Bölüm 22: Göğsünde Yıldız Benli Güzel

✨✨

Geçmişi hatırlamak zaman zaman ızdırap verirdi insana… Yüreğini bazen korku, bazen endişe sarmaşıkları sarardı da kişi mutluluk denizinde parlayan, camdan yapılma bir kayığın içinde aheste aheste salınırken aniden çatlayan kayık su almaya başlar, üzerinde, ondan medet umanı öylece bırakır, acımasızca terk ederdi.

Kaderle bu yüzden uğraşmamalıydı aciz insanoğlu. Anda kalmalıydı, an da yalnızca bu andı.

Mustafa, bunu geç de olsa öğrenmiş gibi yaşadığı anda kalıp kendisini teslim etmişti her gün bambaşka renklerle hayatını güzelleştiren bir menekşeye. Ne geçmişin izi vardı şimdi ne de ızdırabı… Yalnızca aynadaki yansımasına bakan kahvelerin şehveti sarmıştı tüm vücudunu.

Biliyordu Mustafa, beyhudeydi artık geçmişte olan şeyleri hatırlamak.

Ayaz fısıldar gibi bir sesle, “Teslim oluyor musun?” diye sordu.

“Çoktan oldum.”

Mustafa, teslimiyet bayrağını çoktan çekmişti göndere. Kimselerin vakit ayırmaya tenezzül etmediği biriyken tüm zamanlarını ona feda eden çocuğa açmıştı şimdilerde güneş ışıklarının doluştuğu hükümdarlığını. Nesi varsa onun değil miydi zaten?

Bunu düşünürken hastalıklı bir biçimde değildi aklındakiler, sadece neyi varsa bundan sonra ortağı Ayaz’dı ona göre.

Tıpkı sevdiği adamın varının yoğunun onun olduğunu bildiği gibi. Ellerinde bir ekmek varsa ne eksik ne fazla yarı yarıya birbirlerine vereceklerdi. Tıpkı kalpleri, bedenleri, akılları gibi…

Hoş, ikisine de ayrı ayrı sorsanız, ‘Bu sayılanların tümü sevgilimin, ben ortak değilim,’ diyeceklerdi.

Ayaz, aynadan gözlerinin içine bakmaya devam ederken bileğini yavaşça bıraktı. Daha sonra omuzlarından tutup Mustafa’yı kendisine doğru çevirdi. Önce baş parmaklarıyla göz altlarını okşadı, kıyamaz gibi. İradesinin son kırıntılarını da tüketmiş olduğunu hissederken elleri Mustafa’nın yanaklarını kavradı ve dudakları içindeki tüm tutkuyu ona aktarmak ister gibi dudaklarını buldu.

Mustafa, bir anlık, öpüşmenin hızına yetişemedi ama daha sonra artık Ayaz’a iyiden iyiye alışan bünyesiyle o da öpmeye başladı sevgilisinin güzel dudaklarını.

Tam bu sırada sihirli bir el tarafından hızla şortunun önündeki ipler çözüldü, hiç zorlanmadan iç çamaşırıyla birlikte yere düştü kumaş parçaları.

Mustafa şimdi kendisinden başka kimsenin görmediği en mahrem yerlerini utanmazca Ayaz’a sergilerken panikle çocuğun dudaklarını ısırdı. Ayaz mümkünmüş gibi daha fazla tahrik olurken Mustafa’nın üzerindeki kumaş parçalarına tahammül edemezmiş gibi öpüşmelerini bozup kazağını da çıkararak yatağın üzerine gelişigüzel şekilde fırlattı.

Ayağındaki çoraplarla uyumlu beyaz teniyle çırılçıplak karşısında duran adama bir adım geriye giderek baktı Ayaz.

Van Gogh‘un Yıldızlı Gece tablosunu, ‘Al, doya doya bak.’ diyerek bağışlamışlardı sanki Ayaz’a. Saatlerce bakarken binlerce anlam çıkarabilirdi önündeki eşsiz bedenden. Bir insan bu kadar güzel olabilir miydi?

Uzun bacakları, yıldızların asılı kaldığı gökyüzünden düşüp de süslediği gövdesi, ince hatları, piercingleri, kıpkırmızı dudakları, bal rengi gözleri…

Ya Mustafa dünyanın en güzel varlığıydı ya da insan aşık olunca karşısındakinin güzelliği ile sarhoş olup yalancı bir büyüye kapılıyordu da tüm dünyası onun yüzüne vurduğu ışıklar kadar aydınlanıyordu.

