✨✨
Alıştığı yerde değil de başka bir yerde uyandığını tavandaki havalı avizeden anlayan Ahmet, onu uyandırmamak için fısıltıyla konuşan ev sakinlerini duyup gülümsedi. Hayatında olan kadınlardan yana her zaman şansı yaver gitmişti çocuğun. Annesi, Ilgın’ı ve tabii ki liseden beri onun kahrını çeken Zeynep ablası…
Erkekler de fena sayılmazdı şimdi haklarını yememesi lazımdı. Biri babacan, biri kıskanç, küfürbaz ve dayakçı, biri nazlı, biri sadece kıskanç… Hayatının en yeni üyesi içinse güzel sıfatını yakıştırmıştı Ahmet, çok güzel hem de içiyle dışıyla.
O olmasa bugün iyi bir emlakçı bulmak için koşturup duracak, yetmez gibi Ayaz oğlan ve ailesini de meşgul edecekti. Dün uyumadan önce odasına gelen Ayaz’a Burak’la buluşacağını söylemiş, karşılığında biraz homurdanma ve ‘yarak kafa’ küfrü suratına çarpmış, konu en son koltuk değneklerine gelince Ayaz, “Bari onu ben halledeyim lan.” diyerek el ense çekip gitmişti.
Eh Ayaz oğlanın romantikliği bir tek Mustafa’sınaydı anlaşılan. Kalktığı yataktan, etraftaki eşyalara tutunup çokça da tek bacağı üzerinde zıplayarak banyoya ilerledi. Günlük rutinlerini halledip yüzünü yıkarken göz kapaklarına baktı öfleyerek.
Far sürmüş gibi duruyordu göz kapaklarındaki kırmızı-kahve karışımı renk değişimi! Yakışıklıdan çok güzel sıfatı alması çocukluktan beri süre gelen bir şeydi ki bu da Ahmet’in inatçı kişiliğinde oraya takılı kalmasına sebep oluyor, için için yakışıklı olmak istiyordu çocuk. Ali gibi, Ayaz gibi yakışıklı olmak istiyordu işte!
İkilinin davar bünyesindeki oluşum, kendisinin onların yanında daha zarif kalan özellikleriyle bu isteği nasıl olacaktı bilinmez ama hareketlerinden akan sakinlik, kibarlık ve güler yüzlü olmasının getirdiği güvenilirlik başkalarınca da onda imrenilen şeyleri oluşturuyordu aslında. İnsan hep kendinde olmayana özenirdi böyle işte.
Zıplayarak girip de yürüyerek çıktığı banyodan kendi kendine sihir yapmış izlenimi verdiğinden kendisiyle arasında olan küçük bir şakaydı çocuğun. Bu duruma her zaman güler ama kimseler de bilmezdi sabahları neden banyodan çıktığında gülümsediğini.
Ankara’nın ayazından sonra İstanbul’un havası bir nebzede olsa ona yumuşak geldiğinden çok da kalın olmayan kıyafetler tercih ederek hızlıca hazırlanıp çıktı odadan. Zeynep Sultan merdiven kullanmasın diyerek zemin katta ki odayı ona vermişti, bu da Ahmet için ekstradan harcayacağı enerjiden tasarruf yaptırmıştı.
Küçüklükten kalan doktorun sözleri çınlardı her merdiven gördüğünde kulaklarında. ‘Önce sağlam bacak, sonra ameliyatlı bacak.’
Aklına gelen anıları hızlıca savuşturup salonda oturan Ayaz ve Zeynep Hanım ikilisine bakarak, “Ben çıkıyorum,” dedi.
“Keçi gibisin Ahmet sen. Serpil seni doğurduğunda keçi eti yemiş, ben bıraksaydım ya oğlum seni.”
“Zeynep ablam alıştırma için çok güzel bir sabah. Yaşayacağım şehri keşfe çıkmış olacağım, daha buradayım başını çok ağrıtırım senin.”
Zeynep yanına gelip kar beyazı, çilli yanaklarından birer öpücük aldı oğlanın. “Çilli horoz seni. Hadi bakalım işin rast gitsin.” dedikten sonra birden aklına gelmiş gibi, “Bana bak etrafına iyi bak, saf saf gezme. Yakışıklı oğlanlar vardır şimdi sağda solda. Yeni nesil pek güzel maşallah, bizim zamanımızda adamlar hep bir yetmişti. Şimdikiler aynı Kıvanç, uzun uzun,” dedi kikirdeyerek.
