Bölüm 23: Ay ve Güneş Tanrısı

✨✨

Ulvi kardeşinin karşısında yarı ölü şekilde oturuyor oluşuna bir bakış atıp, “Senin de sıradan bir fani olduğunu unutmuştum,” dedi. Elindeki kupayı görmeyen gözleriyle etrafını süzen Mert’in önüne doğru iterek gülümsedi. “Bu hallerin bana eski zamanlarımızı hatırlatıyor.”

Mert ise aynı anlarda beyninin ‘al’ komutuna direnen kollarına kahve bardağına uzanması için son bir emir verip baygın bakışlarıyla birlikte zorlukla tuttuğu kupadan bir yudum aldı. Son haftalar onun için çok da kolay geçmemişti. Volkan’ın tüm icra davalarına onu göndermesi yüzünden sürekli seyahat etmek zorunda kalıyor, bu durum hem onun planlarına ket vuruyor hem de Barış’ı istediği kadar sıklıkta göremiyor oluşunun beraberinde getirdiği sinirle onu daha da sabırsız biri yapıyordu, zaten Barış’a karşı çok da sabırlı bir bünyesinin olmadığı bu zamanlarda.

Adamın icra meselelerini başına sarmasıyla ofiste de çok vakit geçiremediğinden Volkan’la yüz göz olmadığı için içi rahat etse de aynı zamanda Barış’ı hemen her gün görmeye alıştığı için Mert, hayatında belki de ikinci kez birini özlemenin o damak yakıcı tadını duyumsamak zorunda kalıyordu. Barış’la hayatına giren hem umudun hem de umutsuzluğun yarattığı çaresizlik hissi şimdilerde Mert’in nefretten başka hissedebildiği nadir duygulardan biriydi.

İlginçti, koparılıp alındığı yuvasına özlem duyan biri gibi özlüyordu Barış’ı. İstediği şeyleri en ilkel yoldan ele geçiren insanların oluşturduğu kalabalık saydığı dünyada ona da bir şeyler hissettirebilen kumralı bir sufi misali yok oluşun kapılarını açan ölümü arzuladığı gibi arzuluyordu, ölümün getireceği unutuluşu adı gibi bilse de…

Üstelik onunla hayatına giren yeniliklerden biri de elindeki telefonun kullanım amacındaki farklılık olmuştu. Şehir dışında olduğu zamanlarda Barış’tan bir mesaj ya da arama var mı diye sürekli tetikte geziyor, işlerinin arasında birden aklına düşen Barış’ı aramak istiyor, bunların ötesinde Mert neredeyse ilk kez biriyle mesajlaşıyordu.

En son seyahatinde kaldığı otele döner dönmez Barış çalıştığı için onu arayamamış ama bu durum elbette ona mesaj atmasına engel de olmamıştı. Saatler süren mesajlaşmanın ardından kafasını telefonundan kaldırıp haline baktığında dizlerini kendisine çekerek önündeki yemeği unutup da soğutacak kadar her şeyden geçerek adamla uzun uzun yazıştığını fark etmişti. Onun kendisi olmadan neler yaptığını merak ederken vaktin nasıl geçtiğini anlamamış, telefonu kenara bıraktığındaysa şaşkınca etrafına bakakalmış, nihayetinde de buz gibi bir pizzayı yemek zorunda kalmıştı, ona kalp gönderen adam yüzünden dudaklarında izi kalan muzip bir gülümsemeyle…

Sanki bir sebepten ruhunu geride bırakmak zorunda kalmış da bedeninin eksik yirmi bir gramına kavuşmak ister gibi Mert de Barış’a kavuşmanın hayalini kuruyordu, içindeki dinmek bilmeyen merak duygusuyla. Onsuz Güney’i ziyarete gidişi bile ondan uzakta olan Mert için bir meseleydi.

Kendi arabasını yanına aldığı için inatçı kumralına, ne kadar itiraz ederse etsin, onun arabasıyla gitmesini de teklif edemediğinden Barış’ın otobüste rahat olup olmadığını bile merak etmiş, tüm yolculuk boyunca ikisinin de telefonlarının kulaklarına yapışık kalmasına neden olan bir sohbetin ateşini fitillemişti, duyduğu Barış’ın kıkırtıları çokça dudaklarını ısırmasına neden olurken.

