Bölümde Melike’nin yaşadıkları konusunda tetikleyici unsurlar muğlak da olsa anlatıldığından hassas olanların bölümü okumamasını rica ederim.
✨✨
Melike yalnızca on altı yaşındayken, aklı başında olan çoklarına göre hâlâ çocukken evlerine misafirliğe gelip giden bir aileyi hiç sevmezdi, aynı şekilde oğullarını da. Evde kız olduğundan adı olmasa, sözü geçmese de onlar geldiğinde odasına kapanmak ister annesinin, “Kalk kız, çay koy!” diyerek gözlerini kocaman aça aça kızı yalnızca basit bir mutfak robotundan farklı görmediğini kanıtlamak ister gibi kendisi dedikoduya otururken kızından hizmet beklerdi.
Ailesi kılıfına uydurulmuş şekilde Orta Doğu’nun çoğunluğu gibi mutaassıp kelimesinin içini doldurur nitelikte sıradandı, basitti. Melike ne kadar okuyup sınıf öğretmeni olmak istese de ‘Kız kısmısı okumaz.’ diyen babası ve abileri almışlardı kızı okuldan, daha o ortaokul bile okuyamadan.
Bakanların on sekiz dediği uzun boyu, düzgün fiziğiyle daha on ikisindeyken ‘Çok dikkat çekiyorsun.’ diyerek zorla başını kapatmışlar, kıza annesinin bile giymediği çuvaldan hallice kıyafetler giydirmişler ama kızın bembeyaz tenini, yemyeşil gözlerini, tombulca al yanaklarını saklamaya yine de kimselerin gücü yetmemişti.
Kız biraz daha serpilince yaşına bakmadan on beşindeki kıza göz koyan Recep, gelip gittiği evde kızı bakışlarıyla rahatsız eder, Melike onu görünce kaçacak delik arasa da pazarda, manavda kızın peşine düşüp laflarıyla bile kızı kendisinden tiksindirirdi. Melike birkaç kez annesine durumu anlatmaya çalışsa da kadın kızın ağzına lafı tıkayıp, “Kuyruk mu sallıyorsun kahpe millete!?” derdi de bununla yetinmez etlerini sıkar, her yerini morartırdı kızın.
Tüm bunların arasında Melike’nin tek dayanağı ilkokuldan aşkı Hasan’la balkondan balkona bakışmaları, kaçamak mektupları, yalnızca bir kere mahallenin arkasında bir kiraz ağacının altında iki dakikalık ettiği sohbetleri oluyordu ki yalnızca iki dakika, utanarak üç beş kelam ettiği gün sevdiğinin yanından eli kalbinde, ilk ve son aşkının Hasan olacağına emin şekilde heyecanla evine giden kızın yolunu Recep kesivermişti bir eylül ayında.
Ne kadar bağırıp çağırsa da kimselerin olmadığı yerde ne sesini duyurabilmişti Melike ne de olacaklardan kaçabilmişti. On altısının başında kendisinden on dört yaş büyük adam Melike’nin adının anlamı olan kraliçeliği bırak insanlığını da almıştı elinden, hem de ona hiç acımadan. “Beni neden sevmedin?” diyerek kızın canını gönlünden, ruhundan daha az yaktığından habersiz Melike’yi bundan sonra kendisine kattığını zannederek kızın yanından çekip gitmişti, onu öylece gözlerinden yıldızlar akarken bırakarak.
Sonrası ailelerin ayıbı örtmek için Melike’nin günlerce yediği dayaktan habersiz misafirlerin kola içip de Mevlütlü düğün olduğundan şarkıların çalınmadığı, onun yerine ilahilerin okunduğu kutsal bir gün olarak addedilen, kızın zaten çalınan, tomurcuklanmadan mezar olan çiçekli ruhunun bir günde öldüğü ömrünün başlangıcıydı.
Önceleri kızın bir şekilde kendisine ısınacağını düşünen Recep gizlice çocuğunu düşüren Melike’nin yaptıklarını hastanede kadın bir doktordan öğrenince kızı dayaktan yataklara düşürmüş, sonra kaçınılmaz son Burak doğduğunda bile kızın ona ısınamayacağını anlayınca da bir ömür ondan kalan enkazla lanet ede ede yaşamaya alışmıştı.
