✨✨
Ahmet, yıllardır içinde biriktirip durduğu ama neyi biriktirdiğini ta ki Burak’ı tam kalbinin ortasından görene kadar anlamadığı, sanki bir gün tamamlanacakmış hissinin sonunda tüm o biriktirdikleriyle birlikte parmak uçlarından akarak yöresini bir esmere çevirdiği anın geleceğini nereden bilebilirdi ki?
Daha on altı yaşında, bir heves gizlice babasından kaçırdığı arabayla en sevdiği şehirde bir sarhoş sürücünün gazabına uğramış, Ahmet o günden Burak ona ‘Ben seni bırakmam.’ diyene kadar tam kalbinde bir çift sürmeli gözün boşluğuyla yaşamıştı sanki.
Şimdi, gün ağarırken göğsünde uyuyan adamı izliyor, o uğursuz günün anıları aklında da olsa yine de gülümsüyordu çocuk. Bu kez uyumama sırası ona geçmiş gibi sabaha kadar sevgilisinin güzel kalbinin tezahürü olan güzel yüzünü izlemişti.
Dün gece, kendini açmasını isteyen adamın sözleriyle sabaha kadar onu izlerken yine ona hak vermiş, bir yandan da aklına anılar düşe düşe bu halde olmasına sebep güne kadar geriye gitmişti çocuk, zihin yolculuğunda.
Gece arkadaşlarının yanına gitmek için gizlice babasının cebinden arabanın anahtarını aldığı o sahneyi dün gibi hatırlıyordu çocuk. Arkadaşlarıyla Ankara’nın bir tepesinde buluşup ilk kez içki içecekleri gece için ailesinden izin almadığından huzursuz ama gizlice gideceğinden kalbi heyecanla pır pır ederken atlamıştı babasının arabasına.
Erkenden öğrendiği araba sürme becerileriyle yol boyu bağırarak şarkılar söylemiş, kendi kendine de övünmüştü ‘Çok güzel araba sürüyorum lan.’ diyerek. Nereden bilebilirdi ki on altı yaşındaki aklıyla arabasını aslında bir daha geriye dönülemez bir yola sürdüğünü? Boş yolda bile zikzaklar çizerek ilerleyen arkasındaki arabayı görmüş, arabanın yanından geçip gideceğini düşünmüştü çocuk aklıyla.
Oysa diğer sürücünün önünü göremeyecek kadar içtiğini de, Ahmet’in arabasını fark edemeyecek kadar bilincinin neredeyse kapalı olduğunu da öngörememişti. Saniyeler içerisinde yandan ona çarpan arabayla bacağı metallerin arasına sıkışmış, kimsenin haberi olmadan evden çıktığı için de Ahmet’in pişmanlıklarının başladığı geçmek bilmeyen dakikalar başlamıştı.
Şimdi bile çocuk aklıyla ‘ölüm’ fikrinin onu ne kadar korkuttuğunu hatırlıyordu Ahmet. Daha hiçbir şey yaşamamış, ailesine kardeşine doyamamış, aşkı tatmamış, sadece arkadaşlarıyla eğlenceli bir gece geçirebilmek için ailesinden ilk kez bir şey saklayarak evden saklanarak çıkmıştı. İlk de olsa evren sanki onu affetmemiş, cezalandırmıştı bir bacağının yarısını ondan alarak.
Ahmet, sıkışan bacağı yüzünden çektiği acıdan da geçmiş, ailesinden gizli bir daha bir şey yapmayacağına dair söz vermişti hayata göz yaşları yanaklarından ip gibi süzülürken tam bayılmadan önce. Daha yaşayacağı çok güzel günler vardı, tanıyacağı çok güzel insanlar, atacağı binlerce kahkahası da cebindeydi üstelik…
Evren onu duymuş gibi oradan geçip havalimanına giden beyaz tenli, tam dudağının üzerinde beni olan bir adamı yollamıştı, kurtarıcısı olarak. Normalde o saatte kimselerin geçmediği yoldan, yine ailesinin ona nefes aldırmaması yüzünden uçak biletini erkene almış olan genç adam kazayı gördüğü an panikle kendisini taksiden yola atmış, ambulansı aramış, tek tarafı hurdaya dönen arabanın içinde yüzü görünmese de birinin varlığını anlayarak yanlış bir şey yapmamak adına içeridekine yalnızca, “Sakin ol!” diyerek, ambulans gelene kadar içindeki fırtınalarla arabanın başında beklemişti.
