✨✨
“Ya bir gün zamanın hiç geçmemesini istediğin bir ana denk gelirsen peki? O zaman da böyle bitmesini istemez misin kralım?”
Aylar önce bu sözleri şimdi tam dibinde oturan, bacakları bacaklarının altında kalan çocuk Mustafa’ya söylemiş, Mustafa içinden gülmüştü. Zaman Krallığı’nın kralı Mustafa, şu an bir anda kalmak ve o anı yıldızlarla kaplı bir kavanozda saklamak istiyordu.
Mustafa ilk kez bir duyguyu tarif etmekte zorlanıyordu.
Kocaman, armut şeklinde bir hamakta, yanında Ayaz, bacakları ona dokunmayan bir parçası olursa eriyip yok olacakmış gibi Ayaz’ın bacaklarının üzerinde, dışarıda yağan yağmur… Üstelik açtıkları camdan ara sıra burunlarına dolan mis koku eşliğinde yudumladıkları kahveyle birlikte…
Mustafa, Zaman Krallığı’ndan feragat edebilirdi şu an, şu dakika. Hiçbir şeyin kralı olmak istemiyordu, o yalnızca Ayaz’ın bebeği olmakla yükümlüydü, hatta güzel bebeği.
Ara ara şımarıyor, Ayaz’ın yanaklarını iki parmağının arasına sıkıştırıp sündürüyor, teninden öpücükler çalıyor, bacaklarını iyice bacaklarına doluyordu. Hiç şımarma fırsatı bulamamış Mustafa, şımarmak için yine Ayaz’ı tercih ediyordu. Kimseye göstermediği o gizli yanlarını çekinmeden, eski ve şık bir tepside kardelenler arasında Ayaz’a sunuyordu.
Daha beraber kalacakları ilk geceydi belki ama Mustafa’nın kalbine şimdiden hüzün çökmüştü bile. Pazar olmasın, hiç ayrılmasın istiyordu sevgilisinden. Tamam Ayaz’ı sıkmadan, yormadan bir ilişki yaşamak, ona alan bıraktığı bir aşkı doya doya yaşamak niyetindeydi ama bunu onu hemen özleyen kalbine anlatamıyordu Mustafa.
Sonra aniden aklına gelmiş gibi pat diye, “Ayaz sen neden bana artık yeşil erik demiyorsun?” dedi.
Ayaz, bal rengi gözlerinin üzerindeki gözlükleri, beyaz bacaklarının bir kısmını kapatan kısa şortu ve çoraplarıyla yeni özellik kilidi açılan ve ona trip atan adama baktı, evet doğru bildiniz dişlerini sıkarak.
Mustafa, Ayaz’a alıştıkça Ayaz için hayatın bambaşka zorlukları ortaya çıkıyordu. Sanki İtalyan, bıyıklı bir tamirci oyunundaydı da her bir bölümü atladıkça daha fazla tatlılıkla mücadele etmesi gerekiyordu.
“Nasıl yani güzelim?”
“Şey-” dedi Mustafa. Duyduğu ‘güzelim’ sözüyle dengeleri şaşsa da Ayaz ona aklına ne takılırsa bana sor demişti değil mi?
Eh Mustafa’nın uzun zamandır o güzel beyninde bu dönüyordu. Eskiden ona yeşil erik diyen ve Mustafa’nın kalbini bu sıfatla da çalan çocuğun yeni kullandığı sözcükler de çok güzeldi ama Mustafa yeşil erik olmayı da sevmişti işte.
Ya da Mustafa, Cem doğduktan sonra ailesinin çocuklardan habersiz soktuğu kıyas yüzünden çocukluğunu yaşayıp da birilerine şımaramamış olmasının acısını çıkarıyordu bir yerde, kim bilir?
“Yani hani sen bana yeşil erik diyordun ya biz daha şey değilken.”
“Ne değilken?”
Ayaz’ın muzip suratında gezdirdiği bakışlarıyla birlikte, “Sevgili,” diye mırıldandı.
“Güzel bebeğimi sevmedin mi? Ya da sevgilimi? Hımm?” diyerek Mustafa’yı kendisine çekip adamın başını göğsüne yaslamadan önce kulağıyla boynu arasındaki, tam kokusunun kaynağı olan yere, sıkı bir öpücük kondurdu. Sonra bir tane yetmez diye düşünmüş olacak ki bir kez daha öptü.