Güzelliği de günden güne solan kadına Darin doğduktan sonra bir daha yanaşmamış, kendilerinin uydurdukları bir nikahla, dinin içinde dahi olmayan tek gecelik ilişkilerin meşru kılındığı bir yolla zevkine sefasına devam etmişti, yaradanın kul hakkıyla karşıma gelme demesini bilmez gibi kadını yürüyen bir mezara çevirerek…
Melike içinde nasıl ölünür bilmeden neyin cezasını çektiğini de anlamadan günden güne solarken, onun ruhundan çaldıklarıyla yaşına göre hâlâ dinç, dimdik duran Recep bu hayatın adaletli bir yer olmadığının en büyük kanıtıydı aslında. Sanki bunlar yetmez der gibi Recep’in babasının da onlara geldiğinde kadını zorla kolundan tutup yatak odasına, öz oğlunun yatağına götürmesiyle Melike çok kez intiharı denese de bir şekilde mucize demek doğru mudur bilinmez hayatta kalmayı başarmıştı.
Cemaat dedikleri oluşumun içerisinde açık giyinen kadınları eleştiren, kız çocuklarının kahkahalarına dayanamayan, el ele tutuşan insanların varlığına dahi katlanamayan insanların çokluğu kendi içlerinde ne yaşarlarsa yaşasınlar bir şekilde kılıfına uydurularak mübaha evrilirken, Melike tohumken toprağa düşmüş, fidanken büyümek zorunda kalarak kocaman yaşlı, dışarıdan bakanların yalnızca kuru dallarını gördüğünü çirkin bir ağaç olmuş, göğe uzanıp da meyve veremeden tüm can damarları kurumuştu, ne kadar istese de kimse onu gelip kesmemişti ama…
Bunca zaman tılsımını yitirmiş ruh oluşuna inat kulağına çalınan, “Mahallelinin bir gece eğlencesi olur,” sözleriyle kimse ondan yana bakmazken bir eylül ayında çalınan canının kabuk tutmuş, nasırlaşmış yarası derisinden kalkmış gibi kafasını kaldırıp sanki tüm hafta sonunu dayak yiyerek geçirmemiş gibi öylece kocasına bakmıştı kadın. ‘Bu kadar yaşamak sana fazla.’ diye düşünerek.
“Öldüreceğim onu, siz bu gece kaçın,” dese de doğurmayı bir an bile istemediği büyük oğlu peşinden giderek tam koridorda kolundan tuttu kadını birden.
“Sakın,” dedi Burak.
Melike boş gözlerle oğluna bakarken o devam etti. “Anne ölümü kurtuluş olur, öldürme. Bırak ben halledeyim. Cehennemi iki dünyada da yaşasın.”
“O bir şekilde kurtulur.”
“Sen bana güven, kurtulamayacak. Bekle ama öldürme, kurbanın olayım öldürme. Öldürürsen bir anda acısı son bulur, canı yana yana yaşasın. Senin gibi,” dedi Burak.
Melike oğluna bakarak kuruduğunu düşündüğü göz yaşları kirpiklerinde asılı kalıp da gözlerinin pınarları da yaşlarla dolunca, “Anladım, söylediği sözlerden anladım. Seni de iyileştireceğim söz,” dedi adam.
Melike, gülümsemek için canı olsaydı bir tebessümle bakardı oğluna. İyileşmek için yaşamak gerekmiyor muydu? Onun gözlerinden yıldız yıldız yaşlar dökülürken gökyüzünden kimse güneş gibi doğup da gelmemişti yıldızlarını silmeye. Şimdi oğlu ona ‘Seni iyileştireceğim.’ derken bile içinde iyileşecek tek bir damla can suyunun kalmadığını bilmez miydi?
