Bölüm 19: Bulunan Ruhun Parçası

✨✨

Yaratıcı bazı kulları diğerlerinden şanslı kılardı yaratırken. Güzel bir suret, iyi bir aile, ortalama üzerinde bir zeka, para, sağlık… Bunların hepsini onlara bahşederdi, bunlardan bazılarını bahşetmediklerineyse bir eksiklik daha verircesine, kıskançlık…

Elinde olmayana hasetlenmek ya da en hafif tabirler imrenme… Bir de eksik olanlar bu duygularla sınanır, semavi ya da semavi olmayan her dinde en büyük günahlardan biri sayılan bu yılan gibi zehirli duygu için cehenneme bile kafa tutarlardı.

Diğer yandan her şeyi olmasına rağmen eli boş olsa da yaşamayı bilen insanlara kıskançlık duyanlar vardı ya onlarla ilgili satırlara ne dökülebilirdi işte kimse bilmiyordu onu.

Mustafa’ysa elinde hiçbir şey olmayan ama zaman zaman kendi ‘çirkinliğini’ başkalarının güzelliğiyle kıyaslamaktan öteye gitmeden, kimsenin hayatına karışmadan, öylesine yaşayan sıradan biriydi işte.

Tüm bunlar ona göre böyle olan şeylerdi aslında. Okulda arkadaşları onun zekasını kıskanmış, kardeşi Cem zahmetsiz bir şeyleri hızlıca öğrenme yeteneğini, iş yerinde bildiği dilleri bile kıskanan olmuştu nihayetinde…

Her şeye kör, sağır olan Mustafa, ‘şanssız, sevgisiz’ olduğu fikrini kundaktaki bir bebeğin tepesine asılı müzikli oyuncak gibi hipnoz edici biçimlerde kabullenmişti. Sorgulamadan, kendisini zorlamadan görece kolay olana kaçmıştı, yani yalnızlaşmaya.

Şimdiyse tüm bu zamanlara inat, yaratıcı her kulumu eşit severim ben dercesine Mustafa’ya yediği yemekten, içtiği suya kadar ilgilenen, yanağındaki benleriyle güldüğünde dünyadaki savaşlara ara verdiren bir oğlan yollamıştı.

Mustafa, artık şanslı kullardandı öyle değil mi? Bunun kıymetini bilmeliydi tüm benliğiyle. Zira dünyada karşılıklı aşkı yaşamaya muktedir insan sayısı o kadar azdı ki Mustafa otomatikman artık dünyanın en şanslı insanlarından biri sayılıveriyordu.

“Ayaz! Sen beni hep buraya çekiştirecek misin?” dedi kıkırdayarak. Bir de cilve özelliği gelmişti ki Mustafa’ya, göz süzüşleriyle birlikte karşısındaki oğlanı iyice delirttiğinin farkında bile değildi.

“Evet. Özledim diyorum bebeğim,” diyerek artık izinsiz şekilde Mustafa’nın yüzünde her yere erişimi olan Ayaz oğlan dudaklardan bir öpücük çalmıştı bile.

Mustafa, Ayaz’a kaldıkları yerden işleri öğretmeye devam ederken lavaboya gitmek istemiş, bu sırada koridorda Ömer Bey’le karşılaşıp iki dakika sohbet etmiş, Ayaz’ın yanından geçip yangın merdivenlerinde onu sıkıştırmak için pusuya yattığını da öngörememişti elbette.

“Ben de özledim Ayaz.”

Sonra, cesaretini toplamak ister gibi alt dudağını ağzına yuvarlayıp Ayaz’ın burnunun ucuna bir öpücük kondurdu.

“Ah kalbim! Senin canıma kastın var.”

Mustafa, yan şekilde gülüp dudaklarını ne yapacağını bilemez gibi sağa sola oynattığında yaramaz bir çocuk gibi tatlı olduğunu bilmese de birileri elbette her şeyin farkındaydı.

Daha fazla burada kalıp elinden bir kaza çıkmadan diyeceğini deyip biraz da yolluk öpücük çalıp yerine dönmeliydi Ayaz, yoksa Mustafa için işler hiç iyiye gitmeyecekti bu tatlılığıyla. Ayaz içinse adamın tatlılığı karşısında dişlerini sıkmaktan çene botoksu ihtiyacı hasıl olmuştu ki masraflarını kesinlikle Mustafa’ya kakalamalıydı!