Beklerken bir yerlerden gelen cep telefonu sesini kulakları işitince, sürücü koltuğunun yanındaki yerden fırlayan sırt çantası dikkatini çekmiş ve hızla çantayı alıp ‘Annişim’ yazan aramayı cevaplamış, sonrası Serpil Hanım’ın feryat figanlarıyla oğlunun peşine ıssız yerlere saçlarını yolarak gelmesi olmuştu.
Serpil Hanım da Ali Bey de, Ilgın’ı Ali’ye bırakıp ambulansla aynı anda kaza yerine gelince arabanın başında bekleyen, beyaz tenli, yüzü ay ışığı gibi parlayan adamın oğullarına yardım ettiğini anlamış, görevliler oğlunu arabadan çıkarırken kadın genç adamın ellerine kapanmıştı. Kadın oğlundan tarafa bakamıyor, bakarsa sanki kötü bir haber alacağını düşünerek yalnızca ‘melek’ daha sonraları ‘Hızır’ diyerek anlatacağı adamın ellerini tutup sadece “Allah senden razı olsun oğlum,” diyordu.
Karşısındaki genç adam mahcubiyetle karışık bir gülümsemeyle, “Her şey iyi olacak. Sakin olun, bakın çıktı oğlunuz,” dedikten sonra Serpil Hanım da Ali Bey de hızla oğullarının peşine düşüp, adamı o telaşta unutmuşlardı bile. Serpil Hanım’ın hâlâ içindeki en büyük yaralardan biri o ‘melek’ dediği adama minnetini yeterince sunamamasıydı. O olmasa belki de oğlu sabaha kadar o ıssız yolda kalacak, Serpil Hanım’ı da evlat acısıyla baş başa bırakacaktı.
Ahmet, acıdan bayıldığı için ona yardım eden adamı hiç görmese de annesinin ısrarla, “O Hızır Aleyhisselamdı!” sözlerine de inanmamıştı elbette. İçinde o adama karşı hep teşekkürü baki kalan çocuk yalnızca bir kere komşusunun oğlu ona, “Bu halinle nasıl olacak?” dediğinde dünyanın tüm acısı sanki bu cümlede gizliymiş gibi, “Keşke,” demişti. “Keşke beni hiç bulmasaydı o adam.”
Sonrasında hemen söylediği cümleye pişman olmuş, ailesini böyle bir acıya layık gördüğü birkaç saniye için bile kendi bencilliğine kızmıştı Ahmet. Yıllar geçtikçe de durumuna alışmış, kimseleri hayatına sokmama kararına sadık kalmış, ona bahşedilen ikinci hayat şansını ailesiyle, az da olsa yanında olan dostlarıyla geçirmek için güzel kullanmaya karar vermişti.
Ahmet’in öngöremediğiyse yıllar sonra, bir dört yol ağzına gömülü olan kaderinin yazılı olduğu kutu tam yanındaki adamın kader kutusuyla yan yana öylece dururken, bir esmer çocuğun elleriyle kazıp iki kutuyu da avuçlarının arasına alarak habersizce birleştirdiğiydi. Bir oyunda tanıştığı esmer çocuk hem geçmişten tanıdık genç adamı göğsüne almış hem de Ahmet’in göğsüne yazılı olanı en derinlerden çıkaracak olan aynı adamı Ahmet’le tanıştırmıştı.
“Kader gayrete aşıktır.” diyenleri haklı çıkarırcasına şimdi ‘melek’ dedikleri adamın sayesinde tanıdığı, göğsünün sol tarafının yegane sahibi adam için Ahmet de çabalamak istiyordu. O kendisine nasıl yalın, yalansız geldiyse Ahmet de onun yoluna tüm eksik gördüklerini tamamlayarak ruhunu sermek istiyordu, ömrü boyunca bu esmeri göğsünde uyutabilmek için.