Burak, yıllardır yapmadığı şekilde annesine sıkıca sarılıp bir gözyaşı da annesi için dökerken kadın yalnızca oğlunun sırtına ellerini sarıp birkaç kez okşayarak ondan ayrıldı. Odasına giderken kafasını sallayarak Burak’ı onayladığında Burak derin bir nefes alıp, bir de daha on yedisinde bunları yaşamak zorunda kalan kardeşine bakmak için salona doğru hızla adımladı.
“Darin’im, iyi misin oğlum?”
“İyiyim abi. Sen nasılsın? Bir kez de kendini düşünsen?” dedi çocuk abisinin gözlerinin içine bakıp.
“İyiyim ben sıkıntı yok, sen aklına bunları takma. Çok az kaldı bana güven ve sadece bekle olur mu?”
“Sana zaten güveniyorum, ne yapacaksın peki?”
“Düşüneceğim ben bir şeyler, hadi sen yatağına git. Kapını da arkadan kitle ama anahtarı yanına al. Seni götürürsem işkillenir, burada kalacağız ama şunun bir açığını yakalamam lazım,” dedi düşünür gibi Burak.
“Tamam abi, bana da söyle bir şey lazım olursa. Küçüğüm diye dışlama beni,” dedi Darin annesinden aldığı o yemyeşil gözleriyle abisine hüzünle bakarken.
Burak şu anda bile tatlılığıyla kendisini güldüren kardeşinin saçlarına eline atıp karıştırırken, “Tabii lan, sıkıntı olursa hallederiz. Eyvallah,” dedi
Darin’i yatırıp, sonrasında kendi odasına girdiğinde yeniden aklına bir bir süzülen o şerefsizin sözleriyle önce çenesini sonra yumruklarını sıktı. Annesine de dediği gibi ölürse onun kurtuluşu olurdu bu, yaşamalı cehennem azabını bu dünyada da çekmeliydi o piç. Yaşattıklarını yaşamadan kimsenin ölmediği dünyada yoktu öyle iğrenç tehditler savurup da ceketini alıp hiçbir şey olmamış gibi evden çıkmak.
Aklındakileri aramak için telefonu çıkardığında Ahmet’ten gelen mesajı görüp içini çekti. Şu kadar güzel birine, haberi bile olmasa da o edilen cümleler için dahi Burak o adamın kafasını kopartmak istiyordu ama kendisinden sonra hem Darin’e hem Ahmet’e ne olacağını bilememek de onun ödünü koparıyordu. Zaten o şerefsiz de geride kalacaklara Burak’ın kıyamayacağını bildiğinden böyle davranmıyor muydu?
Ahmet’e yarın yanına geleceğine dair mesaj yazıp, sonrasında Mustafa’ya hasta olduğunu, rapor alacağını söyledikten sonra aklındakileri aramak için rehberine girdi Burak. Bu iş için ne Ahmet’i ne de Mustafa’yı karıştırmak istiyor, ikisinden de en uzakta olacak şekilde halletmeyi umuyordu adam.
İlk telefon açıldığında olanı biteni anlatırken karşıdan gelen, “Hemen buluşalım,” yanıtıyla ikinci telefon numarasını da tuşladı. Ondan da bir, “Ciğerim meyhaneye gel hele,” yanıtını alınca üzerine montunu geçirip Darin’in kapısını kontrol ettikten sonra çıkıp gitti evden.
✨✨
Burak, daha haftalar önce Muzaffer’le içip de dertleştiği meyhaneye girerken birbirlerini tanımayan Ayaz ve Muzaffer’in farklı masalarda oturduklarını görünce gülümseyerek Muzaffer’i Ayaz’ın olduğu yere çağırdı.
“Ciğerim Muzaffer ben,” diyerek Ayaz’ın elini sıkan adam, “Eyvallah, Ayaz ben de,” yanıtını veren çocuğa bakıp kafasını salladıktan sonra Muzaffer geleneksel selamını yaparak Burak’la kafasını tokuşturdu.
“Kusura kalmayın bu saatte aradım.”
“Saçmalama lan, neler olmuş anlatmıyorsun da,” dedi Ayaz kaşlarını çatarak.
“He valla ciğerim, kendi içinde ne yaşıyon sen?”
