✨✨
Muzaffer, burnunun ucundaki bahar kokusu, hafifçe çiseleyen yağmurun da yüzüne damlalarını tek tük bahşetmesiyle çıplak ayaklarıyla yumuşacık topraklı yolda çam ağaçlarının altında yürürken karnının da tok olduğunu hissetti bu kez, tıpkı kalbinin de aç olmadığını fark ettiği gibi… Hepsi birleşmişti de sanki huzurun en geç kalınmış olanını ama en de değerlisini vermişlerdi ona.
Şimdi yumuşacık toprakların üzerinde, karnı biraz önce sofradan kalkmış gibi tok şekilde keyifle yürürken birden çam ağaçlarının arasından masmavi bir deniz belirdi, beyaz köpükten dalgaların esir aldığı hırçın bir mavi rengindeydi deniz.
Denizin tam önündeki tek bir taşın bile olmadığı, tertemiz kumların üzerinde gülüşü kuzeye güneş, karanlığa yıldız bir çocuk ona el sallarken Muzaffer az önce ‘huzurun en değerlisi’ dediği anların bile bu tarifi imkansız gülüşle aniden değersizleştiğini hissetti, o zamanlarda hissettiği huzur altınsa çocuğun gülüşünden gelen masmavi bir safirdi.
Cihanı alemde ekmek kalmadığı için aç yattığını düşündüğü tüm çocukluğunun aksine karnının, kimseler de sormadığından yıllardır yöresini bile unuttuğu kalbinin de tüm otuz iki yıla zıt ilk kez tok olduğunu hissettiği bu ruhunun en büyük nimeti sayabileceği, bundan sonra görmezse hasretinin boynunun bir darağacında aniden kesileceği gülüşe kavuşmak istedi yalnızca, mümkün olan en kısa zamanda.
Kuzey güneşine doğru gülümseyerek hızla ilerleyip bahar kokusu dediği o eşsiz koku burnuna daha da dolarken kokunun yoğunlaşmasıyla birden gözlerini açtı adam olanca gerçekliğe. Önce birkaç saniye anlamak ister gibi tavanı izledi, sonra hayatında ilk kez kabusla değil de huzurla uyandığı o anı fark ederken çenesine doğru değen yumuşak tutamların onu huylandırmasıyla göğsündeki ağırlığı hissetti.
Kafasını aşağı eğdiğinde gördüğü manzara ölü çocukluğunun tüm kışını aldı süpürdü göğsünden… Gecelerce aç karnına üşümesine inat, sanki annesinin ona kıyamaz gibi ayda yılda bir yaptığı sıcacık tarhana çorbasını içtiği zamanki gibi ısındı tüm vücudu adamın.
Burak ne dediyse az bile demişti çünkü bu şekilde, bu ana uyanmak Muzaffer’in tüm yaşamını baştan yaşamak istemesine neden oldu. Öyle ki tüm hayatı yalnızca bu andan ibaret olsun, diğer tüm anıları belleğinden silinsin istedi.
Mavi’nin sol kolunu kendisinin çıplak karnına sararak sağ yanağı onun göğsünde uyuduğu bu an zaten yaşanmamış sayılan geçmişinin tüm kötü anılarını birden beyaz köpüklü dalgalarla aldı götürdü adamın aklından. Çocuğun saçlarından gelen kokuyla otuz iki yıldır hemen her gecesi cehennemin yedi katından hallice olan Muzaffer’in ilk kez bir gecesi cennetin kırk katına eş değerdi.
Bu kadar huzurlu uyku uyuduğu bu kadar da huzurla uykusundan uyandığı tek bir günü hatırlamayan Muzaffer derince içini çekti. Kendisini tutamayarak Mavi’nin tişörtünün yukarı sıyrılması yüzünden açılan beline elini atıp onu iyice kendisine çekerek burnunu yeniden çocuğun saçlarına gömerken bir daha uyuyamayacağını da bilse burada kalmak istedi, bütün bir gün.
Ömrü boyunca bu şekilde uyansa fazla mutluluktan deliren ilk insan olur muydu acaba? Tahayyül edemediği bu durum, yaralarına avuç avuç tuz basanların aksine tüm o eski, kök salmış yaralarının üzerine üflüyor, bu da yetmezmiş gibi tüm o yaraları sanki hiç var olmamışlar gibi sarıveriyordu Muzaffer’i umuda inandırmak ister gibi.