Düşünerek, çokça da Burak’ı izleyerek geçirdiği gecenin sabahında sevgilisini rahatsız etmeden başını göğsünden kaldırıp, olabildiğince sessizce banyoya gitti. On altı yaşının başlarından beri yaptığı rutinini banyoda halledip yine iki ayağının üzerinde çıktığı kapıdan mutfağa doğru ilerleyerek sevgilisini mis gibi bir kahve kokusuyla uyandırmak adına güzel bir kahve demledi. Bugün, kupanın kulpunun ucu Burak için o kolay alsın diye Burak tarafına çevrilmeliydi, onun ne kadar değerli olduğunu Ahmet ona da göstermek istiyordu, korkusuzca.
Eline aldığı kupalarla yatak odasına gidip hâlâ uyuyan sevgilisine gülümseyerek baktıktan sonra onun kupasını başının ucuna koyup, kulpunu ondan tarafa çevirdi. Yatağın kendi kısmına ilerledikten sonra yeniden yatağın içine girip Burak’ın gözlerinden öperek sevgilisini uyandırmaya çalıştı.
“Sevgilim?”
Burak, gelen ilahi sesle yine rüya gördüğünü düşünüp tebessüm ederek sadece, “Hımm,” dese de Ahmet bu kez de adamın yanaklarını, çenesini, boynunu sıra sıra öpmeye başladı.
“Hadi ama huysuz şirin, uyan artık.”
Burak, uzun kirpiklerinin çerçevelediği gözlerini kırpıştırarak uyandığında, yine yeni bir güne Ahmet’le başlayacağını anlayınca bu kez yüzündeki tebessümünün yerini kocaman bir gülümseme aldı.
“Günaydın yavrum,” dedi, yeni uyandığından hırıltılı çıkan sesinin bile Ahmet’e ne kadar seksi geldiğini fark etmeden.
“Günaydın aşkım, bak kahven hazır.”
Burak, gelen aşkım sözcüğüyle alt dudağını ısırıp nasıl bir hayalin gerçekliğe dönüştüğünde bu kadar güzel olabildiğine inanamayarak şaşırdı. Onun başına güzel şeyler gelmezdi, nasıl olmuştu da bu çocuk onun yareni olmuştu, yetmemişti bir de güzel sözlerle onu uyandırıyordu?
“Ne dedin?” diyerek Ahmet’i yeniden yatağa çekip birden üzerine çıkınca Ahmet kıkırdayarak, “Aşkım dedim,” diyerek gözlerini süzüp, üzerindeki Burak’ın güzel yüzünü incelemeye başladı.
Burak ise daha fazla dayanamayarak alnını çocuğun omzuna yaslayıp, “Yeminle ölümüm senin elinden olur benim ama ona da eyvallah,” dedi.
Ahmet sitemle Burak’ın kafasına bir tane patlatınca adam neye uğradığını şaşırsa da kahkaha atarak çocuğun boynuna sulu bir öpücük kondurdu. “Hadi bakalım kahveni iç oyalanma, ben hazırlanırken Muzaffer’le Mavi’yi tanıştıracaksın sonra doğru Darin’i almaya,” dedi Ahmet.
Burak, isteksiz şekilde yerinde doğrulup sırtını yatak başlığına dayadıktan sonra kahvesinden bir yudum aldı. Sonra Ahmet’e doğru beklentiyle bakınca çocuk ‘Ne oldu?’ anlamında kafasını salladı.
“Yavrum kucağıma gelsen de kahve keyfimiz tam keyif olsa,” dedi Burak çapkınca gülerek. Ahmet’in yanında olduğu her an mümkünse çocuğun kucağında olduğunu hayal ediyordu, şimdi yanındayken hayalleri de yetmiyordu elbette.
