Bölüm 21: Hem İyinin Hem Kötünün Limanı

✨✨

Hayatta hiçbir şey göründüğü kadar kolay ya da kitaplarda tasvir edildiği kadar basit, eğlenceli, alelade değildi. Gerçek hayatta öyle çok şey kitaplardan farklı ilerliyordu ki bir zaman makinesi icat edip de makineye atlayarak zaman yolculuğu yapıp küçükken okunan kitapların yazarlarına hesap sormak istiyordu insan.

Cinselliği anlatırken bir kesim hayatın tam içinden gelen bu dürtüyü tabu yapıp yok sayıyordu. Diğer bir kesimse gerçek dışı anlatılarla insanların zihnini bulandırıp deneyim sonrası bireylere, ‘Bu muydu?’ dedirtiyordu. ‘Bu muydu beklenen?’

Örneğin, hiçbir kitap orgazm sonrası kadınların koşarak tuvalete gittiğinden bahsetmezdi ya da erkeklerin iki sertleşme arasının belli bir süreye dayandığını, art arda sertleşmenin fizyolojik olarak mümkün olamayacağını hiçbir aşk romanı amlatmazdı.

Okunan romanlarda sürreal tasvirlerin sonucu olarak herkes korkusuzca birbiriyle beraber olur, kimse öz güveninden taviz vermez, gerçeküstü anlatımlarla olay iyice köpürtülürdü ki kırmızı renginin ürünleri cazip hale getirdiği ve daha çok satın alınması amaçlanan reklamlardaki gibi okuyucu bir an önce her şeyi tüketebilsin, doğru veya yalan…

Düşünülmeyense insanların tam cinselliği keşfetme döneminde bu yazılan gerçeküstü her iki durumu okuduklarında ilerde onlarda bırakabileceği hasardı neticede.

Eh yazarlar da haklıydı, kimse kimsenin ebeveyni değildi bir yerde.

Üstelik romanlar da insanlar gibi ikiye ayrılmıştı, cinselliğin ayıp sayıldığı romanlardan sürreal betimlenen, imkansız romanlara… İkisi de en çok ‘Coğrafya kaderdir.’ sözünün doğduğu, az gelişmiş topraklarda yaşayan bireyleri mahvediyordu, gerçekçi olmakta fayda vardı, kadınları daha çok mahvediyordu aslında.

İşte tüm bunların içinde cinsellikle alakası dahi olmamış Mustafa için cinsellik ne bir tabuydu ne de çokça anlam yüklenen bir dürtü. Mustafa için yaşanması elzem olmayan, belki de pek çok bekar, dokuz-altı çalışan, tüm ömürlerini belki bir ev, bir araba taksitlerini bitirebilmek için çabalamış bireyler gibi cinsellik de hayatında herhangi bir yere sahip değildi.

Bilmezdi Mustafa, hayatın tuzunun biberinin sevdiği insanla hem bedenen hem ruhen bir bütün olmaktan geçtiğini.

Ama aynı Mustafa dün yeniden dudaklarını ısıra ısıra şehvet denizinde Ayaz’ın köpüklü dalgalarında çırpınmış, belki de hayatında yaşadığı en zevkli dakikaları çocuğun altında tadımlamıştı, daha bu yaşadıklarının fragman bile olmadığını bilmeden.

Gece hayatının en huzurlu uykusuna dalmış olsa bile uyumuş uyanmış Ayaz’la yaşadıklarını düşünmüştü. Nasıl aklından atabilirdi ki zaten? Çocuğun altında resmen defalarca inlemişti.

Kendisini bir kadınla ya da herhangi biriyle beraber olurken hiç hayal etmemiş olan adam için birinin altındayken düşler kurmak yeniydi elbette. Şimdilik vücudunun güzel ya da çirkin olmasını önemsemeden sadece Ayaz’la yaşanabilecek olanlara odaklanıyor, hülyalı hülyalı iç çekerek eskiden sadece hayal olabilecek ama bizzat yaşadığı şeyleri düşünüp duruyordu.