Bir kolu Mavi’nin omzunda, diğer kolu çocuğun belindeyken Mavi’nin gözlerini açtığını çocuğun uzun kirpikleri göğsüne art arda değince anladı. Yüzünde gülümsemeyle ne tepki vereceğini merak ederken aşağı doğru bakıp çocuğun tamamen uyanmasını beklemeye başladı.
Mavi, önce neler olduğunu anlamamış olacak ki adamı yıldızlı yastığı zannederek ona sarılmak için Muzaffer’in belini yumuşakça sıktı. Karşılığındaysa, “Ananı-” diye bir ses duyunca filmlerdeki gibi bir gecede yastığının insana dönüşüp de konuştuğunu zannederek kafasını heyecanla kaldırdığında Muzaffer’in üstten üstten sırıtarak ona baktığını gördü.
Pat diye yatağın diğer tarafına kendini atıp, “Seni yastığım sanmış olmalıyım,” dedi utançla.
“Doğru, benimde iki kolum üç bacağım var.” dedi Muzaffer pişkince.
“Anlamadım?”
“Edepsiz bi şakaydı zaten yavru ceylan kusura kalma, günaydın. Koalanın bambuya yapıştığı gibi yapışmışsın bana.”
“Koalalar bambuya değil okaliptüs ağaçlarına sarılırlar!” Bir insan bu bilgiyi bile bilmeden ona nasıl laf soktuğunu zannedebilirdi ki!?
“Salla, odak nokta bana sarılman,” dedikten sonra Mavi’den tarafa dönüp kolunu da dirseğinden kırarak avucunun içini tam şakağına yaslayıp parmaklarını da saçlarının arasından geçirerek çocuğa bakmaya başladı. Mavi’nin utanmasını biraz da böyle seyretmek istemişti nedense.
“Bir araştırmaya göre insanlar günde sekiz kez sarılmalıymış,” diyen Mavi beceriksizce lafı değiştirmeye çalışarak yıldızlı yastığının yere düştüğünü görüp hızla yatağın için çekti yeniden.
Muzaffer’in gelişi ile yastık resmen yataktan yere savrulmuştu! Mavi yılların emektar yastığından içinden özür dileyerek yastığa çaktırmadan sarıldı, ‘Bir daha yapmayacağım,’ demek ister gibi.
“O zaman sen sekiz kez bana sarılabilirsin yavru ceylan, aha açık çek sana.”
“Ben yastığıma sarılırım, seni de yastık sandım zaten!” diyerek huysuzlanan Mavi bir çırpıda yattığı yerden kalkıp Muzaffer’e baktı. “Hadi kalkmıyor musun? Odayı havalandırıp yatağı toplamalıyız.”
“Yatağımızı.”
“Nereden senin yatağın oluyormuş?”
“Ee misafir gidene kadar burada yatacağıma göre,” dedi Muzaffer. Sabahın körü de olsa bu gece de Mavi’nin yatağında yatıp yatmayacağını öğrenip gününe bu çok önemli bilgiyle başlamak istiyordu adam haklı olarak, bu yüzdendi şimdi Mavi’nin ağzından laf almaya çalışması.
Mavi, kafasını sallayarak kendisini duşa atarken Muzaffer dudaklarında bir ıslık, bahardan kalma bir havayla onu karşılayan güne bakmak için pencereyi açtı. Her sabah, gece doğru düzgün uyuyamadığı için yorgunca kalkmaktan nefret eden adam bugünü çok sevmiş, bu kadar dinç kalkacağı sabahlar olacaksa saat beşte kalkmaya razı olur şekilde üzerine tişörtünü geçiriyordu şimdi. Duştan çıkıp da onun ortalarda üstsüz gezdiğini gören Mavi’nin gazabından tırstığından nedense aklına hemen giyinmek gelmişti onun da.
Beceriksizce topladığı yatağın üzerine çocuğun yıldızlı yastığını da bırakmıştı ki Mavi yeşil renkli, acayip desenli bornozuyla saçlarından sular akarken içeri girdi. Bornozun bacak kısmı o adım attıkça açıldığından çocuğun uzun bacakları bornozun aralık kısmından görünüyor, kumral esmer boynu ve göğsü ise üzerindeki havlunun içinden parlıyordu adeta.
Muzaffer onu rahatsız etmemek için uzun uzun bakmak istemese de yine de gözlerini çekemez gibi bir süre çocuğu izledi. Mavi aynı anda ona doğru bakarak eliyle kış kış işareti yapıp, “Üzerimi giyineceğim,” diyerek dolabını açıp da adamı kovalayınca el mahkum o da kendisini duşa atmaya gitti.
