Bölüm 20: Ömer’den Selim’i Çıkar

✨✨

Ömer’den…

Açık pencereden üzerime doğru esen ılık rüzgarla beraber, çıplak belimden tüm vücuduma yayılan ürpertiyi duyumsayarak bilincimin yavaş yavaş yerine geldiğini hissettim. Her yanım sanki dayak yemişim gibi sızlarken zorlukla açtığım gözlerime sunulan manzara yüzünden birkaç kez kirpiklerimi kırpıştırdım.

“Meme ucu mu lan o?”

Ben kendi kendime konuşurken başımın altındaki kol bir anda çekildi. Eş zamanlı duyduğum kıkırtıyla kafama bir tane de sağlam tokat yedim. Yediğim tokatın acısı umurumda olmazken kulaklarım yalnızca gelen kıkırtının güzelliği ile kutsanıyordu sanki.

“Mal herif.”

“Sana da günaydın,” diyerek uyanır uyanmaz masmavi gözleriyle bana bakan adamın güzelliğine bir kez daha içim gitti. Kesinlikle yaratıcı boş bir anında özenle dizayn etmiş, öyle yaratmıştı yanımda yatan adamı. İçim savaş alanında akan kanlar misali ona doğru çekilirken dışımdan yalnızca sırıttım, dün kesintisiz devam eden anlar zihnime bir bir düşerken.

Dün o kadar çok izlemiştim ki onun güzelliğini, yüreğimin bir parçası sanki daha öncesinde de onun değilmiş gibi yeni bir devinimle o olmuştu, tüm kalbimi saran her bir zerresiyle.

Selim suratında piç bir gülümsemeyle bana baktı. “Çok bakma lan aşık olursun.”

Bedenimi yatakta biraz daha yukarı doğru kaydırıp, “Çoktan oldum,” dedim sadece.

Derin bir nefes aldığını göğsünün yukarı doğru kalkmasından anlarken onun üzerinde bıraktığım bu tesiri çok sevdiğim için çıplak omzuna bir öpücük kondurdum. Başımı yana çevirdiğimde her yanı benim bıraktığım morluklarla dolu adama izlerimin ne kadar da yakıştığını düşündüm. Bir kez daha emin olmuştum, Selim rüyalarımdan bile güzeldi.

Ne ara bu hale geldik ya da benim içim ne ara ağzına kadar Selim’le doldu anlamasam da Aycan adına adaklar adamam gerekiyordu sanırım, beni yattığım derin uykudan uyandırdığı için.

Selim hep oradaydı sanki. Orası neresi deseler onu bile söyleyemezdim belki ama oradaydı işte. Çocukluğumdan beri ‘en yakın arkadaşım’ diye sahte bir yere koyduğum adama kendimin ötesinde aşık olduğumu nereden bilebilirdim ki?

Sanki doğarken yazgımdı bu adam benim. Daha anne karnında kalbime düşmüştü de ben doğduğumdan beri bir onun ismini bir onun mavi gözlerini bellemiştim, kimseleri koyamadığım yerlerde.

Haftalar önce gittiğimiz piknikte Selim’in ‘Telefonum çalıyor,’ diyerek yanımızdan uzaklaşmasıyla Aycan’ın kaşlarımın çatılmasını görüp bana birkaç laf sokması üzerine ‘Acaba?’ diye aklıma düşen soru, hemen akabinde ayrılalım diye ikimizin de aynı anda aynı sözcüğü söylememizle içimdeki ferahlamayla birlikte iyiden iyiye gönlümde kimin olduğunu anlamamı sağlamıştı.

Zaten zaman zaman benimle olan ve gizliden utanç kaynağım haline gelen rüyalarım, Aycan’ın beni sarsıp da ‘Salak mısın?’ demesiyle iyice bana bir hayalet misali dadanmış, Selim’i bir türlü hayatımda koyamadığım konumun ne olduğunu anlamama sebep olmuştu.

Herkesten gizli rüyalarımı süsleyen adama kelimenin en yalın haliyle aşıktım ben… Üstelik yeni de değildi hissettiklerim. Anka kuşunun gönlümde yanıp kül olmasıyla en derinlere gizlenen aşkım, bir ay kızının küllerime üflemesiyle yeniden, kocaman kanatlarıyla ihtişamlı bir şekilde doğmasına neden olmuştu, geriye benim safi aptallığıma yandığım yıllar kalmıştı avuçlarımda.

