıktan nefret eden ve her şeyin aşkla tam olmasını isteyen biri tarafından yazılacaktı, mavi yıldızların asılı kaldığı bir gecede…
✨✨
“Çok güzel,” dedi Güney, hayranlıkla etrafına bakınırken. Buraya gelmeden yolda aldıkları sandviçleri ile birlikte alışverişlerini yapmışlar, Güney’in hayatında ilk kez bir telefonu bile olmuştu. Çocuk hemen telefonunu kurcalamak istese de Mert, en ince detayları ona sonra öğreteceğine dair söz vermiş, sohbet ede ede geçirdikleri yolculuklarının sonunda da yeryüzündeki cennet yansıması gibi bir yere ulaşmışlardı.
“Beğendin mi?” diye sordu Barış. Hâlâ aklından Güney’in alışverişinin tümünü ödeyen Mert’i pataklamak geçse de bu konuyu da parayı ona vermeyi de daha sonra, yalnız oldukları bir ana bırakmıştı.
Güney hızlıca başını sallayıp çitlerin arkasında tembelce uzanan hayvanlara baktı. “At var,” diyerek oraya doğru ilerlemeye başlamıştı ki Mert, Barış’a doğru, “Burayı çok sevecek, göreceksin,” dedi.
“Mert çok teşekkür ederim sana,” dedi Barış. “Günlerdir benimle koltukta uyuduğun yetmiyor bir de tüm bunlar- Bilmiyorum, teşekkür ederim işte.”
Güney’i hafta sonu, kimseye haber vermeden buraya getirmek isteyen Mert, kendi evi, iş yeri ve Barış’ın dairesi arasında mekik dokuyordu. Volkan’a durumu, “Barış hallediyordur,” diyerek çok da önemsemiyormuş gibi anlatsa da işin aslına bakıldığında iki kişilik bir hayat yaşıyordu.
İşten çıkar çıkmaz kendi evine gidiyor, ertesi gün giyeceği kıyafetleri seçiyor ve gece saat kaç olursa olsun mutlaka soluğu Barış ve Güney’in yanında alıyordu. Her akşam, paranoyakça düşünmeye alışmış zihni sebebiyle, onu takip eden biri olursa diye evine uğruyor, biraz oyalandıktan sonra da Barış’a geçiyordu. Her şeyi aynı anda yapmaya alışkın olan zihni, geldiği noktada kendi planlarını tehlikeye atma riskini de göz ardı etmiyordu elbette.
Buraya gelmek için de özellikle hafta sonunu seçmişti. Hafta içi Güney ve durumu ile ilgili yasal süreci ilerletip sanki yapacağını yapmış, bundan sonrası Barış’taymış gibi davranıyor ama Volkan’a hissettirmeden de ikiliden ayrı kalamıyordu. Üstelik Volkan, Güney’i de Barış’ı da merak edip çokça Mert’e ikili hakkında sorular sorsa da Mert haberi yokmuş gibi davranıyordu, onların öylesine bir yerden hayatlarına dokunduğunu adama da ispat etmek ister gibi.
Burada geçirecekleri iki günün sonunda yeniden gerçekliğe döneceklerini bildiğinden buraya gelmeden dil döktüğü gibi yeniden, belki bir umut bu kez ikna olur diye düşünerek Barış’a bakıp, “Bana teşekkür etmenin bir yolu var aslında,” dedi.
“Neymiş?”
“Volkan’la iş yapmaman tabii ki.”
Barış, her gece yaptıkları tatsız konuşmanın yeniden başlayacağını anlayarak gözlerini devirdi. Kendisi inatçıydı ama yanındaki adamın da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Yardıma ihtiyacı olan bir kadın için elinden ne gelirse yapacaktı ve bu kesinlikle tartışmaya açık bir konu değildi.
“Aynı şeyleri yeniden konuşmayacağım, yani hayır. Başka bir yol bul.”
“Şuradaki keçi bile senden daha az inatçıdır,” dedi sinirle Mert.
Barış oflayarak, “Benimle kavga etme Mert,” deyip ayaklarını yere vurarak yürümeye başladı.
“Artist,” diyen Mert uzaktan uzağa birbirine laf atan ikilinin yanına doğru yürürken şöyle bir etrafını inceledi.