Bu sırada Ayaz yanında bebek gibi uyuyor, Mustafa Güney Afrika’daki balkonunun manzarasına, ‘Bundan daha güzel bir manzaraya hiç uyanamayacağım.’ diye düşündüğü ana içinden kahkahalar atıyordu.

Dünyanın en güzel mavisi Ayaz kadar güzel değildi ona göre.

Gece ikisinden birinin deli yatması sonucu Mustafa, Ayaz’ın göğsünden kaymış nasıl olduysa kendi yastığına geçmişti. Yalnızca ikisi de birbirinden ayrılmak istemez gibi bir şekilde ellerini birleştirmişler, beraber yüzen su samurları gibi el ele yatıyorlardı şimdi.

Mustafa aklına gelen su samurları fikriyle kendisini tutamayarak kıkırdadı. Ayaz’ın kafasında pembe kurdelesi olan bir su samuru olduğu görüntüler gözünün önüne gelmiş kıkırtısına devam ediyordu şimdi.

“Vay anasını, her gün bu sesle uyanmak için hangi yetkili merciyi kaçırmalıyım?”

Mustafa, yanından gelen yeni uyanmış çocuğun sesinin buğusuna bir kez daha aşık oldu. Bir insanın her hali güzel olamazdı! İnsanı varoluş sancıları çekmeye zorluyordu bu çocuk!

“Neden yetkili kaçırıyorsun?”

“Seninle olan evliliğime kimse karışmasın, yasal olsun falan filan diye.”

Mustafa, gülümseyerek Ayaz’a doğru döndü. Yeni uyandığı için biraz çekinmişti, bu yüzden çocuktan uzakta durmayı ihmal etmedi. Her şeyi düşünen bünyesi kalkar kalkmaz yüzünü yıkayıp dişini fırçalamak da istemişti aslında ama su samurlarına dalıp bunları yapmayı unutmuştu!

“Çok alemsin Ayaz sen.”

“Evlenme teklifi ettik sayılır, cevabın sadece bu mu? Bir de TC erkeği romantik değil derler. Hep senin gibiler yüzünden işte!”

Mustafa yeniden kıkırdayarak yüzünü yıkaması gerektiğini söyleyen iç sesine yenik düşmüş şekilde banyoya doğru ilerledi. Ne olursa olsun bazı huylardan kolay vazgeçilemiyordu işte.

Hâlâ kafasında olan bazı şeyleri evirip çeviriyor, düşünüyor, kuruyordu elbette. Bu yaşına kadar bu şekilde yaşamış birinden de bir günde mucizevi şekilde iyileşmesini beklemek haksızlık olurdu nihayetinde.

Ama elinden gelenin fazlasını yapıyordu Mustafa. Ayaz’la olmak için… Onsuz olmazdı artık, içinden sürekli bunu tekrarlıyordu. ‘Ayazsız olmaz.’

Bu sırada Ayaz da kalkmış, bir insanın uyanır uyanmaz bu kadar mükemmel görünmesinin kanıtı gibi hayran gözlerin önüne sunmuştu kendisini. Mustafa’nın odaya girer girmez ona taparcasına bakmasına bilmiş bilmiş sırıtarak, “Çok mu beğendin gördüklerini?” dedi.

“Hep beğeniyorum gördüklerimi. Beğenmeyen çarpılır.”

Mustafa’dan utangaçlığı sebebiyle çok da güzel söz alamayan Ayaz, duyduklarıyla daha bir keyiflenip sevgilisini kucaklayıverdi. Bu kucaklama işini ikisi de çok sevmişti ya biri nazlanıyordu işte sadece.

“Ayaz düşeceğiz. Hem belin ağrır, kocaman adamım ben!”

“Kuş kadarsın Mustafa kuş. Sus bakalım, kahvaltı hazırlamaya gidiyoruz.”

Mustafa yeni yuvasında, Ayaz evine aldığı yeni üye kucağında beraber alt kattaki mutfağa gittiler. Mustafa’yı mutfaktaki kocaman masanın üzerine bırakan Ayaz, “Evet, kralım ne yemek isterler bugün?” diye sordu.

“Bana hiç fark etmez. Beraber yapalım, sen yorulma olur mu?”

