Bölümde geçen Mavi-Muzaffer çifti Gel Beraber Yıldızları Sayalım, Mustafa-Ayaz çifti Yoluna Serdim İçimi Nezdinde kitapları ana karakterleridir.
✨✨
“Alo Mustafa acil bana gelmen lazım!”
Ahmet, tek bacağını sallayıp arkadaşından yardım istemek için onu aradığında, her bilinmezliğe düştüğünde yaptığı gibi tırnaklarının kenarındaki etleri kemiriyordu.
Dün akşam ona gelen sevgilisinde bir gariplik olduğunu sezinlemiş, Burak normalde onunla uyumak için kırk takla atarken dün gece ateş almaya gelmiş de ateşi Ahmet’miş gibi çocuğu kucağına alıp boynunda biraz soluklandıktan sonra kaçarcasına yanından gitmişti.
Her ne kadar sakladığı şeyi iyi gizlediğini düşünse de Ahmet yavaş yavaş sevgilisini okumayı öğrendiğinden onun gözlerinin içine uzun uzun bakamamasından bile bir gariplik olduğunu anlamıştı. Dün de bugün de onun işe gitmediğini Mustafa’dan öğrendiğinde bir şeyler döndüğünden iyice emin olmuş, yeniden arkadaşından yardım isteyerek Burak’ın ne işler çevirdiğini anlamaya çalışıyordu şimdi.
Telefonu kapatınca bu kez de Darin’i arayarak abisinin nerede olduğunu sordu. Karşısındaki çocuk kem kem etse de Ahmet bir şekilde alttan girip üstten çıkarak tatlı diliyle çocuğun ağzından üç adamın sır gibi sakladığı durumu tam öğrenemese bile en azından Burak’ın nerede olduğunu öğrenmişti.
Şimdi hızlıca hazırlanıp apartmanın garajında Mustafa’nın onu almasını bekliyor, Burak’ı uzaktan izleyerek casus filmlerindeki gibi kendini kamufle etmek adına güneş gözlüğüne de sıkı sıkı tutunuyordu çocuk.
Çok geçmeden yeni arabasını havalı şekilde önüne çeken Mustafa’ya bakıp gülümseyerek kendisini ön koltuğa atıp, “Selam,” dedi.
“Selam, ne yapıyoruz?”
“O kıronun yerini öğrendim bebeğim, hadi gidelim kimleymiş görelim,” dedi Ahmet gözüne gözlüğünü takıp tehlikeli bir biçimde gülümseyerek.
Yol boyunca yaptıkları istişareler sonucu Ayaz’ın da işin içinde olduğunu anlayan ikili en sonunda Darin’in verdiği adrese geldiklerinde buranın bir pastane olduğunu gördüler. Pastanenin tam karşı kaldırımına arabayı park eden Mustafa, “Pastane ne ya?” dedi hayretle.
“Anlamadım ki? Beni mi aldatıyor bu?” diye sordu Ahmet.
Daha sonra ikisi de göz göze gelip cümlenin saçmalığıyla birbirlerine bakarak kahkaha atmaya başladılar.
“Tamam, aldatmıyordur ama ne alaka şimdi?”
“Anlamadım ki? Dünden önceki gece beni aradı. İşe gelmeyeceğim raporluyum, hastayım dedi. Aynı gece Ayaz eve zil zurna sarhoş geldi, koltukta yatırdım hatta.”
Ahmet, Mustafa’ya bakıp yeniden kahkaha atınca, “Tamam tamam ama hiç öptürmedim,” dedi Mustafa.
“Of tamam be bakma öyle ama yemin ederim çok az öptürdüm, sabaha kadar sarhoş sarhoş yalvardı bana,” dedi Mustafa bir gözü pastanenin içerisindeyken.
“O zaman bunlar beraberdi o gece, çünkü benimki de beni arayıp ağlayarak aşkını anlattı.”
“Muhtemelen. Dün seninle konuşunca Ayaz’ın ağzını aradım, bana erik mevsiminin de yaklaştığını söyleyip lafı değiştirdi.”