“Bu akşam bizde kalalım mı?”

“Yani-Tabii kalalım ama Zeynep Hanım?”

“Onlar babamla kayağa gittiler bu sabah. Pazar dönecekler. Hem yarın sana güzel bir kahvaltı hazırlarım, sonra bana dediğin şu diziyi izleriz. Neydi adı?”

“Gibi.”

“Heh onu,” Sonra sesini alçaltarak Mustafa’nın hayran olduğu o buğulu hale getirdi. “Hem sen hamakta kitap okumak istiyordun. Ben sana dediğim kitapları vereceğim, sen de üzerinde battaniyeyle hamakta kitap okuyacaksın. Üstelik baktım hava yağmurlu, tam istediğin gibi.”

Mustafa, aylar önce dilediğinin şu anda kabul olmasıyla yüzünde Ayaz’ın daha önce hiç görmediği bir gülümsemeyle karşısındaki çocuğa baktı. Her adımını, her anını düşünüyordu Mustafa’nın, bunca yıldır kimsenin onu düşünmemesinin acısını çıkarır gibi düşünüyordu hem de.

“Hamağa direkt oturamazsın ama,” dedi kulağına doğru fısıldayarak.

“Neden ki? Rahatsız mı?”

“Evet bebeğim. Ben hamağa, sen benim kucağıma oturacaksın. Rahatsız olma diye, yoksa başka bir amacım yok.”

“İş yerinde bu şekilde yakalanırsanız sonunuz ne olur, biliyorsunuz değil mi?”

İkisi de şok olmuş şekilde merdivenlerden gelen adım seslerinin olduğu tarafa doğru baktılar. Mustafa, buraya çekiştirildiği andan itibaren buranın sigara koktuğunu düşünüyordu. Ancak Ayaz, onu yine bir büyünün etkisine almıştı, o da söylemeyi unutuvermişti. Bu kadar dikkatsiz olduklarına inanamıyordu Mustafa.

Onlar put gibi dururken Burak, üst katın merdivenlerini dönüp kendisini görünür kıldı. Dişlerini sıkan Ayaz, birine yakalanmak değil de yarak kafalı birine yakalanmanın verdiği hırsla yumruklarını sıktı.

Ayaz’ın şu an bulunduğu durum sikinde bile değildi. Kim Mustafa’yı üzecek bir şey yapacak olursa, hatta aklından geçirecek olursa hepsinin topluca amına koyardı da karşısındaki adamın üzülmesine yine de izin vermezdi.

Birden ileri doğru atılıp Burak’ın iki yakasından kavradı. “Sen bizi mi takip ediyorsun beynine soktuğum?”

“Aynen stajyer. Hatta küçük kız çocukları gibi moment kovalıyorum sizin peşinizde dolanıp,” dedi, ‘moment‘ kısmını söylerken Ayaz’ın yakasındaki eli müsaade ettiğince parmaklarıyla hayali bir tırnak açmayı da ihmal etmemişti.

“Ayaz, lütfen bırak,” dedi Mustafa. Burada kavga çıkarsa Ayaz’ın başının yanacak olmasından çokça endişeli, kendi dikkatsiz ve pervasız hareketine bolca iç dünyasında küfürlü, korkuyla ikiliye bakıyordu şimdi.

Burak bıkkınlıkla, “Off! Mal mısın amına koyayım? Benim derdim bana yeter, sal beni Ayaz,” diyerek çocuğun ellerini silkeledi yakalarından.

“Salayım da koşarak Mehmet Bey’e yetiştir değil mi? Allah’ın hayatsız yalakası.”

“Ayaz, yaşınla zekan doğru orantılı diyeceğim de ben şunu da zeki bilirdim,” dedi Mustafa’yı gösterip. “Üzerimdeki sigara kokusunu da mı almıyorsun? Üst katta izmarit dağı var, benim gelip gidip içtiğim.”

“Eeee?”

“Şirkete stajyer alınırken bile zeka testi yapılmalı,” diyerek söylendi Burak. Zaten canı burnundaydı, bir de zerre sikine takmadığı iki geri zekalı, günlerdir uyku uyuyamayan bünyesine inat eder gibi susmuyordu amına koduğu merdivenlerde. “Yani ben sizi ispiyonlarsam siz de beni ispiyonlarsınız. Bak orada kocaman burada sigara içilmesi yasaktır tabelası var. Ben günlerdir tabelanın önünde sigara içiyorum yarım saatte bir. Sal beni şimdi, inan ikinizin bok gibi vıcık vıcık romantik ilişkisi sikimde bile değil. Sadece bu kadar mal olmanıza şaşırdım, yangın merdiveninde fingirdeşmek ne abi?”