Ahmet gülümseyerek, kendi içerisinde aldığı kararın da etkisiyle pat diye kendisini Burak’ın kucağına bırakıverdi. Burak yüzündeki sırıtışla isteğini hemen yerine getiren sevgilisinin alnına uzun bir öpücük bırakıp, Ahmet’in dizlerinin üzerinde olduğunu görünce panikledi.
“Ahmet canın acımaz mı!?”
“Hayır, böyle bükebiliyorum korkma.” dedi çocuk. Burak’ın hâlâ onun bacağı konusunda kafasında soru işaretleri olduğunu görebiliyor, eninde sonunda bir gün onunla uzun uzun detaylı bu işi konuşacağını da kestirebiliyordu. Yalnızca bu aralar olsun istemiyordu çocuk, hem artık ondan kaçmak da yoktu ki!
“Dizlerinin üzerinde durduğunda sıkıntı olmuyor yani?” dedi Burak, kahvesinden önündeki seyir zevki eşliğinde bir yudum alırken.
“Olmuyor korkma, gösteririm bir gün,” dedikten sonra bu kez de eliyle bacağını düzelterek iki bacağını da arkadan Burak’ın beline sarıp iyiden iyiye sevgilisinin kucağına yayıldı. Burnunu sevgilisinin o çok sevdiği kokusunun kaynağı olan boynuna daldırarak nefeslenirken, bir yandan da eliyle adamın yeni yeni çıkmaya başlamış sakallı yanaklarını okşuyordu.
‘İyi ki.’ dedi içinden yeniden, bir kere de olsa o kazada ölseydim dediği anlar için utanarak iyi ki ölmediği düşündü. İşin ucunda Burak’la yaşaması varsa feda olan her şeye şükredebilirdi Ahmet, umursamadan. Çok bir zaman geçmemişti belki onunla olduğu süreden bu yana ama o da içinde bir yerlerde Burak’ı ilk gördüğü gün etkilendiğini hissediyordu. Sanki yıllarca bu adamı beklemiş gibi onun etrafında dolandığı her an tamamlanmışlık hissiyle donanıyordu çocuk.
Biraz öpüşerek, biraz kahve içerek, biraz da sohbetle geçen sabahları Burak’ın Muzaffer’le buluşması yüzünden evden çıkmasıyla sonlandı. Ahmet, Darin’le tanışacağı için heyecanla kendisini duşa atıp güzelce hazırlanırken Burak da işlerini halledip geri döndü.
Karşısında zaten varlığı kızıl bir meleği andıran çocuk bir de bunun üzeri olabilirmiş gibi beyaz bir atlet, üzerine belinin hizasına gelen siyah bir gömlek ve uzun, bol, buz mavisi bir pantolon giymiş, zarif belini gözler önüne sermek ister gibi siyah, tokası süslü bir kemer takmış, o güzel parmaklarını yüzüklerle süslemiş, yumuşacık saçlarını da alnına dökerek Burak’ı kudurtmaya yeminli şekilde öylece karşısında duruyordu şimdi.
“Dinime imanıma Kuran’ıma senden güzeli varsa gelip benim suratıma tükürsünler,” dedi Burak, Ahmet’in hızla yanına gidip belini kavrayarak dudaklarına kapanmadan önce. Sevgilisinin dudaklarından gelen kiraz tadıyla başı dönerken, ellerini çocuğun açıkta bıraktığı boynuna doğru çıkarıp parmaklarıyla birkaç kez bembeyaz tenini okşadı.
Ahmet, sevgilisinin dudaklarının üzerine doğru gülümserken, “Beğendin mi?” diye sordu.
“Beğenmek dediğin şey az kalır be, fıstıksın sen fıstık. Boşuna sana kızıl fıstığım dememişim dün,” dedikten sonra, “Durup durup en güzelini tavlamazsın be Burak,” diye de ekledi kendi kendine.
“Salaksın ki sen,” diyerek kıkırdayan Ahmet, yeniden Burak’ın dudaklarından bir öpücük çalıp sonra yerinde duramaz bir tavırla, “Hadi geç kalmayalım. Darin’e çanta yapmasını söyledin değil mi? Bizimle kalacak ya,” dedi.
