Bölüm 22: In Omnibus Requiem Quæsivi*

✨✨

“Mert verecek misin artık?”

Kömür karası saçlarından yüzüne damlayan suların teninde yarattığı rahatsızlık hissini karşısındaki huysuz adamın ona sinirli bir ifade ile söylenmesi yüzünden umursamıyordu şimdi Mert. Belinde sarılı olan havluyla birlikte gülümseyerek bir dizini yatağın üzerine koyup hâlâ kendisine somurtarak bakan Barış’ın sevimli ifadesini daha da yakından görebilmek için adamın tam dibinde bitti.

Sırıtışı yüzünde genişlerken, “Bence gerek yok,” diyerek havluyu belinden çekip yere fırlattı. Sabahın erken saatleri olmasına, bu saate kadar bıkmadan yorulmadan Barış’ın içinden çıkmamasına rağmen derinlerinde yükselen tutkunun bir türlü doymak bilmeyen bünyesine yeniden bir selam çaktığını hissetti. Suçlu o değildi. Burada illa bir suçlu aranacaksa o da sinirlendiği zaman Mert’in gözlerine daha da yenilesi gelen kumral adamdı.

Barış’ın ısrarla örtünün altına saklanma telaşına düştüğünü görünce de, “Hâlâ kucağımda değilsin?” dedi sorar gibi.

“Mert,” diyen Barış derince bir nefes verdi. Tamam kendisi de yanındaki adama doyamıyordu ama Mert’in ona olan iştahı başka bir gezegenden gelme özel bir dürtü falan olmalıydı. Yoksa dinlenmeden onu kucağına çekip durmasının açıklamasını kendi hızlı çalışan zihninde bile yapamıyordu ki!

“Gözlerim kapanıyor. Dahası ayaklarımı senden saklayacağım diye kırk şekle girdim! Çorap ver artık bana.”

Onun bu yeni öğrendiği özelliğini sanki çok değerli, üzerinde türlü hazinelerin saklandığı bir kara parçasını keşfetmiş gibi büyük bir heyecanla karşılayan Mert gülümsedi. Saçlarının uçlarından akan damlaları başını sallayıp Barış’ın suratına sıçrattıktan sonra adamın, “Ya ama!” diyerek yeniden huysuzlandığı sevimli anlarını da daha sonra hatırlayabilmek için cebine atıp Barış’ın yanağını hafifçe ısırdı.

“Ayaklarını benden saklaman ne kadar normal güzelim?” diye sordu. “Her yerini görmemişim gibi.”

Barış’ın kimselerin bilmediği, Mert’e de sabah duşa girmeden önce söylemek gibi bir hata yaptığı, gizli bir huyu vardı. Çıplak ayaklarını göstermemek… Bunun elbette yirmi yedi yıllık hayatında istisnaları olmuştu, özellikle de son birkaç ayda… Ama o istisnalar, genellikle Barış’ın gözlerinin hazdan geriye doğru kaydığı ya da yaşlarla dolu olduğu için saçma çorapları pek de sallamadığı zamanlardan oluşuyordu.

Şimdi aklı Mert’in teni ve kışkırtıcı sözleri yüzünden tam bulanmamışken ondan çorap istiyor ama yanında pişkince yanağını sömüren adam bu isteğini umursamadığı gibi bir de onu yeniden bir sevişmenin tam ortasına çekmeye çalışıyordu!

Barış, Mert’in sadece ikisinin olduğu bir dünya oymaya yeminli gibi davranmasından önce onu kandırmak ister gibi, “Lütfen lütfen lütfen,” dedi. Daha sonra gözlerini kocaman açarak Mert’e şirince baktı. Adamın kendi gözlerine olan zaafını çözmüş, şimdi onun bu yanına oynayarak istediğini elde etmeyi amaçlıyordu. “Lütfen bebeğim. Hiç sevmiyorum birinin beni böyle görmesini.”

Mert’in kafasının karıştığını değişen bakışlarından anlayınca da örtüyü üzerinden kaldırmadan bacakları iki yanına gelecek şekilde onun kucağına kendi bedenini bırakıverdi. Dün uzunca bir süre, içinde Mert’le, adamın kucağında aynı şekilde oturduğu için sızlayan kalçasını umursamadan hayranca kendi gözlerini izleyen güzel adamın dudaklarını küçük küçük öpmeye başladı. “Lütfen.”

