✨✨
“İş yerinde yokuş ne alaka?” diye hayıflanıp ağır ağır çıktı İstanbul’un ortasında, sanayinin içinde küçük patika şeklinde olan yokuşu.
Şaşıp kalırdı zaten yokuştan kaçabilseydi! Yaşadığı şehrin beş boyutlu oluşu yetmiyormuş gibi bir de burada da bulmuştu onu yokuşlar, engebeler!
Saatine baktığında dörde yaklaştığını görüp tam vaktinde geldiğini düşündü. İş çıkışına yakın bir zaman ama arkadaşının bir çayını içecek kadar da yeterli bir vakit…
Yokuşun sonunda, sağ kısımda kalan basık binaya baktı. Otomatik kapının yanında sigara içen genç bir adam hariç kimse yoktu etrafta. Koskoca firma ne biçim bir yerde çalıştırıyordu finansçıları böyle?
Dudaklarını büzerek giriş kapısının sağ tarafındaki boşlukta sigara içen genç adama doğru ufak adımlarla yaklaştı.
“Merhaba. Bir şey sorabilir miyim size?”
Karşısındaki genç adamın soruyla beraber sigara tam yüzünün hizasında kaldı. O soruyu sormadan sigarasından bir nefes çekip elini aşağı indireceği sırada soru soran çocukla eli hareketsiz kalmıştı havada nedense.
Kızıl saçları, mavi hatta ela-mavi karışımı gözleri, gözlerinin etrafında sıra sıra dizili belli belirsiz turuncu-kızıl kirpikleri, bembeyaz teninin üzerine tanrının elinde son kalan boyayı fırça yardımıyla yüzüne sıçrattığı tek tük çilleri…
Erkek miydi bu? Böyle erkek mi olurdu? Sahi cinsiyet neydi ki bir oğlan cinsiyetten bağımsız bu kadar güzel olsundu? Ezber bozdururdu insana.
“Buyur,” diyebildi içinden kendisine küfrederek. Mustafa ve şerefsiz Ayaz yüzünden onun da algıları bozuluyor olmalıydı!
“Ben Ayaz Özşafak’ı arıyorum. Arkadaşıyım da ziyarete geldim. Tanıyor musunuz?”
“Evet, stajyeri diyorsun değil mi? Üniversiteli.”
“Evet evet o.”
“Bizim müdürlükte.” dedikten sonra hiç adeti olmasa da elindeki yarım sigarayı tam yanındaki uzun, demirden kül tablasına bastırıp söndürdü. “Ben seni götüreyim.”
“Çok teşekkür ederim, sigaranız yarım kaldı. Ben beklerdim sizi gerekirse.”
“İçmeyecektim zaten.”
İçeri geçtiklerinde kapıdaki güvenlik görevlisine çocuğun kimliğini verip yerine ziyaretçi kartı aldılar. Ziyaretçi kartını önündeki makineye okutan kızıl saçlı çocuğun bulunduğu turnike bir türlü çalışmayınca esmer olan ona doğru yaklaşıp tüm gücüyle çevirdi turnikeyi.
Çevirirken yaklaştığı çocuktan gelen tertemiz kokuyu duyumsadığı an göz kapakları düşüverdi aşağıya.
“Teşekkür ederim yeniden, ne de çok uğraştırdım sizi.”
“Önemli değil,” diyerek merdivenlere yönelen esmer adama bakıp dudaklarını birbirine bastırdı kızıl saçlı çocuk.
“Ben asansörle çıkıp sizi yukarıda beklesem olur mu?”
“Beraber çıkalım.”
Etrafına hayretle bakan çocuğu izleyen esmer adam onun bu hareketlerine anlam veremedi. İlk kez mi görüyordu kurumsal bir firma?
“Kocamanmış burası!”
“Burası mı? Bura genel müdürlüğün onda biri bile değil. Göt kadar yerde çalışıyoruz mal gibi.”
Gözlerini kocaman açmış çocuk genel müdürlüğün büyüklüğünü merak etti. “Burası mı küçük? Vay be.”
“Kaç yaşındasın sen?”
“Yirmi iki olacağım.”
“Ayaz’ın oyun arkadaşı falan mısın?”
“Evet! Nereden bildin?”
“Ne bileyim liseden mezun olalı çok olmamış gibi, ikiniz için de.”
“Öyle zaten. O üniversiteli ama okuyor,” dedi çocuk göğsünü kabartarak. Arkadaşının üniversite okumasıyla her zaman gururlanırdı. Tıpkı kız kardeşinin okuyup güzel bir doktor olacağı zamanlarda gururlanacağı gibi.
Burak, hayretle yanındaki çocuğa baktı. Küçümsemek için söylediği her şeyi kabullenip bir de tüm iyimserliğiyle övünüyor muydu?
