✨✨
Bir elinde simidi, diğer elinde çayı, omzunda laptop çantasıyla dengede durmaya çalışan bir jonglör edasıyla müdürlüğüne giriş yaptı Mustafa. Sessizce “Günaydın.” dedi, gür, sesli günaydınlar, iyi akşamlar onluk değildi pek. Bir ortamda selam vermeden önce bile kırk kere ‘Nasıl olacak?’ diye düşünür dururdu. Çok düşünür, çok kurardı o.
İnsanlar için ufacık sayılan bir eylem, Mustafa için kafasının içinde dönüp duran sonsuz düşünce evrenlerine tekabül ediyordu.
Belki ailesinden gelen öz güvensizlikti onunki, belki de lisede fazla ‘erkeksi’ hareketleri olmadığı için arkasından takılan ‘Top Mustafa” lakabıydı bilinmez ama zamanla Mustafa sürekli düşünen, içine kapanık, sessiz kimliğini giyinmişti derisinin üzerine ikinci bir deri misali.
Nasıl kilo aldığınızda üzerinizden çıkarmadığınız rahat taytlarınız varsa Mustafa’nın da güvenli alanında kalma alışkanlığı oluşmuştu yıllar içerisinde. Kendiyle kaldığında en azından çok da kırılmadığını fark etmişti aldığı yaşlardan, çıkardığı derslerden.
Nedenini anlamasa da dün akşam servisinden iner inmez bir kozmetik mağazasına gidip siyah nokta bandı almıştı, düşüncelerinden bağımsız eyleme kendiliğinden dökülen bu hareketi anlamasa da yapmıştı işte.
Burnu ışıl ışıl parlıyor, aynaya baktığında yansımasına biraz daha tahammül edebiliyordu. Çirkin olduğu kanısına nereden varmıştı bunu da anlamlandırmak mümkün değildi. Galiba öz güven öyle bir meretti ki yokluğu bir parça bile ruhunuzda tomurcuklandığında her yerinizi sarıveriyordu yabani sarmaşıklar gibi. Mustafa’nın her bir yanı dikenli öz güvensizlikle sarmalandığından kendisine her daim en acımasız eleştirileri layık görür, içinde başlattığı tek taraflı savaşının ateşkesini bir türlü veremezdi.
Yine sessiz adımlarla yerine oturup bilgisayarını çıkardı çantasından. Küçücük ekrana bakmaktan gözleri de bozuluyordu iyiden iyiye. Gözlüğünü takıp sessizce çayını karıştırıp işine başlarken bir de ısırık aldı simidinden. İnsanlar yan yana kahvaltı yapıyor, sohbet ederek akşamlarının nasıl geçtiğini anlatıp arada da dedikoduları iletiyorlardı birbirlerine.
Birden üzerine bir gölge düştü. Kafasını kaldırıp baktığında Ayaz’ın elinde simitle yanına oturduğunu gördü.
“Günaydın.”
Mustafa simidini zorlukla yutup, “Günaydın,” dedi. Neden gelmişti ki şimdi yanına? Konuşurken ağzını çok açmamaya özen gösterdi ki dişinde susam kaldıysa çocuğa rezil bir görüntü sunmasın.
“Aytül Hanım’ın işe başlamasına daha bir saat var ben de senin yanında takılacağım.”
Anlam veremedi Mustafa bu sözlere. Neden onunla takılmak istiyordu ki bu çocuk şimdi? Amerikan filmlerinde hep bir altın çocuk olurdu ya, onun sınıfın eziğiyle ne işi olurdu ki? Bu durum öylesine absürttü ki aklına bu filmler gelivermişti işte.
“Tabii,” dedi gözlüğünü çıkarıp yanına koyarak.
“Ee Mustafa neler yaparsın akşamları?” diye sordu Ayaz. Gözleri önce biraz evvel çıkarılan gözlüğün ardındaki gözlere sonra yine tıpkı dün olduğu gibi dudağının üzerinde bir noktaya takılmıştı.
Ama etrafa attığı bakışları buz gibiydi bu çocuğun. Konuşurken sanki ezberlenmiş cümlelerle konuşuyordu, gözleri donuklaşıyor kelimeler ağzından dökülüyor gibiydi sadece.
“İşim varsa işimi yaparım, yoksa kitap okurum.”