Şafağın ilk, o eşsiz maviliği gibiydi şimdilerde adam Mert için. Doya doya izlemek istese de kısacık sürüyordu nadide rengin gören gözleri büyülediği anlar… Sanki hemen akşam oluyordu da Mert, Barış’ın yokluğunda yeniden gece yarısı karanlığına gömülüyordu, bu aslında aradığını bilmediği ama bulunca da kaybetmekten korktuğu adamsız geçen günlerin hissettirdikleriyle…

“Şu an kendi kendine deli gibi gülümsediğinin farkında mısın?” diye sordu Ulvi. “Sen kimsin ve suratsız kardeşime ne yaptın?”

Ellerini ‘ben suçsuzum’ demek ister gibi kaldırdı Mert. “Ben bir şey yapmadım.”

Daha sonra yazdan kalma havanın ılık serinliğinde Barış’ı düşünerek huzura yakın bir şeyler hissederken bunu kutlamak ister gibi bir sigara yaktı. Oysa bugün günlerden salıydı ve Mert salı günlerinden oldum olası hoşlanmazdı. Haftanın en saçma günü ona hep salı gibi gelirdi, tıpkı Barışsız sürecek anlamdan yoksun, huzurdan eksik bir hayat gibi…

Bu sırada havada süzülen dumanın kokusunu alan Ulvi yüzünü buruşturarak, “Yanımda içme,” diye huysuzlanınca bu kez şaşırma sırası Mert’e geçti.

“Açık havadayız,” diyen Mert sigarasından bir nefes daha çekti. “Ayrıca bu zamana kadar içtiğin şeyleri sıralarsak sigara en masumu kalır. Seni de birileri yola getiriyor demek.”

“En az seninki kadar,” dedi Ulvi aklına gelen uzun boylu adamla gülümseyerek. “Her höt diyene göt vermeyiz biz aslan, hak edene.”

Mert, kara gözlerini tıpkı çocukluğunda olduğu gibi hızlıca kırpıştırarak kardeşine baktı. “Ne?”

Beyaz yanakları kontrolsüzce ağzından çıkan sözlerle pembeleşen Ulvi, önündeki kupanın ağzı kısmıyla oynamaya başladı. “Halil’den duymuştum da birden boş bulundum,” Aklından çıkmayan adamın bahsi geçince gülümsemesini bastırmak ister gibi başını önüne eğip Mert’in uzun zamandır görmediği o sevimli ifadesiyle balkonun ortasında duran mermerden yapılma masanın üzerini izlemeye başladı.

Daha sonra aklına gelen şeyle kıkırdayan Mert, “Telefonu kapatırken ne demiştin?” diye sordu kardeşine.

Ulvi, o an kardeşinin gülüşünü duyduğu için çokça şaşkın olsa da ondan gelen sözlerle yeniden utanarak, “Ört,” dedi. “O- Yani Halil telefonu kapatırken ‘ört’ ya da ‘söndür’ diyor da.”

“Aşık insanlar birbirine benzermiş,” diyen Mert, anlayışlı bir ifadeyle kardeşinin başını çenesinden nazikçe tutarak yukarı kaldırdı. “Kıro Ulvi’yi sevdim.”

“Sen peki?” diye sordu Ulvi. “Senin de hacker enişteye benzediğini görebiliyorum. En az onun kadar güler yüzlü bir adam olmuşsun.”

Kardeşinden duyduğu sözü, “Enişte,” diyerek tekrar edip aklına düşen kumralla yeniden gülümsedi Mert. Kafasını iki yana oynatıp elindeki sigaradan bir nefes daha çekerek izmariti kül tablasına bastırdı. “Enişte mi diyoruz artık?”

“Sen söyle,” dedi Ulvi. Şimdi Mert’in tüm inkarlarını ardında bıraktığını görüyor, kardeşi için bu kabullenişin onun çok da normal sayılmayan hayatına bir umut olmasını diliyordu. “Aşık mısın ona?”

“Küçükken- Hani yetimhanedeyken bir gün uçağa binersek kapısından gizlice kaçıp bulutların üzerinde koşacağımızı hayal ediyorduk, hatırlıyor musun?”

“Çok salaktık.”

“İşte bu da öyle bir şey,” dedi Mert. “Hikayenin sonunu biliyorum. Bulutların üzerinde koşamayacağımı da. Adımımı attığım an en tepeden yere çakılacağım ama-“

“Yine de o hikayeyi okumak istiyorsun,” diyerek Mert’in arkasında kalan gün batımını izlemeye başladı Ulvi. “Hikayenin sonu kötü de olsa insan o yolculuğu seviyor galiba.”

“Galiba.”

