✨✨
Mavi, mısır gevreği gününde olduğu için daha uğraştırıcı bir kahvaltıyla uğraşmak zorunda kalmadığından çokça mutlu şekilde harflerden oluşan mısır gevreğiyle tabağının içindeki sütün üzerinde harfleri yan yana getirip de Mavi yazmaya çalışırken birden kapı çaldı.
Saate baktığında daha yedi buçuk olduğunu görünce Muzaffer’in bu kadar da erken gelebileceğini düşünmeyerek üzerindeki favori filminden bir parça olan Slytherinli pijama takımına şöyle bir baktı.
V yaka kısa kollu saten geceliğinin altında şort olan takımında, şortunun sağ diz kısmında ve üzerindeki tişörtünün de tam kalbinin üzerine gelen alanda Slytherin‘in simgesi yılan arması vardı. Gururlu bir Slytherin‘di o, hafta sonu olduğunda özenle bu pijamalarını giyer, banyodan çıktığındaysa yine yemyeşil, armalı bornozunu çekerdi üzerine.
Pijama takımının misafir karşılamak için uygun olduğunu düşünerek kapıyı açtığında karşısında bir elinde valiz, bir elinde kocaman bir peluş kartal taşıyan Muzaffer, “Selamın aleyküm başkan,” diyerek ayakkabılarının topuklarına basıp çıkararak içeri girdi.
Mavi, artık başkan olmadığı konusunda adamı düzeltmek istemiyordu, belli ki adamın zekası ortalama insan zekasının altındaydı ve Mavi sürekli onu ikaz ederek gücendirebileceğini düşündü. Birilerinin gücenmesi onun umurunda bile değildi ama babası onu çokça kez ikaz etmiş, bu konuda da kendisine söz verdirmişti. Mavi için verilen sözleri her zaman değerliydi.
“Merhaba, bir de hoş geldin.”
“Hoş gördük, eyvallah,” dedikten sonra valizini kenara fırlatıp, elindeki kocaman peluş kartalı da koltuğun üzerine bırakan Muzaffer, birden tekli koltuğa atıverdi kendisini. Mavi, kaşları çatık bir biçimde adama bakarak, “Odana yerleştirmelisin eşyalarını, salon her daim düzenli olmalı,” dedi.
“Neden? İngiltere’nin kel prensi mi gelecek ziyarete?” diyerek umursamaz bir edayla yanıtladı adam onu.
“Hayır tabii ki, onunla tanışıklığımız olmadığı için bize gelemez ama başka misafirler gelebilir. Ev dağınık olursa bizi ayıplayabilirlermiş.”
“Kim diyor bunu?”
“Babam.”
“Babana selam söyle benden yavru ceylan, doksanlardan kalma koltuk kılıflarının üzerine yeniden örtü çeken ev hanımı evi değil bura. İki tane davar gibi herifin evi olacak, gelenlerin ne düşündüğü sikimde bile değil.”
Mavi, karşısındaki terbiyesizce konuşan adama baktı. O kelime kullanıldığında çocuğa kötü anlamlar çağrıştırıyordu, aklına bir bir anılar düştüğünde elleri iki yanında yumruk oldu. Dişlerini sıkıp içinden ona kadar saymaya başladı. “Bir şey yok,” dedi sessizce.
“Ne oluyor lan? Ne kendi kendine konuşuyorsun?”
“O kelimeyi yanımda kullanma lütfen. Çok edepsizce.”
“Küfür etmez misin oğlum sen? Erkek adam küfür eder,” dedi Muzaffer kumandaya uzanırken.
“Erkek adam ya da kadınların hatta diğer cinsiyetlerin yapmalarının zorunlu kılındığı davranışlar yoktur. Bunlar toplumun uydurduğu yalanlardır, herkes her şeyi yapabilir.”
“Ne alaka? Etek de giyelim istersen yavru ceylan, gözümü kaşımı da boyayım hatta,” dedi Muzaffer cins cins konuşan çocuğa doğru.
“İstersen yapabilirsin, benim çalıştığım yerde bu dediklerini yapan insanlar var zaten.”
Muzaffer şaşkınlıkla gözlerini açarak, “Nasıl lan? Erkek adam boyanıyor mu?” diye sordu.
“Evet. Oje de sürüyor ve çok yakışıyor, özellikle de siyah. Lütfen küfür etme,” diyerek tekrarladı sözlerini.
“Tamam yavru ceylan öyle olsun bakalım. Zaten birbirimizi çok görmeyiz evin içinde rahatta kal sen. Ben bir dumanlanayım iki dakika, sonra gelip odamı yerleştiririm.”