“Dışarı çıkmaz mısın?” diye sordu biraz daha bilgi almak ister gibi, sabırsız bir tını vardı şimdi bakışlarında.
“Yani,” dedi Mustafa, elindeki simidini bir peçete sererek dizüstü bilgisayarının yanına koydu. Yiyerek konuşmak mümkün olmayacaktı belli ki. Uzun, kemikli işaret parmağını çenesine vurarak devam etti.
“Her gün çıkmam, genelde evde kalmayı tercih ederim.”
Ayaz işaret parmağını çenesine vuran adama bakıp gözlerini onun gözlerine çıkardı. “Sıkıcı. Evde oturamam ben. Annemin sürekli alttan derslerimi hatırlatması falan, ohooo o iş yaş.”
Bilmem anlamında dudakları büzüldü Mustafa’nın. Sonra kendisi de kendine şaşırarak devam etti, “Ben tek yaşıyorum, ailemle yaşarken ben de senin gibiydim. Kendi evine çıkınca rahatlarsın.” Bir sohbeti devam ettirip birine haddini aşarak akıl vermişti az önce değil mi? Mustafa, iyi gidiyorsun oğlum. Sıkıcı değilsin galiba!
Ayaz, “Tek yaşamak iyi olurdu,” dedi gülümseyerek.
Mustafa, Ayaz’ın düzgün dişlerinin dudaklarının arkasına saklanmasını izledi. Gülümsemesi yavaşça silinen çocuğun güzel güldüğünü düşündü. Dün birkaç kişiyle sigaraya çıktığını görmüştü. Sigara içen birinin nasıl böyle düzgün, inci gibi parlayan dişleri olurdu anlam veremedi.
“Ne okursun peki?” diye sordu Ayaz. Kendisi konuşmazsa zaman paldır küldür bir ifadeyle rüzgar gibi geçmeyecekti belliydi. Mustafa nedense kaplumbağa gibi her şeyi yavaşlatıyordu, zamanı dahi.
“Her şeyi okurum ben, ayırt etmeksizin.”
“Bu çok ucu açık bir ifade oldu ama. Her şeyi okuyarak dünyanın en kıymetli hazinesini zamanını harcar mısın gerçekten de?”
“Ben de o kıymetli hazineden çok var. Zaman Krallığının kralı say beni. O kadar çok ki bir türlü bitmek bilmiyor bazen,” dedi hafifçe gülümseyerek.
“Ya bir gün zamanın hiç geçmemesini istediğin bir ana denk gelirsen peki? O zaman da böyle bitmesini istemez misin kralım?”
“Öyle bir an gelirse tekrar konuşuruz. Yaşamadığım bir şey hakkında yorum da yapamam değil mi?”
Ayaz, Mustafa’nın muzip bakışlarını görünce gülümsedi.
“Fakirleşeceğin vakti dört gözle bekliyorum, gariban vatandaşları anlarsın o zaman.”
“Ah, buradan bakınca senin benim krallığımda işin varmış gibi görünmüyor pek. Krallığımda zamanı su gibi içen birine yer yok.”
Bir dakika! Senli benli mi konuşuyorlardı? Evet evet! Mustafa siz kelimesini de kelimenin getirdiği tüm ekleri de sihirli asasıyla yok eden çocuğa baktı çaktırmadan. Bu çocuk bir sihirbaz olmalıydı. Nasıl da o anlamadan yapıvermişti büyüsünü?
Simidinin son lokmasını ağzına atıp çayının son yudumunu da içti Ayaz. Bu sırada Aytül Hanım içeri geldi aceleyle.
“Ayaz gel hadi başlayalım! Başkan yardımcısı müdürlükleri geziyor çabuk gel yanıma.”
Kadının sabah rutininin neden yarıda kesildiği belli olmuştu işte. Normalde daha Türk kahvesini içip falını kapatıp sigara alanında arkadaşıyla sigara tüttürürken fal seansı yapacaklardı ama başkan yardımcısı Mehmet Bey işleri bozmuştu demek.
“Görüşürüz kralım. Öğleden sonra size bir kahve yapmak isterim, hazinenizden bir parça daha çalacağım umarım zatıaliniz için bir sorun teşkil etmez.”