Masaya rakılar geldiğinde Burak ikisinin gözlerine bakıp, “Ne Ahmet ne Mustafa ne de Mavi karışsın istiyorum. Ondan sizi aradım, Ahmet’in adını sanını bilmese de beni onunla tehdit etti zaten o piç,” dedi çenesini sıkarken.
“Anlat bakayım baştan.” diyerek rakısından bir yudum alan Ayaz, bundan aylar öncesinde Burak’la rakı masasına oturup onun derdiyle dertleneceksin diyenlere kocaman bir, “Hassiktir!” çekerdi.
Şimdi Burak anlattıkça yudum yudum rakısını içen ikili arada bir Burak’ın babasına küfür etmek hariç konuya dahil olmadan sadece adamı dinliyorlardı. Muzaffer ana baba bilmese de Ayaz bir yönden şanslı olanlardan olduğu için, babası birkaç zaman onu üzse de şimdilerde Mustafa’yla yaşadığı evde sürekli adamla tavla oynamak için geldiğinden hayretlerle dinliyordu karşısındaki adamı.
“Lan Allah canımı alsa da babanın ölmüşlerini siksem,” dedi Muzaffer, bu hayatta gördükleri az buz olmasa da Burak’ın babasının şerefsizliği ona bile küçük dilini yutturmuştu.
“Ne biçim insan bu? Kızı kendisine almak istiyor ama,” dedi Ayaz.
Muzaffer ağzındaki rakısını Burak’tan tarafa püskürtürken, “Ciğerim ne der ağzın senin?” diye sordu.
“Çok eminim. Bunlar gibilerle çok çalıştım ben stajlarda. Daha biz stajdayken reşit bile olmayan kızlara yürüyen tiplerle dolu ortalık. Sanmayın okumuşlar farklı, bu zihniyetin hepsi aynı. Ha bunlar bize ibne der ama kendileri yeter ki birini bulsun, her yol var onlarda. İbne dedikleri kelimenin şahı bunlar. Şerefsiz orospu şeytanlar,” dedi Ayaz sinirle.
“Kızı kendisine alacaksa ne sikime Burak’ı karıştıyor?”
“Lan ciğerim cemaatine rezil olmamak için işte, anla. Bir duyulsa ne itibarı kalır ne iş yapacak birini bulur. Benim anlamadığım kızın haberi var mı?” dedi Burak buz gibi rakısını tepesine dikerken.
“Lan şu kardeşi var dediydin, onu konuştursak?” diye sordu Muzaffer.
“Beni Ahmet’le görmüş o da, babasıyla birlikte. Yardım eder mi?”
“Denemekten zarar gelmez bence çok mantıklı. Sen gördüm dedin ya nasıl bir tipti?” diye sordu Ayaz.
“İyi bir elemandı, hatta en düzgünü o diye düşündüm.”
“Sen o elemanı bir yerde kündeye getir, bir ağzını ara bakalım ne diyecek? Al pastaneye mi postaneye mi bir yere götür muhallebi yedir. Yokla bir bebeyi,” dedi Muzaffer kolunu Ayaz’ın sandalyesine yaslayıp elindeki tespihi çekerken.
“Ahmet duyarsa ağzıma sıçar benim,” dedi Burak sıkıntıyla.
Ayaz’a dönerek, “Bu da amma beyci ciğerim ha,” dediği sırada telefonu çalan Muzaffer ekrandaki ‘Yavru Ceylan’ ismini görünce panikle yutkundu. Sağa sola bakarken, “Ben sessiz bir yerde açayım telefonu da gürültüden duyamam falan,” diyerek hızla kendisini meyhanenin dışına atınca Burak, “Te Allah’ım,” dedikten sonra Ayaz’a bakarak kafasını salladı.
“Sevgilisi mi?”
“Hani sen Mustafa’ya koşuyordun ama o anlamıyordu sende uzaktan ona bakıp yalanıyordun ya?”
“Lan hatırlatma.”
“Heh işte o evredeler, birlikte uyuyorlar falan ama kendisi ayı olduğundan zamanında yediği hurmalar şimdi götünü tırmalıyor,” dedi Burak, karşısındaki çocuk hatırlatma dese de o günleri hatırlatmaktan büyük bir zevk alarak.