“Anne kudurdun gibi sen ha.”
“Sus be! Çilli horozumun yanına şöyle esmer, yağız biri yaraşır. Kızıl ve esmer uyumu.”
“Hadi Ahmet ben seni geçireyim annem niyeti bozdu.”
“Akşama doğru görüşürüz Zeynep abla, bir şey istersen beni ara olur mu? Çıkma dışarı bu soğukta.”
“Ay benim oğlanlar sayesinde kendimi padişah anası gibi hissediyorum.” diyerek havalandı kadın.
Pek yakında şoför sayısı da artacağından gittiği pilates kursunda sadece Ayaz’la değil diğerleriyle de hava atabilecekti. Kadını hep kıskanıyorlardı kursta canım, Ayaz sayesinde yaptığı sükse çilli horoz ve yeşil erikle kat be kat artacaktı! O Rahmi de bok yesindi! Boyu da bir yetmiş beşti zaten!
“Ahmet, o mal sana yanlış bir şey söylerse beni ara. İçim hiç rahat değil, benim bebeğim saftır kanar hemen ama ben hâlâ güvenmiyorum o sünnetsiz sik kafalıya.”
“Neden ki?”
“Boş ver.” dedi Ayaz. Sevgilisi ve annesinin aksine dedikodudan hazzetmezdi. Herkes kendisi tanımalıydı insanları ama Burak konusunda Ahmet’i korumak isteyen tarafını bastıramıyordu bir türlü. “Ama ufacık bir rahatsızlık duyarsan, o katır inadını sokarım bir tarafına beni aramazsan.”
“Ağzın çok bozuk, o ağızla mı öpüyorsun sen gül gibi adamı?”
“Götüne tekme istiyorsun sen, özlemişsin belli.”
“Hadi lan, gidiyorum ben. Akşama görüşürüz olur mu?”
“Olur beni aramayı unutma, akşama Mustafa’da film izleriz.”
“Tamam,” diyerek Ayaz’ın omzuna iki kez vurup çıktı evden. Şükürler olsun düz bir yerlere yapılmıştı da evler, biraz olsun şehri sevmeye malzeme çıkıyordu çocuğa.
Şansından tek metrobüsle gideceği yere gidecekti gitmesine de bu trafik de neydi böyle? Sabahın dokuzu olmasına rağmen, hatta iş başlangıç saatlerinin geçmesine rağmen hâlâ trafik olması onu bekleyen adamı bekleteceği düşüncesiyle üzmüştü Ahmet’i.
Çok sevdiği dizisi The Good Place‘in herhangi bir bölümünü açarak geçirmeye çalıştığı vakitlerden sonra geleceği yere sonunda ulaşmış, hangi kahvaltı bu eziyete değer düşüncesiyle kafeye doğru ilerlemişti.
Kapıdan girdiği an şöyle bir etrafına bakınıp tek başına oturan adamı görünce gülümseyerek yanına gitti. Deniz manzarasının önünde telefonla oynadığını görünce, ‘Eh biz alışkın değiliz onlar için olağan.’ diye düşünerek mis gibi boğazın altındaki maviliklere bakmayan adamı kafasında akladıktan sonra, “Merhaba,” dedi.
Adamın elindeki telefon gürültüyle masaya düştü birden. Pahalı olduğu belli olan telefonu sallamadan Ahmet’e dönüp, “Merhaba, hoş geldin,” dedi.
Ahmet, “Hoş buldum,” diyerek karşısındaki sandalyeyi çekip otururken ‘Ne kadar soğuk biri.’ diye düşündü. Buz gibiydi adam, bakıldığında gülümsemediği için bir selam bile vermeye çekineceğiniz tiplerdendi.
“Kolay buldun mu?”
“Evet, bir metrobüsle geldim ama ne biçim şehir burası,” dedi, zarifçe burnunun ucuna işaret parmağını bükerek götürdükten sonra.
“Nesini beğenmedin?”
“Çok trafik var, çok kalabalık. Zamanı kaybeder insan burada.”
“Öyle.”
Adamın ellerinin titrediğini fark eden Ahmet’le birlikte sanki Burak da fark etmiş gibi ellerini birbirine bağlayıp kucağına indirdi. ‘Üşüyor olmalı.’ diye düşündü Ahmet.