“Tabii, yetiştirmem gereken bir rapor var. Sonra içeriz kahvelerimizi.”
“O zaman huzurunuzdan çekiliyorum müsaadenizle?”
Mustafa kıkırdayarak başını salladı. Bu sırada ikisinin şakalaşmasını duyan yan masadaki Mümin üzerindeki şoku atamamış, Whatsapp gruplarından kankalarına anlatıyordu olayı.
Yıllardır Mustafa ile yan yana otururlardı. Aralarında sadece küçük bir paravan vardı, başlarını hafif yukarı uzatsalar birbirlerini görebilecekleri bu paravandan yıllar içerisinde toplasanız on kere iş için anca konuşmuşlardı.
Bu soğuk nevale nasıl bu çocukla şakalaşabiliyordu hayretti doğrusu. ‘Çocuk iyi sabırlıymış, benim bununla konuşurken uykum gelirdi.’ diye düşünüp bilgisayarının ekranına döndüğü sırada üç kapısı bulunan müdürlüğün orta kapısından Mehmet Bey girdi içeri.
Koskoca binada bilinen bir gerçek vardı ki o da Mehmet Bey’in var olan devrin yardımıyla en yukarılara açılan ‘telefon referansı’ ile tepeden inme şekilde atamasının yapıldığıydı. İşi bilmez, işi bilmediğini de kesinlikle kabul etmezdi.
En sevdiği şeyse zaman zaman sürpriz ziyaretlerle müdürlükleri gezerek personele muhasebe, finans, kullandıkları sistemlerle ilgili kendisinin de ezberden başka bir şey bilmediği sorular sormaktı.
Orta kapıdan girip sağa dönerek bankalar şefliğine ilerledi. Tümü kadın olan şeflikle biraz sohbet edip biraz da kikirdeyip yeniden ortalara doğru geldikten sonra Ayaz’ı gördü.
“Ooooo kimleri görüyorum?”
“Merhaba Mehmet Bey.”
“Nasılsın Ayaz? Baban nasıl?”
İşte bu cümle iş hayatında en kritik cümlelerden biriydi. Üstlerden birinin sizi ya da sizin ailenizden birini tanıyor olması bundan sonra kimsenin size aynı şekilde bakmayacağının işaretiydi bir nevi.
Çokça arkanızdan konuşulacak ama yüzünüze çoktan biraz daha fazla yalakalık yapılacaktı. Ayaz bu tanışıklıkla müdürlükte yerini sağlamlaştırmış, orada bulunan Harun bile bunu duyup Ayaz’a çayı kendisinin getirmesi konusunda aklına notunu kazınmıştı bile.
Ayaz’sa büyük bir öz güvenle, “İyi Mehmet Bey, çok selamları var size. Cuma berabersiniz zaten.”
“Evet evet tavlada alacağım boyunun ölçüsünü kızmaca darılmaca yok!”
“Estağfurullah, iyi olan kazansın.”
“Nasıl, alıştın mı?”
“Alıştım. Aytül Hanım’la çalışıyoruz, sonrasında Mustafa Bey’in yanında devam edeceğim.”
Mehmet Bey’in yüzü buruştu. Herkes bilirdi adamın Mustafa’ya yaklaşımını. Torpilsiz işe girmesi, dokuz yıldır burada emekle çalışması, öylesine değil işini hakkıyla yapması bunlar kimsenin inkar edebileceği şeyler değildi.
Mehmet Bey’i sinirlendiren bunlar da değildi aslında. Zamanında diğer başkan yardımcısının gider başkanlığına bu pozisyon için Mustafa’yı önermesiydi.
Az kalsın bu önerisi tutacak Mehmet Bey’i resmen yolundan edecekti ki Almanların ‘B vitamini’ dedikleri, Türklerinse pek kibarca ‘referans’ olarak adlandırdıkları bir telefonla hallolmuştu her şey.
Ama Mehmet Bey olaylardan habersiz Mustafa’ya kinini hiç eksiltmemişti içinde. Haksız yere geldiği konumu öylesine benimsemişti ki sanki Mustafa’nın gözü var da ayağını kaydırmaya çalışıyor gibi davranıyordu.
Toplantılarda, belge onaylarında, bütçe görüşmelerinde Mustafa’ya buz gibi davranır, sürekli zehirli kelimeler seçerek adamı bozmaya çalışırdı.
