✨✨
Elinde tuttuğu bardağın içindeki dumanı tüten kahveyi ağır ağır karıştırırken daha haftalar önce tanıştığı ama onun dayak yediğini duyduğu gibi kendisini arayan ve mahallenin itlerini kafasına takmaması gerektiğini bolca ‘ciğerim’ sözcüğü eşliğinde söyleyen Burak’ı düşünen Selim tam kahvesinden bir yudum alacaktı ki odasının kapalı olan kapısının ardından gelen sesleri işitti.
Kız kardeşinin onlara yaşattıkları yüzünden annesinin de mahvolan komşuluk ilişkilerinden sebep koridordan gelen seslerin bir komşuya ait olmadığı çıkarımını kolayca yapmıştı ki kendi odasının kapısı hızla açıldı.
“Selim?”
Kendi adını ağzından duymayı çok sevdiği adam ona doğru endişeyle yaklaştı. Selim’inse sızlayan yaralarına üflenecek bir derman kalmamasının tezahürü boş olan gözleriydi aynı anlarda… O da yalnızca bakmakla yetindi ona doğru gelen adama.
Ömer, “Selim çok korktum lan senden haber alamayınca,” diyerek çocuğun yatağının kenarına yavaşça oturdu. Yüzü gözü birbirine karışmış arkadaşına acıyla bakarken baş ve işaret parmağıyla nazikçe çenesinden tuttuğu Selim’i hasar tespiti yapmak ister gibi incelemeye başladı.
Gördüklerini beğenmemiş olacak ki önce gözlerinden hüzün dalgaları daha sonra çatılı kaşlarıyla uyumlu sinir emareleri geçti.
“Kim yaptı?”
Selim arkadaşının elini itip, “Bırak,” diyerek huysuzlandı.
Afallayan Ömer’in karşısındaki çocuğu yüz üstü bırakmasının verdiği utancına bir de onun bu tavrı eklenince derin bir nefes aldı.
Selim’in öğleden sonraki aramalarını ancak sinema çıkışında görmüş, Aycan’ı eve bırakıp da Selim’i defalarca arasa da telefon bir yerden sonra çalmayı bırakmıştı. Panikle arkadaşına bakmak için geldiğindeyse… İşte orası anladığı kadarıyla kendisi için utanç doluydu.
“Kim yaptı dedim?”
Selim sessizce, “Kadir ve saz arkadaşları,” dedi.
“Ebelerine zıplamazsam ben de Ömer değilim lan,” diyerek dişlerini sıkan Ömer’e gülerek baktı Selim. Ömer, sessiz sakin kendi halinde biri olsa da sinirinden bir an bile nasiplenenler bilirdi onun öfkelendiğinde taş üstünde taş bırakmadığını.
Yalnızca kendisi için geç kalmışlıklarıyla meşhur olan arkadaşı şu an ne yaparsa yapsın çok da gözüne gelmiyordu Selim’in, dayak yemeden önce sayısız kez aramalarını görmezden geldiğinden sebep.
“Selim, bak bana bir,” dedi Ömer. Hatalı olduğunda sakladığı derinliklerden çıkardığı ses tonunu yine silah olarak kullanmak ister gibiydi şimdi.
“Selim kayarım sana şimdi, bak bir gözlerime,” dedi sinirle.
“Siktir lan, aradığımda açsaydın belki daha az dayak yerdim. Ya da beni mahalleden birinin insafına bırakıp da eve saatler sonra taşımalarına müsaade etmezdin falan. Boş yapma kardeşim, Aycan’ın yanına hadi.”
Ömer, suçlu gözlerle etrafına bakınıp komodinin üzerinde dumanı tüten kahveyi görünce boğazını rahatlatmak adına elini kahve kupasına doğru uzatmıştı ki Selim sertçe, “Alamazsın, benim o,” dedi.
“Ne zamandan beri benden tiksiniyorsun? Aynı elmayı yiyoruz biz lan.”
“Olsun, bunu alamazsın,” dedi çocukça bir küskünlükle Selim.
Kahve kupasını uzağa koymak için yerinden doğrulduğundaysa tam karnına yediği tekmelerin bıraktığı çürükler yüzünden canı acıdı. “Ah!” diyerek karnını tutup yeniden yatağın içine doğru kayarak olduğu yerde yatmaya devam etti.
“Çok mu acıyor? Bir bakayım.”
Selim, “Bakıp n’apacaksın?” diye söylendi.
Ondan gelen serzenişleri duymazdan gelen Ömer, arkadaşının yanına iyice yaklaşıp çocuğun tişörtünü yukarıya doğru sıyırdı. Gördüğü manzaraysa önce kendisine sonra bunu yapan itlere sağlam küfretmesine neden oldu.
Çocuğun bembeyaz teninin üzerinde yer yer kırmızılıklar vardı, üstelik bazıları çoktan yeşile dönmüş ve haftalarca geçmeyecek morluklara yerini bırakacaklarının şimdiden sinyallerini veriyorlardı bile.