“Ben yemek yapmayı üç yaşında öğrendim, beş yaşında başka milletlerin yemeklerini yapmaya başladım yeşil eriğim. Yorulmak falan bunlar benim bünyede olan şeyler değil.”

Yüreğinin ortasında yeşeren heyecanı yüzünden iştahını kaybeden Mustafa, “O zaman hafif bir şeyler yiyelim mi?” dedi.

“Akşam da yemek yemedin. Düzgün beslenmiyorsun hâlâ Mustafa. Ben sana yulaf pankeklerimden yapayım, çilek, ahududu, muz, fıstık ezmesiyle yiyelim ne dersin? Hem çok sağlıklı hem de besleyici.”

“Olur. Daha önce hiç yememiştim.”

Ayaz, önce alt kattaki banyoya gidip işlerini hallettikten sonra ayaklarını sallayarak masanın üzerinden onu izleyen adamın dudaklarına minik bir öpücük bıraktı. “Oh be! Yaklaşık sekiz saattir öpemiyordum. Uyurken seni elleyebilmek için bir çözüm bulmam lazım.”

Mustafa’nın dudaklarından bir öpücük daha çalıp adamın yanında duran meyve tabağından olgun iki muzu alarak pankekini yapmak için tezgaha yöneldi. Bu sırada ayaklanmış yardım etmek için ona doğru yürüyen Mustafa’yı görüp yeniden adamı kucaklayarak bir kez daha masaya oturttu.

“Ben pankekleri pişirene kadar sen burada uslu uslu dur. Yapabilir misin bunu bebeğim?”

Mustafa, ısrarla kendisine bebek muamelesi yapan çocuğa masanın üzerinden yaklaşıp alt dudağını ısırdı. Kendince bir ders verdiğini düşünüyor olmalıydı ama bu ısırığın Ayaz üzerindeki etkisi bilseydi utancından deve kuşu gibi kafasını toprağa gömerdi kesinlikle.

“Şurayı da ısır.” diyerek üst dudağını gösteren arsız sevgilisine dil çıkarıp, “Eee ben burada süs biberi gibi oturacak mıyım böyle?” dedi.

“Süs biberi mi? O ne?”

“Bilmem ki? Annem iş yapmayanlara derdi. Oradan aklımda kalmış.”

Bu sırada muzları ezen Ayaz, dudaklarını ısırıp biraz da dilini tutamayarak, “Annenler burada mı yaşıyor?” diye sordu. Mustafa ve ailesi hakkında daha çok şey öğrenmek istiyor, bu muhteşem adamı kimin bu şekilde çorak topraklarda susuz bıraktığını anlamaya çalışıyordu.

“Hayır.”

“Görüşmüyor musunuz?”

Mustafa elbetteki Ayaz’dan bir şeyler saklamak niyetinde değildi. Sadece ailesinden bahsedildiğinde göğsüne oturan öküz yine gelmiş, en mutlu anında onların yarattığı öz güvensizlik hissi sarmıştı hemen dört yanını.

Aile sizin çınarınız olurdu da gölgesi yeterdi. Ama eğer birileri bir şekilde bu ağacı kökünden kesmişse işte o zaman vay halinize.

“Görüşüyoruz. Yani-” dudaklarını birbirine bastırdıktan sonra devam etti. “Telefonda annemle falan. Babamın tek derdi işidir genellikle. Geç bir terfi aldı, bu yüzden işiyle ailesi arasında işini tercih eder galiba. Bir de çok başarılı bir kardeşim var, mühendis. Bizim evin altın çocuğu, Amerika’da.”

“Bana buradan bakınca sizin evin altın çocuğu sen gibi göründün ama.”

Mustafa kafasını iki yana sallayarak ellerini iki yanından masanın üzerine bastırdı, güç almak istercesine. Bakışlarını kucağına doğru indirerek, “Yok, altın çocuk o. Ben muhasebeciyim sadece,” dedi.