“Peki bakalım, dikkat et de işini doğru öğretsinler sana.”
Ayaz sadece kafasını salladı. Kime demişti bu lafları anlayamadı. Mustafa’ya demeyeceğini biliyordu, kimin ne derdi olurdu ki sadece işini yapan adamla? Aytül Hanım’a demiş olmalıydı. İşini savsaklayan oydu çünkü.
Mehmet Bey müdürlüğün sol tarafına ilerleyip Mustafa’nın tarafına hiç bakmadan müdür odasına girdi.
Herkes kaldığı yerden işine devam etti. Mehmet Bey’in tavırları kimsenin gözüne batmamıştı, bir kişi hariç. Zaten her şeyi kafasında evirip çevirmeye müsait Mustafa yemek yediği süre dahil öğleden sonraya kadar neden Mehmet Bey’in onunla konuşmak için yanına gelmediğini düşündü durdu.
Beyninde durup durup oynattığı bu sarmalı durduransa yine Ayaz oldu. Elinde iki kahve fincanı, fincanların altlıklarından dolayı kına yakılmış da böyle duruyormuş gibi ellerini açmış Mustafa’ya bakıyordu.
Mustafa dayanamayarak, “Çayda çıra mı oynuyorsun? Kına gecen mi var?” dedi.
Ayaz kahkaha attı. Attığı kahkaha yüzünden kahveler dökülmüş, çay ocağından buraya kadar tertemiz getirdiği fincanların altları batmıştı.
“Al işte döküldü senin yüzünden!”
“Ben… Özür dilerim, böyle olacağını düşünemedim. Dur hemen peçete vereyim.”
“Özürlerin sende kalsın. Peçete kafi.”
Her zamanki gibi boş masada duran tekerlekli ofis sandalyesini ittirerek Mustafa’nın yanına oturdu.
“Orta yaptım seversin değil mi?”
“Orta içiyorum. Teşekkür ederim. Zahmet oldu sana da, haber verseydin ben de yardıma gelirdim. Yük oldum böyle. Yarın da ben yaparım.”
“Sakin ol dünyalı ben dostum,” dedi Ayaz, ellerini kaldırdıktan sonra avuç içlerini Mustafa’ya doğru döndürüp göğüs hizasına tutarak.
Mustafa, gülümseyerek Türk kahvesinden bir yudum aldı. Gözlerini kapatıp kahvesini yuttu. Ayaz’a dönerek tekrar eline sağlık diyecekti ki çocuğun ona baktığını gördü. Galiba bu sefer de dudaklarında Türk kahvesinin telvesi kalmıştı. Hızlıca dudaklarını yaladı. Islanan dudakları parlayan Mustafa elini kolunu nereye koyacağını bilemediğinden fincanı tuttu yeniden. Ayaz’sa hâlâ ona bakıyordu. Saliselik dudaklarına düşen bakış yeniden gözlerine çıktı.
“Nerede oturuyorsun?”
“İncirli.”
“Ben de Bahçelievler. Ömür Plaza’ya yakın mısın?”
“Yürüyerek on beş dakika evime.”
“O zaman akşam ben seni bırakırım.”
Bırakabilir miyim değil, bırakırım. Soru sorma eyleminin zaman zaman da nezaketten geldiğinden haberi yok muydu bu çocuğun acaba?
Eğer Mustafa hayır deseydi karşısındaki kırılabilirdi. Genelde de hayır diyemezdi zaten. Bu özelliği yüzünden çok defa istemediği ortamlarda, istemediği hallerde bulunmuştu ama yine de hayır demeyi öğrenememişti işte.
“Zahmet vermek istemem sana.”
“Aynı yere gidiyoruz ne zahmeti? Hem aktarmayla kaybettiğin vakit yüzünden zaman refahını kaybetmeni istemem. Zengin her zaman aynı zenginlikte kalmalı, en fazla daha zengin olabilir ama aşağısı olmaz.”
“Peki. Çok teşekkür ederim.”
“Çok teşekkür ediyorsun.”
“Yani?”
“Teklifle ben geldim, sen de kabul ettin. Eski zamanda olsaydık ben sana teşekkür etmeliydim teklifimi kabul ettiğin için. Salla.”
“Olsun, yine de teşekkür ederim.”