Yıllardır yanı başımda bana umutsuzca aşık olan, beni imkansız addeden adamı göremeyecek kadar kör, ona olan aşkımı anlamayıp da peşinlerinden boş bir divanelikle koşturup durduğum insanları hayatıma alacak kadar da maldım ben. Kim bilir benim yüzümden ne kadar çok acı çekmişti, kokusuna bile yandığım adam.

Ben onu ondan iyi bilirdim, hep söylerdim bunu. Gelip de bana açılamamasının nedeni ondan başka kimsemin olmayışıydı, emindim. Ben onu reddedersem diye değil de eskisi gibi onu yanımda istemezsem, aramıza mesafe girer de ben tamamen kimsesiz kalırsam diye korkmuştu ailesi benim tek ailem olan adam…

Bilmediği şeyse benden onu aldıklarında benim kıyamet sonrası, yeryüzünde çırılçıplak, titreyerek yolumu bulamayacak kadar aciz kalışlarım oluşuydu. Bir gün gelir de Ömer’den Selim’i alırlarsa o zaman Ömer’in gerçekten kimsesiz olduğunu konuşabilirdi tüm insanoğlu.

Ben aklımdaki düşüncelerle ona doğru yaklaşıp da burnumu boyun girintisine yaslamışken, “Ne düşünüyorsun?” diye sordu.

“Seni.”

Burnunu benim saçlarıma indirip derin nefesler çekti. “Benim neyimi düşünüyorsun lan?”

“Seni daha kaç farklı pozisyonda siksem diye düşünüyordum bebeğim,” dedim pişkince sırıtarak.

Birden beni kenara atıp kocaman olmuş güzel gözleriyle yataktan aniden kalktığında, “Ananı sikeyim,” dedi kendine. Muhtemelen kalçasına giren ağrı yüzünden küfür ediyor olmalıydı; çünkü yüzü acıdan buruşmuştu.

“Dur krem getireyim,” diye ayaklanmıştım ki bana tip tip bakıp, “Ben duşa giriyorum sayın sikik. Bir daha krem lafını açarsan kremi sana sokarım,” dedi.

“Sevgilim?” dedim tam gözlerinin içine yattığım yerden bakarken.

Her sevgilim dediğimde nefesini tutuyor, gözleri o fark etmese de doluyor, dudaklarını ısırıyordu sanki akacak gözyaşlarını durdurmak ister gibi. Çok yanmıştı arkamdan bu adam benim, bunu bilmekse beni de cayır cayır yakıyordu…

“Düzgün konuşmamanı yeniden sevişmek istemene bağlıyorum?” dedim sorar gibi. “Mutfak masasının hatırı kalmış, oraya da gidelim mi?”

“Lan Ömer! Ben duşa giriyorum.”

“Sihirli sözcük?”

“Sevgilim, hayatım, aşkım, bebeğim, kara kuzum ben duşa giriyorum.” Söylediği sözcükler beyaz tenini pembeleştirdi. Aşk sözcükleriyle arası yüreğindeki sevdayla ters orantılı şekildeydi. Gözlerindeki bakış bile bir ömür bana yeterdi ama yine de güzel şeyler duymak istiyordu şımarık tarafım ondan.

“Tamam bebeğim, ben de kahvaltımızı hazırlayım,” dedikten sonra arsızca onun çıplak vücudunu süzdüm. Belinden bacaklarına, göğsünden boynuna her yer ısırık izleri ve morluklarla doluyken kendimi taşıyamayacak kadar manasız olan tüm günlerim bir kelebeğin kanatlarına takıldı da uzaklaştı benden, zaten üç günlük ömürlerinin varlığını bilir gibi…

“Aç köpek gibi süzme lan beni,” diyerek banyoya kaçışan adamın arkasından sadece gülümseyerek baktım, ne derse desin ona olan açlığım bir ömür dinmeyecek gibiyken nasıl ona farklı bakmamı bekleyebilirdi ki benden?

✨✨

Gündüzcü olduğum için sonunda sabaha karşı değil de akşamın normal saatlerinde işten çıkıp arabayı da gececi arkadaşa bırakmıştım. Günlerdir utandığını kabul etmeden benden kaçan adamı bir şekilde bir yerlerde sıkıştırma fikri aklımda dolanırken yine hatırıma onun yüzü geldiğinden gülümsememi bastıramadım.