Yutkunarak baktığı manzaranın acısını çeken çocuksa huysuzca, “Bırak,” dedi. Tişörtünü yeniden indirip üzerine de yorganı sıkı sıkıya çekerken kendisini korumaya aldığını zannedip Ömer’den tarafa bakmadan yatağın sol yanında kalan pencereden dışarıyı izlemeye başladı.
“Selim’im hiç bakmayacak mısın bana?”
“Ne alakası var? Hem kız arkadaşın bekliyordur seni, hadi git artık.”
“Tövbe estağfurullah. Lan göçmen inadın tuttu amına koyayım yine,” diyerek yeniden karşısındaki çocuğa doğru yaklaşıp çenesinden bir kez daha tutarak başını kendisine doğru çevirdi.
“Özür dilerim kardeşim. Ne desen bana ne yapsan hakkındır, yanında olamadım. İyileş, bir posta da sen dayak at bana. Sinemada telefonu sessize almışım, yoksa görsem anında açardım lan beni biliyorsun.”
“Aynen.”
“Tribine sokturma şimdi Selim. Ne diye dövdüler seni?”
“Mal mal sorular soruyorsun Ömer. Siktir git başımdan, ne diye dövecekler sence? Tahminin yok mu?”
“Piçler, soracağım onlara bir bir ama.”
“Gerek yok halledilecek.”
“O ne demek?”
“Burak halledeceğim dedi.”
Schopenhauer, “Her şeye sahip olmak ister insan… İnsanın düsturu şu sözden ibarettir: ‘Her şey benim içindir ve başkaları için olan bir şey yoktur!’ İşte bencillik diye tanımladığımız bu duygu, dünyaya böylesine egemendir,” der.
Ömer de Selim ve arkadaşlığı için bu sözleri kanıtlamak ister gibi saf bir bencillikle donanmıştı çocukluğundan beri. Selim sadece ona baksın isterdi, onu görsün, onu dinlesin. Selim’in her anında yalnızca Ömer’in izleri olsun, Selim ne olursa olsun bir tek Ömer desin…
Şimdi onun ağzından Burak adını duyduğunda ayak parmaklarından başlayıp saç tellerinde biten sinirinin kaynağı da bu safi bencilliğiydi aslında. Selim’in ağzından başka bir isim duymak… İşte bu Ömer için çok da kabullenilebilir bir şey değildi.
“Burak kim?”
“Sizin taksi durağındaki Muzaffer’in arkadaşı. Hani Nurcihan’la zorla evlendireceklerdi ya.”
“Ha, şu şey.”
“Ney?” dedi Selim sinirle.
“Hani sevgilisi erkek olan eleman.”
“Mal mısın amına koyayım? Duyan da karşı olduğunu sanacak, ağzından çıkanlara dikkat et.”
“Beni tanımıyormuş gibi? Hem ne ara kanka oldunuz da mevzuna onu çağırıyorsun ben varken?” dedi Ömer yüzü bile kızarmadan.
“Çağırdığımda geldin mi?”
Ömer pişmanlıkla, “Lan kurban olduğumun mavi boncuğu. Ne desen haklısın gel ağzıma sıç ama affet lan,” dedi. “Affetmen için n’apayım? Tarkan’ın kuzu kuzu dansını yapayım mı?” diyerek tam ayaklanmıştı ki Selim gülümser gibi oldu.
Selim’in dudaklarının kıvrıldığını gören Ömer şımarıkça ayağa kalkıp Tarkan gibi dans edecekti ki Selim, “Otur lan şuraya, çocuk çocuk hareketler yapma,” dedi.
“Affettim de.”
“Sayın mal, ben sana kızgın değilim oldu mu?”
“Affettim demedin?” diyerek tek kaşını kaldırıp arkadaşına baktı Ömer.
“He he affettim.”
Bu sırada odaya giren Selim’in annesi ikisine hüzünlü gözlerle bakıp, “Yavrum aç mısınız? Selim de bir şey yemedi. Belki seninle yer,” diyerek oğlunu en yakın arkadaşına şikayet etti.
Ömer ona ‘Yemek ye,’ derse Selim’in yiyeceğini kadın da biliyordu, bu yüzdendi oğlunun yemek yemediğini arkadaşına şikayet edişi.
“Anne!”
“Kurt gibi açız Asiye Sultan, dur ben sana yardıma geleyim. Mavi boncuğa da ben yediririm.”
“Allah senden razı olsun oğlum, geldiği gibi uyudu. Bir de kıvrana kıvrana kahve yapmış ben namazdayken, aç karnına olacak iş mi?” diyerek şikayetlenmelerine devam etti kadın.
Selim başucunda soğuyan kahveye suçlu gözlerle bakıp hemen sonra bakışlarını yeniden ellerine dikerken Ömer, “Gel hadi sultanım biz halledelim,” diyerek kadının koluna girip odadan çıkardı.
Onlar odadan çıkar çıkmaz acıyan canına aldırmayan Selim buz gibi olan kahveyi yudum yudum içtikten sonra kafasını yatak başlığına yaslayıp kızgın kalması gerekirken yine affettiği adamı düşünmeye başladı.