Ayaz karşısında inatla teşekkür eden adama bakarak kafasını iki yana sallayıp gülümsedi. Sonra ayaklandı, “Ben yerime geçeyim Aytül Hanım’ın öğleden sonraki kahve seansı bitmek üzere. Çıkışta dışarda buluşuruz.”
“Tamam. Kolay gelsin.”
Mümin, gün içerisinde şahit olduğu bu ikinci konuşmaya yeniden hayretle baktı. Bu anten Mustafa’ya hâlâ tahammül ediyordu bu yeni eleman demek… Hemen telefonu eline alıp kankalarına durumu özet geçerek ikinci şokunu diğerlerine de iletmeyi ihmal etmedi.
Sonrası Mustafa’nın sadece bir kere tuvalet molasına kalktığı zaman dilimi hariç yine bilgisayarına gömülmesiyle geçti.
Tuvalet molasına kalktığında koridorda gençlerle kahkahalar atarak gülüşen Ayaz’ı gördü. Çok eğleniyor gibi görünüyorlardı. Gülüşme sesleri koridorda çınlarken daha ikinci günü olmasına rağmen herkese çok çabuk ısınan, insanların da yüzünde gülümsemelere yol açan Ayaz’ı süzdü uzaktan.
Uzun yapılı bedeni, beyaz gömleğinin sardığı kaslı kollarıyla spor salonunda ya da evinde antrenmanlarla haşır neşir olduğu belli oluyordu.
Sağ yanağında dört, sol yanağında bir tane minik ben vardı. Karakteristik burnu, kalın dudakları kahverengi gözlerinin üzerinde ona yakışan kalın kaşları ve yapılmış düzgün saçlarıyla gerçekten eski Yunan tanrılarını kıskandıracak kadar yakışıklı biriydi Ayaz.
Her yönden kaderin ona güldüğü biriydi kısacası. Sadece gülerken bile soğuk duruşundan ödün vermiyor, daha yaşı çok da büyük olmamasına rağmen takındığı tavırla insanların ona kolayca ulaşamamasına ve daha da meraklanmasına sebep oluyordu.
İnsanlarla gülüşüp kahkaha da atsa aşikardı belli sınırlarının olduğu. Böyle insanlara kimse kolay kolay bir laf edemez, işaretledikleri bölgelerinin başındaki kalkanları kolayca herkes geçemezdi.
Bunları düşünürken kendisinin hafif çıkmış göbeğine baktı. O kadar leş beslenmeye bununla kurtulduğuna şükretmeliydi aslında ama yine de rahatsızlık duydu kendinden.
Bu sırada müdürlüğün kapısında duran eliyle ayakta dikildiğini fark etmedi. Birden Ayaz’ın olduğu tarafa kaydı gözleri yeniden. Ayaz ona bakıyordu. Hay Allah! Yine mi rezillik?
Ayaz hafifçe gülümseyerek göz kırptı. Mustafa’ysa dudaklarını birbirine bastırarak sadece selam verip hızla tuvaletin yolunu tuttu. Bir sorun vardı ama, tuvalete giderken önlerinden geçmek zorundaydı!
‘Başka şeyler düşün başka şeyler düşün sadece birilerinin önünden yürüyorsun ne var bunda?’ diye düşünerek yürümeye devam ederken sağ tarafında kalan küçük topluluktan bir kahkaha sesi daha geldi.
Ona gülmemişlerdi değil mi? Yok canım! Neden durup dururken ona gülsünlerdi ki? Hem Ayaz böyle bir şey yapmalarına müsaade etmezdi.
Ayaz’ı ne kadar tanıyordu ki?
Ama öyle biri olsaydı onu eve götürmeyi teklif etmezdi. Yok yok zaten o müdürlükten çıkarken de gülüşüyorlardı. Başka bir mesele vardı kesin.
Bunları düşünerek gidip geldiği yolda beynini yıllardır toprak altında bekleyen bir mayın misali patlatmış, akabinde evinden sonra güvenli alan saydığı yerine çabucak oturup işin gömülmüştü yeniden.