Ayaz’ın bu küçücük konuşmayla bile aklında bir şeyler yerli yerine oturmuş, Mustafa’nın bu hallerinin sebebinin ne olduğunu az çok çözmüştü. Elbette şu an, ‘Sen müthişsin, değerlisin, harikasın!’ dese Mustafa’ya bir katkı sağlamayacağını da biliyordu.

Ayaz, Mustafa için hem iyinin hem kötünün limanı olmak istiyordu.

Onu yalancı sözlerle değil, severek, öperek, yanan yerlerine üfleyerek iyileştirecekti. Ona haddinden fazla düşünmenin hiç düşünmemekten farksız olduğunu öğretecekti Ayaz.

“Ben hayatımda bu kadar seksi muhasebeci görmedim. Özellikle İspanyolca konuştuğunda seni yutmak istemiştim tek lokmada,” Sonra aklına birden gelmiş gibi, “Sen o kerkenez domatesle konuşuyor musun hâlâ?” dedi. Mustafa kabul etmeliydi ki elindeki bıçak yüzünden bir miktar korkutucu da görünüyordu sevgilisi.

Nitekim, “Kiminle?” diyerek zaman kazanmaya çalıştı. İçinde bir yerlerde yine ailesinin konusunu açtığı gibi kapatan Ayaz’a minnet vardı.

José miydi neydi, o solucan sikliyle?”

“Ayaz edepsiz ağzın neler söylüyor öyle? El alemin adamına böyle şeyler söylememelisin, çok ayıp!” dedi hayretle.

Tövbe tövbe onlara neydi adamın şeyinden canım?

“Edepsiz ağzım başka neler söylüyor duymak ister misin Mustafa’m?”

Mustafa, kafasını sola doğru çevirerek gülümsedi. Bu çocukla hayat gerçekten kırmızı bir bisiklete binmek gibiydi. Kimi zaman yokuş aşağı hızla iniyor, kimi zaman durup soluklanıyor ama çokça elleri iki yanına açılı şekilde çığlık çığlığa bağırarak özgürlük hissiyle yüzüne vuran rüzgarın tadını çıkarıyordu.

Ayaz bundan sonra konuşmadan, sadece pankeklerine odaklanmış şekilde işini yaptı. Mustafa’ysa son zamanlarda en sevdiği eylem olan Ayaz’ı izleme işine geri döndü. Pankekler piştikten sonra Ayaz, “Şimdi meyveleri yıkayıp muzları doğrayabilirsin. Ben de kahve yapacağım,” dedi.

Beraber sofrayı kurup Ayaz’ın demlediği mis kokulu kahve eşliğinde Mustafa pankekinden ilk lokmayı fıstık ezmesiyle birlikte alınca damağına vuran lezzetle gözleri küçülerek, “Mmm,” diye bir ses çıkarabildi yalnızca.

“Beğendin mi?

“Beğenmek ne ki? Bayıldım! Sen gerçekten üç yaşında yemek yapmaya başlamış olmalısın.”

“Tabii. Sen sevgilini ne sandın?”

“Bu alanda ilerlemek ister miydin Ayaz? Yani işletme okumak yerine.”

“Çok isterdim hem de. Mesela Ahmet için çok mutluyum, çok şanslı. Benim kariyer yolum çizili, tek çocuk olmam işimi zorlaştırıyor. Tatlı alanında uzmanlaşmak isterdim ya da pasta. Onun yerine mizan tutacağım sanırım,” dedi gülümseyerek. Gülümsemesindeki burukluk Mustafa’nın canını yaktı, ilk kez Ayaz’ın bu yönünü görüyordu.

O kadar alışmıştı ki Ayaz’ın büyülü neşeli hallerine gözlerinin ardına gizlediği duyguları görünce kendi dertlerinden daha çok onun hüznünün kalbini ağrıttığını hissetti.

Aşk böyle bir şeydi demek. Onun derdinin sancısı senin kalbini acıtıyordu.

“Belki olmaz Ayaz bu dediklerin. Hayat mucizelere gebe, belki çok seksi bir tatlı ustası olur beni kıskançlıktan çatlatırsın.”

“Kıskanır mısın beni?”

“Ayaz dalga mı geçiyorsun benimle?”