“Haa,” dedi Ayaz. Bu döl israfı, beyaz pastel boya kadar faydası olmayan beyinsiz kırk yılda bir doğru bir şey söylemişti. “İyi yallah o zaman, mümkünse bizden çok uzağa hatta.”

“Diğer tarafın yangın merdivenine mi taşınayım ben, yoksa şirket fingirdeşmenizi burada kesecek misiniz? Yarım saatte bir sigara içmek için dışarı çıkacak mola hakkım yok.”

Mustafa, karşısındaki yıllardır beraber çalıştığı adama baktı. Gözlerinin altı çökmüş gibiydi. Genelde spor da olsa jilet gibi ve mutlaka markalı giyinen esmer, bugün sanki umurunda değilmiş gibi öylesine, bol bir gömlek, kot pantolon giymiş, kombinini hiç adeti olmasa da spor ayakkabıyla tamamlamıştı. Gerçekten de buram buram sigara kokusu bedeninden yayılıyordu ve Mustafa, onun kaç tane sigara içtiğini merak etti.

Şirket kuralları gereği, çalışanların bir saatlik öğle arası hariç geriye kalan zaman için kullanabilecekleri yarım saatlik sigara molası hakkı bulunuyordu.

Bu yarım saat, üç kere onar dakika şeklinde de olabilirdi, altı kere beşer dakika şeklinde de. Parmak ve kart okutma sistemi olduğundan her bir molaya çıkış personelin kişisel sistemine yansıyor, eğer bir kere on bir dakika mola kullanıldıysa ya da tüm mola otuz bir dakika olduysa personelin maaşından kesiliyor veya personele uyarı cezası veriliyordu.

Burak normalde rutinine sadık öğleden önce bir, öğleden sonra iki olacak şekilde az sigara molasına çıkan bir personeldi. Üst yönetime yalakalığı sebebiyle göze batacak şeyler yapmaktan kaçınır, yönetim ne derse evet diyerek bir an önce onlara vadedilen yurt dışı atamasıyla ülkeden gitmek isterdi.

Ne olmuştu da bu emeline aykırı düşecek şekilde kendisini bu kadar dağıtmıştı Mustafa meraklanmıştı.

“Temiz konuş. Gelmeyiz buraya bir daha, zıkkımlan sen de.”

Burak görmeyen gözlerle ikisine bakıp, “Adınız çıkarsa sadece bu şirketten atılmazsınız, gazetelerde Türkiye’nin en büyük firmalarından birinde skandal diyerek büyük puntolarla adınızı göstere göstere yazarlar ki sizi yem gibi birilerinin önüne atsınlar,” dedi. Daha sonra yorgun bakışlarını Ayaz’a çevirdi. “Aşkın için her boku göze alıyorsan içinde yaşamayı da öğren, senin baban seni Avrupa’da, Amerika’da bir yere yollar, ya o n’apacak?” Mustafa’yı göstererek çıkıp gitti yangın merdivenlerinden.

Ayaz, döl israfı Burak’tan gelen haklı sözlerle dişlerini sıktı. Mustafa’yı gördüğünden beri aklı o kadar havadaydı ki bunları düşünememiş, gerçekten de Türkiye’nin belki de en muhafazakar şirketlerinden birinde yaptığı bu harekete açıklama bile getiremiyordu.

Mustafa’nın üzülmemesi için dünyadaki herkesi karşısına alabilirdi elbette ama bir yerde tedbirli olmak da onlara çokça fayda sağlayacaktı. Mutlu günleri, acı günlerde anmak acıların en büyüğüdür ya, Ayaz mutlu günleri daha da mutlu günlerde anmak istiyordu.

“Önce ben çıkayım, sonra sen çık Ayaz,” dedi Mustafa. Sevgilisinin Burak’ın sözlerinin etkisiyle yüzünün düştüğünü anlamış, son bir kez tehlikeli hamle yaparak gönlünü almak ister gibi dudaklarına sıkıca, sesli bir öpücük kondurup kaçıvermişti tuvalete.

Ayaz, bir öpücükle ona hem feleğini şaşırtan hem de az önceki sözleri unutturan adamın etkisiyle kafasını sağa sola sallayarak gülümseyip çıktı yangın merdivenlerinden.