Kucağındaki kumralın sevimli sevimli kendisine nazlanmasıyla hayatında ilk kez tecrübe ettiği bu deneyim, herkesten hatta kendisinden bile saklı şekilde aradığı huzuru Mert’e bahşetmişti sanki. Bunun farkındalığı ile bir kez daha şaşıran Mert, ellerini her zamanki gibi Barış’ın beline sardı. Burnunu da onun mis kokan boynuna yasladıktan sonra derince bir nefes çekti içine. “Ben kimse değilim ama. Benden saklanma.”

“Konumuz ayak Mert! Yani çirkin bir uzuv! Ayrıca senden nasıl saklanabilirim? Ezberledin her yerimi!”

“Olsun,” diyerek çocukça bir inada tutuştuğunu fark etmeyen siyah saçlı adam, baş parmaklarıyla Barış’ın bel gamzelerini okşamaya başladı. “Benim yanımda çıplak ayaklarınla dolaş.”

Belki birileri, hatta onu bu hayatta en iyi tanıyan insan olan kardeşi Ulvi bile şu an Mert’i görse izlediği bir filmin etkisiyle uyuyakaldığını ve hakikatle batılı ayıramayacak seviyede olduğunu düşünürdü. Mert farkında mıydı bilinmez ama daha aylar önce ‘sıradan’ addettiği adamı şimdi kafesinin kapısı açık bırakılan ve ilk kez özgür olması için dünyaya salıverilen bir kuşun muhteşem ötesi doğayı gözlemleyişi gibi izliyordu. Dahası bunca zaman kimselere şımarmamış Mert, şimdi küskün bir oğlan çocuğu gibi Barış’a isteklerini kabul ettirmeye çalışıyordu.

Onun Barış’ın nezdinde herkesten başka, herkesten özel olduğunu sikik bir çift çoraba atfettiği anlamdan yola çıkarak adamın çıplak vücudundan geçip kimselere göstermediği bu yanını sadece kendisine göstererek insanlığa kanıtlamasını istiyordu sanki. Kısacası Mert, Barış konusunda bencillik yapamadığı tüm çocukluğunun hırsını çıkarır gibi davranıyordu, onu yalnızca kendi kucağında saklama isteğiyle birlikte.

“İnatsın bir de,” dedi Barış gülümseyerek. Bu sırada boynuna ıslak öpücükler sıralayan adamı onunla göz teması kurmak için olduğu yerden çekiştirdi. “Ben de seninle ilgili bir şeyler öğreniyorum sonunda.”

“Benimle ilgili kimsenin bilmediği şeyleri biliyorsun sen Barış.”

Abartılı bir tavırla dudaklarını büzdü Barış. “Sanmıyorum. Hatta hiçbir şey bilmiyorum bile diyebiliriz. Bazı istisnalar dışında tabii,” diyerek elini şimdiden yarı erekte olmuş, örtünün altından kalça arasına hafif hafif baskı yapan penise attı.

Pişkince sırıtan Mert, “Gördün mü?” diye sordu. Dudakları Barış’ın çenesinde gezinirken, “Neredeyse kimsenin bilmediği, görmediği-” dedikten sonra adamın çıplak kalçasını eliyle tutup iki yana ayırdı. Kendisini de olduğu yere bastırmaya devam etti. “Saatlerdir senin içinde.”

Barış, yeniden sinirlenerek girişine bastırılan uzvu tek eliyle tutup durdurdu. “Müteşekkir mi olmalıyım buna?”

“Müteşekkir mi?”

“Hoç kotop okomoyorson,” diyerek Mert’in taklidini yaptı kumral adam. Kulağına dolan kahkahalar dağılmış yatakta huzurun gelip de kendisini bulduğunu ona gösterse de yine de her şeyi gibi gülüşü de güzel olan adama kanmadı. “Kitap okumuyorum ama müteşekkir ne demek biliyorum ve hatta cümle içinde kullanabiliyorum! Senin aksine sayın kitap kurdu.”

Mert için Barış’ın bu şahane, onu bir o kadar da yenilesi gösteren taklidi ve iyi olanın güzel, güzel olanın da iyileşeceği düşüncesinin kanıtı olan, bu günden güne de tatlanan adamın çok bilmiş ağzını doldurmanın vakti gelmişti çoktan. Barış’ı nazikçe kucağından yana doğru kaydırdı. Sırtı kendisine dönük olan adamın yalancı homurdanmalarını umursamadan omuzuna küçük birkaç ısırık bırakıp, “Sen de bu kadar sevimli olma,” dedi.