“Bu ikisi neden buluşur ki? Mavi’ye sordum Muzaffer de o gece geç gelmiş, koltukta yatırmış Mavi. Herkes sen mi dayanamasın hemen,” diyerek burun kıvırdı Ahmet.
“Az öptürdük diyoruz Ahmet, daha ne kadar cezalandırabilirim? Aha geliyor.”
Ahmet, sağına doğru arabanın camından o tarafa baktığında Burak’ın yanında kendi yaşlarında, uzun boylu biriyle sohbet ederek pastaneye girdiğini gördü. “Pencere kenarına oturun, pencere kenarına oturun.” diyerek evrene gönderdiği dileğini, bir de parmaklarını çaprazlayarak pekiştirmişti ki gerçekten de ikili onlara yakın olan pencere kenarındaki masaya oturdular.
“Kim bu ya? Çok da yakışıklı!”
“Mavi mi onun gözleri?” diye sordu Mustafa.
Ahmet her ajanın eksiksiz yanında taşıdığı güneş gözlüklerini gözünden çıkarıp, ‘Keşke bir donutla kahve de olsaydı.’ diye düşünürken arabanın içinden çocuğun gözlerinin rengini seçmeye çalıştı.
“Mavi evet,” dedi hırsla.
“Çocuk sevimli baya, kardeşinin arkadaşı falan olabilir. Belki bir derdi vardır.”
“O zaman neden benden gizledi? Çok saçma. İçimden bir ses bu konunun babasıyla ve evlendirmek istediği kızla ilgili olduğunu söylüyor.”
“Çok mantıklı!” diyerek gizemi çözüyor olmanın rehavetiyle heyecanlandı Mustafa. “Bizi de o yüzden karıştırmadılar kesin!”
“Ben ona benden bir şey saklama diyerek söz verdirmiştim, haftalar önce. Şimdi şu yaptığına bak!” diyerek hırsla ikiliyi izlemeye devam etti, güneş gözlüklerini takarak elbette. “Bak bak gizli bir şeyler yaptığından rahatsız bacağını sallıyor gördün mü?”
“Yuh! Onu nasıl gördün?”
“Ne zaman rahatsızlık hissetse böyle yapar. Dur şunu arayım bir,” diyerek telefonunu çıkarıp Burak’ın numarasını hızlıca bularak sevgilisini aradı. Aynı anlarda gözü Burak’ta, telefonunu açıp açmayacağını merak ederken adam çalan telefonu eline alıp yan kısımdan sesini kısarak ters çevirdi.
“Şu yaptığına bak!”
Mustafa da Burak’ın olduğu tarafı izlerken ikilinin ciddi şekilde konuştuklarını gördü. Adamın karşısındaki çocuk rahatsız olduğunu belli eder şekilde Burak’ı dinliyor, bazen kafasını sallayarak onu onaylıyor, kimi zamanda önündeki tatlıya kaşığını sokarak yemeden yalnızca karıştırıyordu. Burak ona ne anlatıyorsa onun için de zor olduğu belliydi duyduklarının.
En sonunda çocuk da konuşmaya başladığında Burak’ın sabır çeker gibi kafasını sol tarafa çevirip kendi kendisine bir şeyler mırıldandığını gördüler.
“Aha kızdı,” dedi Ahmet.
“Sabır çekiyor şu an,” diyerek de ekledi Mustafa.
İkili bir süre daha oturduktan sonra masadan kalktı. Burak çocuğun omzuna dokunup bir şeyler mırıldanırken bunu gören Ahmet, “Oyvolloh coğorom,” diyerek Burak’ı seslendirmeyi ihmal etmeyip, “Kıro,” diye de hırsla cümlesini tamamladı.
Daha sonra Burak, karşısındaki çocuğa bakıp bir şeyler daha söylerken çocuk tebessümle kafasını olumlu anlamda sallayarak onu yanıtladığında Burak yeniden çocuğun sırtını patpatlayarak, sanki destek olur gibi gülümsedi.
“Ne yapacaksın şimdi?”