“Neden dalga geçeyim bebeğimle?”

Mustafa, “Sen kendinin farkında mısın?” dedi kahvesinden bir yudum alırken.

“Farkındayım tabii ama anlamadığın bir şey var. Benim için önemli olan senin ne düşündüğün, benim kendimin farkında olup olmamam değil. Bana göre her şeyin anlamı sensin Mustafa, sendeki her anlam da ben olmak isterim tabii. Bu yüzden beni hoş gör olur mu? Çünkü sen beni kıskandıysan bu benim için güzel bir duygudur.”

Mustafa yeniden kendi içerisinde düşsel bir yolculuğa çıktı, belki de bencildi bilmiyordu. O kadar yeniydi ki bu gönül işlerinde sütten bile sayılmazdı ki daha. Acaba kendisine çok odaklanmıştı da Ayaz’ın duygularını görmezden gelip de incitiyor muydu onu?

Tamam Ayaz kadar dışa dönük değildi ama elinden geleni de yapıyordu, hatta fazlasını. Ayaz kadar sevgi sözcükleri kullanamıyor, onun kadar kendisini rahat ifade edemiyor, belki de ilgisini ona onun kadar gösteremiyordu. Ama içinde Ayaz’a teslim olmayan bir parçası bile kalmamıştı ki Mustafa’nın.

Hiçbir şeyi yoktu ama içtenlikle seven bir kalbi vardı Mustafa’nın, her bir kan pompalayışında Ayaz çığlıkları atan.

Sonra birden tabağını da alıp Ayaz’ın olduğu tarafa yürüdü. Tabağını masaya, Ayaz’ın tabağının yanına bırakıp kahvesine uzandı, onu da yakınına çekti.

Kendisi de pat diye Ayaz’ın kucağına oturuverdi. Ona şokla bakan çocuğun sol yanağından tutup dudaklarına öpücük kondurduktan sonra önüne dönüp sanki hiçbir şey olmamış gibi bayıldığı pankekine fıstık ezmesini sürerek yemeye devam etti.

Aşk tek kişilik değildi onun nezdinde, hele de kendi dünyasıyla arasındaki ıslak karanlığı yıkıp geçen bu çocuk için bencil olmak Mustafa’nın haddine bile olamazdı bakıldığında. Ayaz için söz verdiği ne varsa yapmalıydı, kendisinden çok onun mutluluğunu düşünen bu çocuk için iki kat fazla çabalamak istiyordu Mustafa.

Ayaz onun ne öğretmeniydi ne de doktoru, yalnızca sevgilisiydi. Hem de daha yirmi yaşında olan gencecik biriyken Mustafa’yla ömrünü çürütmesine izin vermeyecekti. İçinden gelen işvesini de, cilvesini de, güzel sözlerini de bazen utanmaz olacak yapacak, bazen arsız olacak söyleyecekti.

Yeter dediğinde gerçekten yetmişti Mustafa için bazı şeyler. Bunca yıldan sonra ilk kez biri onu görmüş, sevmiş, öpmüş, yaralarını sarmıştı. Ne şanslı bir kuldu ki Mustafa, bunların hepsi sevdiği adamdan gelmişti ona.

“Bu şekilde kahvaltı yapma fikrini çok sevdim güzelim, bundan sonra kucağımdan kalkma.”

“Ayaz! Bu sadece bugünlük hımm-” diyerek düşünür gibi yaptı. “Bir de yarın olabilir ama sonra olmaz. Bu, hafta sonuna özel bir hediye.”

“Bu ilişkide demokrasi varsa ben bunu kabul etmiyorum. Bundan sonra baş başa olduğumuz her an bu kucak senin koltuğun tamam mı?”

Mustafa gülümseyerek kafasını salladı. Deli sevgilisine hiç iyi örnek olmamıştı bu hareketiyle biliyordu ama n’apsındı işte içinden gelmişti onun da.

Kahvaltılarını yapıp Mustafa azıcık pankekle nasıl bu kadar doyduğunu anlamasa da Ayaz’dan sürekli bunu yapmasını istemiş, Ayaz’sa Mustafa’nın her sağlıklı şeyle barışmasının ardından olduğu gibi kafasını sağ tarafa eğerek mutlulukla onu izlemişti.