İyice aşk kuşu olmuştum ben de amına koyayım.

Yıllardır Selim’in de dediği gibi hiç boş bir anım olmazken sürekli deneyip yanılıp ama içimde oluşan o kozanın içinin boş olduğunu bilir gibi yine de ısrarla aradığım şeylerin yenilgisiyle kavrulurken şimdi aslolanı bulduğumdan sikik gülümsemem de benimle baki kalmalıydı, Selim’in benim sevgilim olmasından sebep…

Günlerdir uyumadan önce onu arıyor, her sevgilinin yaptığı gibi ‘Günaydın, Nasılsın?, Ne yapıyorsun?’ mesajları atıyor, kısacası onu utandırmaya bayılıyorum. Eskiden de sürekli bir şekilde iletişimde olsak da şimdi telefonla konuştuğumuz bir anda ona ‘sevgilim’ dediğimde nefesi kesilen adamın nefesinin ben olduğumu bilmek bana yaşamadığım tüm o günlerin telafisini sunuyordu sanki.

O, bir türlü kabul etmediği bir utangaçlıkla benden kaçsa da ben onu kovalamayı da yakalamayı da iyi bilirdim. Onu benden başka kimse okuyamazdı, annesi bile… Yüzüne biraz bile olsa gerçek anlamda bakabilselerdi, onun günden güne nasıl eridiğini görürlerdi aslında. Ne olduğunu anlamasam da yemek yemediğinden bu halde olduğunu tahmin edebiliyordum.

İt gibi inat olduğundan doktora gidelim önerimi anında reddetse de farklı bir şeyler olduğunun bilincindeydim, bir beni kandıramazdı Selim. Zaman zaman odağını kaybeden bakışları, şaşı olan göz bebekleri ve yukarıya doğru içe kayan gözleri…

Selim’in besin yetersizliğinin artık vücuduna zarar verdiğini ben görebiliyorken annesi onun bu haline kör, sağır olmuş gibi hâlâ Nurcihan’ı görmesi konusunda ısrarcı oluyor, onu iyiden iyiye köşeye sıkıştırıyordu.

Bir şekilde aşık olduğum adama yardım etmeliydim. Öncelikle ona takviye vitaminler alıp birkaç hafta gerekirse zorla da olsa onu doğru düzgün besleyebilmek adına bende kalması için babasından izin almayı kafama koyarken mahallenin eczanesine doğru adımlarımı hızlandırdım. Selim’in yaşadıkları kesinlikle kolay değildi, bir de bunun yanında bana olan umutsuz sandığı aşkı onu mahvetmiş olmalıydı.

Bir kez daha kendi kendime bu kadar kör oluşuma kızarken tam eczaneye girmeden çalan telefonumla aklımdan bir saniye bile çıkmayan adamın aradığını gördüm. Ben aradığımda homurdansa da birkaç saat benden haber alamazsa o arıyordu, tıpkı şimdi olduğu gibi.

Seviyordu bu it beni, hem de deli gibi.

Eczanenin önündeki küçük iskemleye oturup, “Sevgilim?” diyerek açtım telefonu. Yeniden derin bir nefes alma sesi gelirken, “Öldürmek istiyor olmalısın beni,” dedi sanki artık dayanamaz gibi.

“Ben daha çok yaşamak istiyorum seninle.”

“Ulan Ömer-” dedi sadece.

“Nasılsın?”

“İyiyim, sana gelecektim. Çıktın mı işten?”

“Çıktım. Eczaneye uğrayıp eve geçeceğim. Sende de anahtar var, istersen git beni bekle.”

“Hangi eczane?” Sesindeki bariz paniğe anlam veremezken yine ona krem alacağımı düşündüğünü anladım. Takmıştı anasını satayım bu konuya.

“Lan korkma, kaç gün geçti üzerinden krem almayacağım. Sana takviye vitamin falan bakacağım. Bizim mahallenin eczanesindeyim.”

“Tamam ben de geleyim dur.” Arkadan gelen seslerle aceleyle giyindiğini anlarken neden bu kadar acele ettiğini de çözememiştim.