“Mesaj attım gülüm merak etme sen,” diyerek bakışlarını Ahmet’ten bir türlü çekemeyen adam, “Kucağımda indirsem seni keşke arabaya kadar,” dedi içini çekerek.
“Burak! Her yerde beni kucağına alamazsın!”
“Deneyek mi?” dedi çapkın bir gülüşle Burak.
“Denemeyek. Hadi bakalım çıkalım, çocuk da acıkmıştır bizi beklerken.”
Burak gülümseyerek içi dışından nasıl mümkün olabiliyorsa daha güzel çocuğun kardeşini düşünmesiyle, “Darin de burada kalacak. Nasıl kucağıma geleceksin sen?” dedi sıkıntıyla.
“Derdin bu mu?” dedi Ahmet hayretle.
Burak ayakkabılarını giyerken gözlerini kocaman açıp, “Ne demek derdin bu mu yavrum? Daha sana tam kavuşamadım bile. Herhalde derdim bu olacak, şu an su içmeye bile kucağımda gitmen lazım,” dedi.
Ahmet gülümseyerek, “Tamam sevgilim, gece bizim. Odamızda kucağında uyuyacağım söz! Ama artık çıkalım çocuk bekliyor,” dedi, sevgilisini avutabilmek için.
Burak, Ahmet’ten gelen sözlerle işin ucunda kardeşi bile olsa anında satar gibi bir an önce gece olmasını dileyerek evden çıktı. Yolda hâlâ kucak mevzusunu tartışarak Darin’i almaya giden ikili, çocuğun çoktan apartmanın önünde hevesle onu beklediğini gördüler.
Ahmet arabadan inip Darin’e, “Merhaba,” diyerek sarılırken, Darin sessizce, “Memnun oldum yenge, anlattığı kadar varmışsın abimin,” dedi kıs kıs gülerek.
“Lan!”
“Ne var be?” diyerek çemkiren Darin, yine de abisinin gazabından korkar şekilde kendisini arabanın arka koltuğuna attı. Ahmet gülümseyerek yeniden arabaya dönünce kucak mevzusu bir anda yenge mevzusuna dönerken yeniden bol atışmalı bir yolculuk geçirip, Darin’in o çok istediği pankekçide soluğu aldılar.
Ahmet etrafına baktığında cıvıl cıvıl insanları görüp İstanbul’un bu kısmının yaşanabilir olduğunu düşünürken, gelen garsona siparişlerini verip beklemeye başladılar. Şehrin bazı yerleri ne kadar kapalı, yobaz ve geri kalmışsa, bazı yerleri de oralara inat saygılı, rengarenk insanların özgürce kahkaha attığı, el ele çiftlerin umursamazca dolaştığı harika manzaralar sunuyordu insana.
“Eee yenge, abimin kıroluklarına alıştın mı?” dedi çocuk kıkırdayarak.
“Bana bak lan, kitabıma hava soğuk dinlemem atarım seni denize.”
“Alıştım alıştım. Benim arkadaşım da abinin bir alt modeli, yadırgamadım,” dedi Ahmet gülümseyerek.
“Aşkolsun yavrum, ben üst model kıro muyum?” dedi Burak alınarak.
“Ben seni böyle sevdim,” diyen Ahmet’in sözlerini duyan Burak göğsüne tekme yemiş gibi kalakaldı. Seni seviyorum demese de gözlerinden bile belli olan çocuğun bunu ağzıyla söylemesi, hem de hiçbir çekince göstermeden kabul etmesi Burak’ın içinde bir yerlerde heyecanlanmasına sebep oldu.
Darin kahkaha atarak, “Adam error verdi yenge n’aptın?” diyerek çikolatalı pankekini ağzına atıverdi.
“Darin son sabah kahvaltın olsun istemiyorsan yenge deme sevgilime lan.”
“Desin, karışma çocuğa.”