Bembeyaz bir zambak gibi duruyordu Mustafa tam önünde ama onun içindeki mutluluğa aç kızıl şehveti gören tek menekşe de Ayaz’dı.

İlkel bir dürtüyle, ‘İlk ben gördüm bu içinde dizgine vurulmamış şehvet sahibi zambağı, benden başka kimse görmemeli.’ diye düşündü.

Onun göğsünün sahibi, duygularının efendisi, tüm şehvet denizlerinin tek Poseidon‘u o olmalıydı, sadece o.

“Yıldız gibi göğsündeki benler.” diyerek bir adım yaklaştı Mustafa’ya. Dayanamayarak tekrar dudaklarına kapandı. Ne şiirler yazardı Ayaz bu adama, aciz kalemi bir şeyler karalayabilseydi şayet.

Mustafa, utancından ne yapacağını bilemez halde bacakları birbirine kenetli Ayaz’ı öpmeye devam etti. Ağzından içeri giren dili tatlı bir şeker gibi emerken Ayaz’ın inleme sesi doldu kulaklarına. O ilahi sesi duyduğu an bacakları kendi iradesinden bağımsız birbirinden çözüldü, kendisini daha çok bastırdı Ayaz’a.

Ayaz, atan kalbinin hızından karşısındaki adamı sorumlu tutarak daha gördüğü ilk andan itibaren onu bulaşıcı bir deliliğe sevk eden piercinge doğru eğildi, dudaklarını doyamadığı tene dayadı. Önce bakışlarını yukarı kaldırıp Mustafa’ya baktı, daha sonra dudaklarının altında kalan yeri emmeye başladı.

Bugün sadece Mustafa’ya bakacaktı Ayaz, sanki önceden bakmıyormuş gibi, onu ilk kez görüyormuş gibi…

Boynundaki kendisine ait izleri tüm vücuduna yaymalıydı, içinde bu istek baki şekilde birden Mustafa’nın sağ meme ucunu ısırdı. Dudaklarını her oynattığında ağzına gelen Mustafa’yla bezenmiş metalin tadı da, sesi de Ayaz’ı öngöremediği bir çılgınlığa sürüklüyordu.

Dilini onun teninden koparırsa hatırı kalacak bir şey varmış gibi ilerleterek önce iki memenin arasına götürdü, hilal biçimindeki piercinge kadar yaladı, daha sonra sol meme ucunu buldu. Orayı da öptü, emdi, yetmedi ısırdı.

Tam bu sırada Mustafa’nın ince uzun parmakları Ayaz’ın saçlarına dolandı, göğsüne daha çok bastırdı.

Eş zamanlı, Ayaz’ın yeni ve çok sevdiği hediyesi Mustafa’dan gelen kısık inleme sesi kulaklarına dolarken, ‘Alışıyor,’ diye düşünerek birden Mustafa’nın önünde diz çöktü.

Tam göbeğinin altıyla kasıklarının üzerindeki yeri emmeye başladığı sırada Mustafa, artık bacakları onu taşıyamıyor gibi sendeledi ama Ayaz iki yanından düşmemesi için tuttu onu.

Dizlerinin üzerinde Mustafa’ya bakıp, “Sadece rahat kayması için,” dedikten sonra kendisinin ne demek istediğini anlamayan Mustafa’nın henüz cümleyi zihninde anlamlandırmasına bile izin vermeden penisini ağzına aldı.

Mustafa, çok duyguyu tarif edebilirdi ömründe, çok duyguyu da edemezdi. Yaşadıklarından çok yaşamadıkları vardı çünkü. Eksik kaldığı çok şey vardı biliyordu ama bu? Bunu tahayyül edebilecek bir zeka kimsede, özellikle de kendisinde yoktu, biliyordu.

Ağzında kendisi varken ona bakan çocuk yüzünden yaşadığı utançla geriye doğru tam bir adım atacakken Ayaz kafasını olumsuz anlamda iki yana sallayarak kalçalarından tutup kaçmasına izin vermedi.