Çıkış vakti gelene kadar kafasını bilgisayardan kaldırmadı. beşte biten mesai için dört kırk beşte herkes toplanmaya başlıyor, zaten dörtten sonra da kimse çalışmıyordu pek. Takdir edersiniz ki bir kişi hariç…
Bilgisayarının kablosunu toparlayıp pili çabuk bitmesin diye kapattığı şarjlı mause‘unu da laptopuyla beraber çantasına yerleştirdi.
Çantasını sağ omzuna atıp herkesin çoktan servislere, arabalarına koşturması yüzünden bomboş olan koridorda ilerleyip bir kat aşağı asansörle indi.
Turnikelere gelip hem kartını okutup hem de parmağını küçük bölmeye dokundurarak turnikenin açılmasını sağlayarak bir nevi modern kölelik sisteminden bir günü daha eksiltti.
Dışarı çıktığında serinleyen havanın da etkisiyle ürpererek hafif yokuşlu yoldan aşağı doğru yürüdü. Ayaz’ın arabasını aradı gözleri ama otopark neredeyse boştu.
Etrafına bakındı ama kimseyi göremedi. Son kalan iki servis insanları Anadolu ya da Avrupa Yakası için ayrı olan iki toplanma alanına götürmek için bekliyordu.
Son servisler de hareket edip gidince tek başına hiçliğin ortasında kalıverdi birden. ‘Salaksın işte kim neden seni evine götürmek istesin? Unuttu bile teklif ettiğini! Servisi de kaçırdın yirmi dakika yürü bakalım metrobüse!’
Üstelik bu saatlerde metrobüse binmek ıssız bir adada hayatta kalmaktan daha zordu. Üst üste yığılmış insanlar, çantamdan bir şey mi çalındı korkusu, arkadan bana kim dayayacak acaba endişesi…
Salaklığına bir kez daha küfredip ikinci günden yüzüne gülen ilk insana güvenmesinin cezasını çekerek güvenlik kulübesine doğru yürümeye başladı. Şansı varsa belki bir taksi bulabilirdi, tabii bu mesafeyi gitmeyi uygun bulacak bir taksiye denk gelebilirse.
İstanbul’da yaşıyorsanız taksiciler sizi seçerdi. Yarım saatlik mesafe için ‘Beni uğraştırma abi.’, uzak mesafe için ‘Ohooo o trafiğe giremem hiç abla.’ gibi cümlelerle güzergahını beğenmediği yolcuları dışlayıverirdi taksiciler. Kısacası taksici nereye gitmek isterse oraya gitmek zorundaydınız siz de.
Bunları düşünüp yürümeye devam ederken bir gürültü duydu. Bakmadan ilerleyecekti ki gürültü yanında bitiverdi.
Sol tarafına döndüğünde başından kaskını çıkararak motorunu çalışır vaziyette durdurmuş tek ayağı yerde duran Ayaz’ı gördü.
“Ne o, unuttunuz mu beni kralım? Hani beraber gidecektik?”
“Ben… Gittin sandım.”
“Sözleşmiştik, gitmezdim. Sadece motoru uzağa bırakmışım cehennemin dibine kadar yürümek zorunda kaldım.”
Mustafa gülümseyerek baktı Ayaz’a. Unutulmamıştı işte. Biri ona verdiği sözü tutmuş, onu bırakmamıştı yarı yolda.
“Kim ne derse desin yarın müdürlüğe çıkaracağım motoru gerekirse. Hadi atla.”
Pekala, atla mı? Bu şey tehlikeli değil miydi ki? Nasıl binecekti Mustafa? Ya yolda sağa doğru devrilir de üzerinden kamyon geçerse?
“Binmek bu kadar zor değil.”
“Ya yolda düşersem üzerimden kamyon geçerse diye düşünüyorum.”
Ayaz kocaman kahkaha attı. Mustafa kahkaha attığında kısılan kahverengi gözlere, uzun kirpiklere bakakaldı.
“Bir şey olmaz kralım, gerekirse ben sizin üzerinize yatar kendim ezilirim.”
“O zaman senin ağırlığınla pastırmaya dönerim ben!”
Ayaz bir kahkaha daha attı.
“Mustafa çok düşünen insanların beyni patlarmış biliyor muydun? Hem de kafasının yarısı kalır yarısı etrafa saçılırmış, dikkat et.”
Mustafa hayretle baktı Ayaz’a. Derin bir nefes alarak tam arkasına oturdu çocuğun.