“Dur lan, panik yapma. İki üç enerji verici takviye alacağım sadece. Geç sen bebeğim eve, ben alırım.”

“Ben de geliyorum Ömer. Ben olmadan alma! Bana almayacak mısın? Bırak bari ben seçeyim. İt inadın tuttu, alma desem de alacaksın kesin.”

“Tamam, bekliyorum. Kapının önündeyim.”

Telefonu kapatınca iskemlenin üzerinde otururken gözlerim yıllardır aynı bankta oturup içen pezevenk Kadir’e takıldı. Puştun bir derdi vardı belliydi ama Selim’den neden acısını çıkarmak istiyordu orayı anlamamıştım.

Bırakmayacaktım bu işin peşini de elbette. Selim’in olmadığı bir gün onun da ifadesini alacaktım. Yoktu öyle durup durup sevdiğim adamı kenarda köşede işe yaramayan it sürüsüyle birlikte sıkıştırmak. Tanımasam şu an elinde içki şişesiyle elini bankta tam oturduğu yere yaslamış, gözlerini elini koyduğu yere dikerek içkisini yudumlayan adama acırdım aslında ama söz konusu bu sikik olunca içimden ona hiç de acımak gelmiyordu, yıllardır Selim’le uğraştığı için.

Ben gözlerim Kadir’de ona doğru dalmışken eczanenin kapısı açıldı. İçeriden mahallenin başka bir orospu çocuğu olan eczacı Emre çıktı. Yıllardır bu mahallede kanımın kaynamadığı bir diğer adam da buydu. Genellikle başka eczanelerden alacaklarımı alır, bunun meymenetsiz suratını görmemek için hep kaçınırdım bu eczaneye gelmekten ama bugün yolumun üzerine hiç eczane denk düşmemişti, düştüğündeyse de hep müşteri vardı takside.

Ben ona doğru kafamı kaldırdığımda, “Oooo,” diyerek gevşek gevşek sırıtmaya başladı. “Bizim sarı Selim’in kıymetlisi teşrif etmiş fakirhanemize.”

“He ondan.”

“Burnunuz düşer de bizimle konuşursunuz ikiniz de aman.” Sırıtmaya devam etti.

“Ne alakasın var lan? İlaç alıp gideceğiz.”

“Selim de mi geliyor?” diye sordu. Gözlerinde beliren parıltılar benim kuruntum muydu yoksa onun kendi gerçekliği miydi sorgulayamadan nefes nefese bir halde Selim dibimizde bitti.

“Selamlar.”

Ona doğru gülümseyerek bakıp, “Selam,” dedim. Sevdiğim adam yanımda, güzel gözleri benim üzerimdeyken sokuk Emre’yi de siktir edecektim tabii ki.

Selim gülümsedi. “Hadi hemen alalım da gidelim.”

Dudağında beliren piç gülümsemesiyle, “Bir çayımızı içseydiniz Selim. Kahve ya da kola da ikram edebilirim?” dedi başını omuzuna doğru yatıran Emre.

“Kalsın.”

“Peki o zaman buyurun,” diyerek hızlı adımlarla eczaneye girip de bir çırpıda tezgahın arkasına geçti. Hâlâ nefes alışverişleri düzensiz olan Selim’e bakıp, “Koştun mu gelirken lan?” diye sordum.

“Yok, yokuş ya ondan.”

Biz birbirimize bakıp da konuşurken boğazını temizleyen Emre malı yeniden gevşek gevşek gülüp, “Ne vereyim gençler?” diye sordu tam Selim’in gözlerinin içine bakıp.

Selim ondan bakışlarını kaçırırken ben sertçe, “Şöyle bağışıklık sistemi güçlendirici takviyelerden olsun. Bir de B12, demir, balık yağı,” dedim.

Emre, “Herkesin kullanması gereken takviyeler bunlar,” diyerek tezgahın arkasındaki raflardan birkaç şişe ve kutu aldı. “Özellikle bünyesi dış etmenler yüzünden zayıf hale gelmiş kişiler.”

Daha sonra tezgahın üzerine hapları bırakıp, “Selim de çok kola, kahve falan içiyor. Bunlar hep zararlı. Gözlerinin altı da çökmüş, bu aralar çoğaltmış olmalı. Değil mi Selim?” diye sordu.