Böylesini de ilk kez görüyordu. Asansöre bindiklerinde bir kat için neden asansöre binmek istediğini anlamasa da iki saniye içinde ofisinin olduğu kata gelmişlerdi bile.
Neden nefret ettiği Ayaz’ın arkadaşına mal gibi yardım ediyor anlamasa da ilkel bir güdüyle çocuğu eliyle müdürlüğe sokup Ayaz’a teslim etmek istemişti.
“Şurası bizim müdürlük.”
“Üç kapısı var!”
“Aynen ama pencerelerin hiçbiri tam açılmaz. Kaçmak isteyenler için kapı çok ama sıkıcı muhasebe yüzünden atlayıp intihar edilecek pencere yok.”
Çocuk kıkırdadı. Burak sol tarafında kalan ince, uzun, zarif yapılı çocuğa bakıp gülümsedi. Bu sırada ikinci kat balkonunda bulunan Ceren, Burak’ın gülümsemesini görüp gözlüklerini çıkartıp üzerine bir tur silip tekrar taktı.
Baktığında adam gülmüyordu, yanlış gördüğünü biliyordu işte!
“Çok teşekkür ederim bana eşlik ettiğin için, ben Ahmet.”
“Sıkıntı yok. Burak ben de.” dedikten sonra kendi yerine yakın olan orta kapıyı açıp, “Bak şu köşedeki yer var ya orada oturuyor Ayaz, kafası görünüyor hatta,” dedi.
Ahmet, “Gördüm! Çok teşekkür ederim yeniden Burak,” diyerek elini uzattı.
Uzatılan narin eli sıkan Burak kafasını salladı sadece. Çocuk o tarafa doğru giderken yürüyüşündeki belli belirsiz aksamayı fark etti. Çok bariz olmadığı için ilk bakıldığında anlaşılamayan aksama ancak dikkatle bakıldığında belli oluyordu.
Yerine otururken Ayaz ve Mustafa’ya sarılan, sonrasında Ayaz’ın sol tarafına sandalye çekilip oturtulan çocuktan gözlerini neden alamadığını düşünmedi. Beyni sadece çocuğu izlemeye programlı gibi çıkış vaktine kadar bu ilginç ama aurora denilen kuzey ışıklarının pembe hali kadar güzel, güzelliği bir cinsiyete sığdırılamayacak kadar büyülü oğlanın göz kamaştıran saç rengine, gülünce yanaklarında oluşan çukurlara, narin, nazik tavırlarına bakakaldı yalnızca.
✨✨
“Ayaz!”
Ayaz kafasını kaldırır kaldırmaz arkadaşını görmüş, hayretle ayağa fırlayıvermişti.
“Ahmet, senin ne işin var burada?”
“Zeynep abladan aldım adresi, sürpriz yapmak istedim sana. Bir çayını içerim artık,” diyerek Ayaz’a sarılan çocuğa baktı Mustafa.
Kötü bir amacı, kibirli bir düşüncesi, ön yargısı olmaksızın aklına gelen ilk kelime yine ‘güzel’ oldu. O kadar güzeldi ki tablo niyetine Paris’te bir sanat galerisine asılsa tüm sanat eleştirmenleri saatlerce izleyebilirlerdi çocuğu.
Her bir parçası üzerinde o kadar ince çalışılmıştı ki inanmayan insanları bir yaratıcının varlığına inandırırdı çocuk, beyhudeydi inkar edişler bu güzellik karşısında.
Öyle ki müdürlükteki tüm kafalar onlara dönmüş, herkes Ahmet’in olağan dışı saç renginin de getirdiği etkiyle çocuğun büyüsüne kapılmış gibi onu izliyordu.
Bir ara Gizem, “Ayaz’ın tüm arkadaşları yakışıklı galiba.” diyerek kıkırdamış, sebepsiz yere Burak’tan sert bir bakış bile kazanmıştı.
“Merhaba Mustafa, Ahmet ben. Ayaz dün tüm yol boyunca senden bahsetti,” diyerek sessizce Ayaz’ı Mustafa’ya şikayet etmeyi de ihmal etmemişti.
“Merhaba Ahmet. Çok memnun oldum,” dedi Mustafa.
Ahmet tüm içtenliğiyle Ayaz’ı kenara çekiştirip Mustafa’ya sarıldı. “Mustafa, çok güzel kokuyorsun ne bu kokunun kaynağı?”
“Ahmet önünden ye abisi.”
“Ayaz, bize çay getirir misin yavrum hadi.”
Ayaz, oflaya oflaya Mustafa’nın gülümseyen yüzüne bakıp çay ocağına doğru ilerledi. İçinde bir yerlerde ikisinin çok iyi anlaşacağına dair oluşan hisle beraber çıktı müdürlükten.