“Çok sevdim hepsini ama yeşil erik de güzeldi. Bebek havuç güzel değil ama. Ben turuncu değilim.”
Aldığı öpücüklerin de etkisiyle iyiden iyiye mayışmış, Ayaz’ın göğsüne başını iyice yerleştirip kollarını da çocuğa dolayan Mustafa uykuyla uyanıklık arasında bir yerde sessizce konuşmaya çalışıyordu şimdi.
“Sevgilimin isteği emirdir, bundan sonra yeşil erik de derim. Sadece bebeğim olman çok heyecanlandırdı beni galiba, her şeyi unuttum. En çok bebeğimsin ama unutma olur mu?”
“Güzel bebeğinim Ayaz.”
“Evet, güzel bebeğimsin. Gözümün gördüğü en güzel şeysin, bir tek benim bebeğimsin.”
Mustafa, aldığı yanıtlardan çokça memnun Ayaz’ın ona okuması için verdiği ve şimdiden içinde pozitif duygular yeşerten Marcus Aurelius‘un Kendime Düşünceler kitabında kaldığı sayfaya bakıp kitabını kapattı. Sevmezdi kitapların kenarının bükülmesini de, kitaplara zarar verilmesini de.
İyice Ayaz’a sokularak ayların acısını çıkartır gibi sırnaştı sevgilisine. Ömründe ilk kez yaşadığı bu duyguları tekrar yaşayabilmek için otuz üç yıl değil, işin ucunda yine Ayaz’ıyla yaşanacaksa yaşanacaklar, sonsuza kadar yalnızlığa göğüs gerebilirdi ama sonsuzun sonunda Ayaz’a ulaşmalıydı yine Mustafa.
Bundan sonrası içinse her şey çok daha zordu Mustafa için. Ayaz’la olmanın tadına bir kere varmış, ömründe Sistine Şapeli’ni görmemiş birine bir kere büyülü yeri gösterdikten sonra ‘Buraya bir daha giremez, fotoğraflarda dahi göremezsin.’ der gibi Ayaz’ı da Mustafa’nın elinden alırlarsa bir gün, Mustafa ne kadar zehirli olduğunu bilse de aşkı için beraber olduğu dişi bir kara dul tarafından yenilen erkek örümcek gibi can çekişe çekişe ölürdü uğruna, bunun da farkındaydı.
Zaten Ayaz’ın davranışlarını bir süre görmemesinin daha doğrusu görmezden gelmesinin de sebebi buydu ya. Kaybolan bir mürekkeple yazılan uçan yazılar gibi herkes bir gün gider diyerek kendisini gecelerce teskin etmiş ama Ayaz’ın güzelliğine dayanamamıştı işte.
Hangi aciz kul Ayaz’ın güzelliğine dayanabilirdi ki zaten?
İyi ki Mustafa da dayanamamıştı. Şimdi mis kokulu bir boyundan uzakta kalacak, en fazla evde laptopunda iş yapıyor olacaktı cuma akşamı. Şu ansa sevdiği adamın kollarında, onun göğsünde kitap okuyuşunu izliyordu alttan alttan.
“Uykun geldi değil mi? Yatalım artık.”
“Birazcık. Sen okumak istersen ben burada rahatım,” dedi. Olduğu konumda emekli olana kadar Ayaz’la kitap okuyabilirdi.
“Yarın dizi izleyeceğiz korkma. İki gün çıkarmayacağım seni bu hamaktan söz. Yemeklerimizi bile burada yiyeceğiz,” dedi Ayaz.
Adamın bu hamaktan ayrılmak istemediğini anlamış, şimdi ne yapsa da bir tane de bundan Mustafa’nın evine alsa diye düşünüyordu. Alıp evine yollasa Mustafa çok kızardı biliyordu. Kendiliğinden asla almazdı onu da biliyordu. Nedense onu değerli hissettirecek küçük şeyleri bile almaktan kaçınmış biriydi Mustafa, kahve makinesi hariç elbette.
“Çarşafları sabah değiştirmiştim, tertemiz.”
“Beraber mi yatacağız?”
“Sen, ‘Ayaz ben uyumayacağım, sana Shakira‘nın La Tortura dansını yapacağım,’ dersen ben tamamım ama bunun dışında tek seçenek beraber yatmamız.”