“Usul esastan önce gelir. Tatlı tatlı hareketler yaptıktan sonra haklı olsan da boş güzelim. Biraz daha uyutmayacağım seni.”

“Avukatlandım mı ben şimdi?” diye sordu Barış. “Olan canım- Neyse. Ayrıca terimsel terimsel konuşma bana. En sevdiğin rengi, hangi takımı tuttuğunu, favori filmini falan söylesen benim için daha iyi-” demişti ki kalça arasında hissettiği soğuk sıvıyla Mert’in neredeyse yarıya gelen kayganlaştırıcıyı biraz daha tüketmek istediğini anlayarak dudaklarını ısırdı.

Mert, hâlâ huysuzca söylenen ama kendi gözünde bu hareketleri yüzünden daha da ballanan adamın bir bacağını dizinden kırıp hafifçe öne doğru çekti. Daha sonra zaten tüm gece içinden nadir anlarda çıktığı için hazırlanmasına gerek bile olmayan adamın kalça arasına kendisini bastırarak birden tüm penisini Barış’ın içine soktu.

Büyükçe bir inlemeyle bir dizinin altından kendi kolunu geçiren Barış’a yardım etmek ister gibi onun elinin üzerine de kendi elini sardı. “En sevdiğim renk kahverengiymiş,” dedi hızlanan nefes alışverişlerinin arasında. “Ben de yeni öğrendim.”

Bir kez daha içine tamamen girip çıktıktan sonra, “Takım tutacak ya da maç takip edecek kadar vaktim olmadı hiç. Buna cevabım yok,” diyerek sözlerine devam etti.

Barış’ın eli, tuttuğu bacağından kopup arkaya doğru Mert’in saçlarının arasına daldı ve aldığı hazzı paylaşmak ister gibi adamın gece karası saçlarını hafif hafif çekiştirmeye başladı. Mert ise bir kez daha onun içine, en derinlerine girdi. “En sevdiğim film de yok. İnsanın en sevdiği film olmaz zaten. Moduna göre değişmez mi bu?”

Onun sözlerine karşılık ona zıt olan düşüncelerini söylemek isteyen Barış, kendisinde güç bulamayarak bu tartışmayı daha giyinik oldukları bir zamana erteledi. Bacağının altından geçen eliyle oradan güç alıp kendisinin gözlerini defalarca kez olduğu gibi yine zevkten kaydıran adamın tadını çıkarmak ister gibi, “Hızlan,” dedi yalnızca.

Bazıları için sıradan geçen bir gece her zamanki gibi öylesine sabaha bağlanırken iki adam içinse aynı anlar sıradanlıktan uzak, kaçma çabalarının en nihayetinde sonlandığı, tıpkı tenleri gibi yüreklerinin de bundan sonra tek sayılacağı bir kabulleniş olmuştu, yaşama isteklerini yine birbirlerinin gözlerinde buldukları dakikalarda gün ışığı perdelerin arasından yüzlerine yansırken…

✨✨

Neredeyse öğlen olmasına rağmen ayaklarını örtünün altına sıkı sıkıya saklayarak uyuyan güzel adamı izledi Mert. Sevişmelerinin sonunda her zamanki gibi adını fısıldayarak ve gözlerinin en derinine bakarak boşalmış, hemen akabinde yorgun bedeninin her yanının sızladığından şikâyetlenerek uyuyakalmıştı. Mert’e ise onun bu huysuz tavrının tadını çıkarmak düşmüştü, dün geceden beri çokça yaptığı şekilde.

Bir süre daha onu izleyerek yatakta keyif yapıp sonrasında ona çok istediğini bildiği kahvaltıyı hazırlamayı planlıyordu ki çalan zille irkildi. Sadece birkaç saat düşünmeyi erteleyen beyni yeniden hızlıca çalışırken kapıdakinin Ulvi olduğunu anladı. Barış’ın onu görürse tanışmalarının başından beri yaptıkları planların ortaya çıkacağından duyduğu korkuyla hızlıca üzerine birkaç parça kıyafet geçirip aşağı indi.