“Belki bu kez son farklı olur lan?” dedi Ulvi gözlerinin maviliğinde umut yeşermişken. “Kim bilir?”

“İnsanlar değişir ama geçmişleri değişmez.”

Ulvi bardağından bir yudum daha kahve içip, “Hâlâ anlatmamakta ısrarcı mısın? Bana da? Ben seni yargılamam, biliyorsun,” dedi.

“Şu an anlatsam bu sana haksızlık olur Ulv. Bir de bunu omuzlarına yüklemek istemiyorum. Zaten- Yani görünen o ki çok yakında sürünerek yanına geleceğim, beni teselli etmen için.”

Kardeşinin buruk gülümsemesine şahitlik eden mavi gözleri son zamanlarda sık sık olduğu gibi yeniden doldu Ulvi’nin. “Omzum her daim hizmetinde. Ama-“

“Ama?”

“Söyleyeceklerimden sonra bana gülmek yok tamam mı? Ya da beni romantik olmakla falan suçlamak?”

“Sen zaten ezelden beri romantik bir tiptin,” dedi Mert. “Ortaokuldayken gizli gizli aşk romanları okuyan-“

Ulvi, Mert’in muzip pırıltıların dans ettiği siyah göz bebeklerine bakarken yalancı bir sinirle kardeşinin kafasına bir tane geçirdi. “Etrafımdaki insanlarda örtülü bir şiddet istemi var.”

“Suçlusu etrafındakiler değil. Her neyse,” diyen Ulvi, Mert’in suratına küçümseyici bir ifade ile baktı. “İnsanlar ruhlarının bir parçasının kayıp olduğu bir dünyaya doğuyorlar bence. Zaman geçiyor, hayatlar eksiliyor, yanlış insanlar umudu kırıyor ama her şey bir düzene ayak uydurur gibi sen o eksik olan ruhunun parçasını buluyorsun ya da o seni buluyor, bilmiyorum.”

“Bu, benim gibi boktan hayatı olanlar için de mi böyle?”

Kardeşinin hevesle kendisini dinlediğini gören Ulvi, onun çoktan var olduğuna inanmadığı aşka düştüğünü bilerek sözlerine devam etti. “Sen ne kadar götün teki olduğunu düşünsen de ben senin içini biliyorum Mert. Hatta en iyi ben tanıyorum seni, unuttun mu?” diyerek Mert’in parmağını tutup kendi dizinin kanadığı bir gün çocuk akıllarıyla ikisinin kan kardeşi olduğu anın hatırası olan izi gösterdi. “Hacker– Yani Barış, ona sik gibi davrandık belki ama içimdeki umut onun seni anlayacağını söylüyor. Ben bile senin bir sebebin olduğunu bana her şeyi anlatmadığın halde görebiliyorsam ona anlattığında o da seni affedecektir.”

“Şüpheleniyor,” dedi Mert. “Bana partiye gerçekten onun kim olduğunu bilmeden mi gittiğimi sordu. Beyninin gerisinde böyle bir düşünce var. Sadece şimdilik anı yaşıyor. İstese, ipin ucundan tutsa her şeyi çözer ama-“

“İnkar ediyor. Çünkü o da sana aşık.”

“Bu kadar mantıklı cümleler kurman ne kadar doğru?” diye sordu Mert. “Aylar içerisinde bin tane aşk romanı okumuş gibisin.”

“Aşkın kendisini yaşıyor olmak binlerce aşk romanından daha etkiliymiş. Üstelik-” diyerek gözlerine ulaşmayan bir gülümseme ile dudaklarını kıvırdı. “Benim aşkımın sonu gerçekten belirsiz Mert. Elindekinin kıymetini bil. Ne bok yediysen- Hatta yediysek git adama anlat. Olanları senden duyması affedilmenin anahtarı. Kendisi bir şekilde öğrenirse o zaman işin zorlaşır. Hem andropoza girmiş ama hâlâ otuzlarında gibi davranan patronuna olan takıntından kurtarır belki seni.”

Mert, Volkan’ın bahsi geçtiğinde bile daha az önce yumuşayan mimiklerini yeniden bir mermer misali sertleştirdi. “Onu elimden kimse alamaz Ulv. Değil Barış, annem gelip, ‘Herkesi affet,’ dese onlarla işim bitmeden yolumdan dönmem.”