Mavi, dumanlanmak fiilinin ne anlama geldiğini anlamasa da adamın balkona doğru gidişinden sigara içeceğini anladı. Ortalama altı zekaya sahip insanlar kendilerini böyle şeylerle zehirlemeye bayılıyorlardı. Bir insan bile isteye neden kendisine zarar verirdi ki?
Dayanamayarak adamın valiziyle kocaman peluş oyuncağını alıp odasına bıraktı. Geri döndüğü salonda Muzaffer oturduğu için kayan koltuğun yastıklarını da düzelterek durdurduğu filmine kaldığı yerden devam etmeye başladı. Şimdiden serinin dördüncü filmine gelmişti bile, her hafta sonu olduğu gibi sekiz filmi birden bitireceği için içinde oluşan huzurla suyundan bir yudum alarak ekrana bakmaya başladı.
Bu sırada dumanlandığı yerden geri dönen Muzaffer eşyalarının bıraktığı yerde olmadığını görünce büyücü filmi izleyen çocuğu sallamadan odasına eşyalarını yerleştirmeye gitti. Odada her türden işine yarayacak eşya olduğundan bir valizle çıkıp gelmişti adam. Neden biriyle kalma ihtiyacı hissediyordu bu çocuk sormamıştı ama çok da anlam verememişti bu duruma.
Üzerine başına bakıldığında baya zengin züppesi gibi görünüyordu. Ayakkabılıkta gördüğü rengarenk ya da desenli ayakkabıların bile tanesi en az iki kağıttı ona göre, birilerinin kalmaya geldiği zaman kullandığı belli olan bu odayı neden ona kiralamıştı bilmese de sallamadı. Ona düşen biraz daha para biriktirmekti.
Eski karısına mahkeme nafaka vermesini hükmetmese de Muzaffer ‘Namusumdur,’ diyerek kadına her ay yardım yapmaya devam ediyordu. Kadının onu aldattığı gerçeğiyle yüzleştiğinde sinirden onun yatağında karısının koynundaki adamı delik deşik etmek istese de yine de yapamamış, sonrasında gelip ayaklarına kapanan kadını affedip gereken her türlü maddi manevi desteği sağlıyordu şimdilerde.
Kolay değildi, yirmi beşinde evlenip de beş yıl evli kaldığı kadını bir çırpıda silmek de, onu ele güne muhtaç etmek de Muzaffer’in pek meşhur adamlık kitabına yakışmazdı ki. Çok aşık olduğu Gonca’sının onu aldattığı gerçeği şu aralar zihninin tozlu sayfalarında yer bulsa da ara ara kadınla birlikte olmaya devam da etse, Muzaffer’in Gonca konusunda gözlerini açması gerektiği de su götürmez bir gerçekti.
Eşyalarını iki kapaklı dolaba yerleştirip, tek süsüm dediği parfümünü ve tarağını komodininin üzerine koyduktan sonra yatağın tepesine baktı. Tam üzerinde karakartalının kanatları olmadan uyuyamadığından asabilecek yeri belirleyip içerdeki acayip canlıya çekiç ve çivi var mı diye sormaya gitmeye karar verdi.
Geldiğinden beri saatler geçmiş olmasına rağmen hâlâ bıraktığı yerde oturup, elindeki su bardağından yudum yudum su içerek büyücü filmini izleyen oğlanı şöyle bir süzdü. Uzun bacakları dizlerini göğsüne çekmesi yüzünden daha da kısalan şortunun altından belli olurken, üzerindeki koyu yeşil, V yaka saten zımbırtıya baktı.
Bu model bir erkek de ilk kez görüyordu adam. Daha öncelerde Burak’ın ricasıyla evine demir yapmaya gittikleri kızıl elemanın da göbeğinde küpe görmüş, bunların ne çeşit bir tarikat olduklarını anlamamıştı. Kadıköy’de gezen, baba parası yiyen, pembe götlü tiplerden olmalıydı ikisi de. Diğeri de dansçıydı ona göre, yoksa tüm evini neden boruyla kaplatsındı ki.
Hiç sevmezdi dünyada böyle derdi tasası yokmuş gibi ‘Bayan değil kadın,’ ya da ‘Erkekler de ağlar,’ gibi ciğeri beş para etmeyecek sikik fikirlerle ortaya çıkan tipleri. Bunların ağızları bile süt kokuyordu da hayatta bir şey görmediklerinden sağda solda öğrendikleri üç beş afili lafla milletin başına ekşiyorlardı işte.
İzlediği film yüzünden kıkırdayan çocuğa bakıp, “Hişş, kardeş bana çekiçle çivi lazım,” dedi.