Amacına giden yol çok da kolay değilken şimdi bir de Barış’tan saklaması gereken durumlar çıkmıştı ortaya. Mert biliyordu, Barış onun kendisine yalanla geldiğini öğrenirse bir daha girmemek üzere hayatından çıkıp gidecekti, sanki hiç var olmamış gibi tüm izlerini de silerek. Bunun olma ihtimali yüzünden onu kendi evine getirmiş, onun kokusu yatağına sinsin, ondan birkaç hatıra kendisine kalsın, Barış’ın gerçekliği tüm hücreleri gibi evine de sinsin istemişti.

Bundan sonrası için ilk kez planı olmayan Mert, hayatına hesapsız giren ve tüm hücrelerine işleyen adamla ne yapacağını da kestiremiyordu. Yaşananları ona anlatsa bunca yalanı anlayışla karşılamayacağından da emindi üstelik. Ama onsuz olamayacağı gerçeği de Mert’in gerçeklikleri arasında en parlak, en kesin olandı şimdilerde…

Planlarının sonunda bambaşka bir kimlikle bambaşka bir yerde yeni bir hayata başlama hamlesi de Barış’la birlikte bertaraf edilmiş, Mert’in belki de hayatının en mutlu saatlerini geçirdiği anlarda düşünmeyi ertelediği her şey bir bir üzerine yıkılmıştı, çalan bir zilin sesiyle…

Zihnini durdurduğu tüm o saatlerin aksine her bir kötücül senaryo aklına hızla devrilirken kapıyı açtı. Karşısında tam da tahmin ettiği gibi kardeşinin yorgun silüetini görünce, “Ulvi hemen gitmen lazım,” dedi telaşla. “Sonra ben geleceğim yanına.”

Ulvi neredeyse çocukluğundan beri yüzünden hiçbir duygu ifadesinin okunmadığı kardeşinin panikle gerilen suratına bakıp, “Hacker mı içeride?” diye sordu fısıldayarak.

“Barış. Evet.”

“Tamam,” dedi Ulvi. Kardeşinin gözlerinden geçip giden korkuya daha da yakından şahit olduğunda bu duygunun aslında ne kadar tanıdık olduğunu görüp onu yeniden, tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi bir tek kendisinin anladığını bilir gibi anlayışlı bir tavırla, “Siki tuttuk ha?” diyerek kafasını ağır ağır olumsuz anlamda salladı.

Daha sonra yüzünde peydâ olan acı gülümseme ile tek eliyle kardeşinin yanağını tuttu. İkisi de hayatlarının en zor dönemlerindeyken ve dahası ikisi de bunu bilirken Ulvi ‘yanındayım’ demek ister gibi kardeşini kendisine çekti. Alnına bir öpücük bırakıp, “Tadını çıkar her anın Mert. Siktiğimin hayatı beklemiyor,” dedikten sonra geldiği gibi sessizce çıkıp gitti.

Yüreğine ağır gelen sözlerle başını geriye atan Mert, kardeşinin de durumunun en az kendisininki kadar berbat olduğunu bildiğinden Barış’ı gönderdikten sonra ona uğramayı düşünerek kahvaltı hazırlamadan önce bir sigara içmek için balkona doğru ilerledi. Çürüdüğü, kırıldığı, yandığı, kısacası yaşamadığı bir anda yeniden yeşerdiğini hissederken bu da kısa sürmüştü, saatlerdir içinde olduğu camdan kar küresinin kardeşinin sözleriyle kırıldığını anladığında…

O balkona doğru ilerlerken aynı anlarda Barış, elinin altında hissedemediği tenin yarattığı soğuk hisle uyanmıştı. Kendi evinde olsa Mert’in ilk zamanlardaki gibi onu bırakıp gittiğini düşünürdü ama onun evinde, onun yatağındaydı. Üstelik bunca zaman görmediği tüm hisler dün geceden beri Mert’in gözlerinden taşıyor, Barış’ın yüreğinin en derinine görünmez bir yol bulup da akıyordu.

Hızlıca duşa girip tüm gecenin yorgunluğunu üzerinden alıp götüren ılık suyun tadını çıkardı. Daha sonra sessizce Mert’in odasının içinde olan giyinme kısmına gidip askılara sıra sıra dizilmiş tişörtlerden siyah olanı alarak uyuşuk hareketlerle giyindi. Bakışları ayaklarına takılınca yeniden aklına deve gibi inatçı adam düştü. Sinirlenip yanaklarını şişirerek çekmecelerden birinde bulduğu beyaz çorapları ayaklarına geçiriverdi. İşte şimdi güvendeydi ve tüm dünyadan ayaklarını saklamıştı!