“Çıkalım ister misin bir yerlere?”

“Yok. Ben hamakta seninle kitap okumak isterim. Hem hava yağmurlu baksana, İstanbul’da çıksak nereye çıkacağız değil mi? Şimdi leş gibi trafiktir her yer. AVM’ler doludur, sahillerde zaten yabancı ırktan tipl-“

“Sakin ol bebeğim. Hayır desen de çıkmazdık.”

“Ben sen istiyorsundur diye düşündüm.”

“Sevgilim hamağa doyamadıysa hamakta vakit geçirilecek bu hafta sonu. Lakin-“

Mustafa, elli yaşında biri gibi lakin diyen sevgilisine bakarak kıkırdadı. O ne söylese gülmek istiyor, Ayaz’la konuşmaya doyamıyordu ki.

“Lakin mi?”

“Yirmi yaşında lakin diyen biriyim, olgunluğumu tartışmayalım bence.”

Sofradaki tabakları toparlamaya başlayan Mustafa, “Olgunluğun kelimelerden öte aklında Ayaz. Lakin demesen bile çoğu insandan daha olgun olduğun kesin,” dedi.

“İyi bari. Kralımıza layık olacağız desene.”

“Kralın sana layık olmak için çabalıyor sevgilim. Bana diyorsun ama sen hiç aynaya bakmıyorsun galiba.”

“Yakışıklılığımı biraz da buralarıma doğru öv,” dedi Ayaz. ‘Buralarıma’ derken kendi boynunu gösteriyordu ki gözü karşısında onu gülerek izleyen Mustafa’nın boynuna takıldı.

Dünden ona kalan armağan morluklar Mustafa’nın bembeyaz tenini süslemiş, Ayaz’sa yutkunmaktan başka bir şey yapamamıştı. Bu kadar yakışamazdı birine onun bıraktığı izler. Hassas olduğu belli olan beyaz boyunda yer yer morluk, yer yer hafif diş izi…

“Hadi sen çık yukarı, ben de geliyorum ellerimi yıkayıp.”

“Mutfağı toplasaydık.”

Ayaz, varlığı bazı organlarına iyi gelmeyen adamdan merhamet dileniyordu artık.

“Pek bir şey kalmadı. Hadi çık sen, geldim ben de.”

İçinden görüş açısından çıkmazsa başı büyük belaya girecek olan Mustafa’ya yalvarıyordu aslında.

Mustafa, sonunda sevgilisinin sözünü dinlemeye karar vermiş olacak ki hafta sonu içinden çıkmak istemediği hamağına doğru ilerlemek için mutfaktan çıktı.

Ayaz hızlıca mutfağı toplamaya başlamadan önce yeniden elini yüzünü yıkayıp kendine gelmek için banyoya doğru ilerledi. Böyle giderse su faturası başka şeyler gibi kabaracaktı!

Daha sonra mutfakta kalan üç beş parça bulaşığı da makineye yerleştirip sessizce odasına doğru merdivenleri çıkmaya başladı. Hiç ses gelmeyen odasına doğru yürürken bebeğinin uyuyakaldığını düşünmüş olacak ki fazlaca sessiz olmaya özen gösterdi.

Kapıdan, ‘Uyuyor mu acaba?’ diye düşünerek şöyle bir içeri baktığındaysa eli kapının kirişinde, kendisi de kapının eşiğinde kalakaldı.

Mustafa üzerindeki kazağı yukarı doğru sıyırmış, odadaki büyük aynanın önünde göbeğine bakıyordu. Ayaz, adamın bunu neden yaptığını anlamasa da haftalar önce gözlerini kutsamış Mustafa’nın bedenine yutkunarak baktı uzaktan.

Bakışları yer yer küçük benlerin yıldız gibi süslediği gövdesinden, adamın memelerindeki piercinglere kaydı. Piercingler değişmişti…

Halka şeklinde, ucunda top olan gümüşleri görür görmez Ayaz’ın aklında sadece tek bir düşünce belirdi; piercinglerin herhangi bir aktivite sırasında nasıl sallanacağı…

O aktivite aklına geldiği an elleri titredi, yer birden ayağının altından kaydı.