Mustafa yüzünde oluşan yarım gülüşüyle, “Senin o şarkıya yaşın tutuyor muydu sapık sevgilim?” dedi. Bu söyledikleri için pazar günü yüzü alev alev yanabilirdi ama şimdi söylemek, biraz da hâlâ onun olduğuna inanamadığı yakışıklılıktaki sevgilisi ile uğraşmak istemişti.
Ayaz haklı olduğunu düşündü. Gözündeki gözlüklerle kışkırtıcılığı katlanan adama öz güvenli duruş gerçekten çok yakışıyor, inanılmaz derecede karşı konulamaz görünmesine sebep oluyordu.
“Benim yaşım nelere tutuyor göstersem o güzel gözlerinden çok yaş akar bebeğim,” diyerek bir hamlede ayakta duran sevgilisini kucağına aldı.
Beklemediği hamleyle bir, “Ayy!” nidası dudaklarından fırlayıverdi Mustafa’nın.
“Ayy ya. Şimdi konuş bakalım.”
Mustafa, dengesini sağlayabilmek için iki bacağını da sıkı sıkı Ayaz’ın ince beline doladı. Kollarını da boynundan geçirip düşmemek için Ayaz’a okyanus ortasında bulduğu bir cankurtaran simidi gibi tutundu.
Dil bilmeyenlerin karşısındaki yabancı insanlar kendilerini anlasınlar diye bağırarak konuşması gibi birden bağırarak, “Senin diyorum, yaşın Shakira şarkısına tutuyor mu? Ben dansını yapsam da anlayabilecek misin sen?” dedi.
Ayaz, Mustafa’yı düşürmemek için bir kere adamı kucağında zıplatıp iyice yukarı çıkarırken kahkaha attı. “Sen yap bakalım sevgiline, anlayıp anlamadığını dansın sonunda görürüz.”
Mustafa, gülümseyen yüzüyle Ayaz’ın yanağına elini koyup fısıldayarak, “Sevgilim,” dedi, tüm galaksilerin en yakışıklı çocuğunun onun sevgilisi olduğuna kendini inandırmak istercesine.
Yıldızlar bile bu çocuğun güzelliğine ölüyor olmalıydı. Ay bu çocuğun uğruna dünyanın arkasına saklanıyor, hatta Plüton bile bu çocuk yüzünden gezegenlikten istifa etmiş gibiydi. Evrende olmuş, olan, olacak ne varsa bu çocuğun güzelliğinden sebepti Mustafa’ya göre, her şey onunla ilgili, onunla ilintiliydi.
Ayaz, yüzündeki güzel gülümsemeyle onu izleyen Mustafa’nın kalçasından sıkıca tutup onunla beraber yatağa doğru ilerledi. Örtüyü açmadan yatak başlığına sırtını dayayıp sevgilisini de kucağında rahat bir pozisyona getirdikten sonra gözlerinin içine baktı.
Mustafa, çocuğun sağ yanağındaki dört yıldızın tam ortasından öptükten sonra, “Bir şey sorabilir miyim Ayaz?” dedi.
“Ayaz demediğin sürece her şeyi sorabilirsin.”
“Sevgilim.”
“Bunu sevdim.”
“Sormak istediğim- Bana ne zamandan beri bir şeyler hissediyorsun?” Oh be! Sorabilmişti sonunda. Zeynep Hanım’la yemek yedikleri günden bu yana aklını et yiyen bir bakteri misali kemiren düşünceleri gönlünde karanfillere eklemişti de sonunda sorabilmişti kucağında oturduğu sevgilisine.
Kucağına oturacak kadar arsız olabiliyordu ama bu soruyu sorabilecek kadar yüzsüz olamıyordu Mustafa.
“Ben daha şirkete geldiğim ilk gün senin şu dudağının üzerindeki benine vurulmuş olabilirim.” dedi. Sonra, “Dur canım çekti artık izinsiz öpebiliyorum sevgilimi, oh lan,” diyerek art arda, sıkı, bir sürü öpücük kondurdu Mustafa’nın dudağının üzerindeki benine.
“Demek sen ondan bakıyordun. Ben de dudağımda simit susamı kalmış diye düşünmüştüm, çok utanmıştım.”