“İşini halletsin gelsin yanıma da ben ona sorarım ama, şimdilik bir şey bilmiyormuş gibi yapacağım. Madem benden saklıyor, aklı bir de bende kalıp da ne düşünüyorsa boşuna uğraşmış olmasın.”
“Darin’i ara senin ondan adresi aldığını söylemesin.”
“Yuh çok akıllısın yavrum, bu salaklarda bir tane senden olsaydı bu kadar kolay yakalanmazlardı bize,” dedi Ahmet sinsi bir sırıtışla.
“Hadi o zaman alışverişe gidelim, ben izin aldım bugün.”
“Hadi, ararlarsa ve yanımıza gelmek isterlerse dayanacağız ama. Geçerken Mavi’yi de alalım.”
“Olur,” diyerek Ahmet’e bakan Mustafa’nın kulaklarında, Ayaz’ın zamanında ‘Ahmet’in şerrini bilmezsiniz siz.’ deyişi can buldu. Gerçekten de dünyanın en sevimli canlılarından biri olan çocuğun içinden çıkan soğukkanlı yırtıcı bir aslan Mustafa’nın, ‘Allah Burak’ın yardımcısı olsun.’ diye düşünmesine neden olurken, yavaşça arabasını çalıştırıp Mavi’yi almak için onun okuluna doğru kolayca gitmek adına navigasyonunu çalıştırmak için ileri doğru elini uzattı.
✨✨
“Mustafa ve Ahmet! Nasılsınız kankalarım?” diyen Mavi ikisine de sarılarak karşısındakilerin güzelliklerine baktı. “Çok güzelsiniz yine.”
“Sen de çok güzelsin Mavi, bilmiyor gibi,” diyerek kıkırdadı Ahmet.
Mustafa, gülümseyerek Mavi’ye bakıp ilk gördüğünde sadece güzel olduğunu söyleyen ama acayip şekilde de onu inceleyen çocuğun katettiği yolu düşündü, tıpkı kendisinin geçmişte bebek adımlarla ilerleyişi gibi şimdi Mavi de en azından sevdiği insanlara korkmadan dokunuyor, güvenli alanına aldığı kişilerle hayatın keyfini çıkarıyordu.
“Nereye gidiyoruz?”
“Alışverişe,” dedi Mustafa.
“Ya! Sizi çok sevdiğim bir yere götüreyim, Kadıköy’de. Harry Potter’ın yeni asaları gelmiştir belki,” dedi sevinçle Mavi.
“Öyle değil Mavi kuş, kıyafet falan,” diyerek yanıtladı Mustafa onu yeniden.
“Tamam onun için de bildiğim bir yer var.”
“Olmaz, sana da düzgün bir şeyler bakacağız. Ne bu kıyafetler?”
Mavi dudaklarını büzerek üzerindeki bir kolu sarı bir kolu lacivert, önünde kaptan mağara adamı desenli tişörtüne baktı. “Nesi var ki?”
“Muzaffer’i biraz çıldırtmak istemez misin?” diye sordu Ahmet. Elbette ki kankalarını da etkileyip o üçlüye onlardan bir şeyler saklamanın bedelini ödetecekti. Yoktu öyle habersiz işler çevirmek!
“Ben zaten Muzaffer’i her gün çıldırtıyorum. Dün bulaşıkları yıkattım mesela.”
“Öyle değil hani anlarsın ya,” dedi Mustafa, kendisi bu konuda arabadaki ikiliden çokça tecrübeli olduğundan konuşmak onun hakkıydı şu an elbette.
“Anlamadım?”
“Yani Muzaffer seni öptü mü falan ya da daha ilerisi?”
Mavi gözlerini kocaman açıp da kızarırken Ahmet kahkaha atıp ön koltuktan arkaya doğru başını çevirirdikten sonra, “Saliva sıvısı alışverişi güzelmiş değil mi Mavi kuş?” diye sordu.
“Hım hım. Ama daha ilerisi dediğiniz çiftleşmekse biz çiftleşmedik daha! Hem o benim sadece ev arkadaşım!”
“Aynensin,” dedi Ahmet, aylar önce Burak’ın arabasının içinde ona sevgililer birbirine benzermiş derken bu kadarını o da tahmin etmiyordu aslında.