Darin, şimdiden sevdiği Ahmet’in sıcacık bakan bakışlarına bir gülümseme gönderirken abisinin ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Bu bakışlara sahip olan biriyle olmak her kula nasip olmazdı ki. Dilerdi onun da ona böyle sevgiyle bakan, sıcacık bir gülümsemeye sahip, masmavi gözlü bir sevdiği olurdu ileride.
“Ben sizle mi kalacağım şimdi? Hem de iki gün?” diye sordu çocuk heyecanla. Babasının küçücük bahanelerle onun üzerine yürüyemeyeceği iki gün hayal gibiydi çocuğun nezdinde.
“Evet, hatta ne zaman istersen bana gelebilirsin Darin. Abine ya da bana söylemen yeter. Abin olmasa bile, beni ara ben gelip seni alırım,” dedi Ahmet içten bir gülümsemeyle.
“Abisi hep olsun ama değil mi gülüm?”
“Olsun tabii,” dedi utangaçça Ahmet.
İkilinin cilveleşmesini izleyip, “Eve gitmeden sahilde dolaşalım mı biraz?” diye hevesle soran çocuğa baktı Burak. Ahmet’ten önce amirlerin gözüne girmek için o da çok çalıştığından Darin’e kısıtlı zaman ayırabiliyor, babası olacak şerefsiz yüzünden de çocuğun hayatını yaşayamadığını içten içe biliyordu. Yalnızca ‘Onun için.’ diyerek kendisini sıksa da bu zamana kadar planladığı her şey Ahmet’in gelişiyle elinde patladığından bundan sonra ne yapacağını da bilmediğinden şimdi yalnızca yanındaki ikiliyi mutlu etmekti yegane amacı.
“Sen ne istersen onu yapalım Darin, evde de film izleriz istersen. Abur cubur da alalım değil mi Burak?”
Burak, yediklerine gramı gramına dikkat eden sevgilisinin kendi kardeşi için şimdiden yaptığı fedakarlıkları görünce bir kez daha şükretti içinden. Beklemişti, hayat ona çok da adil davranmamıştı belki, hatta yanındaki kızılı rüyalarında sevmişti ama ona öyle bir gelmişti ki Ahmet, her şeye eyvallahtı.
“Aynensin yavrum, ne isterseniz alırız,” dedikten sonra karşısında bıcır bıcır sohbet eden ikiliyi sessizce izleme işine geri döndü Burak. Bir yanında tüm hayatını geçirmek istediği çocuk, diğer yanında oğlum dediği önüne dünyaları sereceği kardeşi daha mutlu olamayacağını düşünüyordu adam.
Dünyada anlaşması en kolay ikilinin birbirleriyle de çok iyi anlaşacağına emindi zaten. Yine de ender rastlanan bir doğa olayı gibi ikisinin sohbet edişini izlemekten kendisini alamadı uzun bir süre. Bir ara Ahmet’in de kendisine baktığını görünce, masanın üzerindeki elini tutup üzerini okşarken gülümsemekle yetindi yalnızca, o nasıl olsa kendisini anlardı.
Hesaplar ödenip Darin’in mekana bayıldığıyla alakalı uzun konuşmasını dinlerlerken Burak yeniden Ahmet’in elini tuttu. Ahmet hızla etrafa bakıp, sevgilisine soran gözlerini çevirince Burak yalnızca gözlerini bir kez açıp kapadı. Hiç kimse Ahmet’in elinden tutup da gezmesine laf edemezdi, eden olursa da sonuçlarına illa katlanırdı.
Onlar bazılarının sevimli, bazılarının nötr, bazılarınınsa yargılayıcı bakışları arasında yanlarında Darin el ele sahilde gezerken kader sanki son bir kez daha Burak’ı sınava tutar gibi saklandığı köşesinden çıkıverdi. Habersizce kahkahalar atıp el ele yürürken, arkalarından şaşkınlıkla bakan iki çift gözü göremeseler bile çok yakında haberi Burak’a gelecekti, üstelik de haberi veren elçinin kendi çirkinliklerini görmeden “Mumu eriten kendi ipidir.” sözlerini kanıtlar gibi Burak’ın o ipten tamamen kurtulması için adamın erimesini göze alarak.
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