Mavi, bugün izinli de olsa evde yabancı biri olduğundan rahat bir şeyler giyemeyecek olmasının verdiği huzursuzlukla üzerine bir kot bir de tişört geçirip mutfağa doğru gitmek için koridora doğru ilerlemişti ki tam holden dönerken burnuna sabah sabah gelen kavurma kokusuyla midesi ağzına geldi çocuğun.
Mutfağa döndüğü an üzerinde kısacık bir gecelik, uzun ve güzel bacakları ortada olan ve dilinde bir şarkıyla dans ederek Mavi’nin pilav tavasında kavurmalı yumurta yapan kadını gördü. Kokuya bir nebze tahammül etse bile yumurta tavasında değil de pilav tavasında etli yumurta yapan kadına tahammül edemezdi Mavi.
Yine de içinden bildiği tüm başkent isimlerini sayarak kendisini yatıştırmaya çalıştı, kadın misafirdi ve misafir ağırlama kurallarını babası ona çok küçükken öğretmişti. Kadına kesinlikle kırıcı sözler söylememeli, onu küstürmemeliydi.
Babası eve gelen misafirin bereket demek olduğunu anlatmış, bunun da yanı sıra bir insanın kalbini kırmanın yeniden evrenden bize gelecek enerjisinin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğinden de bahsetmişti.
Baş ve işaret parmağıyla burnunu tutarak sesinin bir acayip çıkmasını umursamadan, “Günaydın,” dedi.
Gonca karşısındaki çocuğa gülümseyip, “Günaydın Mavi! Size kahvaltı hazırlıyordum. Kavurmalı yumurta sever misin? Muzaffer bayılır, her sabah yapardım,” dedi.
“Ben kavurma sevmem, teşekkür ederim yine de.”
“Sana da tost yapayım mı o zaman?” diye sordu kadın.
“Hayır, bugün benim yulaf lapası günüm. Kendim hazırlarım,” diyerek burnunu yeniden tutup yulafını pişirmek için buzdolabından sütünü, tezgahın üzerinden de akçaağaç şurubunu alıp yulafını pişirmek için ocaktan tarafa ilerledi.
“O ne?”
“Akçaağaç şurubu.”
Gonca çocuğun elindeki asma yaprağı desenindeki şişeye bakıp, “Duymuştum ama yemedim hiç,” dedi.
“Bal gibi, yalnızca bal vücuduma iyi gelmediğinden tüketiyorum. Tadına bakmak ister misiniz?”
“Olur,” diyerek parmağını uzatan kadının parmağına akçaağaç şurubundan biraz döken Mavi, Gonca’nın tepkisini merakla bekledi. Yeni şeyler deneyen insanların tepkileri ona her zaman ilginç gelirdi zaten, küçükken de bu şekilde hayvanları incelerdi Mavi, çünkü babası insanlara gözünü dikip de bakmak ayıp demişti!
“Çok değişik, çok tatlı,” dedi kadın yüzünü buruştururken.
“Evet bala benziyor ama millet olarak bizim fizyolojimiz bal yemeye alıştığından damak tadımız da ona uygun. Kanadalılar da bu şuruba endeksli mesela. Her şeye döküp yiyorlar,” derken bir yandan da kavurmalı yumurta kokusunun arasında kendisine yulaf lapasını pişirmeye başladı.
En sonunda kadının hazırladığı sofraya bakıp, “Ne kadar çok şey hazırlamışsınız,” dedi hayretle tabağına pişirdiği yulafını alırken. İki kişilerdi, kadın onu da düşünmüştü o zaman üç kişi oluyorlardı. Üç kişinin bu kadar şey yemesi imkansızdı, ‘israf’ diyerek içinden burnunu kıvırdı bu kez de Mavi.
Bu kadar çok yemek yiyen insanların içlerinde doyuramadıkları bir taraf olduğunu bildiğinden bu konu ile ilgili konuşmak istese de yabancı olan kadının kırılabileceğini düşünüp konuşmasından vazgeçti.
“Aslanım- yani Muzaffer böyle severdi. Her sabah ona mükellef kahvaltılar hazırlar, akşamları da sevdiği yemekleri yapardım. Eti de çok sever,” dedi kadın.
“Evet eti çok seviyor, sürekli mangal yakmak istiyor,” diyerek güldü Mavi.