Ağır ağır döndüğü odaya şöyle bir göz gezdirdi. Meraklı zihni, hazır Mert yanında değilken ondan birkaç parça iz bulmak ister gibi yine muzipçe çalışıyordu. Sade odada çift kişilik bir yatak, yatağın iki yanında duran yüksek ayaklı komodinler ve birkaç büyük bitkiden başka bir şey yoktu. Tıpkı hastane odalarını andıran, beyaz bir halı ve az eşyanın bulunduğu yatak odasının sağ tarafında giyinme kısmı, oradan da açılan banyo hariç başka bir şeyi seçemedi gözleri.

Uyuşuk adımlarla odayı havalandırmak için pencereye doğru yaklaştığında dünden beri dikkatini çekmeyen, modern döşenmiş odaya da eve de fazlaca aykırı duran eski, küçük bir sandığın köşede olduğunu fark etti.

Pek de Mert’in tarzı olmayan küçük sandığın içinde ne olduğunu merak etse de onun için özel bir şey olacağını düşünerek sandığın yanından geçip gidecekti ki aceleyle kapandığı için sandığın kapağına sıkışan bir kağıt parçası dikkatini çekti bu kez de.

Eğilip baktığında sıkışmış şekilde duran kağıt parçasının aslında eski bir vesikalık olduğunu anladı. Ters şekilde sandığın kapağı ile iskeleti arasında kalan küçük, kalın fotoğrafın üzerinde bir kadın vardı. Biraz daha yaklaştığında bunun bir kadına değil de bir kız çocuğuna ait olduğunu görünce daha da meraklandı. Görebildiği kadarına daha da yakından bakmak için iyice eğildi.

Uzun, siyah, dalgalı saçları iki yanına dökülmüş, bembeyaz tenli, kalın, kırmızı dudaklı, küçücük burnu olan, tıpkı masallarda ya da mitlerde betimlenen peri padişahının kızları kadar güzel birinin fotoğrafıydı bu…

‘Belki de Mert’in kardeşi,’ diye geçirdi aklından. Ten renkleri, dudak yapıları çok benzerdi çünkü. Ama onun Ulvi denilen adamdan başka kardeşi var mıydı bunu bile bilmiyordu ki Barış. Yeniden Mert’le ilgili hiçbir şey bilmediği fikri canını yakarken onun özeline saygısızlık yaptığını düşünerek pencereyi açıp çıktı odadan, içinde oluşan daha fazlasını bilme arzusu onu yakıp kül etse de…

Sakin adımlarla merdivenlerden inerken gözü tam karşısında bulunan ve boydan boya camlardan oluşan balkonun kapısına takıldı. Mert’in önünde dolu olan kül tablasına dalgın dalgın baktığını görünce bir süre onu izlemeye karar vererek olduğu yerdeki merdivenin basamağına çöktü. Kollarını dizlerinin, başını da kollarının üzerine yaslayarak az önceki fotoğrafı unutup paketinden bir tane daha içmek için sigara alan adamı seyretmeye başladı.

Hava rüzgarlı olduğu için önce tişörtünün altından geçirdi çakmağını Mert. Daha sonra boştaki eliyle tişörtünün yakasını açtı. Dudaklarının arasındaki sigarayı tişörtünün içine sokup kumaş parçasını rüzgara siper ederek sigarasını yaktı.

O an Barış, yaptığı heykele aşık olan bir sanatçı gibi, ‘Neden varız?’ sorusuna yanıt arayan doğaya aşık bir filozof gibi, sadece eski bir ceketi olan, yazdığı satırlarla karnını doyuran bir şair gibi, insanın manasını özde bulmaya çalışan bir bilge gibi izledi, arkasındaki gri havaya rağmen elmas gibi parlayan adamı.