“Ben serpme kahvaltı sipariş ettim ama sever misin?”
“Bana fark etmez inan, sadece umarım hepsi biter.”
“Neden?”
“Bitmeyip çöpe giderse yazık olur çünkü, çok aç insan var.”
“Anladım. Ben çok yerim zaten, sıkıntı değil.”
Ahmet, çok yediğini iddia ettiği adama baktı. Çok yiyen insan bu kadar fit oluyorsa yaradan ona torpil geçmiş olmalıydı, yiyip yiyip kilo almayanların yanına bir de yiyip yiyip kas kazananlar mı eklenmişti son sürümde?
‘Adamın kaslı olduğunu ne biliyorsun? Sanki gördün de!?’ diye düşündü.
Garip bir sessizliğin hakim olduğu masada garson gelip de çeşit çeşit kahvaltılıkları dizince Ahmet, “Afiyet olsun,” dedi.
“Eyvallah.”
Ahmet’in zarif lokmalarının yanında, Burak’ın iki gün bir şey yememişçesine aldığı kocaman lokmalar Ahmet’in gülme isteğini getirse de Ali’den bu duruma alışık bünyesiyle gülüşünü bastırarak ağır ağır yemeye başladı.
Yabancıların yanında, ‘Neden az yiyorsun?’ sorusunu duymaktan nefret eder, sorana da ayrı bir gıcık olurdu çocuk.
Burak, Ahmet’i izleyerek yediği yemeğin yeterli olduğunu düşünmüş olacak ki, “Ben birkaç semtte ev buldum sana, anahtarlar da yanımda. Çıkınca hemen bakarız,” dedi.
“Teşekkür ederim, nereler peki?”
“Gidince görürsün, MSA konumu itibariyle epey lüks evlerin olduğu yer haberin olsun. Çok yakın bir yer bulmak çok zor.”
“Hiç fark etmez benim için, erken kalkmaya alışkınım ben.”
“Neden?”
Bu adam ‘Neden?’ kelimesiyle anlaşma mı yapmıştı!? Her şeyi bu kadar merak mı ediyordu yoksa öylesine mi soruyordu Ahmet anlamıyordu ki!
“Babamın fırınında çalışıyordum ben, çok erken kalkardım o zamanlar.”
“Kaçta mesela?”
Hayda! Cidden ilginçti ama!
“Sabah ekmekleri için bazen üçte kalktığım bile oluyordu.”
“Gecenin körü harbiden de.”
“Ekmek parası klişesine gireyim mi?” dedi Ahmet gülümseyerek.
“Gir nereye istersen. Yani tabii- Şimdi sen buradasın bir yıllığına öyle mi?”
“Evet, eğitim bir yıl sürüyor.”
“Anladım,” diyerek ağzına menemenli ekmekten attı Burak, ekmeğin avuç içi kadar olduğunu söylemekte de fayda vardı. Baya büyük bir avuç içi…
Ahmet kah şaşırarak kah gülerek kah da, ‘Acayip yahu bu adam.’ diye düşünerek geçirdiği yemeğin sonuna gelirken, Burak’ın ona neden az yiyorsun diye sormadığı fark etti. Bu durum sebepsiz hoşuna giderken adamın başkalarının işine karışmayan bir tip olduğunu varsaydı.
Burak, “Bir telefonla görüşüp geliyorum,” dedikten sonra Ahmet’i büyülü boğaz ve denizin manzarasıyla baş başa bırakıp gitti. Şehrin tek güzel yanı bu manzarasıydı galiba, Ayaz ve Mustafa’ya söyleyip bir de burayı akşam görmek için sabırsızlandı Ahmet.
O manzaraya dalmış şekilde bakarken, birileri de manzaranın asıl o olduğunu düşünür gibi ona baktı uzunca. Kızıl ve mavi, gün batımı ve deniz gibi…
Tam biraz vaktin geçtiğini anlayıp da daldığı yerden Burak’a bakmak için kafasını kaldıracaktı ki Burak yanı başında bitti. “Hadi gidelim.”
“Ama hesap?”
“Halledildi, salla.”
“Bu olmadı ama Burak!”
“Sen de beni davet edersin, ödeşiriz,” dedi adam. Ahmet, adama bakınca ilk başta yanıldığını anladı, adam soğuk dursa da bakışları sıcacıktı sanki. Yolda top oynayan çocuklardan birinin düştüğünü görüp de kanayan dizine mendil tutan bir adamın şefkati vardı bakışlarında.