Selim ağzının içinde bir şeyler gevelerken ben dayanamayıp, “Sen nereden biliyorsun Selim’in ne içtiğini?” diye sordum. “Öyle bir samimiyetiniz de yok bildiğim kadarıyla?”

“Bak şimdi. Çocukken de kıskanırdı bu Ömer seni bizden Selim. Ben abiniz sayılırım sizin,” diyerek poşete bir kağıda sardığı ilaçları koyup, “Hem Selim annesine falan ilaç almak için geliyor, sohbet ediyoruz sık sık değil mi Selim? Çok da eğleniyoruz birlikte,” dedikten sonra bir göz kırptı.

İçimdeki öfke saklı olduğu yerden dalga dalga katmanları aşıp da ortaya çıkarken Selim sadece, “Ne kadar Emre abi?” diye sordu.

“Sonra hallederiz gençler, takılmayın siz.”

“Uzatma. Ne kadar?” dedim sabrımın son demlerindeyken.

Söylediği fiyat üzerine kredi kartımı cüzdanımdan çıkarıp ona uzatırken yanımda alt dudağını ısırarak başı önde yeri izleyen adamı gözümün ucuyla seyrettim ben de. İkisinin arasında ne dönmüştü bilmiyordum ama Selim’in suçlu olduğunu düşündüğü her an yaptığı gibi başını öne eğerek dudaklarını ısırmasıyla neler olduğunu ona sorabilmek için buradan çıkma isteğimle iyice sabırsız hissediyordum kendimi.

Kartı bana geri uzattıktan sonra, “Emin misiniz? Bir şeyler için,” diyen Emre’ye bakmadan, “Kalsın. İyi akşamlar,” diyerek Selim’le birlikte çıktım eczaneden.

O hâlâ yanımda, elinde ilaçlarıyla sessiz sessiz yürürken kolundan tutup onu yıllardır boş olan apartmanlardan birinin içine çektim. Apartmanın dış kapısını üzerimize kapatıp tam gözlerinin içine sorarcasın baktıktan sonra hâlâ ağzını açmayan adamla tüm sinirim yeniden tepeme çıkarken, “Eee?” dedim.

“Ne eee?”

“Selim salağa yatma. O adam ne ima etti sana orada?” diye sordum sertçe.

“Lan yok bir şey, her zamanki boş konuşması işte amına koyayım. Sanki o dallamanın ne mal olduğunu bilmiyorsun?” dese de kaçırdığı gözleri, ısırdığı dudakları ve sol elinin üzerini kaşımasıyla yalan söylediğini çoktan anlamıştım bile.

Ben üzerine doğru yürürken o geri geri arkasındaki duvara doğru adımladı. “Lan çilek kokulu, masum ama herkesi birbirine düşüren kız mıyım ben? Sürekli beni duvara itip duruyorsun göt? Kötü çocuk işini acilen bırakman lazım Ömer, sonun kötü olacak.”

“Selim. Bana yalan söylediğini anlamam mı sanıyorsun lan sen? El kadar bebeyken ben seninleydim. Daha dün bir bugün iki. Böyle yalanla mı yürüyecek bu ilişki? Bana anlatamayacağın ne olmuş olabilir? Sevgili oluşumuzu bir kenara bırak sana, ‘Ben senin her şeyin olurum,’ demedim mi? Ben hâlâ senin en yakın arkadaşınım lan. Anlat.”

Gözleri dolarken bakışları tüm yüzümde gezindi önce. Ben bu kadar etkileneceği ne söylemiş olabilirim diye düşünürken o, “Nurcihan zamanı çok bunalmıştım. Sana anlatacaktım işte, Nurcihan’ın hamile olduğunu yeni öğrenmiştim falan. Evine gelince sen de bana Aycan’a aşık olduğunu anlattın ya. O gün senin keyfini kaçırmamak için bir şey söylemeden çıktım evinden. Sonra ben eve giderken yolda Emre’yle karşılaştık. Benim kötü olduğumu görünce de dükkanına çağırdı beni. Ben de tamam demiş bulundum, muhabbet edip kola kahve falan içtik. Şimdi de piçliğine beni çok iyi tanıyormuş gibi yapıyor amına koyayım. Sen de yedin hemen,” dedi.