Sorsalardı anlatamazdı bu adama olan hislerini… Denemezdi, hatta yeltenmezdi bile. Sanki seçeceği tüm kelimeler daha kursağındayken bir kördüğüm olacak, ağzından onu anlatmaya yetecek bir kelâm çıkmayacak gibi susardı da yalnızca Mert’i gösterirdi, soranlar anlasın diye. Ama aklıyla kalbi çelişiyor, kimsenin de anlamasını istemiyordu onu kendisinden başka. ‘Seviyorum seni,’ diyemiyordu, belki de hiçbir zaman söyleyemecekti bu iki kelimeyi ona ama parmaklarının izi yerine Mert’in aşkı taşıyordu ellerinin ucundan…

Hisleri kendisine ağır gelip de gözlerini doldururken daldığı yerden Mert’in onu görmesiyle çıktı. Dudaklarının arasında sigarası kafasını olumsuz anlamda iki yana hafifçe sallayan adamın yüzünde Barış’ın ilk kez gördüğü utangaç bir gülüş belirdi birden. Tüm o duygularını göstermediği, mermerden oyulma, duvar gibi sureti silindi; geriye Barış’ın onda ilk günden beri gördüğü küskün, küçük bir çocuğun masum hali kaldı sanki…

Kalbi boğazında atan Barış’ın midesinde daha önce hiç deneyimlemediği bir duygu peydâ olurken o sırada Mert hızlıca balkon kapısından içeri girdi. Ona doğru bir bakış atıp aynı seri hareketlerle girişte bulunan küçük banyoda ellerini yıkadı. Dış kapının kenarında duran portmantonun üzerindeki parfümünden de birkaç kez üzerine sıkıp, “Sigara kokusunu sevmiyorsundur,” diyerek gülümsedi. “Acıkmadın mı?”

“Çok acıktım.”

“Gel,” diyen Mert, çoktan hazırlamış olduğu kahvaltı masasının kenarındaki sandalyeyi Barış’ın rahatça oturması için öne çekti. Daha sonra üç tane küçük hapı onun tabağına bırakarak muzipçe gülümsedi. “Ağrıların için. Kas gevşetici, ağrı kesici, bu da magnezyum.”

Barış, sanki ilk kez biriyle flört ediyormuş gibi heyecanlandı. Hani flört aşaması bitip de ilişkiye başlandığında herkesin o ilk anlardaki, sabaha kadar uykusuz kaldıkları gecelerde hissettikleri o hisleri bir daha bulamadığı ama aynı duyguyu sadece bir kez daha yaşayabilmek için pek çok şeyden vazgeçebilecekleri, insanı hayata bağlayacak, yaşadığını kanıtlayacak kadar güzel olan o tarifi imkansız telaşı…

Ama bir ömür Mert’le olsa, çok aşık olduğu kişiyle ilk kez flört ettiği günün o mucizevi ışıltısı onu her gün sarardı, Barış bunu da biliyordu. Sadece şimdi düşünmek istemiyordu bunları. Onun elinden kayıp gitme ihtimaliydi onu korkutan. Karşısında gülümseyerek tabağına mantarlı omlet koyan adamın dizginlerini ellerinde tutamayacak kadar aciz hissediyordu kendisini Barış, Mert’in sakladığı şeylerin çok da basit olmadığı fikri zihninin gerilerinde onu yiyip bitirirken.

Ona bundan sonra ilişkilerinin nasıl olacağını sormayı reddeden tarafı bu ihtimali göz önünde bulundurduğu için Barış’ın ağzından çıkacak kelimeler boğazında düğümleniyordu ya…

Kötü şeyleri aklına getirirse onları yaşayacağına inanan Barış, gözlerini hevesle ona diken adamın yaptığı omletten bir çatal aldı, Mert’in onunla tanıştığı günden beri ona öğrettiği şekilde anı yaşayarak.

“Harika.”

Mert çok da tecrübeli olmadığı yemek yapma işinin sonucunda ortaya çıkan omletinin beğenilmesiyle, “Elimden her iş geliyormuş,” dedi.

“Çok da alçak gönüllüsün.”

“İlk kez yaptım sayılır. Beğendiysen övünmek de hakkım değil mi?”

Barış, tabağının kenarındaki hapları hiç bakmadan ağzına atıp birkaç yudum suyla birlikte midesine yollayınca Mert aniden kaşlarını çatarak değişen ifadesiyle adamın suratına baktı. “Birileri sana bir şeyler verdiğinde önce emin olmalısın Barış,” dedi. “Herkese bu kadar çabuk güvenemezsin.”