✨✨

“Kıyafetlerimi alsaydım evden Ayaz, yakın nasıl olsa.”

Ayaz, homosapienlerin iç güdüsüne sahip bir şekilde hareket ediyordu son günlerde. ‘Nasıl bir şey bu?’ diye soran olursa eğer Mustafa’nın yanağını öptüyse bir taneyle yetinmiyor mutlaka ikinciyi istiyor; alnına öpücük kondurduysa saçların hatırı kalacağını düşünüyordu.

Kısacası Ayaz, Mustafa’ya karşı hiç mi hiç eksilmeyen bir iştaha sahipti. Her gün adamın başka bir özelliğine, parçasına merak duyuyor, bir anda bütün olarak keşfedip Mustafa’nın hakimi olmakla; tek tek, parça parça keşfetmenin o büyülü yolculuğunun keyfini sürmek arasında seçim yapamıyordu.

Bugününün merakı ise kendi kıyafetlerinin içerisinde bir Mustafa görmekti. Adam şirketten eve gelen süre boyunca kıyafetlerini almadıklarını sık sık hatırlatsa da Ayaz duymazlıktan gelmiş, cebren ve hile ile kendi kıyafetleri içerisindeki Mustafa’yı görebilmek uğruna onu evinden alıkoymuştu bir nevi.

“Benimkilerden bir şeyler giyersin sevgilim. Hem bol, rahat rahat olur sana. Gel hadi,” diyerek kaşınan avucunu Mustafa’ya doğru uzatıp sürekli aklında olan o şeyi sonunda yaptı. Adamın beyaz elini avucunun içine hapsederek onu odasına doğru çekiştirdi.

Açık dolabının önünde dururken montunu çıkaran sevgilisine bakıp, “Şort mu eşofman mı?” diye sordu. “Ben sıcaktan nefret ettiğim için genelde şort giyerim. Pazar akşama kadar buradasın ona göre seç bak.”

“Hımm. Ben de şort giyeyim o zaman.”

“Buyurun o zaman kralım, kıyafetleriniz.”

Mustafa teşekkür ederek aldı kıyafetleri, daha sonra beklentiyle Ayaz’a bakmaya başladı. Ayaz olumsuz anlamda kafasını sallayarak ne olduğunu anlamaya çalışır gibi sevimli bir şekilde gülümsedi.

“Çıkarsan ben de üzerimi giyineceğim. Ya da bana giyinebileceğim bir yer gösterirsen?”

“Gizlin saklın mı var benden? Giyin işte şurada. Valla bakmıyorum,” dedi Ayaz. Tabii ki de bakacaktı, manyak mıydı o?

Mustafa’nın piercinglerini görmeyeli çok uzun zaman olmuş, aklı ilk gördüğü andan beri o metal parçalarında kalmıştı. Tekrar görebilmek için neler feda ederdi neler?

“Ben koridorda giyinirim o zaman,” dedi Mustafa utanarak. Tamam, aşık bünyesi sayesinde son zamanlarda daha az sağlıksız besleniyordu. Bu sayede de minik göbeğinden az biraz kurtulmuştu ama yine de öyle Ayaz gibi Yunan tanrılarını kıskandıracak kadar muazzam bir vücudu yoktu nihayetinde.

Gerçi Ayaz’ın bacakları hariç başka yerini de hiç görmemişti ya, meraklı yapısı sayesinde bazen hayal gücünü çalıştırıyordu tahayyül edebilmek için.

Ayaz, tam o an sanki bir medyum olmuş da Mustafa’yı duymuş gibi tişörtünü çıkarıverdi birden. Mustafa, kocaman açık gözleri, elinde üzerine giyeceği kıyafetlerle, “Hiii!” deyiverdi.

Yaradan ona acımıyor olmalıydı ki bu tip görüntülerle sınanıyordu Mustafa. Dünya üzerinde görüp görülebilecek en yakışıklı çocukla sevgili olduğu yetmiyordu, aynı çocuk onun canına kastediyordu bir de.

Yutkunarak, bakışlarını kaçırmak istese de yapamadı.

Cisminden ayrılmış ruh bir dereceye kadar eksiktir. İnsanın mutluluğunun en yükseğine erişebilmesi, ruhunun kalıbı ile yeniden birleşmesiyle mümkündür. Mustafa’nın ruhunun kalıbı da Ayaz’dı.