“Gerçekten de çok güzel kokuyorsun Mustafa! Ne bu?”
“Egzotik meyveli duş jeli.”
“Adı da çok janjanlıymış. Ben de almalıyım mutlaka.”
“Ama sen- Nasıl desem çok farklı kokuyorsun.”
“Kötü mü?”
“Hayır, sana özel bir koku. Hani tertemiz, ferah. Haddim değil ama bence kendi kokunu kirletme böyle şeylerle.”
Ahmet, Mustafa’ya doğru bakıp, “Tüm gün hamurun arasında olunca sık sık duş alıyorum ister istemez,” dedi.
Mustafa çekingen olmaması gerektiğini kendisine yeniden hatırlattı. Belki insanlara komik gelecekti ama ilk kez bu kadar güzel bir insanla iletişime geçmişti Mustafa. Ah, Ayaz’ı saymazsak tabii ki.
Dün Ayaz’la konuşmamış olsaydı şu an çocuğun güzelliğine bakıp kendini her açıdan onunla kıyaslıyor olurdu ama şimdi aklına bile getirmiyordu böyle şeyler.
Ahmet’in gerçekten güzel, içten, sevimli biri olduğunu anlamış ama bunların Ahmet’in özelliği olduğunu kabullenmişti. Mustafa başkaydı, Ahmet bambaşkaydı. Ona düşen Ayaz’ının arkadaşını tanımaya başlayıp belki de onunla da arkadaş olmaktı. Kıyas yapma devri bitmişti artık.
“Dün Ayaz bahsetti biraz, sen buraya kurs için mi geldin?”
“Evet. Uzun zamandır hayalimdi Mustafa Mutfak Sanatları Akademisine gitmek. Sonunda başlayacağım, eğitim bursu kazandım da.”
“Normalde çok pahalı değil mi?”
“Evet, hem de benim olduğum bölüm çok daha pahalı.”
“Ayaz da çok güzel yemek yapıyormuş. Senden mi öğrendi?” dedi Mustafa gülümseyerek. Kendi kendisine hayretle konuşmayı devam ettiren kişinin yabancı biri olduğunu düşünüyordu.
Mustafa ve bir sohbette olmak? Mustafa ve karşısındakine sorular sormak?
Yine kendisine kızdı Mustafa. Herkesi aynı kefeye koyduğunu bir kez daha anladı. Güzel olanları kötü ruhların hiddetiyle birlikte en karanlık ormanlarına sürüp de ne de acımasızlık yapmıştı.
“Yok ama liseden beri ikimiz de mutfak bölümü isterdik. Ben üniversiteye gitmedim, onu da babası zorla işletmeye yazdırdı işte. Aslında Ayaz’ın da hayaliydi MSA.”
Üzülmüştü Mustafa. Ayaz’ın işe ilk geldiği günlerde böyle bir şeyden bahsettiğini hatırlıyordu. Bu bölümü sevmeden okuduğunu da söylemişti, kıyamadı sevgilisine.
“Onu düşünürken bile yüzün gülüyor,” dedi Ahmet içten bir gülümseme ile.
“Ben- Çok özür dilerim, dalmışım. Kabalık etmek istemedim Ahmet.”
“Benim başımda öyle bir deli var ki Mustafa, sen ne yapsan onu geçemezsin. En son bana lahmacun surat diyordu.”
“Sana mı? Kör galiba, güzelliğinin farkında mı o?”
“Bana bak Ahmet! Sen benim sevgilimi güzelliğinle büyülüyor musun? Orta çağda olsaydık cadı diye yaktırırdım seni!”
“Sus da çay ver Ayaz, valla kıskançlığınız hiç çekilmiyor. Ne senin ne Ali’nin.” dedi gözlerini devirerek. Çocuk da haklıydı kendince, Ankara’da Ali, burada Ayaz n’apsındı bu Ahmet?
“Sen burayı nasıl buldun sahi?”
Ahmet, “Şuradaki çocuk aşağıda sigara içiyordu, buraya kadar getirdi beni,” diyerek Burak’ı gösterdi.
“Burak? Sana insanlık yaptı?”
“Evet, Ayaz’ın arkadaşıyım deyince ziyaretçi kartı almama bile yardım etti. Ben de senin yakın arkadaşın sandım.”
“Ya ya bayılırım kendisine, geri zekalı yarak kafa.”
“Ayaz!?”
“Tamam tamam küfür etmiyorum tamam.”
✨✨
İlk kısımdaki Burak-Ahmet çifti Aurora kitabından.
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
AHMETİMMMMMMM KURBAN YARADANAAAA😭😭♥️♥️♥️🫂🫂🫂