“Teşekkür ederim, o zaman sana olan yemek borcum iki oldu.”
“Neden?”
Yine mi?
“Hem yardım ettiğin için hem de kahvaltı ısmarladığın için.”
“Halledilir. Gidelim hadi.”
Ahmet, adamın peşine takılıp kocaman adımlarla yürüdüğünü fark edince, ‘Dur be adam!’ demek istese de sesini çıkarmadı. Bazı şeyler herkesle paylaşılmıyordu bu hayatta.
Birlikte Burak’ın arabasına atlayıp ev ev gezmek için yola koyuldular. O an Ahmet’in aklına yeni gelen bir detayı Burak’a söylemediğini fark etti.
“Burak, ben sana söylemeyi unuttum. Çok özür dilerim, evler yüksek katlardaysa asansör olması benim için önemli.”
“Neden?”
Bazı şeyler herkesle paylaşılmasa da söylenmenin zorunlu olduğu durumlar oluyordu işte. İnsanı unutmaktan alıkoyan, her şekilde önüne çıkan, açıklamanın zor olduğu ama birilerinin yaşadığı…
“Bacağımda sıkıntı var, merdiven çıkamıyorum eğer çoksa. Çıkarım da çok uzun sürüyor.”
“Geçici mi?”
“Kalıcı, protez.”
“Anladım, ona göre bakarız biz de. Yeni evlerden seçmiştim zaten temiz olsun diye, onların çoğu yüksek olduğundan asansör mutlaka oluyor.”
Ahmet kafasını sallayarak önüne döndü. Daha durumunu ilk söylediği an yüzünde herkesten gelen acıma ifadesini aradıysa da bulamamıştı. İlginç biriydi bu adam… Şu ana kadar bir, ‘Ya ne zordur.’, ‘Geçmiş olsun.’ ya da ‘Nasıl oldu?’ cümlesi, bu cümlelerden biri gelmediyse de, ‘Yazık.’ ifadesiyle suratına bakılması gelmiş olmalıydı ama adam sanki olağan bir durum gibi sadece problemin çözümünü bulup sabahtan beri ‘Neden?’ demesine rağmen burada o kelimeyi kullanmaya gerek görmemişti.
Beraber birkaç ev gezdiyseler de kiminin banyosu leş haldeydi ya da küvet harici ayrı bir duşa kabin bulunmuyordu, mutfağı dardı ya da odalarda sıkıntı vardı. Ahmet hiç kirası yüksek dediği bir evle karşılaşmamıştı ama. Elediği evlerin hepsi kendi beğenmemesi sonucu elenmişti.
Gezdikleri evlerden bir şey çıkmıyor oluşu Ahmet’i iyiden iyiye umutsuzluğa sürükledi. O ilk günden evini bulup hemen yarın da eşya bakmak istiyordu. İlk kez yalnız yaşayacak olmasının verdiği heyecanla sabırsızdı çocuk.
“Suratını düşürme, en iyilerini sona sakladım,” dedi Burak.
“İnşallah bugün hallederiz Burak, bir an önce kendi evime taşınmak için sabırsızlanıyorum.”
“Halledilir, salla.”
Salla deyince sallanıyor muydu sanki? Ne rahat adamdı bu!
En sonunda ağaçların arasında, arkasında belki de İstanbul’un tek ormanının olduğu bir site içerisine arabasını park etti Burak. Ahmet, görür görmez hayran kaldı semte, ne güzel ne ferah bir yerdi burası.
‘Ne olur burada bir yer olsun. Ev güzel olsun, bir de ucuz olsun, ne olur olur.’ diyerek parmaklarını yanındaki adama çaktırmadan çaprazladı. Çocukluktan beri ne dilese bu hareketi yapar, totem tutar gibi olacağına inanırdı.
Beraber çok da geniş olmayan asansöre bindiler. “İkinci kat,” dedi Burak. “Üç numara.”
“Çok güzel burası bayıldım!”
“Ben de,” dedi adam içini çekerek.
Ahmet, sabahtan beri onunla koşturan adama bakıp tebessümle yeniden teşekkür etti. Karşılığında yalnızca bir, ‘Eyvallah.’ alsa da adamı çözmüştü artık, rica ederim yerine bu kelimeyi uygun görüyordu.