Ulvi bir kez daha boş bulunup, ‘Annen ne alaka?’ diye soracaktı ki Mert’in bu konuda ne kadar taviz vermez bir tavrı olduğunu hatırlayarak kardeşinin ağzından kaçırdığı cümleyi duymazdan geldi. Onu en iyi kendisi tanıdığından şimdilerde eskisine oranla fazla konuştuğunun çokça farkındaydı ve bu anı bozmak istemiyordu.

Kardeşinin sessiz kalışını fırsat bilen Mert, konuyu kapatmak istediğini fazlasıyla belli ederek ellerini siyah saçlarının arasına atıp sıkkınca karıştırdı. “Her neyse. Bunları şimdi konuşmasak?”

“Olur,” dedi Ulvi anlayışlı bir ifadeyle. Mert’in üzerine gitmeden, yavaş yavaş, adım adım ağzından laf almak niyetindeydi. Bugün de buraya onun sarsılmaz tavrını yıkmak, arada kalmışlığının çaresizliğine az da olsa çözüm olmak, yüklerini paylaşabilmek adına gelmişti ya zaten. Mert ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin Ulvi bugün konuyu kendisine değil de ona çevirecekti, kararlıydı. “Ama aylar önce Barış’ın sana aşık olacağını söylemiştim.”

Mert, onun kafasından geçenlerden habersiz, yine kendisini anlayarak konuyu uzatmadan değiştirdiğini düşündüğü sarı saçlı, masmavi gözlü adama minnetle baktı. “Benim bu halde olacağımı söylememiştin ama.”

“O da senin cezan olsun diyelim. Gerçi buradan bakıldığında cezadan çok ödül gibi duruyor. Adı geçtiğinde bile sırıttığını hesaba katarsak.”

“Yanlış zamanlama,” diyen Mert, aklında dolanan çaresiz sonların içinde yarattığı acımasız gerçeklikle sıkkınca bir nefes verdi. Zihnindeki senaryoların durmaya niyeti olmadığı gibi hiçbirinin içeriği mutlu ya da huzurlu olacağı bir anda bitmiyordu da aynı zamanda.

“Sen de biraz çirkin olsaydın lan,” dedi Ulvi, ağırlaşan havayı biraz olsun dağıtmak isteyerek. “Şu tipine bakan gözlerden hangisi sana aşık olmadı ki?”

“Sadece kahverengi bir çift göz beni ilgilendiriyor. Hem onun benim güzelliğime aşık olduğunu sanmıyorum,” diyerek soğuyan kahvesinin fincanını ileriye doğru itti. “Bana sanki beni, en içimi görüyormuş da susuyormuş gibi bakıyor. Sanki güzelliğin lanetlendiği bir yerden gelmiyormuşum gibi.”

“Güzelliğin lanetli olduğunu da nereden çıkardın?”

“Anlatmama gerek var mı?”

Ulvi, onun ne demek istediğini anlarken geçmişi düşünmek istemeyerek yalnızca yutkundu. “Babam bizi almasaydı, sence de Ege gibi-“

“İzin vermezdim,” dedi Mert bir çırpıda. “Bir daha kimse sana dokunamazdı, dokunamadı da. Ona da izin vermezdim, kaçmasaydı.”

“Yeniden okula başlamış, biliyor muydun?”

Mert, kafasını olumsuz anlamda sallarken düşüncesi bile yüreğine ağır gelen şeylerin zihnindeki duvarı aşıp da bir bir üzerine yıkılmasıyla bir kez daha damarlarında nefretin kol gezmesine izin verdi. Kendisi yaşasa yine bu kadar aciz hisseder miydi kendisini bilmiyordu ama etrafında gördükleri yüzünden küçükken bakmayı çok sevdiği yıldızlara bir bakış atmaya bile cüret edemez olmuştu, üstelik ne yaşayan ne de yaşatan kendisiyken…

“İstanbul’da üniversite okuyormuş,” diyerek sözlerine devam etti Ulvi. “PR politikası falan herhalde. Seveni kadar düşmanı da çoktur, sonuçta adam ünlü. Sosyal medyada üniversite okumayan bir serseri olduğu lafları dolanıyordu.”

“Görmek mi istiyorsun?”

“Bilmiyorum. Sadece hayat çok kısa Mert. İnsan sevdiklerine çok geç olmadan sarılmayı bilmeli.”

Mert’in düşünceli bir tavırla masaya daldığını görünce de alacağı cevabı bilse bile, “Babam da seni çok özlüyor,” dedi. “Bana evinin anahtarının bende de olup olmadığını sordu. En azından sen yokken hayatına dahil olmak, yaşadığın yeri görmek istiyor.”