“Ani duygu değişimlerini yakalamak çok zor,” diyerek gülümsedi Barış. “Birilerinin şeker diyerek bana hap vereceği zamanı çoktan geçtik. Ayrıca sana güveniyorum.”

“Başkalarının yanında yapma.”

“Mert,” dedikten sonra artık yüzüne yerleşmiş şekilde, kendisinden bağımsız kaşlarını çatan adama doğru uzandı. Parmak uçlarıyla kaşlarını düzeltip başını sol omuzuna eğerek onun yakışıklı suratına baktı. “Sana güveniyorum dedim. Senden başka kimseyle görüşmüyorum bile. Evimden çıkmıyorum. Sen, Güney, iş… Benim hayatım bu kadar. Beni ilk gördüğün gece de düşündüğün şekilde ilgi delisi biri gibi kendimi insanların kollarına atmıyorum yani. O gece gerçekten ilk kez böyle bir partiye gittim, ilk kez tanımadığım biriyle yattım, hatta ilk kez görüşmeye de devam ettim.”

“İlgi delisi olduğunu düşündüğümü nereden çıkardın? Ayrıca benden başka birinin fikrini sikeyim,” diyerek az önce Barış’ın düzelttiği kaşlarını çattı. Barış’ın hayatında yalnızca o olmalıydı. Onun tenine sadece Mert dokunmalı, kahverengi gözlerine o bakmalı, gözlerinin içindeki sarı çizgileri fark eden bir tek kendisi olmalıydı.

Barış, dudaklarını birbirine bastırdı. Oturduğu yerden kalkıp Mert’in kucağına yan şekilde yerleşerek kollarını da onun boynuna sardı. Mert etrafındayken onun kucağından başka yer çok da rahat gelmiyordu zaten kendisine. Mert’in başını tam göğsünün ortasına bastırıp çenesini onun mis kokan, siyah saçlarının üzerine koydu.

“Küfür ağzına yakışmıyor yavrum. Hem o gece- Daha beni ilk gördüğün anda benim oraya yakışıklı birilerini düşürmek için gelen ezik bir tip olduğumu düşündün,” dedikten sonra Mert’in konuşacağını anlayınca, “Hayır,” diyerek onu durdurdu. Mert, söz dinleyen bir tavırla susup Barış’ın çıplak bacaklarında ellerini dolaştırmaya başladı. Kucağında da otursa ona dokunmak zorunda hissediyordu kendisini.

“Sana, ‘İlk kez geldim,’ dediğimde benim kendimi ahlaklı göstermek istediğime ve muhafazakar olduğuma kanaat getirip oradakileri içten içe kınadığımı ve aslında sıradan değil de farklı olduğumu kanıtlama çabasıyla senin dikkatini çekmek istediğime yordun sözlerimi. Yanlış mıyım?”

Mert, yeniden adamın zekasına hayran kalarak, “Doğru,” dedi.

“Peki- Bir sorum var sana,” diyerek çenesini Mert’in saçlarının arasından kaldırdı. Başını aşağı doğru indirip dürüst olmasını ister gibi onun gözlerinin içine baktı. “O gece partiye geldiğinde beni tanıyor muydun? İşimde iyi olduğum için nickname‘imi internetin en karanlık yerlerinde bile olsan bulmak zor değildir. Bu arada çaresiz kalan insanların bana ödemek istedikleri paraları duysan kendimden neden bu kadar emin olduğumu sorgulamazsın bile, şimdiden söyleyim.”

Mert iyi bir kumarbazdı. Elinde tuttuğu kartlar varını yoğunu kaybedeceği şekilde zayıf bile olsa o bir yolunu bulur kazanmadan mekandan ayrılmazdı, hem de oyununu paylaştığı kişiler en ünlü oyuncularken… Ama şu an, kucağında oturan kahverengi gözlü adam içine işleyen bakışlarıyla onun zihnini bulandırıyor, kendisinin yüzeysel birkaç cümle savurup da onu inandığı şeyin aksine ne yaparsa yapsın ikna edemeyecekmiş gibi hissetmesine neden oluyordu.