Mavi’nin kızaran yüzüne bakmadan ısrarla aşk hakkında bilimsel anekdotlar sunarak onlara karşı çıkan çocukla bol kahkahalı araba yolculuklarını İstanbul’un en büyük alışveriş merkezlerinden birinde sonlandırırken, içeri girip kendilerini mağazalara attılar.
Ahmet, aklında Burak’tan alacağı intikam ve onu süründürme planlarıyla alışverişini yaparken telefonunun çaldığını duydu. Hiç oralı bile olmadan telefonunun sesini kısıp keyifle kendisine ve arkadaşlarına kıyafetler seçtikten sonra en sonunda yorulup yaptıkları planlar ve deneyip durdukları kıyafetler sebebinden nihayetinde de acıkarak kendilerini Ahmet’in favori restoranına attılar.
Tam yemek siparişlerini verip de kaldıkları yerden sohbetlerine devam ediyorlardı ki tepelerinde zebellah gibi gölgeler belirdi birden. Aynı anda kafalarını kaldırdıklarında Burak, Ayaz ve bileğindeki tespihiyle Muzaffer’in kaşlarını çatarak onlara baktıklarını gördüler.
“Mustafa!” dedi Ahmet. Arkadaşının sevgilisine hemen nerede olduklarını yetiştireceğini tahmin etmeliydi.
“Valla ben bir şey demedim.”
“Demedi,” dedi sinirle Ayaz.
Bu sırada Mavi alt dudağının kenarını dişleyerek Ahmet’e bakıp sağ elini kaldırarak, “Ben söyledim,” diyerek itiraf etti. “Ama ben yalan söyleyemem, hem Muzaffer beni kandırdı.”
“Ne yaptın?” diye sordu Ahmet.
Muzaffer, Mavi’nin tam dibine bir sandalye çekip kolunu çocuğun oturduğu sandalyesinden omzuna doğru atarken, “İstanbul’un en zeki bilim adamı şu an Taksim’deymiş dedim, güzelim de ‘Hayır şu an İstinye’de alışveriş yapıyor!’ diyerek bana karşı çıktı,” dedi gülümseyerek Mavi’nin güzelliğine dalarken.
“Senin de en favori restoranın bura Ahmet, zor olmadı yavrum,” diye de ekledi Burak, sevgilisine bakarken.
“Sen benden nasıl bir şey saklarsın güzel bebeğim?” diyen Ayaz’sa hayretle Mustafa’ya baktı.
“Ciğerim burada kebap, kelle paça falan bulunmaz mı?” diyerek elindeki menüye bakan Muzaffer’i izleyen Ahmet, Burak’ın koluna dokunmasını hissetse de onu tınlamayarak Mavi’nin içine düşen adamı seyretmeyi daha çekici bulur şekilde sevgilisini görmezden gelmeye devam etti.
“Yavrum sen bana kızgın mısın? Günahımız neymiş?” dedi Burak yumuşacık bir ses tonuyla.
“Sen daha iyi bilirsin,” diyerek trip atan Ahmet, önündeki zeytinli ekmekten kilo korumayı falan boş verip kocaman bir parça kopararak hırsla ağzına attı.
“Dinime imanıma anlamadım canım ciğerim ama bana bakmadığın her saniye içimde bir şeyler ölüyor.”
Ahmet sevgilisinden gelen sözlerin tam kalbinin ortasını yarıp da oraya bir tohum ekmesiyle yumuşayacağını hissettiği an yeniden ondan söz vermesine rağmen bir şeyler saklayan adama kinini diri tutmaya karar vererek, “Dün kaçar gibi gittin yanımdan, bende de kalmadın. Hani benimle sarılıp uyumak için dünyayı yakıyordun sen? Hemen de sıkıldın bakıyorum da,” dedi.
“Haşa, o nasıl söz fıstığım. Babam olacak pezevenkle uğraşıyorum bitsin bundan sonra hep sendeyim,” dedi Ahmet’in kulağına doğru sessizce fısıldayarak.
“O ne demek?” dedi heyecanla Ahmet.