Sertleşen bakışlarıyla kardeşine doğru hızlıca başını çeviren Mert, “Sen ne dedin?” diye sordu.

“Yok dedim tabii ki. Arayıp, ‘Eve gelme, Barış burada olabilir,’ diye beni uyarmadın mı sen? Ben de sensiz gelmiyorum hiç. Ama babam- O çok üzgün. Sağlığı da iyiye gitmiyor.”

“Gebersin.”

“Saçmalama,” dedi Ulvi kardeşinin bakışlarından taşan tiksintiye olan hayretiyle. “O olmasa, bizi evlat edinmese şu an ne halde olurduk düşünebiliyor musun?”

Mert, az önceki yumuşak tavırlarının aksi bir ifadeyle gözlerini sakin kalmak ister gibi bir kez kapatıp yeniden açtı. “O var olmasaydı dünyadan bir pislik eksilirdi sarı!” Ne zaman Ulvi’ye kızsa ona ‘sarı’ dediğini fark etmeden sözlerine sertçe devam etti. “Herkese bu kadar çabuk güvenmenize hayret ediyorum. Etrafınıza biraz bakın. İyilik maskesinin ardına saklanmış şeytanlar aramızda dolaşıyor ve sen de dahil diğerleri bunu görmemek için direniyorsunuz.”

“Anlatırsan ben de bilirim Mert,” diyen Ulvi yeniden aynı konunun içine çekildiklerini hissetse de bu kez geride durmak istemedi. “Bazı şeyleri tesadüfen öğrenmesem bana hissettirmeden yaşayıp gidecektin, öyle değil mi? Bir planın olduğunu biliyorum ama bana tamamını anlatmıyorsun. Babamın üzerimizde emeği çok. Ona haksızlık ediyorsun.”

“Eylemler sarı,” dedi Mert. “Eylemler senin kim olduğunu söyler. Ve kim olduğun bundan sonraki eylemlerini belirler. İnsan seçimlerini doğru yapmalı. Bir kez başkasının hayatının içine sıçtıktan sonra pişman olsan ne fayda? Beyaza birkaç damla siyah düşerse o artık eski temiz beyaz olmaz.”

“Ben senin gibi felsefeden anlamam. Bana Volkan’ın, Barış’ın, babamın ve içerideki sikik beyaz tahtanın üzerindeki kodaman adamların olayı ne anlatmazsan ben nereden bilebilirim amına koyayım? Ben sana neredeyse gözümü açtığımdan beri güveniyorum. Sense liseden itibaren ne yaşadıysan tek başına yaşadın, bana anlatmadan. Yanında çalıştığın adamın o ucube gülüşünün bile sahte olduğunu yıllardır sana söyleyip durdum. Senin gibi felsefe yapacaksam eğer ahlaklı biri ahlaklı olduğu için alkış beklemez, zaten ahlaklı olmak onun için sıradan bir şeydir. Ama senin yanındaki adam medya maymunu gibi. Sürekli onun ne kadar harika bir adam olduğunu izleyip duruyorum soktuğumun yerinde. Babam da onun gibiyse bunu bana söylemediğin için ileride ben de sana çok kızarım. Şu an onun yanında olan, onunla hemen her gün aynı sofraya oturan benim Mert. Sen yıllar önce kaçıp gittin ama beni arkanda bıraktın.”

“Seni bırakmadım Ulvi,” dedi Mert. Konunun buraya çekilmesinden hoşlanmasa da Ulvi’nin kendi dertleri olduğunu bildiği için ona daha fazla yük bindirmek istemeyerek şimdilik onu bu konunun dışında tutmak istese de ikisi bir araya geldiklerinde mutlaka babası ya da onun uzantısı konular etrafında dönüp duruyorlardı.

Mert, yaşadıklarının kurbanı değildi. O deneyimlemek zorunda olduklarını hatırlayıp hatırlamama kısmı fark etmeksizin cebine atan ve zorunlu bir savaşçı maskesiyle bunlarla savaşmak zorunda kalandı. Kardeşinin tüm bunları kendisi kadar kolay atlatabileceğini bilse belki onu da işin içine dahil ederdi ama Ulvi, Mert’in gördüklerini yaşamak zorunda kalan taraftaydı, Mert’in bu hayata adım atan herkesin içinde bir kötülük taşıma olasılığını zihninin bir yanında neon ışıklarla ‘Kimseye güvenme’ sözlerinin yanıp söndüğü temkinine katık ettiği.