Çam ağaçlarının sıklıkta olduğu bir ormanın ortasında, bembeyaz yükselen binanın etrafındaki hayvanlar için muntazam şekilde yapılmış küçük ahırlara, kümeslere, kulübelere baktı önce. Arkasını döndüğünde masmavi bir gölün tam ortasında duran büyük bir iskele gördü. Şimdi soğuk havanın da etkisiyle yerlerde karlar olsa da burada kalanların yazın bu iskeleden göle girdiklerini düşündü. Gerçekten çok güzel düşünülmüş, buradakilerin konforu için muazzam inşa edilmiş bir yerdi. Yeniden Güney için buranın biçilmiş kaftan olduğuna zihniyle hem fikir olup içeride çalışanları da gözlemledikten sonra, eğer o da isterse bir süre yeşil gözlü çocuğun burada kalabileceğini geçirdi aklından.
O, etrafına bakınırken gözleri birden Güney’in olduğu tarafa kaydı. Bir bankta, göl manzarasına bakarak elindeki kağıda bir şeyler karalayan adamın olduğu yere yaklaşan çocuğu gülümseyerek izledi. Barış’ın da kenardan Güney’i seyrediyor olduğunu görünce yeniden bakışları Güney’e dönmüştü ki çocuğun bankta oturan adamdan kaçtığını seçti gözleri.
Bu kez yavaş yavaş onların olduğu tarafa doğru adımlarken bankta oturan adamın sinirli şekilde Güney’e baktığını fark edince hızla yürümeye başladı. Daha ilk dakikalardan Güney’in buradan soğumasını istemiyorken bu adam kimdi de onu korkutuyordu? Çocuğun zaten ürkek hallerinin çokça farkındayken sikik bir herifin onu kırmasına elbette müsaade etmeyecekti. İnsandı en nihayetinde, özü bokla kaplı olduğundan burada bile en masum olanı bulup onun canını yakmaya çalışan birileri elbette çıkıyordu.
“Hayırdır?” diyerek elindeki deftere bir şeyler çizen adama doğru baktı.
Oturduğu bankta ona bir bakış bile atmayan adam tüm ilgisini önündeki kağıda vererek kaldığı yerden resmini çizmeye devam etti. Mert, istifini bozmadan oturan ama az önce Güney’e bir şeyler söyleyerek onu korkutan adamı şöyle bir süzdüğünde adamın yirmili yaşlarda olduğunu gördü. İlk dikkat ettiği şey adamın tırnaklarının etrafındaki derilerin kurumuş kanlarla kaplı olduğuydu. Onun sıkıntılı bir tip olduğunu teninde bu denli derin yaralar açarak canını acıtmak istediğinden anlayan Mert, “Sana diyorum lan?” dedi. “Çocuğu korkutmaya utanmıyor musun?”
“Çocuk dediğin kazık kadar herif.”
Mert, o sırada Barış’ın Güney’i binadan içeri soktuğunu görünce daha da rahatlayarak, “Öyle veya böyle,” dedi. “Tanımadığın insanı kazık kadar bile olsa sen kimsin de korkutuyorsun?”
“Bas git.”
Mert başını sola çevirip sakin kalmak adına birkaç saniye bekledi. Daha sonra adama daha da yaklaşarak, “Burada kaldığı sürede ona zarar verirsen-” demişti ki adam alayla gülümsedi.
“Öldürür müsün beni?”
“Beter ederim.”
“O saf ayaklarına yatan şımarık velet benim etrafımda dolanmazsa ben de ona bulaşmam,” diyen adam başını çevirip Mert’e baktı. Esmer tenine zıt mavi gözleri çakmak çakmak yanan adamın sözleriyle iyiden iyiye sinirlenen Mert ise adamın tam dibine girdi.
“O şımarık dediğin velede bir daha böyle davran, bak bakalım kabusun kim oluyor senin?”
Tam o an, bankta oturan adam elindeki resim defterini kenara bıraktıktan sonra aniden ayaklanıp Mert’in yakalarından tutunca, Mert’in de elleri onun boğazına sarıldı. İlkel bir canlı olan insanın vahşetinden her daim tiksinen ve bazı konular hariç şiddetin hiçbir zaman çözüm olmayacağına inanan Mert’in de tıpkı son zamanlarda olduğu gibi söylediği sözleri bir bir yuttuğu an Güney’in korkup kaçmasına sebep olan bu adamı tanıdığı bir öğle vakti oldu.