“Ananı babanı ara, gelsinler. Ya da biz gidek. Çok yakında seni istemeye geliyoruz,” diyerek Ahmet’in elindeki ekmeği çocuğun kolunu tutarak ısırdı. “Elinden yemek de ayrı güzel, darısı başka şeylerini yemeye diyelim.”
“Burak!” diyerek masaya şöyle bir göz gezdiren Ahmet herkesin kendi derdinde olduğunu gördü. Ayaz, Mustafa’ya hâlâ ondan nasıl bir şeyler sakladığıyla alakalı hesap soruyor, Mustafa gözlerini süzerek ona trip atıyordu.
Muzaffer’se Mavi’nin dibine girmiş bu gece koltukta yatmayacağını kesin ve emin bir dille ona anlatırken Mavi kırmızı yanaklarıyla gülümsemesini bastırmaya çalışıyordu. Kısacası kimsenin onlarla ilgilendiği yoktu.
Bu sırada yan masadaki kız grubu hayretler içerisinde adamlara bakıyor, kimi gülümseyerek, kimi durumu anlamak ister gibi, kimiyse ‘Lan tüm yakışıklılar mı kapılır?’ diye düşünerek ağızları açık adamları izliyorlardı.
“Burak yok, aşkım var. Olanı söyledik rüyasına yattığım.”
“Sen önce benden sakladıklarını anlat, sonra ben seni affedersem bir şeyler yersin. O zamana kadar kucak da yok.”
“Ha!?”
“Ya, kalırsın öyle işte.”
“Kusura kalma da sağlam saçmaladın yavrum, ne demek kucak yok? Senin benim kucağımda olmadığın gün altımda olduğun gündür,” diyerek dudaklarını ısırıp Ahmet’e baktı.
“Dikkat et ben seni altıma almayayım, çok öz güvenli konuşuyorsun,” diye fısıldadı Ahmet.
“Ona da eyvallah. Biraz beklesen Ahmet, söz anlatacağım sana ama çok karıştı ortalık. En azından annemi Darin’i ne yapacağımı falan düşünmem lazım. Ev bulmam lazım. Öncesinde babam denen piçi yerin dibine sokmam lazım.”
Bu sırada Burak’ın sözlerinin bir kısmını duyan Mavi, “Annene ev mi arıyorsun kanka?” diye sordu.
“Evet ciğerim, ev bulunur da acilinden lazım yarın öbür gün girecek şekilde. Otel motel bakacağım artık,” dedi sıkıntıyla Burak.
“Muzaffer’in odası boş,” diyen Mavi masadakilerin ona bakmasıyla yeniden kıpkırmızı oldu. Bu sırada pişmiş kelle gibi sırıtan Muzaffer, elindeki ekmeği ağzına sokarken keyifle kafasını salladı. “He boş kitabıma.”
Odası orada durdukça Mavi’nin her gece onu kovması, onunsa ‘Tek yatamıyorum, karanlıktan çok korkuyorum.’ bahaneleriyle zorlu geçirdiği anlar yüzünden odasının birine verilecek olması bile sevinir hale getirmişti artık adamı.
“Yani Muzaffer salonda yatıyor,” diyen Mavi yalan söyleyemeyen bünyesiyle aklına babasını getirip kalbinin kristalini kararttığını düşünerek, “Tamam tamam yanımda yatıyor. Neyse annen bizimle kalsın, kardeşin de gelebilir. Çok acilse durum,” dedi.
“Bizimle de kalabilirler, bizim ev de geniş,” dedi Mustafa.
Burak, minnetle arkadaşlarına bakıp, “Eyvallahsınız ciğerlerim, ben Ahmet’te kalırım o yüzden annem birkaç günlüğüne Maviler’de kalsa en azından bana yakın olur,” dedi.
“Darin de bizle kalır,” dedi Ahmet.
Burak, kapısındaki tüm karanlıkları aydınlığa eviren bembeyaz tenli, kızılın en güzel tonu saçlara sahip sevgilisine bakıp gülümsedi. Hayat durup durup en güzel hediyesini onunla ilgili en kötü şeyleri bilen ama onu sevmeye de devam eden sevgilisiyle vermişti sanki. Bu kadardı işte, gerçek aşkın koşulsuz olduğunu Burak da Ahmet’le öğrenmişti.