Mustafa’nın aşağıya baktığında gördüğü manzara yüzünden eti kesilseydi eğer bedeni kanamazdı, hem de bir damla bile. Elleri az önce tuttuğu kalçasından beline kaymış, oradan güç almak ister gibi tutunmuş ve onu ıslak seslerle ağzında ileri geri kaydıran bir Ayaz…

Kendi ellerini arkasına saklayıp yumruklarını sıktı Mustafa. Eğer bunu yapmasaydı kesinlikle Ayaz’ın başını tutup kendisini onun ağzına daha fazla itebilirdi ama bunu yapamazdı ki. İçgüdüsel olarak bunu yapmayı ölesiye istiyordu şu an, öyle ki hayatında çok az şeyi dilemişti bundan fazla. Ama şimdi, tam şu an bunu yaparsa Ayaz’ın yüzüne bakamazdı bir daha.

O sırada Mustafa’nın bakışları yana doğru kayarak aynaya takıldı. Önünde diz çökmüş, elleri kendi belinde, onu emen sevgilisinin yansıması yüzünden Ayaz’ın ağzında seğiren penisiyle bir kez daha utandı.

Ayaz, ağzının yetmediği yerleri de elleriyle çekerek bir süre daha yaptığı tatlı işkenceye devam etti. Daha sonra dudaklarından çıkan ve sessiz odayı dolduran bir şapırtıyla Mustafa’yı serbest bıraktı.

Ayağa kalkmadan önce, dizlerinin üzerindeyken bu kez de sevgilisinin belini emdi. Teni efsunlu adama doyamayacaktı bugün ama biraz daha fazla tatmak ister gibi dudaklarını hiç kaldırmadan yeniden kopamadığı meme ucunu ağzına aldı, damağına çekerek Mustafa’yı da seslice inleterek, yalamaya devam etti.

“Bu şekilde boşaltmak isterdim seni,” diyerek ayağa kalktı. “Her yerinin tadına bakarak.”

Mustafa, duyduklarını hayal ettiği için sadece yutkunurken Ayaz emreder gibi, “Şimdi, dokun kendine,” dedi.

Kafası karışmış bir ifadeyle Ayaz’a bakan Mustafa’nın önce kulakları cümleyi duydu, sonra duyduğu cümle beynine gitti ve en nihayetinde zihni cümlenin manasını anlamlandırabildi. Yapamazdı bunu. Ayaz’ın karşısında, çok da güvenmediği vücudu ile duruyor oluşu bile onun için bir mucizeyken şimdi neler istiyordu kendisinden bu çocuk böyle?

Hızla başını iki yana sallayarak reddetti. Ayaz, “Bana güven Mustafa, dokun kendine,” dedi.

“Ben- Yani- Hiç yap-“

Ayaz, sevgilisinin ne demek istediğini sözlerinin tamamlanmasına gerek kalmadan anlamıştı. “Biliyorum,” dese de istediği şeyin arkasında olduğunu ispatlamak ister gibi ısrarcı oldu. “Güzelliğini görünce hep yapacaksın ama yanında sadece ben olacağım. Ben yoksam fotoğrafım.”

Mustafa, ima edilen şeyle mümkünmüş gibi iyice kızardı. Bu sırada Ayaz, onun bileğini yakalayarak elini kasık hizasına getirdi. Ayaz’ın gözlerindeki kararlılığı gören Mustafa’ysa kahverengi dalından ayrılmak istemeyen beyaz bir çiçek misali ona sıkı sıkıya tutunup o ne dediyse yapmak istedi. İçi yeniden cesaretle dolmuştu.

Alt dudağını ağzının içine yuvarlayarak Ayaz yüzünden hâlâ ıslak olan penisini tuttu. Önce aşağı yukarı birkaç kere çekiştirdi, bu sırada gözleri Ayaz’dan hiç ayrılmıyordu.

“Devam et.”

Ayaz, ısırdığı alt dudağını ağzının içinden çıkarıp dört parmağını Mustafa’nın çenesiyle boynunun arasına sabitleyerek baş parmağını adamın dudaklarının her bir noktasında gezdirmeye başladı.

Alt dudağının sağ alt köşesinden başlayıp tüm dudaklarının üzerinde parmağıyla hayali bir çizgi çiziyor, baş parmağını ıslak kırmızı dudaklar üzerinde değmediği tek yer kalsın istemez gibi hunharca bastırıyordu.