İkili birbirine girmek üzereyken, “O çocuktan uzak duracaksın. Senin yüzünden bir kez bile ağlarsa-” dedi Mert, “Kimse seni elimden alamaz,” diyerek adamın suratına bakmaya başladı.
“Siktir git.”
Onlar daha birbirine vuramadan aralarına giren bir çalışan ikisini de ayırırken çalışan kadın adama doğru bakıp, “Kuzey Bey lütfen, ne konuşmuştuk biz?” dedi.
“Sikik sikik sayı saymam gerekiyordu.”
“Kuzey Bey!”
Adının Kuzey olduğunu öğrendiği adam elini sallayıp bankın üzerinde duran defteri ve kalemini de alarak derince alıp verdiği nefesler eşliğinde göle doğru ilerledi. Mert, adamın arkasından bakarken çalışan kadın, “Lütfen sakin olun. Burada bu tip şeylere müsaade etmeyiz,” diyerek Mert’i ayıplayan bakışlarıyla birlikte süzdü.
“Ona söyleyin, Güney’e bulaşırsa-“
“Lütfen,” dedi kadın yeniden. “Böylesi bir yerde bu tavır, hiç hoş olmuyor. Siz içeri geçin, Güney ve arkadaşınız yöneticimizin odasındalar. Ben de bir Kuzey Bey’e bakayım,” dedi son söylediği cümleyi Mert’e değil de daha çok kendisine söylemiş gibi görünüyordu şimdi.
Mert sinirle etrafına bakınırken yere düşen kağıt parçasını gördü. Az önceki adamın eskiz defterinden kopmuş olmalıydı. Birkaç adım atıp defterin üzerine kara kalemle çizilen resme baktı önce. Eğilip kağıt parçasını yerden aldığındaysa çizilen figürün bir çift kadın gözü olduğunu fark etti. Sanki az önce adamla yumruk yumruğa gelmemişler gibi kağıt parçasıyla birlikte adamın olduğu tarafa doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladı.
Çalışan kadın onun yanından geçip gittiğini görünce kaldığı yerden kavgaya devam edeceğini düşünerek, “Beyefendi!” diye arkasından bağırsa da Mert kadını duymazlıktan geldi. Şimdi iskelenin olduğu kısımda, havanın buz gibi olmasına aldırmadan çıplak tahtanın üzerinde oturan adamın tam yanında durup da tepesinde dikildi. Hâlâ ona dönüp de bakmayan adama doğru kağıdı uzatarak, “Al,” dedi.
Adam sessizce kağıdı alıp yeniden önüne döndüğünde Mert geldiği yolu geri döndü. Bir an yeniden durdu ve bir daha görmeyeceğinden emin olduğu adama doğru son sözlerini hatırlatmak ister gibi, “O çocuğu sakın üzme,” dedikten sonra onun bir kelime etmesine bile fırsat vermeden beyaz binaya doğru ilerlemeye devam etti, ileride bir vakitte adamla kuracakları neşeli rakı sofralarından habersizce…
✨✨
Şakak Lalesi: Birinin yanı başından ayrılmayan, sürekli dibinde olan kimseler için kullanılır.
*Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupéry
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
farklı ama aynı 😇
Güney’le Kuzey’in kitabı var mıydı tam hatırlayamadım ama yoksa da inşallah hemen gelir 🙏🏻💜
Güney&Kuzey, Anıl&Kurban, Safa&Aybars, Ulvi&Halil, Ali&Mahir, Ilgın&D, Melike&B, Savaş&Berzan spoi olmasın diye hepsinin tam ismini veremedim okuyacaklarımız veee düzelttiklerinnn Vervikim öleceğim heyecandan hepsi gelecek mi zamanla tek tek yoksa kuş olup uçtun mu sen 😭😭😭
Toşka’m hiç kuş olur muyum? Önce Berzah ve Savaş gelecek ama 💙
Tamam benim minik Vervik’im❤️