Mavi ona tip tip bakıp, suyunu içerek izlediği filme geri dönünce Muzaffer de anlamazca çocuğu izlemeye başladı. Bu mal hakkaten de ona cevap vermeyecek miydi şimdi?
“Sana diyorum yavru ceylan.”
“Ben ceylan değilim insanım, yavru da değilim yirmi beş yaşındayım. Bana bir şey söylemedin, yalnızca olan durumu belirttin,” dedi Mavi gözlerini dikip de adama bakarak.
“Çivi ve çekiç lazım dedim ya.”
“Tamam, ne demeliyim bu duruma?”
“Varsa versene.”
“İstemedin ki benden. Çivi ve çekiç lazım diyerek ihtiyaçlarını söyledin bana.”
Muzaffer derin bir nefes alıp, önceki ev arkadaşı pezevenk Ziya daha mı iyiydi acaba diye düşünmeden edemedi. Bu çocukta gerçekten tuhaflık vardı, mala anlatır gibi her şeyi anlatması mı gerekiyordu yani?
“İstemek oluyor o söylediklerim.”
“Hımm, bilmiyordum,” dedi Mavi.
“Var mı?”
“Hım hım,” diyerek kafasını salladı çocuk. “Bak şuradaki odada tüm gerekli malzemeler var. Ben de seni izleyebilir miyim? Çok severim de.”
“Onu biliyoruz canım, geçen geldiğimde beş saat dibimden ayrılmamıştın. Dübelleri Alman biri bulmuştu değil mi?” dedi Muzaffer. Enteresan bir şekilde çocuğun anlattığı şeyler de aklında kalmış, sonrasında oturup ‘Vay anasını’ diye düşünmüştü.
“Mezopotamya’daki bir heykelde beş bin yıllık çivi bulundu biliyor musun? Çivinin tarihinin Antik Mısır’a kadar dayandığı söylenir. Mezopotamya neresi biliyorsun değil mi?”
“Biliyorum, Ankara’da bir pavyon. Oradaki ablalar da beş bin yıllık çivi gibidir kitabıma.”
Mavi ablaların neden beş bin yıllık çivi kadar eski olduklarını anlamayarak, “Ne demek bu?” diye sordu, koltukta doğrulup bacaklarını yere indirerek.
“Maltepe’de çıkmaya yaşları yetmez demek, menopozlu ablalar yani işleri bitmiş ama çalışmaları lazım.”
“Onlar da usta mı peki?” dedi Mavi, kadın ustaları çok heyecan verici bularak.
“Tabii, bunca yıllık deneyimleriyle ustadırlar. Kimlerin üzerinde, altında ne emekleri vardır.”
“Ankara’daki inşaatları onlar mı yapıyormuş peki?”
“İnşaatçıları da onlar yapıyor yavru ceylan ama senin yaşın yetmez, çivileri ver hadi.”
Mavi, Muzaffer’le sağlıklı bir iletişim kuramayacağını anlayınca zekasının her zamanki gibi başına bela olduğunu düşünerek küçük kilerden adamın istediklerini bulup Muzaffer’in eline tutuşturdu. Daha sonra yavru bir civciv gibi Muzaffer’in peşine takılarak adamın odasına girdi.
Muzaffer bir çırpıda ağzına aldığı çivilerle birlikte yatağın üzerine çıkıp kartalı için çivileri duvara çakmaya başladı. Mavi hemen adamın sol tarafına gidip kocaman gözleriyle onu izlerken heyecanla, “Eline dikkat etmelisin,” diyerek adamı tembihlemeyi de unutmadı.
“Merak etme yavru ceylan, senin yaşın kadar benim çivi çakmışlığım var.”
“Bu da yirmi beş ediyor ve çok az.”
Muzaffer hızla çaktığı çivileri sabitleyip, eğilerek yatağının üzerindeki kartalını duvara asınca, “Oh be,” dedi.
“Neden ohladın?”
“Bu olmadan uyuyamam ben. Anam da bu babam da, gölgesinde serinlenir kurban olduğumun.”
“Hayvanları çok mu seviyorsun?”
“Hayvan değil bu, Beşiktaş’ın amblemi. Amma hanım evladısın lan sen. Takımları da mı bilmiyon?” dedi Muzaffer.
Mavi, gelen hanım evladı sözüyle aklına düşen anıları hızla kovalayarak yeniden içinden ona kadar sayıp, “Bir şey yok,” dedi.
“Ne?”
“Ben hanım evladı değilim, eskiden de değildim şimdi de değilim!” diyerek hızla Muzaffer’in odasından çıkıp kendi odasına girdi. Nefret ediyordu bu sözden, o hanım evladı değildi. Annesi de yoktu onun, olmamıştı hiçbir zaman.