O, kendisini çekmeye devam ederken Ayaz baş parmağını yeniden Mustafa’nın dudaklarının arasına soktu. Gözlerinin tam içine bakarak, “Em,” dedi.

Mustafa, aldığı emirle karnında peydâ olan kasılmayı hissederken bir anlık öne doğru sendelese de Ayaz’ın parmağını emerek toparlandı. Bacakları bugün ona ihanet ediyordu sanki.

Ağzında Ayaz’ın parmağı, penisinde kendi eli git gel yaparken Mustafa’nın gözünün önünde gümüşi zevk noktaları belirmeye başlamıştı bile.

İlk kez böylesi bir deneyim yaşayan biri için Achilles gibiydi Mustafa, dayanıklı, yenilmez, güçlü…

“Ben senin içindeyken böyle olmayacak Mustafa,” dedi Ayaz. Bu sırada parmağını adamın ağzından çıkarmış, tenindeki ıslaklık sayesinde kolaylıkla çenesine ilerletmiş, oradan hilal şeklindeki piercingine dokunup göğsüne indirdikten sonra meme ucunun etrafını turlamaya başlamıştı.

“Ben senin içindeyken, seni her yerden kuşatacağım,” Mustafa’nın eli daha da hızlandı. “Elinin yerinde benim elim olacak, öncesinde ağzım sayesinde gelmiş olacaksın çoktan.”

Sözleri biter bitmez sevgilisinin ıslak dudaklarına yapıştı. Daha sonra içinde yükselen tutkuyla alt dudağını ısırıp çekiştirdi. Tam dudaklarının hizasında durup gözlerinin içine baktı. “Seni etekli, eteksiz, kucağımda, altımda-” Şimdi dudakları tam Mustafa’nın dudaklarının üzerindeydi ve her kelimesinde teni tenine değiyordu. “Duvarda, masada, şirkette bile sikeceğim. Hatta görür görmez seni hayal ettiğim file çorabın içinde, ben onu tam senin arkandan yırtmışken, sen yatakta ellerinin üzerinde durup uslu uslu beni beklerken de.”

Mustafa, sanki Ayaz’ın bu cümlelerini bekliyormuş gibi boynuna kapanıp o güzel, esmer teni emerek boşalmaya başladı. Nedense boşalırken ağzı dolu olsun istemişti, Ayaz’ın teniyle tabii. Ellerinin hareketi sekteye uğramasın diye ölümcül bir çaba veriyor, bu an bir an önce bitsin ama sonsuza kadar da sürsün istiyordu.

En sonunda, yaşadığı hazza dayanamayarak elini çektiği an Ayaz’ın eli sardı Mustafa’yı. Burada da yarım bırakmıyordu sevgilisini. Onun düşmesine izin vermiyor, tamamlanmasını diliyordu.

Ömrünün sonuna kadar yapacağı gibi, burada da Mustafa’yı ondan daha çok düşünüyordu.

Bir hamlede onu yeniden aynaya karşı döndürüp kendisi de tam arkasına geçti. Tüm bedeni Mustafa’nın bedenine yaslıyken Mustafa da Ayaz’ın sertleşmiş penisini tam kalçasının arasında hissediyordu şimdi.

Garip bir haz duydu bundan. Hayatında yaşadığı ilklerden birine bir yenisi daha eklendi, deliği ilk kez biri için kasılmaya başladı Mustafa’nın. Ne istiyordu bilmiyordu belki ama boşalmasının da etkisiyle kasılıp gevşeyen deliğiyle Ayaz’ın penisini teninde hissetmesi birleşince Mustafa çok istedi Ayaz’ın onun içinde olmasını.

Ayaz, aynadan onun gözlerinin tam içine bakarken hâlâ penisini çeken kendi eli yüzünden titreyerek boşalan, inlememek için kendisini sıkıp gözlerini kapatan adamdan aynaya bulaşan sıvılarla birlikte Mustafa’nın kulağına doğru eğilip, “Gözlerini aç,” dedi.

“Gözlerini aç, şu güzelliğine bak.”

Mustafa sanki Ayaz’ı dinlemezse nefes alamayacağını sezinledi. Nefes alamazsa Ayaz’ı hissedemezdi, Ayaz’ı hissedemezse zaten yaşamıyor olurdu. Ayaz’ı sevmekti, hissetmekti onu yaşamaya muktedir kılan.