Düşünme! Düşünme! Düşünme!

Daha sonra bakışları adamın gövdesinden biraz yukarı doğru çıktı. Boynuyla memeleri arasındaki piercing hâlâ aynı, yine hilal şeklindeydi. Görsel bir şölendi bu, Ayaz’ın dokunmak için parmak uçlarını yakan.

Dayanamayarak sessiz adımlarla Mustafa’nın arkasına doğru ilerledi. Aynada göz göze geldiklerinde Mustafa da yutkunmaktan başka bir şey yapamadı. Medusa gibiydi karşısındaki oğlan, gözlerini ondan çekemediği gibi elini hareket ettirip de kazağını indirememiş, gövdesini kapatamamıştı.

“Güzelliğine mi bakıyordun?”

Mustafa sessizce, “Yani- Yok- Göbeğim inmiş mi diye bakıyordum,” dedi.

Ayaz, tamamen adamın arkasına geçip tüm bedenini onun bedenine yaslayarak kulağına doğru fısıldadı. “Yalan söylüyorsun Mustafa. Güzel olduğundan bu kadar habersiz olamazsın. Hem melek hem şeytan senin vücudunda, o kadar masum bir baştan çıkarıcılığın var ki.”

Mustafa, Ayaz’ın sesini duyar duymaz tüm vücudundaki tüyler diken diken olmuş şekilde kazağını indirmek için hamle yapmaya çalıştı. Yaptığı hamle, Ayaz’ın bileğini tutmasıyla yarıda kesildi. Sıkı ya da canını acıtacak şekilde tutmuyordu bileğini ama güçlü olduğu için Mustafa’nın hareket alanı da kısıtlanmıştı.

Nedense Ayaz’ın yaptığı bu hareket Mustafa’nın içinde bir yerlerde farklı bir duyguya neden oldu. Gözleri, arkasında ona tüm vücudunu yapıştırmış, bu yüzden de her bir zerresini hissettiği Ayaz’ın gözlerinde, bileği yine onun elindeyken sadece yutkunabildi. Yutkunmak da yetmiyordu ama…

“Güzel olduğuna inanmıyorsun değil mi?”

Sadece kafasını olumsuz anlamda iki yana salladı Mustafa.

Ayaz, “İzin verirsen bu aynanın karşısında güzelliğini sana gösterebilirim, bir daha hiç unutmazsın,” diye fısıldadıktan sonra boştaki elinin baş parmağını Mustafa’nın yalamaktan sırılsıklam olmuş dudaklarında yavaşça gezdirdi.

Kıpkırmızı, ıslak dudakların üzerinde dolanan parmağın hissettirdikleri yetmemiş olacak ki yavaşça Mustafa’nın ağzının içine doğru ilerledi. Aynı anda kulağına, “İster misin güzel bebeğim? Sana ne kadar karşı konulamaz olduğunu göstermemi ister misin?” diye fısıldadı.

Mustafa, kasıklarından göğsüne doğru çıkan buz gibi yangınlarla ağzını daha da açtığında Ayaz baş parmağını onun dudaklarının arasında bir içeri bir dışarı doğru hareket ettirmeye başladı. Kendisi de sevgilisinin tam arkasında olsa da sınırını biliyor, ona doğru başka bir hamle yapmıyordu.

Aynadaki yansımasından içinde Ayaz’ın parmağının olduğu kendi dudaklarını izleyen Mustafa, sonrasında bakışlarını hâlâ bileğini tutan ele çevirdi. Ayaz’ın da dikkatlice onu izlediğini görünce bu kez de bakışlarını onun gözlerine kitleyip dudaklarının arasında kalan parmağı hafifçe emdi.

Dolu olsa da onun ağzından çıkan kelimeleri Ayaz, ateşlerin içinde, kendisini yakan aleve bürünmüş ruhuyla anlamlandırdı.

“İsterim. Göster bana.”

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim! 🫶🏻✨

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top