Doğarken ruhunun bir parçası çıkartılıp kenara ayrılmıştı. Ayrılan parça ilahi biçimde tam on üç yıl saklanmış, bu parçadan ay tenli bir çocuk, o haylaz kahverengi bakışlarıyla dünyaya gözlerini açmış, eksik parçayı yüreğinde taşımıştı tam yirmi yıl sahibine verebilmek için. Şimdi Mustafa ruhunun eksik parçasını alelade şirketin birinde bulmuş, yirmi bir gramlık ruhunun kalıbının sahibine bakıyordu, güzelliğinden gözlerini kör etmek ister gibi parlayan…

Odanın ortasında duran Mustafa, Ayaz’a karşı büyük bir açlık besliyordu yalnızca. Her hareketi onun için tapılacak seviyede olan çocuk, yarı çıplak dolabın önünde kendisini Mustafa’ya sunmuşken Mustafa zaten yattığı yerden, içtiği suya kadar büyük bir ilgi beslediği çocuktan gözlerini çekemiyordu.

Eskiden varlıktan çok yokluğa, hatta hiçliğe merak duyan Mustafa’nın göğsünde artık sadece Ayaz’a olan merakının varlığı biçare şekilde sallanıyordu.

Önce ona bilmişçe gülümseyen oğlanın aynadan yansıyan geniş sırtına baktı. Geniş sırtı bir V harfi misali beline doğru inceliyor, bu incelik sanki oğlanın yağsız sırtında bulunan kemiklerin kanat varmış gibi görünmesine neden oluyordu.

Sonra yutkunarak aynadan çekti bakışlarını. Ağır ağır, büyük bir cesaret örneği sergileyerek dümdüz önüne baktı. Kas yığını gibi görünmüyordu karşısındaki oğlan ama kesinlikle bilinçli şekilde beslenme ve sporla ilgili olduğunu belli edercesine harika bir vücuda sahipti.

Da Vinci görseydi bu anatomiyi, kesinlikle Ayaz’ın başı büyük belaya girerdi.

Sert göğsü, karnındaki kasların arasındaki çizgilerin belirginliği, incecik beli… Mustafa aylardır bu bele mi tutunup işe gidiyordu? Hatta aciz şekilde, dünyaya sağladığı hiçbir katkı olmaksızın ödül niyetine verilen bu vücudun üzerinde mi uyuyakalmıştı geçen gece?

Tamamen çıplak görebilseydi Ayaz’ı, demek ki Mustafa’nın akıl sağlığının bütünlüğü açısından konu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde bitebilirdi. Delirme sebebineyse bir esmerin güzelliği uğruna aklını yedi, peynir ekmek misali yazsınlardı varsındı.

Tekrar sesli şekilde yutkunup eski Türk filmlerinden aldığı ilhamla, tek ortak noktalarının dudak üstü benlerinin olmadığını kanıtlamak istercesine, Türkan Şoray misali elindeki kıyafetlerle kaçıverdi koridora.

Ayaz’ın kahkaha atarak bir şeyler söylediğini işitiyordu ama aklı söylenen kelimeleri bir bütün yapıp da anlamalı bir cümle çıkaramıyordu.

Çaprazda, kapısı açık şekilde bulduğu banyoya kendisini atıp üzerini değiştirirken biraz daha cesur olabilmeyi diledi. Ne vardı sanki Ayaz’ın gözlerinin içine bakarak kışkırtıcı şekilde üzerini çıkarabilseydi? Tıpkı onun yaptığı gibi.

Ama çok da kaslı olmayan kolları, artık ayva olmasa da yine de onunla olduğuna inandığı göbeği, Ayaz’a göre dar olan omuzlarıyla kendisini nasıl Ayaz’a sunmaya layık hissedebilirdi ki?

Bir tek bacaklarını severdi. Şimdi de şortun altında bembeyaz, şekilli, uzun bacakları görünüyor; ‘Acaba Ayaz beğenir mi?’ diye düşündürüyordu Mustafa’ya.

Etrafına sanki birileri onu görüyormuş gibi çaktırmadan bakıp üzerindeki şortu azıcık daha yukarı çekti. Nedense Ayaz’a kendisinden bir şeyler sunma fikri Mustafa’yı çok heyecanlandırmıştı.