Zorlukla da olsa gözlerini açtı. Önce Ayaz’ın gözlerinin tam içine baktı, sonra bakışları yavaşça aşağı, Ayaz’ın elinin olduğu yere düştü. Yutkunarak ne yapacağını bilemez gibi, bacakları onu zorlukla taşır gibi, ayakta durmak ister gibi nefes nefese sağ elini beş parmağını açarak tam aynanın üzerine koydu.

Ayaz, çenesini Mustafa’nın sağ omzunun üzerine koydu. “Çok güzelsin değil mi Mustafa? Sen de biliyorsun bunu. Artık inkar edemezsin. Aynadan kendine bak, şişmiş dudakların, kızaran yanakların, yıldızlarla dolu göğsün… Düşmüş bir melek gibisin.”

Mustafa sadece kafasını salladı. Bu anlık bir kabulleniş miydi, yoksa Ayaz’ın dokunup kutsadığı bedeniyle yaptığı içsel bir ateşkesi miydi onu zaman gösterecekti elbette.

Bu sırada Ayaz kendi şortunu iç çamaşırıyla birlikte aşağı sıyırdı. Mustafa’nın sıvılarının bulaştığı sağ elini yine adamın tam gözlerinin içine bakarak bileğinden parmak uçlarına kadar yaladı.

Bu manzarayı gören Mustafa’nın aynadaki eli yavaşça aşağı kayıp yanına düştü.

Aklı yerinde olup aynaya bakabilseydi bıraktığı sağ elinin izinin aynısını kaderin ikisinin omuzlarına işleyerek onları mühürlediğini de görürdü belki ama etrafta Ayaz varsa Mustafa, yılın ilk karını izleyen bir çocuk gibi başka bir şeye değil yalnızca Ayaz’a odaklanırdı.

“Tadın harika. Her yerinin tadına bakmak için sabırsızlanıyorum güzel bebeğim.”

Ayaz, Mustafa’nın tam arkasında, adamın gözlerinin içine yine aynadan bakarken kendisini çekmeye başladı. Mustafa bu görüntüyle mümkün olabilseydi eğer yeniden sertleşirdi. Samanyolu’ndan bile değildi bu çocuk, bu güzellik başka galaksilerden birine ait olmalıydı.

Birden, ani bir biçimde Ayaz’a doğru dönerek onun elini kenara çekti, üzerindeki tişörtü çıkardı. O da merak ediyordu, o da taptığı çocuğun her bir zerresini görmek istiyordu. Ayaz, sadece yan şekilde gülümseyip çıkarılan tişört yüzünden elinin konumunun değişip hazzının yarım kalmasına göz yumdu.

Mustafa, esmer, parlayan tene, geniş omuzlara, sert, sıkı göğse, kaslı karna bakıp sadece iç çekti.

‘Senin mi bu çocuk şimdi?’

Ayaz, yeniden elini kendi penisine sardığında bu kez Mustafa sevgilisinin onun olduğunu yeni idrak etmiş gibi Ayaz’ın dudaklarına kapandı. Ellerini nereye koyacağını bilemez şekilde iki yanında öylece serbest bırakırken acemice dudaklarını Ayaz’a sundu. Ayaz, öpüşmelerini bozmak istemese de Mustafa’yı izlemekle yükümlüydü sanki, adamı öpmekle izlemek arasındaki seçimi şu an pek çok hayati seçiminden öncelikli gibiydi.

Yine de Mustafa’yı görmekle Mustafa’ya dokunmak arasındaki seçimini bu seferlik onun morluklarla süslü beyaz tenini görmekten yana kullandı. Düşünceleri o kadar hızlı akıyordu ki Ayaz’ın, anlamlandıracak zaman bulamıyordu.

Mustafa’yı boştaki eliyle sertçe iterek aynaya yaslayıp kendisi de adamın tam önünde durdu. Aşık olduğu bedene bakarak kendisini çekiyor oluşu bir ara ona ulaşamayacağını düşündüğü o umutsuz dönemi hatırlattı. Mustafa’ya kavuşamayacağını düşünüp sigara üzerine sigara içtiği o zamanı…

Şimdi onun teninde kavruluyor, şehvetine ortak oluyor, onu korkutmaktan çekinmese yapabileceklerinin sınırını kendisi de bilemiyordu.

O bunları düşünürken Mustafa fısıltıyla, “Sen daha güzelsin,” dedi.