“Yedek kaskım yok ama senin için yarın getiririm, bugünlük bana sıkıca tutunarak idare et tamam mı?”
Yarın getiririm mi? Senin için mi? Yarın da beraber gideceklerdi yani? Hem de onun için, onu düşünerek kask mı getirecekti?
Mustafa gevşekçe ellerini deri ceket giymiş çocuğun beline koydu. Sırtı ne kadar genişse beli o kadar inceydi sanki.
Ancak Ayaz bu gevşek tutuşu beğenmemiş olacak ki Mustafa’nın ellerini tutup kendi göbeğinde birleştirdi.
“Yemem seni korkma, sıkı tutun.”
Hızlıca gazı kökleyerek yola koyuldu. Mustafa’nın içinde sanki lunaparka gitmiş de orada roller coastera binmiş gibi bir his belirdi.
Heyecandan midesinden ağzına doğru yükselen sıvıyı yutkunarak geri gönderiyor, bir yandan bu yaşadığı his onu korkutsa da diğer yandan hoşuna gidiyordu.
Ayaz arabalardan birini sollarken motor hafifçe sarsıldı. Mustafa ona daha sıkı yapıştı. Şimdi tek bedenmişçesine yolda ilerliyorlar, Mustafa’nın burnuna Ayaz’ın parfümünün kokusu doluyordu.
‘Hoş kokuyor.’ diye düşündü. Yaz yağmuru gibi, ani, beklenmedik ama bir o kadar ferah. Sıcaktan yapış yapış olduğunuz bir gün aniden bastıran yağmurun ferahlığını bir şişeye koymuşlar gibi…
Motorla yol da kısalıvermişti resmen. Daha saat altı olmadan evinin yakınlarında bir yerlere gelmişler, Mustafa oturduğu yeri tam tarif etmiş kapısının önünde durmuşlardı bile.
Mustafa alışık olmadığı durum yüzünden motordan indiğinde biraz sarsıldı. Yer çekimine karşı gelmiş gibiydi sanki ayakları. Bir süre sabit şekilde dikildikten sonra laptop çantasını da alıp kaskını çıkarmış olan Ayaz’a bakarak teşekkür etti.
Ayaz edilen teşekkürü duymazlıktan gelerek, “Evden kaçta çıkıyorsun sabahları?”
“Altı kırk beşte servisim geliyor.”
“Yarın sabah yedi buçukta kapının önünde ol.”
‘Olur musun?’ değil ol! Kesinlikle bu çocuğun rica cümleleriyle bir derdi olmalıydı.
“Ama-“
“Aması yok, ben alırım seni.”
“Peki geç kalmaz mıyız?”
“On beş dakikada götürürüm seni, bugün ilk seferin diye hız yapmadım.”
Bu hız yapmamış hali miydi yani? Peki.
“Gerek yoktu Ayaz.”
“Adımızı ağzınızdan duyduk kralım sonunda, ne büyük şeref. Kulaklarım kutsandı.”
Mustafa gülümsedi. “Bu kral bugün çok zengin sayende. Baksana hazineme bir sürü zaman kattım. Şu an hâlâ servisin kalkmasını bekliyordum bekleme alanında.”
Ayaz bir şey demedi, sadece gözünü kırptı. Kaskını takarak motorunu doğrulttu. Bu sırada Mustafa panikle, “Çok çok teşekkür ederim,” dedi.
“Teşekkür konusunda ne konuştuk? Etme. Hadi eyvallah,” diyerek arkasına bakmadan, Mustafa’yı şaşkın bir şekilde bırakarak hızla kayboldu.
Mustafa yüzünde gülümsemeyle cebinden çıkardığı çalıştığı yerin promosyon ürünü olarak verdiği anahtarlığa takılı anahtarıyla apartmanın kapısını açarak içeri girdi. Bir asansöre baktı bir merdivenlere.
Sebepsizce merdivenleri kullanası gelmişti bugün. Asansör kullanmazsa belki minik göbeği erirdi bu sayede.
Neden hayatında stabil giden şeyleri bunca zamandır değiştirmeye tenezzül dahi etmeyip bugün küçük de olsa bir değişiklik yaptığını sorgulamadı. Ağır ağır çıktı iki kat olan merdivenleri, yüzünde hâlâ asılı kalan gülümsemesiyle.
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