Ayaklarında beyaz, bilekleri ve diz kapağının arasında bir yerde biten ünlü bir markanın spor çorapları, dizlerinin bir karış üzerindeki şortu ve beyaz, kolları ona uzun gelen kazakla Mustafa inanılmaz derecede yenilesi görüldüğünün farkında bile değildi ama Allah Ayaz’a yardım etsindi.

Tüm bu iştah açıcı görüntünün yanında Mustafa güzelliğinin farkında olmadığından elde hem masum bir adam hem de masumiyetinin kışkırtıcılığının yakıcılığı kalıyordu.

Elinde katlanmış şekilde, iş yerinde giydiği kıyafetleriyle birlikte sapık sevgilisinin yanına, odaya tekrar döndü. Ayaz tam gülerek Mustafa’ya takılmaya başlayacaktı ki gördüğü manzarayla o birilerine takılamadan birileri Ayaz’a bir şeyler taktı.

Karşısındaki adam neydi böyle? Bir lokmada yutardı da bu adamı kimse elinden alamazdı. Altı üstü farklı olarak bir çorap, bir şort, bir kazak giymişti.

Ama Ayaz’ın Mustafa karşısında düşünmeyi hiç bırakmayan beyni şu anda adamı çıplak şekilde sadece ayaklarında o çorap ya da altı çıplak, üzerinde kendi bol kazağı kalacak biçimde kucağında, yan tarafında, altında, belinde, hatta yüzünde hayal ediyordu.

Çıplak gövdesindeki piercingleri ve çoraplarıyla Mustafa, Ayaz’a her şeyi yaptırabilirdi, bu tarihe geçmeliydi.

Gözlerini kırpıştırıp, ‘Çoraba, şorta da azma amına koyayım,’ diye düşünse de bunların haricinde adamın bembeyaz, uzun bacakları gözlerinin kadrajına giriyor, Ayaz az önce üzerini çıkarıp da Mustafa’yla azıcık uğraşmak isteyen bünyesine tüm çabalarının aynı hızla çarpıp döndüğünü hissediyordu.

“Acıktın mı bebeğim?” dedi. Söylemekte fayda vardı ki sesi bir miktar da incelmişti.

“Çok değil.”

“O zaman şöyle yapalım, atıştırmalık bir şeyler hazırlayalım ne dersin?”

“Olur,” dedi Mustafa, gözü çam ağaçlarıyla dolu harika manzaraya bakan hamaktayken.

Karşısındaki çocuk anlamıştı Mustafa’nın şu an yemek düşünmediğini, onun odasına ilk geldiği andan itibaren gözü de, aklı da bu hamakta kalmıştı ya biliyordu Ayaz.

Haklı bir isteğin karşılığı sözler değil eylem olmalıydı Ayaz’a göre. Sevgilisi hamakta oturup yağmuru seyrederek kitap okumak istiyorsa bunu mümkün kılmak Ayaz’ın boynunun borcuydu.

Mustafa bir şey istiyorsa Ayaz ataları gibi gerekirse demir dağını eritir, imkansızı imkanlı kılar yine de adamın isteğini yerine getirirdi.

İçi içine sığmaz şekilde iki gün onunla bu evde yalnız olacağını düşündü. Ne varsa Mustafa’yı mutlu etmeye muktedir, Ayaz hepsini bir bir yapacaktı bu iki günde bu güzeller güzeli sevdiği adam için.

Mustafa’nın onun odasında, gözlerindeki parıltılarla kazağının kollarını çekiştirip ellerini kazağın içine alarak beyaz çoraplarının içindeki ayaklarını yerinde duramaz gibi oynatmasını izlerken, tüm ölü ruhların arasından Mustafa’nın capcanlı ruhu çıkıverdi Ayaz’ın huzuruna.

Herkes aynı renkti ona göre. Bir tek Mustafa’sı gökkuşağı gibi renkli, denizin üzerindeki yakamoz gibi parıltılıydı.

Yirmi bir yaşına çok da fazla bir süre kalmamışken, tüm dünyaya tek başına göğüs gereceğine, çıkacağı tüm yolculukların sade bir yalnızlıkla donatılacağına o kadar emindi ki karşısında kalbini ruhuna asan adamın o bal rengi gözlerindeki çocuksu yaramaz parıltılar yeniden bu dünyaya dair hayal kurmasına da, umutlarının o çorak arazilerde bir bir yeşermesine de imkan tanıyordu.

Ama hayal kurmak herkesin hakkıydı zaten, öyle değil mi?

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim 🫶🏻✨

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top