Odasına girdiği gibi kokusunu her yana saçmış, sanki her günü her anı o değilmiş gibi şimdi de yeniden odasına izlerini bırakıyordu. Hiç acıması yok muydu bu adamın ona karşı?
Kahve bardağını komodinin üzerine bırakıp gevşeyen bedeninin yarattığı hazla kendi kendine gülümsemeye başladı. Göz kapakları ondan bağımsız aşağı düşmüştü ki odanın kapısı bir kez daha açıldı, elinde bir tepsiyle Ömer içeri girdi.
“Uyumak yok, önce bu çorbayı içeceksin sonra sana ağrı kesici vereceğim. Canın çok yanıyordur şimdi.”
Selim panikle, “Yok istemem. Yani- Ağrı kesici istemem, ağrım yok,” dedi.
Ömer yürüyen enkaz gibi görünen çocuğa bakıp, “Nasıl ağrın yok lan? Üzerinden araba geçmiş gibi,” diye sordu.
“Yok işte, üç beş itin attığı dayak bana koymaz.”
Ömer, karşısında kahkaha atan çocuğun aniden değişen ruh haline anlam veremeyerek yanına doğru yaklaştı. Az önce kalktığı yere oturup elindeki tepsiyi Selim’in kucağına bıraktıktan sonra, “Yiyebilecek misin?” diye sordu şefkatli bakışlarıyla.
“Yerim.”
“Selim?”
“Hımm?” dedi Selim. Şimdi kolunu bile zor kaldırıyordu ama sıcacık çorba içini ısıtırken ağrılarını görmezden gelmek işine geliyordu.
“Çok özür dilerim. Bir daha olmayacak, seni yarı yolda bırakmayacağım hiç.”
“Öyle diyorsan,” diyerek bir yudum daha çorbasından aldı Selim.
Ömer ise karşısındaki masmavi gözlü çocuğa bakıp alnına dökülen saçları canını acıtmaktan korkar gibi yumuşak hareketlerle elleriyle geriye doğru taradı. Tam kaşının üzerindeki temizlenmiş, kremlenmiş yarayı okşadıktan sonra baş parmağını morarmış gözaltına getirdi.
Selim, sevdiği adamdan gelen ilgiyle mayışırken yalnızca onun gözlerine bakmakla yetindi. Bu hareketler yıllardır onlar için normal olsa da bunları yaşayan Selim’in gözlerinden taşan duyguların farkında dahi olmayan adam kendisine ket vurmadan arkadaşının yaralarını sarmaya çalışıyordu yalnızca.
“Öyle diyorum,” diyerek Selim’in gözünün altını okşayan elini çekip kucağına koydu. Ne dese eksik kalacaktı o da biliyordu. Çocukluk arkadaşını yarı yolda bırakmıştı ki bunun telafisinin de kendi nezdinde zor olduğunun farkındaydı. Ama bundan sonra elinden geleni yapacaktı, sadece Selim için.
“Durağa gitmen gerekmiyor mu senin?”
“Lan kaçıncı kovuşun bu? Hem bugün boş günüm, kay kenara da film izleyelim.”
“Göt kadar yatağa iki kocaman adam nasıl sığalım?”
“Sanki daha önce sığmadık, kay.”
Selim, sahte bir şekilde homurdanırken biten çorba kasesinin olduğu tepsiyi kucağından alan Ömer, tepsiyi komodinin üzerine bıraktı.
Selim’in tam yatağının karşısındaki televizyonu açmak için kumandaya uzanıp internetten film bulmak adına arama kısmına tıklayarak, “Ne izleyelim?” diye sordu, ondan gelecek cevabı adı gibi bilse de.
“Yeşil Yol.”
“Yüz oldu bu.”
Selim, kaşlarını kaldırıp da ona bakınca pes etmiş bir ifadeyle arkadaşına kafasını olumlu anlamda sallayan Ömer filmi bulup yüz birinci kez izlemek için hazırlandı.
Bu sırada Selim ise yanındaki adamdan gelen kokuyla mayışırken kalbinin dört duvarının eksik kalan çatısının bu kokuyla tamamlandığını hissetti. Yine o gülünce kısılan gözlerindeki güzelliğe aldanmıştı, yine bir sözüyle bir hareketiyle kendisini affettirmişti ama yıllar vardı bu böyle değil miydi zaten? Ömer yapardı Selim affederdi.
Selim’in Ömer’i affedemeyeceği bir an gelir miydi bilinmez ama kokusu kalbinin duvarlarına çatı olan adam ne yaparsa Selim’in başıyla birlikteydi, onun uğruna.
O bunları düşünüp de ağırlaşan göz kapakları yüzünden bilincini yavaşça uykuya teslim ederken Ömer’in yüzündeki acıyla onu izlediğinin farkında bile değildi.
Onun bu halini görüp de kırk kat giyinse de üşüyen adamın içindeki yangınlara kör olan Selim gevşeyen kasları yüzünden sessizce burnunun ucundaki kokuyla uyuyakaldı, içindeki buz gibi duvarın katbekat kalbine doğru sızdığını fark dahi etmeden…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
ÇOK ÖZLEMİŞİM BU ŞAPŞALLARIIIII AĞLIYORUMMMMMM