“Mantı da çok sever, senin doğum gününün olduğu akşam vardı ya, en son o zaman ellerimle açmıştım mantı ona.”
Bu sözleri duyan Mavi’nin içinde yeniden ağrı gibi ama ağrının daha hafifi olarak tanımlayabileceği bir his belirdi. Kalbi buruldu, içi sıkıldı sanki.
Tıpkı onu ‘Doğum gününe sen de gel,’ diyerek yanlış adrese yönlendiren okul arkadaşlarının ona yaşattıkları gibi, tıpkı ‘Ben onun yanında oturmam!’ diyen sınıf arkadaşı Gökçe’nin arkasından onunla dalga geçtiğini duyduğu gün gibi, tıpkı annesinin gidişi gibi…
İstemsizce yüzü düşerken üzerini giyinmiş olan Muzaffer yanlarına geldiğinde onun yüzüne bakıp da gözlerinin içindeki parıltılarla gülümserken adama karşılık veremedi, içinden ona gülümsemek gelmemişti sebepsizce. Neden olduğunu anlamasa da Gonca’ya değil Muzaffer’e karşı hissediyordu içindeki bu tarifleyemediği duyguyu.
“Gonca sabah sabah n’aptın sen?” dedi Muzaffer kadının üzerindeki geceliğe içinden bir ‘La havle’ çekerken.
“Sen seversin diye, teşekkür gibi,” diyerek Mavi’nin yanındaki sandalyeye oturdu kadın.
“Mavi sevmez evde et kokusu, o yüzden yapma bir daha. Eline sağlık.”
Gonca şaşkınlıkla Muzaffer’e bakarken yıllarca hemen her sabah bu kahvaltıyı bayılarak yiyen adamın tavrıyla hayrete düştü. Muzaffer için et yemek en az Beşiktaş’ın maçını izlemesi kadar önemliydi, kadın onu iyi tanıdığından biliyordu.
Mavi, konuya karışmadan sessizce önündeki fıstık ezmesinden yulafına biraz ekleyerek kahvaltısını yaparken Muzaffer, “Bugün polislerin yanına gidelim, bakalım ne diyecekler?” dedi.
“Hemen beni göndermek istiyorsun bebeğim galiba,” dedi Gonca gülümseyerek. Bebeğim lafını duyan Mavi’nin kalbindeki sıkışma giderek artarken istemsizce kaşlarını çatarak kadına bakıp daha bir iki lokma aldığı kaseyi daha sonra yemek için kenara kaldırarak, “Afiyet olsun size,” dedikten sonra odasına doğru ilerledi.
Muzaffer sıkıntıyla çocuğun arkasından bakarken, “Gonca bebeğim ne kızım? Ben sana daha kaç kez anlatırsam sen anlayacan? Bitti, hani eskisi gibi bu malı tufaya düşürürüm nasılsa diyorsan o kafanı bunlarla yorma. İmkansız,” dedi sertçe.
“O ne demek Muzaffer? Biz ne zaman ayrıldık da şimdi ayrılacakmışız? Aramızda ufak tefek sorunlar olur ama biz hep beraber olacağız,” dedi kadın kararlı bir ifadeyle.
Muzaffer, elindeki çatalı masanın üzerine bırakıp, “Hiç değişmiyorsun değil mi?” dedi yüzünde oluşan ve gözlerine ulaşmayan sahte bir tebessümle. “Eskiden de iki kuruş kahvaltı keyfimin içine turp sıkardın, şimdi de. Biz diye bir şey yok Gonca. Sana yardım ediyorsam kimsen olmadığından, eski karım, namusum olayı da bitti. Birkaç gün sonra bu evden gittiğinde kendi başının çaresine bakmayı da öğreneceksin!”
“Muzaffer ben bir başıma ne yaparım?” dedi Gonca panikle.
“Vallaha onu ben bilmem Gonca. Ben sana yıllardır elimden gelen yardımı yapıyorum, kitabıma içim de çok rahat bu konuda. Ama ben- Ben yeni bir hayata başlamak istiyorum Gonca, bu hayatta eskiden kalan hiç kimseye yer yok anladın? Ben kendimden geçtim ama bu istediğim kişiye kara sürmek olur.”
“Başkası mı var Muzaffer?”
“Başkası olması için hayatımda birinin olması lazım, kimse olmadığına göre? Beğendiğim biri var, kabul ederse manitam yapacam onu,” dedi gülümseyerek.