Ayaz kahkaha atarken Mustafa gülüşüyle bir yerlerdeki fay hatlarını yerinden oynatıp depremlere vesile olduğundan emin olduğu oğlana bakakaldı.
Sonra o da içinden, ‘Ben de öpebiliyordum ya doğru.’ diyerek Ayaz’ı gülüşünden şap diye öpüverdi.
Ayaz, kendisini sorgusuz sualsiz öpen artık iyiden iyiye utangaçlığı bırakan adamı bir hamlede yatağın üzerine bıraktı. Kollarını Mustafa’nın başının iki yanına sabitleyip aniden yatağa yatırıldığı için yanakları pembeleşen adamın burnuna burnunu değdirerek gülümsedi.
“Susam aklına nereden geldi Mustafa’m? Hiç demedin mi, ‘Bu çocuğu güzelliğimle büyülemişimdir kesin. Ben bir büyücü müyüm acaba?’ diye hiç düşünmedin mi?”
“Yani güzel olduğumu düşünmüyordum ki Ayaz, hâlâ düşünmüyorum ama- Yani- Bilmiyorum işte. Aklıma gelmedi.”
“Senin ruhunu bir ağaç kurduna benzetiyorum Mustafa, içten içe seni kemiriyor. Üstelik seni kandıran yalancı bir kurt o. Ona inanma olur mu? Sen bana inan. Çok güzelsin, ömrümde senin kadar güzel bir şey görmedim ben.”
Mustafa, konunun yeniden kendi hastalıklı fikirlerine geleceğini anlamış, sevgilisinin psikolog görevini üstlenmesinden rahatsız olmuş olacak ki, “Ömrün kaç yıldı senin? On sekiz mi? Sen reşittin değil mi, bak başımı belaya sokma benim!?” diyerek dudaklarını birbirine bastırıp alttan alttan Ayaz’a muzipçe bakmaya başladı.
Ayaz, altındayken şımarmaması gereken sevgilisine bir ders vermesi gerektiğini düşünerek aniden ağırlığını tam vermeden Mustafa’nın tamamen üzerine çıkıp bir bacağını da adamın diğer tarafına attıktan sonra dudaklarına yapıştı. Eh çok konuşanın cezası öpücük olmalıydı, Mustafa da cezasına katlanacaktı.
Hiç temposunu kaybetmeden, hızlı şekilde adamın dudaklarını yemek istercesine öpmeye başladı. Mustafa, bir an afallasa da artık en sevdiği eylem olan Ayaz’ı öpme ayağına kadar geldiği için fırsatı kaçırmadan, Ayaz’ın hızına ayak uyduramasa da, o da sevgilisinin dudaklarını kana kana içmek ister gibi öpmeye başladı.
Ayaz, önce sevgilisinin alt dudağını emdi, sonra hatırı kalmasın ister gibi üst dudağını. Dudaklarının birleştiği yerdeki çizgiyi boydan boya yalayıp dayanamaz gibi ağzının içine pat diye dilini sokuverdi.
Mustafa, aldığı baş döndürücü öpücükle bir anlık ‘Acaba onun da ilk öpücüğü mü? Nasıl bu kadar iyi olabilir?’ diye düşünürken damağındaki dille bu düşüncesi sekteye uğradı ve Mustafa’yı çok utandıracak o eylem gerçekleşiverdi.
Mustafa, damağını boydan boya yalayan çocuğun muhteşem öpücüğüyle çok sessiz de olsa inledi.
Ayaz, dudakları adamın dudaklarının üzerindeyken put gibi dondu, kaldı. O sesi yeniden duyabilmek için ne yapması gerekiyordu? Hem Mustafa’yı korkutmak istemiyor hem de o sesi yeniden duymak istiyordu.
Ayaz da beyaz tenli bir ahunun sebebine akıl sağlığını yitirecekti pek yakında.
Mustafa, Ayaz’ın duraksadığını fark edince utancını kapatabilmek için bacaklarını üzerindeki adamın beline sarıverdi. Sonra gözlerini sımsıkı kapatıp sanki gözlerini açmazsa az önce inleyen de, bacaklarını çocuğun beline saran da başkası olacakmış gibi hissetti o an.