Bugün Selim’den öğrendikleriyle bu kadarı da olmaz diyen Burak için yapacağı son birkaç hamle kalmıştı, onları da yaptıktan sonra o adamı tüm cemaatim dediği o topluluğun önünde rezil edip, hem annesini hem Darin’ini alacak ve gidecekti o evden.
Planlarında Ahmet’e aynı evde yaşamayı teklif etmek vardı ama çocuk ona ‘Çok erken.’ der diye de içten içe korkmuyor değildi. Selim’den duyduklarından sonra önce sinirlense de hemen akabinde keyifle gülümseyip o şerefsizi önce rezil edip sonra yaptığı tüm yolsuzlukları bir şekilde kanıtlayarak ait olduğu yere gönderecek olmasının verdiği huzurla hemen aklına Ahmet’le olan geleceği düşmüştü adamın.
Doğru düzgün doyamadığı, onunla her saniye birlikte de olsa doyamayacağı çocukla her gece aynı yastığa baş koyup her uyandığında da onun yüzüne bakarak gözlerini açmak şu hayattaki en büyük iki hayalinden biri olmuştu. Bunu en az annesinin iyileşip gülümseyerek Darin’le güzel bir hayata başladıkları günleri görmek kadar istiyordu şimdilerde.
Onu iş yerinde bir öğleden sonra gördüğü günden beri hayaline almış, kader yüzüne gülerek gerçeğini de yaşatmıştı ona. Yalnızca Ahmet’le sevgililiklerinin tadına doya doya varmak istiyor, onu evinin her yerinde sevip, beraber dizi izlemek, yemek yapmak, ondan sakındığı bacağını her gün o çıkarıp takmayı diliyordu, bu kadardı hayali Burak’ın. Kimisine göre çok basit olsa da ona göre yaşam kaynağının özüydü yanında oturup da ona nazlanan çocuk. İnsan özünden ayrı kalır mıydı hiç?
Ne kadar ‘Sana kızgınım.’ dese de önüne gelen tabağı onun da yemesi için ikisinin ortasına çeken Ahmet’e bakıp gülümsedi. “Çok aşığım sana,” diyerek kulağına fısıldarken çaktırmadan saçlarından gelen tertemiz kokuyu soludu, en derinlerine kadar. Az kalmıştı her gün bu kokuyla uyanmasına.
“Ben de sana çok aşığım ama sinirliyim de,” dedikten sonra hâlâ yemek yemek yerine kendisini izleyen adama bakıp, “Köfteden de ye!” diyerek çemkirdi.
Burak ağzına köfte tıkıştıran sevgilisine bakıp, “Seninle geçirmeye ömür yeter mi?*” dedikten sonra Ahmet’in elini tutup üzerini okşarken masadaki diğerlerinin onları yüzlerindeki tebessümle izlediğinden habersizdi.
Bir gecenin rüyasıyla kaderin onu kandırdığına çokça emin olan adamın yeni hayatının ayak sesleriydi aslında masadaki tebessümler. Bundan sonrası için yılların acısına inat, tüm yuttuğu kelimelerin yerine söylediği neyselerini tarihin en tozlu sayfalarına gömüp, gönlünün sevdasının öksüz kalmayacağından emin yalnızca mutlu olacakları günler bekliyordu onları.
‘Ben seni bırakmam.’ dediği çocuğun da ne olursa olsun onun yanında olacağına olan inancıyla çocuğun uğruna akıttığı gözyaşlarını ona helal eden Burak, yirmi altı yaşında ömrünün en sert rüzgarına karşı uçmaya hazırlandı, tuttuğu ve bir daha bırakmayacağına kalbinden gelen aşkla mühürlediği elden gelen güçle…
✨✨
*’Benimle ömür geçer mi ki?’ dedim. ‘Seninle geçirmeye ömür yeter mi?’ dedi. İşte bu bana bir ömür yetti.” Özdemir Asaf
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