Mavi’nin onun manitası olması fikriyle içi içine sığmazken çocuğun onu istemeyebileceği düşüncesi ise zihninin en karanlık köşelerinde kıskıvrak yakalıyordu adamı, iki dakika mutlu etmek istemez gibi. Yine de umudu çakıl taşları gibi cebindeydi Muzaffer’in. Mavi konusunda hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmayacaktı o, çünkü Mavi tıpkı ismi gibi gökkuşağındaki umudun rengiydi sanki.
“Seninle onun hakkında muhabbete oturamam, bana yakışmaz. Evli evine köylü köyüne. Boşandıktan sonra yapmamız lazımdı ama işte,” diyerek de ekledi adam sıkıntıyla.
“Beni aldattın mı?”
Muzaffer kahkaha atıp, “Gonca kafan mı iyi senin? Lan dizi repliği gibi bizim yatağımızda beni bir adamla aldattın ya sen? Neyse ısıtıp ısıtıp aynı şeyleri konuşmayalım. Kahvaltını bitir de polise gidelim, hadi,” diyerek daha bir lokma bile almadığı kahvaltı masasından hızla kalkarak asık yüzlü yavru ceylanı neşelendirmeye onun odasına doğru gitti.
Dört kez kapıyı vurduktan sonra “Gel,” komutuyla içeri girip sesinin tonunu yumuşacık ayarlayarak, “Mavi ceylan? Neden yemeğini bitirmedin?” diye sordu.
“Canım istemedi, et kokusundan olmalı.”
“Ben çıkmadan evi havalandırırım, sen de rahatça takılırsın evde,” dedi çocuğun yanına oturarak.
“Sen o kadınla- Yani Gonca’yla mı çıkacaksın?”
“Polise gidelim soralım. Bir an önce evimizden gitsin, donla bile gezemiyom oğlum halime bak grantuvalet oturuyoz.”
“Ne yani, donla mı gezmek istiyorsun kadının yanında!?”
“Yok be, evimde pijamaları çekip rahatça dizimizi izlemek istiyorum seninle. Hem o mal oğlu mal hâlâ katilin kim olduğunu da anlamadı, bir de zeki diye aldılar diziye.”
“İnsanın psikolojisiyle oynanmasını en iyi senin bilmen lazım aslında.”
“Nasıl yani?” dedikten sonra kafasını ona doğru çevirip ondan gelecek yanıtı hevesle beklemeye başladı Muzaffer.
“O kadın yıllarca manipüle etmiş seni farkında değil misin? ‘Ben yalnızım, senden başka kimsem yok,’ diyerek ayağına bir ip bağlamış, kendisi de kaya misali o ipin ucunda sen nereye gidersen git seninle gelmiş. Narsisistik kişilik bozukluğu olmalı, manipülatif, aynı zamanda da ajitasyonu çok güzel beceriyor,” diyerek Muzaffer’e bilmiş bilmiş kafasını salladı.
“Bu arada narsisist sözcüğünün kökeni Yunan mitolojisine kadar uzanır. Mitolojide bu hikaye özetle şöyle anlatılır: ‘Narcissus‘, kendisini o kadar çok beğenmektedir ki bir gün bir su birikintisindeki yansımasına bakarken kendisine olan hayranlığından eriyerek yok olur. Narcissus‘un yok olduğu yerde de Latince adı Narcissus olan bir nergis çiçeği belirir.”
“İki dakikada sattın yine bilgiyi yavru ceylan. Ben ne olduğunu geçmişte anlamasam da şimdi anlıyorum tasalanma sen. Sadece yardıma ihtiyacı var ya ondan, yoksa aklına başka bir şey gelmiyor değil mi?” diye sordu Muzaffer endişeyle Mavi’ye bakarken.
“Ne gelmeli ki? Kadın sana bebeğim diyor Muzaffer.”
“Senin Muzaffer demen kadar etkili değil ama,” dedi gülümseyerek.
“Anlamadım ama seninle yeniden olmak istediği çok belli,” diyerek omzunu silkti Mavi.
Muzaffer, ‘Sonunu düşünen kahraman olamaz!’ repliğini aklına getirerek bir anlık cesaretiyle, “Bu seni üzüyor mu peki?” diye sordu çocuğun tam gözlerinin içine bakarken.
Mavi, hayatının en büyük ikilemi arasında kaldı tam o anda, ne tez savunmasında karşısındaki jüriyi övmesi gerektiğini söylediklerinde doğrularından vazgeçmişti çocuk ne de işe alınırken mutlaka birilerine bir şeyler feda etmesi gerektiğini açıkça belirttiklerinde.