Ayaz, bacakları beline sarılı adamın altındaki şortun da, kendi şortunun da, şortu bu kadar ince kumaştan üreten fabrikayı da, fabrikanın bacasını da, bacanın dumanını da sikerdi ama şimdi. Bu neydi lan? Adamın tüm girinti çıkıntılarını her bir hücresinde hissediyordu.
Söylemiş miydi? Sikerlerdi ama!
Dayanamayarak yeniden Mustafa’nın dudaklarına kapandı. Bir süre dudaklarında oyalandıktan sonra sanki birisi onu Susam Sokağındaki kuklalar gibi oynatıyormuşçasına önce sevgilisinin çenesini hafifçe emdi, oradan boynuna doğru ilerledi.
Boynuna yarına bir şey bırakmak istemeyen, yıkımın habercisi, her şeyi bitirip tüketmek ister gibi sayısız öpücük kondurmaya başladı. Tam bu sırada Mustafa’dan yeninden bir inleme kazandı, inlemeye eş bir de saçlarının arasında hissettiği elle boynuna daha çok bastırdı kendisini.
Ayaz, son raddesinde, beline sarılı bacakların da yardımıyla kendisini Mustafa’ya doğru itip adamın boynuna yeniden kapandı. Onun incecik, bembeyaz derisini ağzına alıp önce emdi, sonra içinden çıkan ateşi bile daha bulamamış canlıların ilkelliğiyle ısırdı, yarına mor olacağını, o morluğun kendisi tarafından yapıldığını kanıtlamak ister gibi…
Yeniden, yeni keşfettiği ödülü olan inlemesini de kazanınca boynunun birkaç yerine tatlı işkencesini yapmayı sürdürdü. Bu sırada Mustafa da kendisini Ayaz’a bastırıyor, hayatı boyunca yaşamadığı bu duyguyu da Ayaz’la yaşamanın hazzına sonuna kadar varıyordu.
Bir şeyler eksikti ya da fazlaydı, bilmiyordu. Korku yoktu içinde, ne olacaksa Ayaz’la olsun diye dileyen tarafını çiğ etlerle beslemiş, kocaman bir canavar yarattığından habersiz sadece Ayaz’a doymak istiyordu, mümkünmüş gibi.
Ayaz’ın altında ya da üstünde olması onun için bir anlam ifade etmiyordu üstelik. Çokça kendisini çocuğun altında hayal eden zihninine bu zamana kadar ket vurmuş, neyin ne olacağını zaman gösterir diyerek sadece ana odaklanmıştı.
Ama şu an, bu kadarcık yakınlaşmayla defalarca kendisini inleten oğlanın ileride ona neler yapacağını kim bilirdi?
“Mustafa, beni hemen, şu an durdurmazsan seni iki gün evden çıkarmam.”
Mustafa, Ayaz’ın söylediği sözleri kendi zihninde bir mantık eleğinden geçirdi ama en sonunda anlamsız buldu. Beyninde öyle bir yer vardı ki Ayaz’ın istediklerini emir telakki ediyor, o ne derse daha kelimenin ilk harfi ağzından çıktığı an yapmak istiyordu.
Bu yüzden ne diyeceğini bilemeyerek sadece dudaklarını ısırdı. Onun için de şu andan dönmek o kadar zordu ki. Buraya kadar gelmiş, bu hazzı bir kere ve ilk kez tadımlamış biri olarak bağımlısı olabilirdi.
Ayaz, Mustafa’dan ses çıkmayacağını anlayınca nefes nefese alnını Mustafa’nın göğsüne yasladı. Sakinleşmek ister gibi derince nefes alıp vermeye başlamıştı ama Mustafa’nın kokusuyla bu pek de mümkün değildi.
“Amına koyayım böyle işin. Her yoldan, her koldan bir şeytanı bile baştan çıkarırsın sen,” dedi Mustafa’nın dudaklarına bir öpücük bırakarak.
Sonra kalktı, gerçekten sakinleşmek ister gibi seri adımlarla banyoya gitti. Elini yüzünü soğuk suyla yıkayıp kendine gelmeliydi yoksa annesinin zamanında söylediği gibi Ayaz’ın elinden çok fena kazalar çıkabilir ve hatta evin abdesti kaçabilirdi!
Mustafa, Ayaz’ın onun boynunu daha rahat öpebilmek için sıyırdığı kazağı yeniden yukarı doğru çekiştirdi. Daha sonra o da derin derin nefesler alarak avuçlarına kadar Ayaz kokan tenini solumayı bırakıp yataktan kalkarak yatağın örtüsünü açtı.