“Bıraktın, bırakacaksın da. Aklındaki neyse bittiğinde gitmeyecek misin?”

“Bilmiyorum amına koyayım,” dedi Mert. “Konuşmayalım dedikçe, ben zaten tüm bunların ortasında debelendikçe sen de bana yardımcı olmuyorsun.”

“Arkanda insan bırakacaksın Mert. Ben, şimdi de Barış… En azından bana anlatırsan-“

Mert, günlerdir fiziksel yorgunluğunun yanında bir de zihninin karmaşasına maruz kalırken kimin yanına giderse gitsin elindekilerden kaçamayacağını anlayarak huzurunun saklı olduğu bir çift kahverengi göze olan özlemiyle sigara paketinden bir sigara daha aldı.

Anlattığı takdirde Ulvi’nin o evde kalmayacağını biliyordu. Ulvi kendi evine gelse elbet bir gün Barış onu görüp kardeşinin partide olduğunu hatırlayarak onu tanıyacak, Mert iyiden iyiye köşeye sıkışacaktı. Sürekli planlarla dolu olan aklı iyiden iyiye göğünü yitirmiş bir yıldız misali hissetmesine neden olurken sigarasını yaktı.

Aynı anlarda Ulvi ise onun yüzüne yansıyan karmaşasından kardeşinin çözülmek üzere olduğunu fark etti. Kendisinin hassas, kırılgan biri olduğunu düşünüyordu ama onun yanında olmayı Mert bir günde değiştiğinden beri istiyor, ona destek olamadığı için olduğu halden bir kez daha nefret ediyordu, sanki suçlu oymuş gibi.

“Mert,” dedi yumuşacık bir ses tonuyla. “Buradayım. Anlatırsan belki çözüm bulamam ama birine anlattığın için sen az da olsa rahatlarsın. En azından bir yükün hafifler lan.”

Sigarasından bir nefes alan Mert cebindeki telefonun titremesini umursamadan, günlerin yorgunluğunun da verdiği artık devam edemediği hissinin onu boğmasıyla yıllardır kaçtığı cümlenin ağzından kardeşine doğru dökülmesine izin verdi.

Kendisini karanlığa hapsettiği tüm zamanların sonunda kardeşine anlattıklarıyla belki güneş doğmayacaktı ama şifasını arayan bir yaralı misali en azından yarasına üfleyecek bir dal olurdu Ulvi, yaranın kapanmasının imkansız olduğunu bilse de.

“Senin o çok erdemli baban-” diyerek söz başladı. Mide bulantısı yeniden her zamanki alışılmış, tanıdık yerde varlığını belli ederken Mert, “Benim anneme tecavüz edenlerden biriydi,” dedi.

Mert’in ağzından dökülen her kelimenin sonunda mide bulantısı sanki bulaşıcı bir hastalıkmış da ağızdan çıkıp kulaklara çalınan sözlerle yayılıyormuş gibi Ulvi’ye geçti, ta ki adamın masmavi gözlerinin akları kıpkırmızı oluncaya kadar.

Kesik kesik duyduğu cümlelerin arasından, “Çocuktu…” sözcüğüne kadar kusmadan durabilen Ulvi’nin gözü, o ana kadar sevdiği adama verdiği sözü bile görmedi ve kardeşinin paketinden aldığı sigaraları art arda yaktı, duyduklarını ciğerlerine fazla gelen havayla içinden atmak ister gibi…

Mert, bunlar yetmez dercesine dahasını anlattıkça Ulvi kardeşinin tüm bunları bu zamana kadar nasıl olup da tek başına, tek bir kelime etmeden sırtlayabildiğini düşündü. Üstelik kendisi de aynı yerden hançerlenmişken, onun da yarasının kaynağı tanıdıkken Ulvi bir türlü Mert’i tam anlamıyla anlayamamıştı.

Gece sabaha bağlandı, çürüyen her şeyin ceremesini çekmek bir kez daha zaten çoktan yaralanmış olan iki adama düştü. Acı geçse bile acı çekmiş olmanın verdiği sızı yerli yerindeydi. Doya doya yaşayamadıkları çocukluk zamanlarından beri orada olan ve tam göğüslerinin ortasında kor misali onları yakıp da kül eden o sızı…

Biri ay tanrısı gibi bembeyaz tenli, diğeri güneş tanrısı misali sapsarı saçlı iki adam tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi yeniden birbirine sığındı, kardeşliğin aynı kanı paylaşmak demek olmadığını kanıtlamak ister gibi…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 2 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top