Ben ondan gelen ağır sözlerin etkisiyle yeniden ne kadar boktan bir herif olduğumu anlarken içim yandı birden. iki kaşımın ortasına bir ağrı girdi, gözlerimin içinde başlayan yangın önce tüm vücudumda gezindi, oradan en son beni öldürmek ister gibi yüreğime sıçradı. Ben ne kadar sikik bir heriftim böyle?

Karşımdaki adamın sevdiğim adam oluşunu bırak, zamanında en yakın arkadaşımken yanında olamayacak kadar kör, onun derdi varken gerçekliği bile olmayan soktuğum duyguları ona anlatacak kadar beyinsizdim.

Ona doğru bir adım atıp elimi yanağının üzerine koydum. Yavaşça yanağını okşarken alnımı alnına dayayıp, “Özür dilerim lan,” dedim. Ne desem eksik kalacaktı ona yaptığım orospu çocukluğu karşısında ama sırf bir şeyler söylemiş olmak için çıkmıştı kelimeler ağzımdan.

“Selim sen beni nasıl affedeceksin oğlum? Ben hiçbir kötü anında yanında yokmuşum ki?”

İki elini yanaklarıma koyup başımı hafifçe kaldırarak gözlerini tam gözlerime kilitledi. Bakışlarındaki mahcubiyeti anlamasam da o baş parmaklarıyla göz altılarımı okşayarak, “Sen benim bunca zaman yaşama sebebimsin lan. Söyleme öyle şeyler. Nereden bilecektin sanki?” dedi.

Derince bir nefes alıp kafamı olumsuz anlamda salladıktan sonra bir adım geriye atarak ondan uzaklaşmıştım ki o belimden tutup bedenimi bedenine yasladı. “Uzaklaşma benden. Yeni buldum seni Ömer, gitme.”

“Ben senden gitmem Selim. Ne yaparsan yap, ben tam yanında olacağım.”

Göz pınarlarında parıldayan yaşlarla bana gülümseyerek baktı. “Çok da emin konuşma kendinden.”

“Sen bana dürüst geldikten sonra ben hep sendeyim Selim tamam mı? Ama bir daha hep bana gel. Özür dilerim, bundan sonra sadece senin yanında yörende olup kendimi sana affettireceğim ama sen hep bana doğru gel.”

“Tamam.” Gülümsedi. Tam o anda elini cebine atıp telefonunu çıkardıktan sonra ekrana bir kez basıp telefonu yeniden cebine koydu.

“Ne oldu?” Şu an siktiğimin telefonuna bakmanın sırası mıydı?

“Arkadaş arıyordu da kapattım. Öpecek misin artık beni?”

Boş ekranda nasıl bir arama olduğunu anlamasam da yanlış gördüğümü düşünüp sevdiğim adamın isteğini memnuniyetle yerine getirip dudaklarına yapıştım. Diz kapağımı tam bacaklarının arasına sokup iki elimi de ince beline sararken Selim, elindeki poşeti yere atıp ellerini saçlarımın arasına çıkardı. Saçlarımı okşarken dilini ağzımın içine itip öpücüğü derinleştirmişti ki tam o anda aniden kulaklarıma bir ses doldu.

Hızlıca ondan ayrılıp etrafıma bakarken, “Duydun mu?” dedim.

“Ben bir şey duymadım. Deliriyorsun aşkımdan galiba?” dedi çapkınca gülümserken.

Ona doğru gülümsesem de etrafıma bakınırken geldiğimde kapattığıma emin olduğum dış kapının hafif aralık olduğunu görünce kaşlarımı çattım. Şöyle bir hafızamı yoklarken Selim’e olan anlık sinirimle tam kapıyı kapatmadığım aklıma gelirken yerdeki ilaç poşetini alıp, “Evde devam ederiz,” diyerek göz kırptım sevdiğim adama.

Selim, “Doyamadım dudaklarına lan zaten,” dedikten sonra birlikte apartmandan çıkıp hızlı adımlarla mahallenin içinden geçerken gözlerim yeniden Kadir’in oturduğu banka kaydı.

Normalde sabah ezanına kadar orada içen adamın bugün erkenden çok sevdiği banktan ayrıldığını bir anlık fark etsem de nedenini zerre sikime takmadan yalnızca zamanında Selim’i ne kadar üzdüğümü düşündüm, bundan sonra çokça güldürmek için planlar yapan zihnimin eşliğinde…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top