Asansörden çıkıp sağ taraftaki daireye girdiklerinde Ahmet çığlık atmamak için kendisini zor tuttu. Hol ya da koridor yoktu, kapı direkt salona açılıyordu. Salonun bir köşesinde mutfak, onun içinde de kocaman bir ada tezgah vardı. Ahmet dişlerini göstererek gülümsedi. Şimdiden ada tezgahın üzerinde asılı olan tavaları, bıçakları, kuru erzakları hayal ediyor, gözleriyle evi dizayn etmeye başlıyordu bile.
Bir çırpıda, tüm yorgunluğuna rağmen eve ait tek odaya baktı. Orta boy, kare oda onun için biçilmiş kaftandı. Banyoya ilerledi. Tertemiz, bembeyaz bir banyo, camlarının üzeri siyah kare kare şeritlerle süslenmiş bir duş kabini, hatta duş kabinin içerisinde o çok bayıldığı duvara gömülü şampuan ve duş jeli koymak için bölme bile vardı!
“Çok güzel Burak, çok çok güzel,” dedi hayranlıkla.
“Bence de, çok çok güzel.”
“Sen de beğendin değil mi?”
“Bayıldım hatta.”
“Kirası ne kadar ac-” derken cümlesi yarım kaldı.
Salondan adım sesleri gelince bir an, ‘Ne oluyor?’ diye düşünerek Burak’a baktı. Adam hızla salona giderken, Ahmet de adamın peşine takıldı.
Salonun ortasında suratlarına boş boş bakan bir adam, sanki onun eviymiş gibi rahatça dikiliyordu evin ortasında. Kolunun altında spiralli bir defter, üzerinde Harry Potter kitabındaki Slytherin binasının arması olan kapüşonlu siyah bir hoodie, bej rengi bir pantolon ve mavi, mor desenli, hatta markanın amblemi sarı olan beyaz bir spor ayakkabı giymiş öylece onlara bakıyordu.*
“Kimsin dayıoğlu sen?” dedi Burak.
“Karşıdaki dairede oturuyorum. Siz mi taşınacaksınız?”
Ahmet yeni komşusu olabilecek adama bakıp sevecen bir tavırla, “Evet, yani ben taşınacağım sadece. Merhaba ben Ahmet,” dedi, elini uzatarak.
“Ahmet, Ahmet, Ahmet, Ahmet,” diye dört kere tekrarladıktan sonra, “Sosyal kurallar gereği adımı söylemem ve elini sıkmam gerekiyor değil mi şu an?”
“Yani- bilmem ki?” diyerek şaşkınlıkla Burak’a baktı Ahmet.
“Elini sıkmak istemiyorum ama. Temas hastalık getirir, sen taşınmadan adımı da söylemeyeceğim. Güvenli değil.”
“Peki.”
“Al bunu.”
“Ne bu?”
“Komşuluk sözleşmesi. Buraya taşınırsan imzalaman gerekiyor. Herkes anlayabilsin diye kısa ve basit tuttum, altı yüz sayfa. Maddeler ortalama insan zekasına göre hazırlandı.”
“Ne diyor bu dallama?” dedi Burak. Çocuk birazdan suratına bir yumruk yiyecekti ama Ahmet’in yanında kendini tutuyordu adam.
Salonun ortasında dikilen çocuk Ahmet’e bakarak, “Pardon? Bana hakaret etti değil mi?” dedi.
“Yok öyle demek istemedi o.” dedi panikle. Daha taşınmadan başına bela alacaktı resmen! İstanbul deli doluydu! “Değil mi Burak? Öyle demek istemedin.”
“He he aynen.”
“Ben de ev arkadaşı arıyorum ama kızıl saçların yüzünden evime taşınamazsın, dökülür yerlere.”
“Tamam.”
“Anlaşmayı iyice oku, imzalayınca bana getirirsin,” dedi. Sonra Burak’a bakıp dil çıkararak, “Seni sevmedim, o buraya taşınırsa gelemezsin,” diyerek Burak’ı can damarından vurup gitti.
Ahmet, elindeki kalın spiralli deftere şöyle bir baktığında dairenin ısı ayarıyla alakalı olan sayfaya denk geldi.
‘Apartman ısısı yirmi dört dereceyi geçemez.’ yazısını görüp kahkaha atarak Burak’a da gösterdi.