O an aynaya bakmak aklına gelseydi dağılmış saçları, ıslak boynu, öpülmekten şişmiş dudakları, hazdan kızaran yanaklarıyla kendisine bir daha çirkin diyebilme cüretini gösterebilir miydi acaba?
Ayrıca gözlüğü neredeydi!? Gözlüğünü ne ara çıkarmıştı bu çocuk!?
Bu sırada her yeri ıslanmış şekilde Ayaz girdi içeri. Mustafa’dan tarafa bakmak istemiyordu, Mustafa’dan gelen kokuyu solumak da istemiyordu. Mustafa şu an, başlı başına bir düşmandı Ayaz için.
“Ayaz- Diş fırçan var mı? Bende yok da.”
Evet! Ayaz, Mustafa’nın sesini de duymak istemiyordu zira o ses o kadar büyülü bir sesti ki Ayaz şu an kulaklarına çalınan sese bile zor sakinleştirdiği bünyesindeki her bir hücreyi yeniden şaha kaldırmamak için direniyordu.
Yutkunarak, “Yedek olacaktı banyoda, gel vereyim,” dedi elini uzatarak. Ayaz, belki bu hareketi dışarıda yapamazdı ama Mustafa’yla baş başa oldukları her an adamın elini ellerinde misafir edecekti, bir de onların yanında olacak insanların arasında elbette.
Mustafa, biraz utangaç biraz heyecanlı bir tavırla Ayaz’ın avucunun arasına kendi elini bırakıverdi, tıpkı tüm bedeninin kontrolünü ona vermek istediği gibi. Sorgusuz, sualsiz ne varsa elinde tüm teslimiyet bayraklarını çekerek Ayaz’a aktarabilirdi varını yoğunu.
Bir tek artık Ayaz’ın kendisi olmadan olmazdı Mustafa için, onu haricinde her şeyi onun yoluna sunaklara feda edilen tüm kutsallar gibi feda olabilirdi.
Mustafa, öncesinde ruhsal bir aylak olduğunu düşünürdü. Köksüz, hiçbir yere ait olmayan, yaşamda hayatın kaynağını bulamadan öylece süzülen, eşsiz biri… Şimdiyse bildiği tüm manaları tamamlanmıştı artık.
Bundan sonra Ayaz’dan gelecek her şey için eskilerin söylediği gibi, ‘Tek canı sağ olsun da yel essin, kokusu gelsin.’ diyecekti.
Ayaz ona göre öyle bir maviydi ki gökyüzünün tüm altın yaldızlarını taşıyan bir parıltı saçıyordu.
Daha çok sevmek mümkün olsa… Çünkü Ayaz, bir ölüyü daha çok severek hayata döndürmüş mucizevi biriydi. ‘Şimdiye kadar hiç kimse seni sevmedi mi?’ diyerek Mustafa’ya sevgiyi öğretirken, nasıl sevileceğini de gösteriyordu sanki.
Mustafa, yatağa çekingence yattığında Ayaz ondan uzak duramaz gibi kendisiyle girdiği savaşı kaybetmiş şekilde onu göğsüne çekti. İşte bu kadardı. Mustafa’nın utançları, çekinceleri, üzüntüleri okyanustaki kum taneleri kadar çokluktaki zaman diliminde burada, bu göğüste soluklanana kadardı.
Mustafa’nın aklında, “Öğleden sonra dörtte gelecek olsan ben saat üçte mutlu olmaya başlarım.” cümlesi dolanırken başı Ayaz’ın göğsünde, tam başının tepesine kondurulan öpücükle gelen, “İyi geceler benim güzel bebeğim,” sözcükleri tüm telaşını dindirdi.
Bir kez daha zaman dursun istedi. Zaman Krallığı’nın kralı Mustafa, kendi isteğiyle tahtından vazgeçmiş, ardına bile bakmadan, tahtı kime bıraktığını düşünmeden ona elini uzatan esmer bir güzele doğru çekilmişti işte…
Yazgısında imrenilecek bir şey olmadığına inanan bir adamın yazgısını değiştiren çocukla olan hikayesinin başlangıcı da bu şekildeydi işte…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim! 🫶🏻✨
Gidelim Verve 💙