İnsanlar küçükken nasılsa büyüyünce de utanmıyor ve değişmiyordu. Aciz ve ortalama zekaya sahip insanlar ona göre bir böcekten farksızdı. Sadece yıkımı bilirlerdi, alay, küfür, şiddet, tacizle gelen yıkımı… Küçüklüğünden beri bu kelimeyi duymaya alışmış Mavi için büyüdüğünde her şeyin değişeceğini söyleyen babası yine onu kandırmış olmalıydı!
Yatağının yan tarafında elleri yatağın ucundaki örtüyü sıkarken oturduğunda birden kapı açıldı. Muzaffer’i gören Mavi, “Kapıyı çalmalısın! Tam dört kere hem de! Ya üzerimi değiştiriyor olsaydım?” diyerek adama doğru baktı.
“Lan sende olan bende de var, ikimiz de erkeğiz ne olacak üzerini değiştirsen?”
“Hayır! Öyle olmuyor işte. Bir daha kapıyı çal!”
“Tamam yavru ceylan, amma da asabisin,” dedi Muzaffer. Çocuğun gönlünü kırdığını anladığı için arkasından pişman gözlerle bakmıştı adam. Kimseyi kırmayı, gönül koydurmayı sevmezdi Muzaffer, bu yüzdendi insanların onu sert yüzüne rağmen çabucak kandırışı.
“Asabi değilim, bana hanım evladı dedin sen. Ben hanım evladı da değilim.”
“Oğlum şaka yaptım sana. Yoksa hanım evladı olur musun sen hiç? Kocaman adamsın.”
“Şaka mı yaptın gerçekten de?” diye sordu Mavi. İnsanların şakalarını pek de anlayabildiği söylenemezdi çocuğun. Muzaffer doğru söylüyor olabilirdi bu yüzden.
“Tabii şaka yaptım, hadi kalk yumurta kırak sahana, sucuk da koyarız.”
“Öğle yemeğimde bugün ton balıklı salata var, sana verdiğim kılavuzda yemeklerimin listesi yazılıydı. Ona bakmalısın,” dedi ayaklarını oynatıp oynattığı ayaklarını izleyerek.
“Yemenin kuralı mı olur emmioğlu? Allah ne verdiyse yer insan, maksat gödellek şişsin.”
“Allah vermiyor, ben alıyorum marketten.”
“Tövbe de, rızkı veren Allah’tır.”
“Seninle din konuşmamalıyım, ayıp.”
“Aynen, hadi kalk. Sonra alışverişe giderim ben. Yemek zevklerimiz de farklı belli ki,” dedi Muzaffer.
Mavi kafasını sallayarak Muzaffer’e doğru bakıp adamın peşinden salona ilerledi. Muzaffer salonun köşesindeki açık mutfağa gidip sanki kırk yıldır burada yaşıyormuş gibi dolapları kurcalamaya başladığında bu bebenin yediklerine anlam veremedi. Gerçekten de buzdolabının da üzerinde asılı bir yemek listesi vardı. Üç öğün, haftanın yedi günü olacak şekilde.
‘Ulan orospu Recep senin yüzünden düştüğüm hallere bak,’ diye düşünürken en azından bir çay, kahve, bir şey içebilmek umuduyla etrafına bakındı. Ne çay ne de kahveye dair bir şey göremediğinde bu kez açık açık sormayı akıl ederek, “Baksana çay, kahve bir şey yok mu?” dedi.
“Tabii ki yok. İstersen uyuşturucu var mı diye de sor bana!” diyerek hayretle gözlerini açtı Mavi. “Çay ve kahve benim vücudum için çok zararlı, kesinlikle içmem. Ama dilersen sıcak çikolata yapayım sana, içine minik marşmelov atarız,” dedi hevesle.
Muzaffer, ‘Bir çocuğum eksikti anasını satayım,’ diye geçirdi içinden. Topitop’ta yalarlardı karşılıklı yakında. “Yok lan ne o öyle bebe gibi? Has çay lazım bana. Sabahları ya da geceleri de uyanık kalabilmem için kahve. Neyse ben çıkayım da alayım eksikleri.”
Montunu giyen adama bir bakış atan Mavi mutfağa doğru ilerledi, ton balıklı salatasını yapmak için. Bugün öğle yemeği saatini birkaç dakika geciktirdiğinden içi çok huzursuzdu çocuğun.
Bu dilini anlamadığı, ortalama zekasını küçümsediği adam için ne fedakarlıklar yapacağından habersiz öylece marullarını tek tek yıkamaya başladı çocuk, aklında keşfetmek üzere olduğu yıldızından başka bir şey olmadan.
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