“Ahmet, burayı beğendin ama bu manyakla nasıl olacak?”
“Kapımı kapatır otururum evimde, sürekli beni rahatsız edecek değil ya,” dedi, başına geleceklerden habersiz.
“Tamam o zaman. Ben yarına kira sözleşmesini hazırlatırım. Önceki baktığımız evden iki yüz elli lira daha ucuz burası. Elektrik, su, doğal gazı da üzerine taşımamız gerek, sonra da eşya bakarız.”
Ahmet, biz diye konuşan adama minnetle baktı. Çok borçlanmıştı bu adama ve nasıl ödese bilmiyordu. Kesinlikle bir hediye almalı, yemeğe çıkarmalıydı teşekkür için.
“Çok teşekkür ederim Burak. Bu kadar kolay halledemezdim sensiz, her şey için minnettarım.”
“Eyvallah. Halledilir her şey takma kafana. Yarın ben seni ararım, geri kalan işler için buluşuruz.”
“Ama işin?”
“İzinliyim tüm hafta.”
“Dinlenmek için almışsındır iznini, ben seni çok yorarım.”
“Yorulmam ben, küçükken inşaatta falan çalıştım mayam sağlam. Eşya için de Ikea‘ya bakalım önce sonra uygun yerlerden düşürürüz beyaz eşyaları da.”
Ahmet yeniden minnetle gülümsedi karşısındaki adama. Haftalarca sürecek işi onun sayesinde bir hafta dolmadan halledecek gibi görünüyorlardı resmen. Sonra aniden aklına gelen düşünceyle, “Burak ben yarın para getireceğim ya yanımda, depozito, emlakçı komisyonu falan. Ne kadar getireyim?” diye sordu.
“Depozitoyu elden verme, bankadan yolla ki izi kalsın. Yarın bir gün başına iş açılırsa kanıtın olsun dekontu. Emlakçı komisyonu da yok.”
“Nasıl yok?”
“Baya yok.”
“Ama sen buldun bu evi bana?”
“Tamam işte ben emlakçı değilim muhasebeciyim, ne komisyonu?”
“Olmaz ama Burak!” diyerek birden çirkefleşti Ahmet.
Burak ise karşısında yanakları sinirden kızaran çocuğun bu görüntüsü hoşuna gitmiş gibi gülümsedi. Öyle ki bu gülümsemeyi bir tanıdığı görse yüzyılda bir denk gelen kanlı ay tutulması niyetine izlerdi, batıl inancı olanlarsa dilek tutardı bu imkansız olayla.
Ahmet, bugün ilk kez gülümseyen adama bakakaldı. Çok güzel gülüyordu adam, bu kadar güzel gülen birisi olsa hep gülmek isterdi Ahmet. Tıpkı Ali gibi, Ayaz gibi hep kıskandığı erkeksi bir yakışıklılığı vardı adamın, imrenmeden edemedi içinden.
“Gülme be adam! Olmaz diyorum.”
“Olur olur başka şekilde ödeşiriz sonra halledilir, salla.”
Ahmet, aklına Burak’a bir hediye almayı yazarak hayran hayran yeni evine baktı. Heyecandan ve kaçık komşusu yüzünden göremediği balkona doğru ilerledi, alabildiğine orman manzarasına bakarak yemek yapacağı günlerin hayaliyle seyre daldı yeni evinin küçük balkonunun kapısından ona bahşedilen güzel görüntüyü.
Arkasında o bir kez gülsün diye daha neler feda edecek olan adamın varlığından habersiz, yeni hayatına başlamak için sabırsızca bekledi sadece, gelecek günlerin güzellikler getirmesini dileyerek.
✨✨
*Mavi, Gel Beraber Yıldızları Sayalım kitabımdan.
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
VERVİKİM TOŞKA BEN YİNEEEE ÇOK ZOR GİRİYORUM BU SİTEYE ÇILDIRACAĞIM ÇOĞU ZAMAN GİRMİYOR AĞLAYACAĞIM 🥹
Toşka’mm inşallah sıkıntı çözülmüştür ve hızlıca giriyorsundur, Twitter’ın varsa oradan da görüşebiliriz. Hep buradayım ben çok özlemişim seni offfff!
Twitter’ım yok Vervik’im… Nırınınınınınını🥹
OF ÇOK DUYGULANDIM ESKİSİ GİBİ HİSSEDİYORUMMMM