“Hatırlatma dedik ya lan. Bebeğim benim oldu da gün yüzü gördüm amına koyayım.”
“Senin bebeğine de benim bebeğime de anlatmak yok meseleyi tamam mı? Hallettikten sonra söyleyeceğim, ikisi de korkmasın şimdi. Kendi kendilerine polise gidelim gibi dahiyane bir planla gelirler yoksa bize.”
“Eee? Ahmet Selim’le buluştuğunu öğrenirse ne bok yiyeceksin tapir suratlı sivri zeka? Ahmet’in gazabından Allah korusun herkesi,” dedi Ayaz, arkadaşının inadını da sinirini de yıllardır biliyordu ya Allah onu da korusundu Ahmet’in şerrinden. Uzaktan ne kadar sevimli gibi dursa da bir o kadar da yer altında saklıyordu çocuk içindekileri sanki.
“Bitince ben söylerim hem nereden duyacak ki Selim’le görüştüğümü? İki dakika bir yerde sıkıştıracam elemanı. Temiz biriydi, yardım eder bence bana.”
Bu sırada yüzü bembeyaz olmuş şekilde yanlarına dönen Muzaffer’e bakan Burak, “Azarı yemişsin,” dedi.
“Ne azarı ciğerim? Bizde benim sözüm geçer,” deyip elindeki tespihi sallarken rakısından bir yudum daha alarak içinde tutamamış gibi, “Azar yedim harbiden, koltukta yatacam,” dedi.
Hem Ayaz hem Burak kahkahayı basınca adam sinirle, “Lan senin yüzünden oldu, ara kankana beni yatağa almasını söyle, kitabıma Ahmet’i üzerine salarım seni,” dedi.
“Yazık ya size. Benim hiç böyle dertlerim yok, bebeğim böyle şeylerle hiç uğraşmaz,” diyen Ayaz sülalem rahat modunda, şu anda evde onu beklerken deliren, delirirken kafasında bir süre Ayaz’ı hamaktan men ederek cezalandıran Mustafa’dan habersiz keyifle rakısını yudumladı.
“Lan inşallah Mustafa da seni yatırmaz bu gece yanında.” dedi Burak.
“Ne biçim dua amına koyayım bu? Tövbe de,” diyerek karşısındaki adama bakan Ayaz, hâlâ tövbe demeyerek peynir yiyen Burak’a, “Lan desene!” diyerek çemkirdi.
“He he tövbe. Bakın aramızda ne Ahmet ne Musti ne Mavi duymayacak. Bitince ben anlatacam.”
“Sonun hayır olsun kardeşim,” dedi Ayaz.
“Eyvallahsın da Mavi benim suratıma bakıp yalan söylediğimi anlıyor, göz bebeklerime bir şey oluyormuş, onu n’apacaz ciğerim?”
“El kadar bebeden de sakla sen de amına koyayım. Bana beyci diyene bak, en azından ben kabul ediyorum.”
Gecenin devamında kim daha beyci tartışmasına eş Burak’ın zihninde ‘Benden bir şey saklamak yok.’ diyerek kendisine söz verdiren sevgilisinin sureti dolandı yalnızca. İçi sıkılsa da sakladığı bu yalandan pişman değildi, tıpkı uğruna brokoliyi çok sevdim diyerek çocuğun pişirdiği ama kendisinin nefret ede ede onun uğruna yediği o sebze hakkında söylediği yalan gibi.
Öğrendikten sonra Ahmet’in mahkemesinde boynu kıldan ince olan Burak için hüküm ne olurdu bilmese de bir şekilde onu anlayacağına dair umudu vardı içinde Burak’ın. O şerefsiz adamın adının geçtiği yerde sevgilisinin esamesinin bile okunmasına izin vermeyecek, bundan da zerre pişmanlık duymayacaktı, yeter ki Ahmet onun kucağında bir ömür huzurla otursun diye söylemediği her yalanı söylerdi Burak, onun uğruna…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