Asıl şimdi bir yol ayrımındaydı aslında. Her şeyi Barış’a söyleyebilir, ondan bir parça da olsa merhamet dilenebilirdi, kimselerin önünde eğilmeyen siyah gözlü, donuk bakışlı adam. Ama içindeki ‘Acaba?’ sorusu ayrılan yolun mantıklı olan kısmını seçmesini engelliyordu sanki, Barış’ın ondan gitme ihtimali bile onun ciğerlerini korkuyla tıkayıp da nefes almasını zorlaştırırken.

O da en eski dostu olan yalana sığındı yine. Yüzüne bir gülümseme kondurup, “Nereden aklına geliyor ki böyle şeyler?” diyerek Barış’ın alnına dökülen saçlarını parmaklarıyla yana doğru taradı. “O gün ilk kez gördüm ben seni.”

“O gün beni ilk kez görüyor olman benim için bir cevap değil,” dedi Barış. “Öncesinde görmeden de benim hakkımda birkaç şey biliyor olabilirsin. Sen o partiye benim için gittin mi gitmedin mi?”

“Sadece biraz kafa dağıtmak için gittim.”

“Yani illegal bir ortamda da olsam benim çok da karanlık işler yapmadığımı bilerek hareket etmedin? O gece-” diyerek parmaklarının tersiyle Mert’in yanağını okşadı. “Bu güzel yüzünü kullanıp hatta beni gaza getirerek benden istediğini almayı amaçlamadın yani? Ya da bana internetten ulaşıp ret cevabı alacağını bildiğinden plan yapmadın? Sadece heyecan aradın öyle mi?”

Yüzünü sabit tutmakta zorlanan Mert, “Sen basit bir IT‘ci olduğunu söylediğinde sana inanmadım. Ben de seni denemek istedim işte, sikik bir eğlence arayışı,” diyerek gülümsedi. “Sevimli bir sorgu meleği gibisin ama sana dürüst olacağım. O gün bana verdiğin kağıt parçasıyla işe girmeme yardımcı oldun, bunu senden saklayamam.”

“Pekala,” dedi Barış. “Yine ben sana sorularımı sordum ve sen de bana cevaplarını verdin. O partiye benim kim olduğumu, bana internetten ulaşsan UYAP’ı hacklemeyeceğimi kesin bir dille söyleyeceğimi aslında bilmeden geldin. Bizim tanışmamız tesadüf yani.”

“Bence sen yaptığım omleti beğenmedin ve bana böyle sözler söyleyerek yemekten kaçıyorsun. Haksız mıyım?” dedi Mert küskün bir ifade ile kaşlarını çatarak.

“Hiç de bile!” dedikten sonra yerinden kalkmak için bir hamle yapan Barış, beline sarılan kollarla gerisin geriye Mert’in kucağına oturdu.

“Madem çok beğendin, benim kucağımda yiyeceksin o zaman güzelim,” dedi Mert. “Bu da senin omleti soğutmak pahasına bilmiş bilmiş konuşmanın cezası olsun.”

Barış, çapkın bir gülümseme ile Mert’in dudaklarına bir öpücük kondurdu. “Cezalarınız caydırıcı değil avukat bey. Benim üzerimde gayet olumlu etkileri var, bilin isterim.”

Kucağında yan bir şekilde oturan adamın tabağını kendi önüne çekerek gözleri bir çizgi olmuş şekilde, olumlu mırıltılar eşliğinde omletini yemesini izledi Mert, içinde oluşan huzursuzluğun tüm bedenine yayılmasını ne kadar görmezden gelmek istese de ilk kez ne yapacağını bilemez haldeyken…

‘Neden?’ sorusuna bir cevap bulamadığı anlarda kumral adamdan vazgeçmenin mümkün olmadığını içten içe bilirken bundan sonrası için artık dönülmez bir yolda olduğundan da ayaklarına batan cam kırıklarının üzerinde yürüyerek yolun sonundaki yangına doğru ilerlediğinden emindi ama…

Göklerde uçan meleklerin bile güzelliğini kıskandığı kızın uğruna çıktığı yolun tam ortasında, karşısına başka bir güzel adamın aşkının çıkacağını öngöremediğinden bundan sonrası için adamın onun kollarından kayıp gitmesine izin vermek istemeyerek sıkı sıkı kollarını doladı o çok sevdiği ince bele, onun da karanlık bir gecede bulutun rüzgarından üşüyüp de gitmesine engel olmayı diler gibi…

✨✨

“In omnibus requem quæsivi” :Her şeyde barışı (huzuru) aradım.

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 3 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top