Şimdi Ayaz’ın eli, duyduğu sözlerle, az önce aynada Mustafa’nın elinin izinin olduğu yerin tam üzerinde oradan güç almak ister gibi duruyordu. Mustafa, tüm cesaretiyle başının tam yanında duran kolun iç kısmını emdikten sonra sevdiği adama bakıp, “Ben de senden uzaktayken, ‘Senin üzerinde etek, benim üzerimde sen nasıl olurdun?’ diye düşünmüştüm,” dedi.

Bir eliyle Ayaz’ın incecik belini tutup diğer elinin tersiyle de karşısında kendisini çeken çocuğun kasıklarından başlayıp boynuna doğru tüy gibi hafif hareketlerle okşamaya başladı.

Tüm bunları yaparken sıra bende demek ister gibi Ayaz’ın dudaklarının üzerine nefesini üfledi. “Benim de bir hayalim var Ayaz.”

Bir eli onun tenini okşuyor, diğeri belinden tutuyorken minicik dil darbesini de tam dudaklarının kenarına attı.

“Arkandaki hamağın içinde beni sikmen.”

“Benim bacaklarım senin belinde. Hem içimde hem üstümde sen, senin arkanda ağaçların eşsiz manzarası. Ellerin hamağın iplerinde, oradan güç alarak beni sertçe sikiyorsun. Nasıl olurdu?” diyerek Ayaz’ın hızlanan eline baktı. “Bu kadar hızlı mı olurdun? Ama ipleri unutma, onlardan güç alacaksın. Bir de sallanırdık değil mi?”

Ayaz, en sonunda Mustafa’nın boynuna alnını yaslayarak omzunu ısırıp tam dibindeki adamın üzerine doğru boşalmaya başladı. O Mustafa’dan daha tecrübeli olduğu için belki de elini çekmeyip sonuna kadar içinde kalan her bir sıvıyı boşalttı.

“Sen- Yasak elma gibisin. Şeytan bile dayanamaz karşında.” dedikten sonra ısırdığı omuz baktı. Burada da bir iz bırakmıştı. Boynu, göğsü, omzu hatta beli… Daha bu adama yapacaklarının ön gösterimiydi bu izler.

Mustafa, az önceki sözlerinin kaynağı cesaretinin son kırıntılarına tutunarak Ayaz’ın çenesini önce yaladı, daha sonra emdi. Diliyle ilerleyerek bundan sonra her boşluğunu öperek dolduracağı dudaklara kapandı, kana kana içmek için.

Mustafa’nın Ayaz’ı öperken ilk kez bilincine vardığı şey, kendisinin yeryüzüne fırlatıp atılmışlığıydı.

Mustafa, ses olsun diye açık bırakılan televizyon gibiydi Ayaz’dan önce. Ehemmiyeti olmayan, sadece birilerinin kullanıp varlığını unuttuğu…

‘Sevilen insan, insanların en güzelidir.’ sözünün kanıtıymış gibi Mustafa, bembeyaz teniyle, bal rengi gözleriyle, morluklarla süslü bedenine eş bir dikeni bile olmayan menekşenin kalbine bıraktığı izle o kadar güzeldi ki kendisine bakmaya doyamayacaktı şayet Ayaz’ı öpmeyi bırakıp da bedenini görebilseydi.

Çok küçükken tersine çalışan bir saat üretmek isterdi Mustafa. Geçmişe gidip kendisinin doğmasına vesile olacak her olayı kökünden değiştirerek bu dünyada bir nefes bile almasını önlemek için.

Şimdiyse tek düşündüğü bu anda kalmaktı Mustafa’nın. Anda kalıp gönlüne nisan yağmurları yağdırmayı başaran yegâne çocuğa minnetle karışık aşkını sunmaktı tüm gayesi.

‘En yüce zafer kişinin kendisini kazanmasıdır.’ der D’anna.

Mustafa, bir adım daha atmıştı kendisini tamamen kazanma yolunda. Asıl meselenin mutluluktan söz etmek değil, mutlu olmak olduğunu öğrenmek için belki biraz daha zamanı vardı ama en nihayetinde bu kar gibi bembeyaz sevgiyle donatılmış iki adam, çamura da düşseler birlikte oldukları sürece beyaz kalmaya devam edeceklerdi…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top