Hayatının en önemli anları okulu ve mesleğiyle ilgili olan Mavi, o zaman bile çok sevdiği yıldızlara ulaşamamak pahasına kariyeri için yalan söylememiş, bir şeyler için kendi benliğinden ödün vermemişti.
Ancak kadının Muzaffer’e bebeğim dediği iki anda da kalbini sanki biri göğsünden sökmüş de avuçlarının arasına almış, sıkarak toz haline getiriyor gibi hissetmişti. Üzüntü müydü bunun adı bilmese de o, bu duyguyu annesinin onlara geldiği bir gün Mavi artık kadının onlarla yaşayacağını zannederken aslında onun öylesine, geçerken uğradığını ve “Yıldız olacağım ben,” dediğini duyup da şöyle bir Mavi’yi görüp de gittiğinde yaşamıştı.
Muzaffer Mavi’yi zorlamak istemez gibi, “Ben anladım,” dedi gülümseyerek. Alt dudağını ısırıp elini Mavi’nin yanağına koyarak baş parmağıyla göz altını okşarken, “Söylemesen de anladım yavru ceylan,” dedi.
Mavi, hızlanan kalbiyle neden karşısındaki adama, ‘Bana dokunma!’ diyemediğini de neden onun dokunuşlarının teninde can bulmasını istediğini de anlamayarak yalnızca adamın onun yanağını sevmesine izin verdi.
Bu sırada Muzaffer’in hemen arkasından gelen ve kapının önünde dikilen kadınsa elini ağzına kapatarak ikisinin konuşmasını dinliyordu, hayretle. Olamazdı değil mi? Duydukları Muzaffer’in bu hasta gibi olan çocuğa olan acımasıydı yalnızca. Garip hareketleri olan çocuğun farklılığını o da anlamıştı, Muzaffer de bu yüzden ona kardeşi gibi yaklaşıyor, ona acıyor olmalıydı.
Ama hayatı boyunca adamın kimseyle bu ses tonuyla konuştuğunu işitmemişti Gonca. Muzaffer bu saatten sonra bir erkeğe hem de böylesi hasta, garip, kadın gibi tuhaf açık saçık giyinen, takıp takıştıran birini mi sevecekti? ‘Erkek adam’ bunu yapmaz dediği anlar bir bir gözlerinin önünden geçerken kulaklarında başka bir cümle can buldu kadının.
‘Beğendiğim biri var, kabul ederse manitam yapacam onu.’
Hayretler içerisinde buraya Muzaffer’i yeniden kazanmak için gelen kadın, akla mantığa sığmayan şeyleri görüp işitmesiyle üzerini giyinirken adamın nasıl büyük bir yanlışın içinde olduğunu düşünürken onu bu yanlıştan döndürmek için elinden ne geliyorsa yapmaya karar verdi.
Kesinlikle bu akşam güzel bir yemek hazırlayarak onunla konuşmalı, yokluğunda onun aklını bulandıran bu küçük hasta çocuğun pençesinden onu almalıydı. Adam acımayla diğer duyguları karıştırıyor olmalıydı kesinlikle.
Bu kadar zaman da onunla yatmadığı için etrafında güzel vücuduyla açık saçık giyinerek gezen çocuk onun aklını bulandırmıştı. Erkekti işte, biraz olsun güzeli görünce cinsiyet fark etmeksizin meyli kayıveriyordu doymak bilmeyen iştahıyla.
Kafasındaki planlarla akşam hazırlayacağı mantı için mutfak onunmuş gibi rahatlıkla oraya doğru malzemeleri kontrol etmek amacıyla ilerlerken tek başına üç adamın dilediği dileği geriye almaya muktedir olmadığının farkına varamadı kadın. Evren, üç tertemiz kristali parlak kalpten gelen dileği çoktan özel bir fanusta özenle yetiştirip tomurcuklandırmış iki adamın kalbine de yerleştirmişti bile.
Tomurcukları sulayacak olanlarsa hiçbir şeyin farkına olmadan bir odada birbirlerinin gözlerinde kaybolurken sınırlarını çizmişti de bundan sonra yalnızca onların payına ellerindeki aşkı çizdikleri sınırlarda yeşertmek kalmıştı…
✨✨
Muzaffer (%58 🪵+ %42 🌟)
Okuyan gözlerinizden öperim✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